• 504 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Genelde yorum hazırlarken önce yazar hakkında kısa bir bilgilendirme, ardından kitabın içeriği hakkında -ipucu (spoiler yerine ipucu kelimesini kullanmak istedim) içermeyen- çok kısa bir bilgi, varsa kitapla ilişkili ön-okuma veya hazırlık kaynakları ve en sonunda da -tabii ki büyük bir kısmı kapsayacak şekilde- kitabın bende bıraktığı veya oluşturduğu duyguları aktarmaya çalışıyorum.
    Ama bu kitap için alışılagelmişin dışına çıkarak, doğrudan kitabın bende bıraktığı etki ile başlamak istiyorum; çünkü öyle bir kitap okudum ki, hayatım boyunca etkisinden çıkamayacağım. Muhteşem ötesi idi... Evet! Hatta “Bu bir kitapsa, bugüne kadar okuduklarım ne idi!?” dedirtecek kadar hem de...
    Geçen sene hemen hemen bu zamanlarda tam 9 gün uğraşarak yaptığım yarı-hassas/yarı-kabaca hesaplamaya göre, bu yaşıma kadar 3500 ile 3800 arasında kitap okumuşum. Bu meblağın tür olarak yoğunluğu sırasıyla; Felsefe, Klasik Türk ve Dünya Edebiyatı, Türk ve Dünya Edebiyatı, Edebiyat Üzerine Araştırma ve İncelemeler, Kanıtlara Dayalı Tarih Araştırmaları ve Mitoloji dahil olmak üzere Dinler Tarihi şeklinde listeleyebilirim.
    Şu an tüm bu saydıklarımı bir kenara yavaşça kaydırarak, edebiyat-felsefe evreninin tahtına bu kitabı, yani “Vergilius’un Ölümü”nü zerre tereddüt etmeden en üst makama koyuyorum.
    Ne Immanuel Kant’ın “Arı Usun Eleştirisi” kitabı, ne Hegel’in “Ruhun Fenomenolojisi” kitabı, ne de Sartre’nin “Varlık ve Hiçlik” kitabı beni bu kadar yoğun sorgulamalara itmişti. Saf felsefeden sıyrılıp roman tarzındaki eserlere gelecek olursam; ne Proust’un o büyüleyici, mest edici, edebi hazzı arşa taşıyarak edebiyat ziyafeti yaşatan “Kayıp Zamanın İzinde” serisi, ne de Joyce’un “beyin yakan” bilinç akışı tekniği ile okuru kanatlandıran “Ulysses”i beni bu derece edebiyata doyurmuştu. Sadece Dante’nin “İlahi Komedya”sını kenara itemiyorum; çünkü onda da Vergilius var...
    Peki neden Vergilius? Neden taa milatta yaşamış bir adamı hem Dante hem de Broch başyapıtlarında kullanmak istemişler?
    Hayatına dair var olan kısıtlı bilgiler ışığında, Augustus döneminin en büyük şairi olan Lucretius’tan etkilenip, zamanın Roma’sında en prestijli makamlardan sayılan hukuk adamlığını bırakarak, kendini tamamen sanat ve şiire adamış olması başlıca neden midir? Onun başyapıtı olan ve bugün bile kendini hayranlıkla okutan Aeneas gibi muhteşem bir destanı bile beğenmeyerek, onu bir sanat eseri olacak kadar kıymet biçemeyerek yakmaya çalışması ve son anda vazgeçerek ölüm döşeğindeki son saatlerinde İmparator Augustus’a teslim etmesi, benim fikrimce sanata ve şiire ne denli önem verdiğini ispatlamaktadır. Hiçbir zaman net olarak öğrenemeyeceğimiz sebep de budur diye tahmin ediyorum.
    Geleyim kitaba...
    Hermann Broch bu kitabında Vergilius’un son 18 saatini ele alıyor. Bu ele alma tamamen bilişsel bir kurgu, iç hesaplaşma, pişmanlıkların dökümü, yaşanmışlık ve yaşanamamışlıkların sorgulanması, yaşam ve ölüm kavramlarının sanat ve sanatçı görüşünü temel alarak irdelenmesi şeklindedir. Teknik ise tamamen “bilinç akışı”dır. Ulysses yorumumda bu teknikten detaylıca bahsetmiştim. Virgül ve noktalı virgüllerle ayrılmış içeriğe sahip sayfalarca süren uzun cümleler okumayı zorlaştırıyor gibi görünse de, kitabı okumayı asıl zorlaştıran etken hemen hemen her cümle veya cümlecikten sonra durup düşünmek, sorgulamak ve hatta tekrar okuma ihtiyacı duymaktı. Öyle oturup serice okuma veya hızlı okuma tekniklerini kullanarak okuma yapamayacak kadar sorgulatıcı, kısacası “Oku-Dur-Düşün-Tekrar Oku-Sorgula” emirlerini sırasıyla beyne fısıldayan bir kitap demek hiç yanlış olmaz.
    İşte şimdi bunları yazarken bile yine başa dönüp kendime soruyorum: “ Ey Broch! Neden Vergilius? Neden senden yaklaşık 2000 yıl önce yaşamış bir adamın bilinç akışı?
    Walter Jens burada yardıma koşuyor: “Felsefeyi sanat boyutuna taşıma tutkusu”, “Bilgiye ulaşmak için çaba harcayan sanatçı, eylemci, öğretici ve artık hiçbir görev yüklenmeyen, bir çağın temsilcisi...” İşte Broch-Vergilius ilişkisini en iyi anlatan tanımlamalar...
    E tabii ki Broch’un bu kitabı yazarken yaşadığı dönem ve yerde bir Yahudi olarak içinde bulunduğu psikolojik ve fiziksel şartları da göz önüne getirirsek, bu kitabın neden bu kadar “içsel, acımasız, çarpıcı, delici” içeriğe sahip olduğuna şaşırmak gerekiyor.
    Çok uzun oluyor yorum, farkındayım; ancak ne yazsam az, ne konuşsam yetersiz; günlerce ve sayfalarca yazsam da konuşsam da duygularımı anlatmama yetmeyecektir. O yüzden son olarak çeviriden ve Ahmet Cemal’den bahsederek yorumu bitime ulaştıracağım.
    Ahmet Cemal!!! Tam 40 yılını bu muhteşem kitabı hakkıyla dilimize kazandırmaya çalışan, hayat hikayesinin yanı sıra edebiyata olan saygı ve düşkünlüğü ile hayranlıkların en büyüğünü hak eden, mütevazi şahsiyet... Türk Edebiyatı’nda senin gibi bir değere sahip olmak gurur kaynağı... Nur içinde yat Büyük İnsan!!!
    Vakit ayırıp okuyan tüm değerli ve gerçek okur dostlarıma sonsuz teşekkürler...
    Sevgiyle...
  • 242 syf.
    ·Beğendi·10/10
    1882 yılında Londra’da dünyaya geliyor Virginia Woolf. Babası tanınmış yazarlardan Sir Leslie Stephen. Virginia’nın hem annesi hem de babası birbirlerinin ikinci eşleri. Annesi son derece güzel bir kadın... Romancı George Meredith, kendi ifadesine göre, ömrü boyunca hiçbir kadına duymadığı derin bir saygı beslemiş Julia Duckworth’a. Bunun yanında son derece iyi huylu, melek gibi bir kadın. Virginia’nın büyük bir sevgi beslediği annesi ne yazık ki çok erken, kızı henüz on üç yaşındayken ölüyor. Fırtınalı bir hayat yaşayan Woolf ilk bunalımını annesinin ölümüyle geçiriyor. Bunalım, hayatı boyunca arkadaşlık edecek Woolf’a, hiç peşini bırakmayacak. Buna bunalım denemez aslında, düpedüz delilik… Kendisinin de farkında olduğu bir delilik. Ben deliyken… diyebiliyor kendisi hakkında Virginia Woolf.

