Evlerimiz bizim yuvalarımız, kendimizi güvende hissettiğimiz ve çay bardağından yastığa, koltuktan pencere önündeki çiçeklere kadar garip ve hoş bir sevgi ilişkisi geliştirdiğimiz özel alanlarımız. Bunu hepimiz evlerimize "bizim ev' diyerek yaşıyoruz. "Bizim ev" ifadesi oda sayısından, metrekareden, muhitten çok daha fazla şey ifade ediyor. Ait olma, daim olma, dâhil olma, birlikte olma; biz olma hali evdeki rahatlığı, güveni, özgürlüğü, orada olmaktan mutlu olmayı, evi özlemeyi, evde olmanin bir anlamda kendin olmak demek oluşunu, pek çok hali içinde saklıyor "bizim ev."
Hayal somut bir şey olsaydı eğer; çocuk odalarının, çalışma masalarının, sınıf ortamlarının, okul koridorlarının, oyun parklarının hayalle dolu olacağına şüphem yok.
Şimdi bana “Hayal nedir?” diye sorsanız, “Çocukluğumuzdan itibaren kulaklarımıza fısıldanan kalıplar, korkular ve sınırlılıkların ilacıdır; sorgulamanın temel anahtarı, zihnin ana besin kaynağıdır,” derim.
“Bu kediler sizin mi?” diye sordum. “Hayır, bizim aramızda bir sahiplik ilişkisi yok.” dedi. Alnımın ortasından vurulmuş gibi hissettim. Bu nasıl bir kurşundu öyle? Hemen ardından ekledi: “Belki ben onlarınımdır…” Bir kurşun daha can’sız bedenimi kansız yere serdi. İnsanın sahiplik iddiasıyla ne güzel bir dalga geçme… “Benim…”le başlayan cümleleri ne güzel bir anlamsız kılma şöleni.