    “Yüksek orta sınıf” bir aile Stephen ailesi. O zamanlar İngiltere’de orta sınıf kendi arasında ikiye ayrılıyor; yüksek ve aşağı orta sınıf. İkisi arasında hayli fark olduğu biliniyor. Stephen ailesi zengin olmanın yanında aydın sınıfa mensup bir aile. Çocukları üzerinde baskı kurmuyor ve onları özgür bir ruhla büyütmeye özen gösteriyorlar. Çocuklar gerçekten özgür büyüyor ve akıllarına eseni yapıyorlar. Babasının ölümünden hayli sonra, 16 Şubat 1920 tarihinde, çok satan gazetelerden Daily Mirror’a manşet oluyor Virginia, kardeşi Adrian ve Cambridge’li üç arkadaşıyla. O sırada yirmi sekiz yaşında olan Virginia’nın önerisiyle Habeş imparatoru ve maiyeti kılığına girerek İngiltere’nin en büyük savaş gemisi Dreadnought’ta resmi bir törenle ağırlanıyorlar. Virginia ustaca yapılmış makyajı ile Habeş prensi kılığında ertesi gün gazetelerin manşetlerinde yer alıyor.

    Son derece kültürlü, entelektüel insanlar arasında büyüyor Virginia Woolf. Dönemin ünlü yazarları evlerine konuk oluyor. Ancak Stephen ailesi gibi aydın bir ailenin mensubu olmak bile Woolf’un bazı engellemelere maruz kalmasını önleyemiyor. Dönem, kadınların birey olarak görülmediği ve erkeklere tanınan hakların pek çoğundan mahrum bırakıldıkları bir dönem; İngiltere’deki iki ünlü üniversite, Cambridge ve Oxford, erkek öğrencilere tanıdıkları hakları kız öğrencilerden esirgiyorlar. Büyük bir eğitim eşitsizliği söz konusu. Oxford Üniversitesi kadınları ancak 1920 yılında kabul etmeye başlıyor, Cambridge ise kadınlara ayrı bir diplomayı uygun görmüş; kadınlar, “Titular” denilen diplomayı alıyor ama ayrıcalıklarından yararlanamıyorlar. Devlet memurluğu sınavlarına girmeye bile ancak 1926 yılında hak kazanıyorlar. Woolf’un feminist olmasının temelinde bu ayrımcılığa duyduğu öfkenin yattığını savunuyor Mîna Urgan, onun üzerine yazdığı inceleme kitabında.

    Dönemin kadın ve erkeğe ayrımcı bakışını vurgulamak üzere bir hikâye anlatıyor Virginia; Shakespeare’e bir kız kardeş yaratıyor, onun gibi dâhi Judith. Doğal olarak Judith ağabeyi gibi okula gidemiyor, kitap okumasına izin verilmiyor. Annesinden azar işitip babasından dayak yiyor. On yedi yaşında evlenmesini istediklerinde evden kaçarak Londra’ya gidip bir tiyatroya girmeye çalışıyor ancak kadın rollerini erkekler oynadığından bunu başaramıyor, tiyatrodan kovuluyor. Sokaklara düşüp bir erkeğin metresi oluyor. Bir süre sonra hamile kaldığında da çareyi intihar etmekte buluyor. Bütün bunları sadece kadın olduğu için yaşıyor.
    Virginia Woolf son derece haklı bir biçimde feminizmi savunuyor. Ancak bunu yaparken nedense kadınların tümünü savunmuyor. Bunda belki ait olduğu sınıfın etkisi var. Sanatçı ya da yazar kadınların sorunlarına eğiliyor daha çok. Bütün kadınların sorun yaşadığını görmezden geliyor. Oysa o dönem kadınları bugünle karşılaştırılamayacak kadar zor bir hayat içindeler; tek başlarına yolculuğa çıkamıyorlar, istedikleri erkekle evlenme hakları yok, her durumda ailelerine bağımlı yaşamak zorundalar, erkeklere tanınan eğitim özgürlüğü onlardan esirgeniyor. Woolf ise sadece kadın yazarların daha özgür, kendi adlarıyla ve kendileri olarak yazabilmesini savunuyor, bunun için çaba gösteriyor. Nedense kadın yazar ya da sanatçıların yaşadığı sorunların genel durumdan soyutlanamayacağını dile getirmiyor.

    Ruh halleri son derece karışık bir kadın Virginia... Belki karışık demek yeterli gelmeyecek; aklını yitiriyor zaman zaman, üstelik bu kısa süreli olmuyor. İlk delilik nöbetini annesinin ölümünden sonra yaşayan Woolf daha sonraları özel hastanelerde yatmak zorunda kalıyor. 1904 yılındaki nöbeti esnasında bir pencereden atlıyor ancak kurtuluyor. Evlendikten bir yıl sonra ise gene bunalıma girip bir tüp dolusu hap içerek intihar etmek istiyor. Evde bakılması son derece güç bir hasta Virginia Woolf; üç dört kadın onunla baş edemeyince iki yıl boyunca hastanede tedavi ediliyor. Daha sonraları da ağır nöbetler yaşayacak; 1936 yılında, “1913’ten beri uçuruma hiç bu kadar yaklaşmamıştım” yazacak güncesine.

    Ancak bütün bunlara, hastalığının farkında olmasına ve kendi matbaalarında Freud’un yazılarını yayınlamalarına rağmen psikanalize karşı alaycı bir tavır içine giriyor ve asla psikolojik tedaviye yanaşmıyor. Woolf üzerine yazan bazı yazarlar onun deliliğini ısrarla görmezden gelirken bazıları ise düş gücünü deliliği ile bağdaştırıyor ve tedavi edilseydi bu gücü kaybedeceğini de savunuyor.

    Virginia Woolf’un evliliği, günümüzde “formalite” olarak nitelendirilen evliliklerden. Cinselliğe soğuk bakması nedeniyle eşcinsel olarak bilinen bir yazarın evlilik teklifini hemen kabul ediyor. Lytton Strachey, adını yaşadıkları mahalleden alan ve aydınlar grubu olarak bilinen Blooms grubuna dâhil bir aydın. Ancak Strachey teklifinin kabul edilmesinden hemen sonra pişmanlık duyarak geri çekiliyor. Bir mektupla durumu açıkladıktan sonra, eskiden beri Virginia’ya âşık olduğunu bildiği bir başka erkeğe mektup yazarak Virginia’yla evlenmesini öneriyor. Leonard Woolf o sırada Seylan’da çalışıyor ancak Virginia onunla evlenmek isterse ilk vapurla döneceğini belirtiyor.

    Evlilikleri sıra dışı… Bir kadın ve erkeğin arasında yaşanabilecek, yaşanması gereken ilişkilerden uzak yaşıyor, mutsuz denemelerden sonra arkadaş ya da dost olarak evliliklerini sürdürmeye karar veriyorlar. Bunu bilinçli şekilde konuşarak mı yapıyorlar yoksa evliliğin doğal akışında mı ortaya çıkıyor bilinmez ama Virginia ve Leonard Woolf iki iyi dost olmayı başarıyor, yazarın ölümüne kadar öyle kalıyorlar. Hatta Virginia Woolf, eşi ve kendisini İngiltere’nin en mutlu çifti sayıyor.
    Virginia Woolf’un yazar olarak ünlü olmadığı o yıllarda Leonard Woolf sırf eşinin yazılarını yayınlamak amacıyla elle çalışan bir matbaa makinesi ediniyor. Hogart Press önceleri sadece Virginia Woolf’un ve dönemin bazı yazarlarının kitaplarını basarken daha sonra büyüyor ve sadece İngiltere’de değil Avrupa’da tanınan yazarların da kitaplarını yayınlıyor.
    “Evet, ben, istediğini yazmakta özgür tek kadınım İngiltere’de” cümlesi, Woolf’un ne kadar mutlu olduğunu anlamaya yetiyor. Gerçekten kocası, dehasına yürekten inandığı eşini yüceltmeyi misyon ediniyor kendine. Editörü, hayat arkadaşı, yayıncısı… Woolf hayata veda ettikten sonra da onun yazılarını basmayı ve onu korumayı sürdürüyor.

    Hayal ettiği lezbiyen ilişkilere romanlarında değiniyor Virginia Woolf. Ancak hayallerinde bile temkinli. Birbirine âşık kadın karakterler öpüşmekten ileri gitmiyor. Gerçek hayatta yaşadıklarının da öyle olduğu sanılıyor. Büyük aşkı, dönemin tanınmış yazarlarından Vita Sackville-West ile ilişkisi de platonik sayılabilecek düzeyde kalıyor yeğeni Quentin Bell’e göre. Vita’nın güzelliğinden etkilenmesine, onu bir yarış atına ya da geyiğe benzetmesine rağmen cinsel yönden fazla ileri gitmekten kaçınıyor. “Bedeni ve duygularıyla değil beyniyle sevişiyor” Vita’nın ifadesine göre.

    “Sıradan okuyucu” tanımlamasını uygun görüyor kendine Virginia Woolf. Bu isimle eleştiri yazıları yazıyor birçok dergide. Kendini sıradan okuyucu olarak tanımlaması, Dr. Johnson’a dayanıyor; “Sıradan okuyucularla aynı görüşleri paylaşmak beni sevindirir; çünkü edebiyat alanında kimin onurlandırılacağı, sıradan okuyucunun yazınsal önyargılarla bozulmamış olan sağduyusu sayesinde belirlenir genellikle.” Oysa o hiç de sıradan bir okuyucu sayılmaz; elli yaşlarındayken, yirmi yıl daha yaşarsa “çalışkan bir böcek gibi” hiç durmadan kitap okumak istediğini yazıyor güncesine. Üstelik sadece İngilizce değil Fransızca bildiği için Fransız edebiyatını da takip ediyor. Hatta İngilizceye çevrilmeye başlayan Rus romanlarına ilgi duyup Rusça öğrenmeyi bile düşünüyor.

    Akademisyen olmamasının etkisinden midir bilinmez, Woolf’un eleştiri yazılarında öğretmenlik ya da çokbilmişlik edasına rastlamak mümkün değil. Öğreten değil anlatan olmayı tercih ediyor Woolf; üstelik bunu yaparken son derece hoşgörülü davranıyor. Oysa güncesinde aynı tavır gözlenmiyor. Makalelerinde bir başyapıt olarak nitelediği Ulysses’in yazarı James Joyce’u, kendini yetiştirmiş bir aşağı sınıf mensubu olarak görüp ergenlik sivilcelerini kaşıyan bir yeni yetmeye benzetiyor, Ulysses’i ancak iki yüz sayfa okuyabildiğini ve sözle ifade edemeyeceği kadar sıkıntı hissettiğini yazıyor. Kıskanıyor Woolf; kendisi Jacob’s Room’u yazarken “Herhalde Mr. Joyce benim yaptığımın daha iyisini yapıyor” notunu düşüyor güncesine. Dönemin ünlü yazarlarından Katherine Mansfield hakkında da iyi şeyler düşünmüyor Woolf, ama bunu ancak Mansfield’in ölümünden sonra itiraf ediyor; “Onun yazdıklarını kıskanıyordum… ömrümde kıskandığım tek yazılardır onlar.” Pişmanlık duyuyor bir nevi; onunla aralarında ortak bir yan olduğuna inanmaktadır ancak dostluk kuramamıştır.
    Sanat tarihçisi ve ressam dostu Roger Fry hakkında uzun bir kitap yazan Woolf güncesinde Fry’ın resimlerini, balolarda kimsenin dansa kaldırmadığı çirkin kızlara benzetiyor ve ekliyor; “Kötü resimler satılmaz!”

    Bunun yanında son derece esprili bir dille eleştiriyor zaman zaman Woolf. Yakın dostu şair T. S. Eliot’ın bir bankada çalışmasına gönderme yaparak şöyle diyor; “Ne yazık ki Tom, bir bankada kalacağına şair olmaya kalktın. Şimdi İngiltere Bankasının müdürü olabilirdin!”

    Özel hayatındaki tavırlarıyla da zaman zaman şaşırtıyor Woolf; T. S. Eliot’ın akıl hastası eşine karşı takındığı tavır anlaşılır gibi değil; “Öyle parfümlü, öyle pudralı, öyle bencil, öyle sağlıksız, öyle güçsüz ki neredeyse kusacaktım!” Londra sokaklarında gezmeye çıkarılan bir geri zekâlı grubu iğrenç bulup buyuruyor; “Bunları mutlaka öldürmek gerek!”

    İlginç bir şekilde Yahudilerden de nefret ediyor Virginia Woolf; oysa sevgili kocası bir Yahudi. Evlenmeden önce eşinin ailesiyle tanışan Woolf, “Yahudi sesini sevmiyorum, Yahudi gülüşünü sevmiyorum” yazmaktan kaçınmıyor. Ancak bu bakış açısı Yahudi düşmanlığıyla bir döneme damgasını vurmuş olan Hitler’den nefret etmesini engellemiyor. 1936 yılında komünist bir dergide yayınlanan makalesi yüzünden Nazi şeflerinden Himmler’in kara listesine giriyor.

    Ruhsal sıkıntılar, krizlerle dolu yaşam 1941 yılında intiharla sona eriyor. Virginia Woolf ceketinin ceplerini taşlarla doldurarak ırmağın sularına kendini bırakıyor...
  • 844 syf.
    ·72 günde·Beğendi·10/10
    Benim için 72 gün süren okuma macerasının adıdır Ulysses. Bu kitabı okuyacaklar diğer tüm okudukları kitapları hafızasından silsin çünkü karşılaşacakları şey bir roman, bir edebiyat eseri değil sadece bir macera. Peki ben bunları yazarak ne demek istiyorum, hadi başlayalım şu incelemeye.

    Ulysses, daha ilk başlangıçtan son noktaya kadar okuru bir maceradan başka bir maceraya sürükleyen, kimi zaman dalgadan dalgaya savuran, kimi zaman çölleri geçirtip susuz bırakan, kimi zaman karşına Çin Seddi çıkaran ve kimi zamanda zifri karanlık dehlizlerde okuru tek başına bırakan roman, destan, efsane, türüne artık her ne derseniz o olan kitap.

    Siz bir yazarın kendini ölümsüz kılmak için anlaşılmaz kıldığına şahit oldunuz mu? Joyce kitabı için "İçine o kadar çok bilmece-bulmaca ve zekâ oyunu koydum ki, profesörler yüzyıllarca ne demek istediğimi tartışacaklar, insanın ölümsüzlüğü garantilemesinin tek yolu da budur” der. Bu kitap, ölümsüzlüğün destanıdır, taklit edilmesi imkansız, ne anlattığından çok nasıl anlattığına odaklı bir şaheser.

    Peki gerçekten Ulysses ne anlatıyor? El cevap: Hiçbir şey. Hiçbir şey anlatmayan kitap mı olur sorunuzu işitebiliyor kulaklarım. Cidden hiçbir şey anlatmıyor Ulysses, daha doğrusu böyle bir derdi yok. Anlattığı Dublin'de geçen 24 saattir. Ana karakterleri Stephan Dedalus, Leopold Bloom ve daha bir sürü yan karakter. Joyce, 22 yaşında yazdığı ilk kitabı olan Dublinliler'de yer alan hikayelerinde neyi anlattığından çok nasıl anlattığına odaklanıp alayına isyan bayrağını çekmişti. Ulysses de ise bu alayına isyan bayrağını adeta Everest tepesine dikmiş.

    Peki sorumuzu farklılaştıralım biraz. Nasıl anlatmış? Ulysses toplam 18 bölümden oluşur ve her bölümde farklı bir anlatım tekniğiyle okuru buluşturur. Bir bölümde yer yer hikayeleştirme yer yer bilinç akışına başvurur; tabii ki anlatım birbiriyle iç içe geçmiştir, nerede bilinç akışı nerede gerçek hikaye anlamanız hemen mümkün olmayabiliyor. Bir bölümde 180 sayfalık sergilenmesi imkansız bir tiyatro oyunu metniyle karşılaşırsınız, bir bölümde boydan boya diyalog, çok sayıda karakter ve yer ismiyle. Bir bölümde soru cevap kısımlı bir anlatım sizi karşılarken bir bölüm noktalama kuralları uyumlu bir bilinç akışı metniyle sizi selamlar. Ve final, belki de kitabın en çarpıcı kısmı; Leopold Bloom'un eşinin ağzından, nokta ve virgülün olmadığı, cümlenin başının ve sonunun yer almadığın tamamen bilinç akışından oluşan ve yer yer müstehcen bir dili barındıran 45 sayfalık bir bölüm.

    Peki bu kitabı nasıl okumalıyız? Bence bu kitabı okumak için iki türlü yol izlenebilir. Birincisi ve benim yaptığım: Evde, kafanız sakinken bölüm bölüm okunup, bu kitabı okumak için bir ön çalışma yapmayıp daha önceki okuduğunuz kitaplardan gelen edebi birikime güvenip bodoslama dalmak. İkincisi ise Dünya ve Türk edebiyatının önemli bilinç akışı türünde yazılmış eserlerini, Shakespeare'in tüm eserlerini ve son olarak da Homeros'un İlyada ve Odysseia destanlarını okuyup sonrasında Nevzat Erkmen'in YKY baskısından hem Ulysses'i hem de Ulysses Sözlüğü'nü birlikte okuyarak bir çalışma yapılabilir. Fakat hangi tür okuma yapılırsa yapılsın Ulysses anlaşılması neredeyse imkansız bir eser. Bu nedenle onu okurken anlamaya çalışmak yerine bizlere gösterdiği anlatım tekniklerinin keyfine varmak gerek diye düşünüyorum. Ulysses nasıl okunur diye bunun hakkında yazılan bir makaleyi de şuraya iliştireyim: https://t24.com.tr/...n-olarak-anlamak,114

    Ben kitabı ne yazık ki YKY'nin Kazım Taşkent serisinden Nevzat Erkmen çevirisinden okudum. Ne yazık ki diyorum çünkü güzel kitap adeta Erkmen'in yüksek egosuna kurban gitmiş. Nasıl mı? Sadece daha ilk birkaç bölümde şu kelimelere maruz kalıyorsunuz: Imızganma, kıya, uruk, hurufat, kokoroz, deprenen, muttasıl, kavza, meddücezrin, çalak, kırınmak, berkitme, karmanyolacı, silahendazı, kiplik, direysel, kavkılar, istinga etmek, eştözlü (hepsini yazmadım, bunların haricinde bir sürü daha böyle kelime var). Yetmiyor kendisi bazı bölümlerde Türkçe yerel ağız kullanıyor, bir bakıyorsunuz koskoca bir bölümü (14. bölüm) ağdalı bir dille yazıyor. Şöyle bölüm başlangıcı mı olur arkadaş: "Kendilerine akıl ihsan olunmuş faniler içün en menfaatbahş fraz edilen mevzuların kaffesine müteallik ol allameler bu doktrinler arasında insan zihninde en muteber mevkii işgal etmesi iktiza etmesi hasebiyle biteviye seyrederler ve ittifakı umumiyeyle beyan eylerler kim diğer şerait musavi oldukta bir milletin ikbali eksikliği azim bir şer bereket kim mevcudiyeti velut tabiatin en nafiz bir nimeti olan tenasülün idamesine verdiği ehemmiyetin tekamülü nisbetinden gayri hiçbir harici ihtişamla tesirli bir şekilde beyan edilemez ve alemşümul...."

    Demem o ki Nevzat Erkmen'in çevirisi sonrasında bu kitap benim için bitmedi. Bir de Norgunk Yayınları'nın Armağan Ekici çevirisi var onu da satın aldım, kısmetse Mayıs ayında okumaya başlayacağım. Zirveye tekrar tırmanmayı düşünüyorum ve site içi bir "Ulysses" etkinliğiyle bunu taçlandırmak istiyorum. Son olarak gelin beraber olsun diyerek bu zorlu kitabın hep birlikte altından kalkmayı öneriyorum.

    Ulysses, her edebiyat bağımlısının hayatında mutlaka en az bir kez okuması gereken bir kitap. Lütfen okuyun.

    Not: Günler sonra gelen düzenleme. Armağan Ekici çevirisiyle bu çevirinin karşılaştırmasını okumak isteyenler, #46203648 iletisinin altındaki yorumlara bakabilirler. 18 Bölümün de giriş kısımlarının karşılaştırmaları mevcuttur.
  • 750 syf.
    ·147 günde·10/10
    Yaklaşık 4,5 aylık bir okuma ve araştırma çabasından sonra, siz değerli kitapsever dostlarıma Ulysses’i yorumlamaya çalışacağım. Şimdiye kadar yaptığım veya yapmaya çalıştığım yorumlar içerisinde en çok zorlandığım, nereden başlayacağım konusunda derin düşüncelere daldığım, yazıp yazıp silerek farklı bir başlangıçla yeniden yazmaya başladığım, hangi dille yani James Joyce’un o asi-asabi-umursamaz İrlandalı ağzıyla mı yoksa normal bir şekilde mi yorum yapacağıma karar vermekte çok tereddüte düştüğüm bir yazı olacak. O yüzden şimdiden sürç-i lisan ettiysem affola.
    Öncelikle çok detaya girmeden James Joyce’dan bahsetmek sanırım en iyi başlangıç olacak. James Joyce, 182 yılında İrlanda’nın Dublin şehrinde doğmuştur. 10 kardeşin en büyüğü olan Joyce, 6 yaşındayken yatılı bir Cizvit (bir Hıristiyan tarikatı) okuluna gönderilmiş ancak alkolik babasının işlerini ihmal etmesi ve geçim sıkıntısına düştükleri için 9 yaşından itibaren bu okulu bırakak zorunda kalmıştır. 2 yıl boyunca annesinin yardımıyla eğitimine evinde devam eden Joyce, başarısı ve zekası sayesinde Dublin’deki bir başka Cizvit okuluna ücretsiz kabul edilmiş, oradan üniversiteye devam etmiştir. Henüz öğrencilik yıllarında çeşitli yerlerde yayınlanan yazıları sayesinde 18 yaşındayken belli bir üne kavuşması, kendisini yazarlık üzerine daha fazla çalışmaya teşvik etmiştir. 1904 yılıda annesinin ölümü üzerine Fransa, İtalya ve İsviçre’de yaşamıştır. Giderek artan göz rahatsızlığı sebebiyle zamanla görme yetisini kaybeden Joyce, 58 yaşındayken 1941’de İsviçre’de yaşamını kaybetmiştir.
    James Joyce yazılarında kendine has bir üslup kullanmıştır. Özellikle Ulysses ve Finnegan Uyanması bunun en çarpıcı örnekleridir. (İleri tarihlerde Finnegan Uyanması için de bir okuma planım bulunmakta; onun yorumunu da siz değerli kitapseverlere okur okumaz sunacağım.) Peki nedir bu teknik? Ulysses’i “çevrilmesi ve anlaması en zor kitap” yapan, hatta kendisinin bizzat “İçine o kadar çok bilmece-bulmaca ve zeka oyunu koydum ki, profesörler yüzyıllarca ne demek istediğimi tartışacaklar, insanın ölümsüzlüğü garantilemesinin tek yolu budur.” dediği, büyük bir çoğunluğun “oooo Ulysses mi, yanından bile geçmeye korkuyorum”diyerek kaçtığı bu kitap nasıl bir teknikle yazılmıştır? Elimden geldiğince size anlatmaya başlayayım.
    En basit ve kısa anlatımıyla kitabın özeti şu: “Tarih 16 Haziran 1904, yer Dublin. Kitabın başkarakteri sayılabilecek Leopold Bloom kahvaltısını yapar, arkadaşlarıyla buluşarak kalp krizi neticesinde ölen diğer bir arkadaşı olan Patrick Dignam’ın cenazesine giderler. Sonrasında, mesleği olan reklam afişi tasarlamak üzere baskı evine gider. Reklam afişi toplamak için dışarıya çıkar, kitapçıdan karısı Molly’ye kitap alır, geri döner. Arkadaşlarıyla bir şeyler içmek üzere genelev tarzı bir bara giderler ve sarhoş olan Stephan Dedalus’un çıkardığı bir kavgaya karışırlar. Mr.Bloom oradan evine gider ve yatar. İşte bu kadar. Zorluğuyla ünlü koca Ulysses’in tüm konusu bu bir günde, yani 16 Haziran 1904’te yaşanan olaylardan oluşmaktadır.” demeyi inanın çok çok çok isterdim. Aslında doğruluğu var, evet, bütün olay örgüsü bundan ibaret. Ama asıl konu bu değil, asıl konu kitabın yazılış tekniğinde. Çünkü James Joyce tüm bu kısacık günü anlatırken “Bilinç Akışı” adı verilen teknik ile kaleme almış. Size bu tekniği şöyle bir örnekle, daha doğrusu kendimden bir örnekle, bunu yazarken önümdeki 1 dakika boyunca zihnimden geçenleri aktararak açıklamak istiyorum: “Çok uzun oldu yorum, saçmalıyorum da sanırım. Yayınlamaz bunu editörler. Yo yo çok güzel gidiyorum, sonuçta tamamen samimi duygularımı aktarmaya çalışıyorum. Pencereyi kapatayım, üşüdüm. Bekle. Serumun yeri acıyor. Tayinler de inşallah zamanında açıklanır. 20 saniye olmuş daha. Sigara yaksam mı? Zaman geçiyor sonra yak. Hay bu otomatik düzeltemenin… Hişşt sakın yazma o küfürü buraya. Borges okuyayım bundan sonra. Kaç saniyem kaldı? Oğlum çok saçma oldu sil bu bölümü. Kalsın. İzmir olsun lütfen tayinim. Son 5 saniye. Hasss…Noktalı virgül, yo hayır sadece virgül. Öğle mi ikindi mi bu ezan? Bitti sürem. Tırnağı koymayı unutma.” Şimdi bunu James Joyce’un tüm bir gün boyunca büyük çoğunlukla Mr.Bloom üzerinden, bazen de diğer karakterler üzeirnden yaptığını ve yazdığını düşünün. Üstelik bunun içerisine James Joyce’un üstün edebi bilgisinin getirdiği birikim ve zekası ile, bazen tek bir kelime, bazen de bir paragraf veya dialog eşliğinde aktarmaya çalıştığı şifrelenmiş mesajlar ile edebi eserlere atıflarda bulunarak sunduğunu hayal edin. Bu bir kelime ile Yunan mitolojisinden ve Homeros’un Odysseus’undan geniş bir bölüme veya Shakespeare’in Hamlet’inden bir veya daha fazla sahneye gönderme yaparak şifreyi oradan çözmenize yönlendirip, ister istemez meraklanarak kendinizi bu kitapları karıştırırken bulduğunuzu düşünün. Bazen de dini inanca yönelik ve Tekvin, Eski Ahit ve İncil’e bulunduğu atıflarda da bulunarak verdiği ve iyice içinden çıkılmaz hallere soktuğu şifreler, gerçekten insanda araştırma hırsını tetikleyen bir mekanizma şeklinde boy gösteriyor. Öncelikli tavsiyem, bu kitabı okumadan önce Homeros’un İlyada ve Odysseus’unu, Shakespeare’in Hamlet, Kral Lear ve Romeo ve Juliet’ini okumanız ve kitabı okurken mutlaka bunları elinizin altında bulundurmanızdır.
    Kitapta her türlü detayı aktarmış James Joyce, özellikle de Dublin şehri hakkında. Hatta bir röportajında “Dublin yerle bir olur ve onu tekrar eski düzeninde inşa etmeye çalışırsanız Ulysses’ten faydalanabilirsiniz.” şeklindeki söyleminin abartı olmadığını okuyunca anlayacaksınız. Çünkü en küçük ayrıntısına kadar, tüm sokak, köprü, dükkan ve hatta sokak lambalarına kadar, adeta bir harita şeklinde Dublin’i anlatıyor. Yolda yürürken yanından geçen insanların veya barda-lokantada otururken yan masadakilerin konuşmalarına kadar, sokak köpeklerinin kusmuğuna kadar her şeyi kaleme almış ve bunları mutlaka bir şekilde şifrelerle başka detaylara bağlamak üzere yönlendirme yoluna gitmiş. Arkadaşlarıyla olan sohbetlerinde de bol bol dedikodu okuyabilirsiniz. Şu şöyle yapmış, bunun karısı zaten şöyleydi, onun oğlu böyle yapmış gibi klasik erkek dedikoduları da oldukça fazla.
    Aslında Ulysses, sanıldığı kadar kasvetli bir kitap değil. Oldukça fazla mizah da barındırıyor. Herhangi bir sohbet esnasında veya karakterlerin bilinç akışlarını kaleme aldığı satırlarda öyle espriler sıkıştırmış ki aralara, tam “burada ne demek istiyor acaba?” dediğiniz sırada bu esprilerle karşılaşınca istemsizce gülmeye başlıyorsunuz. Zaten Joyce yine bir röportajında “Birisi de çıkıp Ulysses’i bir mizah kitabı olarak algılasa, çünkü içinde tek bir ciddi satır yok.” demiştir. Gerçekten de türlü türlü kelime oyunları, şakalaşmalar, laf sokmalar, göndermeler, belden aşağı espriler, sakarlıklar, kısacası mizaha yönelik her şey kitapta mevcut.
    Kitabı şifrelerden ve bilinç akışı tarzından başka karışık yapan bir diğer neden de, birden bire gündelikten çıkıp hayale geçmesi. Ciddi bir olayı anlatırken, aniden hayal kurduğu bir olaya geçmesi okurken gerçek-hayal yönündeki anlaşılmazlıklara yer verebiliyor, ama merak etmeyin çünkü ilerleyen satırlarda derhal bunun ayırdına varabiliyorsunuz.
    Genel olarak en beğendiğim bölüm Stephan Dedalus’un kütüphaneci ile yaptıkları ve sonrasında Egliton ile Mulligan’ın da katıldıkları sohbet bölümüydü. Shakespeare’den, Goethe’den hatta Boccaccio’dan söz ettikleri bu bölüm diğer bölümlere göre bir tık daha ilgi çekiciydi. En çok zorlandığım bölüm ise; tam 42 sayfa süren, hiçbir noktalama işareti kullanmadan paragraflar halinde yazdığı, Leopold Bloom’un karısı Marion Bloom’un, yani Molly’nin bilinç akışını anlattığı son bölümdü.
    Toparlayacak olursam; öncelikli tavsiyem kesinlikle bu muhteşem eserden korkmayın. Uzun da sürecek olsa, bir çok kitaptan araştırma yapmanız da gerekecek olsa mutlaka bu kitabı okuyun. Okuduğunuzda göreceksiniz ki gerek Mr.Bloom, gerek Dedalus, gerekse Molly veya diğer karakterlerden herhangi birinde kendinizi ve içsel yansımanızı, kendi bilinç akışınızı bulacaksınız. İçinizden geçen ama kendinizin bile kabul etmekte zorlanacağız konuları burada bulacaksınız ve artık tüm bu düşünceleriniz özgürleşecek. Bunalmayacaksınız, aksine güleceksiniz esprilere. Gözümüzün bebeği olan yazarımız Oğuz Atay’ı daha iyi anlayacaksınız, nasıl da etkilenmiş James Joyce’dan diyeceksiniz. Hatta özellikle Tutunamayanlar’ı benim gibi tekrar bu gözle okumak isteyeceksiniz. Başlarda Nevzat Erkmen’in Ulysses Sözlüğü kitabından yararlanmaya çalıştım. İsteyen okurlar oradan yararlanarak diğer kitaplara nokta akışı yapıp şifreleri çözme yoluna gidebilirler. Ama şahsi fikrimce Ulysses için sözlük lazımsa, bu sözlükte geçen bölümler için, yani Odysseus veya Hamlet sözlüğü de lazım. O yüzden önceliğiniz yukarıda saydığım ve tavsiye ettiğim kitapları okumanız yönünde olsun. Benim tercihim, eski olan YKY baskısı değil de Norgunk Yayınlarının 2012 yılı baskısı olan Armağan Ekici çevirisi oldu. Sizlere de bu baskı ve çeviriyi öneriyorum.
    Okuyunuz, çünkü bu muhteşem kitap tamamen hayatın içinden ve gerçeklerle dolu…
    Saygılarımla….
  • Günaydın Sevgili 1k Okurları, çayınızı kahvenizi hazırlayın... Sizler için güzel bir yazı buldum. Kayıprıhtım'a teşekkürlerimle... Yazı ile ilgili fikrinizi yoruma bırakmayı unutmayın. Okuyunca anlarsınız. :))

    *

    ~Ünlü Yazarlarca Pek Sevilmeyen 14 Klasik ~

    Dünya edebiyatının mihenk taşları olan klasik eserleri sevmeyenimiz var mıdır, bilmiyoruz. Ancak üzerinden ne kadar yıl geçerse geçsin, zevklerimiz ne kadar değişirse değişsin, biz ne kadar değişirsek değişelim klasik eserler her zaman ruhumuzu iyi edebiyatla beslemeye devam ediyor. Fakat bazı sevdiğimiz yazarlar, bazı sevdiğimiz klasikler hakkında böyle düşünmüyor. Kimisi tek cümleyle yetiniyor, kimisiyse her yazısında o eseri taşlamadan rahat uyku uyuyamıyor.

    Biz de bu makalemizde Virginia Woolf’tan tutun da Mark Twain’e kadar birbirinden ünlü pek çok yazarın bir türlü sevemedikleri edebiyat klasiklerine dair eleştirilerini, taşlamalarını ve hoşnutsuzluklarını bir araya toplamaya çalıştık.

    ->>>Keyifli okumalar dileriz (Bu temenniye ihtiyacınız olacak).

    *

    1. Virginia Woolf – Ulysses

    Woolf’un günlüğünden:

    Çarşamba, 16 Ağustos, 1922

    Ulysses’i okumam, sonrasında da iyi ya da kötü düşüncelerimi toparlamam gerekiyordu. Şimdiye kadar 200 sayfa okudum; 300’lü sayfalara gelmeden oldukça eğlenmiş, şaşırmış, etkilenmiştim ve ilk iki ya da üç bölüm oldukça ilgimi çekmişti; ta ki mezarlık sahnesinin sonuna kadar. Oradan sonra hikâye karmaşıklaşmaya, sıkıcılaşmaya, rahatsız edici olmaya başladı ve metnin büyüsünden uzaklaşır oldum. Tom, büyük Tom (T.S. Eliot), bu kitabın Savaş ve Barış’a eşdeğer olduğunu düşünüyor! Bense cahil, görgüsüz bir kitap olduğunu düşünüyorum; kendi kendisini eğiten, çalışkan bir adamın kitabı ve böyle kimselerin ne kadar sinir bozucu, egoist, ısrarcı ve en nihayetinde de mide bulandırıcı olduğunu hepimiz biliyoruz. Pişmiş bir et almak varken, neden çiğ bir et alsın ki insan? Ancak sanırım siz de Tom gibi anemikseniz, şanın kandan geldiğini düşünebilirsiniz. Bense gayet normal biri olduğumdan klasikleri tekrar okumaya hazırım. Bu yazdıklarımı daha sonra tekrar gözden geçirebilirim. Eleştirel saydamlığımdan ödün vermem. 200. sayfayı işaretlemek için bir çubuk dikiyorum.

    Çarşamba, 6 Eylül, 1922

    Ulysses’i bitirdim ve kitabın bir karavana olduğunu düşünüyorum. Dahice bir yönü var, sanırım; ama bayağı aşağılarda. Dağınık, acı, gösterişçi, sadece ortada olan anlamıyla değil, edebi anlamda da herhangi bir türe konumlandırılamayan bir kitap bu. Demek istediğim, birinci sınıf bir yazar, yazma sanatına hilebazlık yapmayacak, laf ebeliğine ya da numaralara başvurmayacak kadar çok saygı gösterir.

    Kitabı okuduğum süre boyunca durmadan toy bir yatılı okul öğrencisini hatırlayıp durdum. Maharet ve güçlerle dolu; nitekim o kadar içine kapanık ve egoist ki aklını kaybediyor; ölçüsüz, yapmacık, şamatacı ve rahatsız biri hâline geliyor; iyi kalpli insanların onun için üzülmesine, haşin insanların ise sadece rahatsız olmasına neden oluyor; ümit ediyorsun ki büyüyüp arkasında bıraksın bazı şeyleri; amma velakin Joyce 40 yaşında olduğundan mütevellit bunun olması ancak çok az mümkün gözüküyor… Binlerce mermi insana saçılıyor ve sıçrıyor, fakat insanın tam suratının ortasında ölümcül bir yara açmıyor – misal, Tolstoy’un aksine. Fakat pek tâbi onu Tolstoy ile karşılaştırmak tamamen absürt bir şey.

    2. Dorothy Parker – Winnie the Pooh

    20 Ekim 1928’de, The New Yorker gazetesindeki Constant Reader köşesinde yazdığı yazıdan:

    Yukarıdaki şiir Bay A.A. Milne’nin yeni kitabı “Pooh Köşesindeki Ev”in (The House at Pooh Center) beşinci sayfasından alındı. Eser her ne kadar düz yazıyla yazılmış olsa da sık sık kafiyeli bölümlerle de karşılaşıyoruz. Bu şiirse Piglet’in evinin önündeki karlarda ısınmak için atlayıp zıpladığı sırada Winnie the Pooh’nun kafasında beliren bir “Mırıldanma” olarak tasarlanmış. “Ona öyle geliyor ki İyi Bir Mırıldanma, Diğerlerine Umut Dolu bir Mırıldanmadan farksızdır.” Hatta Mırıldanma o kadar iyi bir şey ki Pooh ile Piglet’in karda yürüyüp Eeyore’a Umutla Mırıldanması’na yol açıyor. Tüh, bütün hikâyeyi açık ettim. Çenemi tutamıyorum.

    Karların içinde hızlıca yürürken Piglet yorulmaya başlamıştı.

    “Pooh,” dedi sonunda, hafif bir utangaçlıkla çünkü Pooh’nun pes ettiğini düşünmesini istemiyordu. “Merak ediyordum da… Şimdi eve gidip senin şarkına çalışsak ve Eeyore’a onu yarın söylesek nasıl olurdu? Ya da… ya da sonraki gün, veya artık ne zaman karşılaşırsak…”

    “Bu çok iyi bir fikir Piglet,” dedi Pooh. “Bir yandan yürürken bir yandan da şarkıyı prova edelim. Ama prova için eve gitmek iyi olmaz çünkü bu özel bir Dışarı Şarkısı, bu yüzden Karda Söylenmeli.”

    “Emin misin?” dedi Piglet gergin bir şekilde.

    “Eh, dinlediğin zaman göreceksin Piglet. Çünkü şöyle başlıyor; Ne kadar kar yağarsa, o kadar pırıldanır…”

    “O kadar ne?” dedi Piglet.” (Gördüğünüz gibi lafı ağzımızdan alıyor.)

    “Pırıldanmak.” dedi Pooh. “Mırıldanmakla kafiyeli oluyor.”

    İşte “mırıldanmakla” daha kafiyeli olan bu kelime, Pooh Köşesindeki Ev’i okuyken kaşlayımı çattığım ilk yey oluyoy canlavım.

    3. Charlotte Bronte – Gurur ve Önyargı

    Charlotte Bronte

    G.H. Lewes’e (George Elliot’ın sevgilisine) yazılmış bir mektup, 12 Ocak 1848:

    Bayan Austen’i neden bu kadar çok seviyorsunuz? Buna epey şaşıyorum. Sizi “Waverly romanlarından herhangi birini yazacağıma Gurur ve Önyargı veya Tom Jones’u yazmış olmak isterdim,” demeye iten şey nedir? Sizin bu cümlenizi okuyana kadar Gurur ve Önyargı’ya bakmamıştım, sonrasında kitabı edindim ve inceledim. Ve ne buldum biliyor musunuz? Alelade bir yüzün doğru şekilde çekilmiş bir fotoğrafı; birbirlerine yakın sınırları ve narin çiçekleri olan, çitle çevrilmiş, iyi ekilmiş bir bahçe. Ama parlak ve canlı bir çehreden, ferah bir alandan, taze havadan, mavi bir tepeden veya gürbüz ırmaktan eser yok. Bayan Austen’in hanımefendi ve beyefendileriyle birlikte, o zarif fakat kapalı evlerde yaşamak isteyeceğimi hiç zannetmiyorum. Bu gözlemler muhtemelen sizi rahatsız edecektir fakat bu riski göze almalıyım.

    Bayan Austen’in George Sand’e olan hayranlığını artık anlayabiliyorum, buna rağmen baştan sona takdir ettiğim hiçbir işini görmüş değilim (…) Yine de, tam olarak anlayamasam dahi takdir ettiğim bir kavrayışı var; isabetli ve samimi; öte yandan Bayan Austen sadece uyanık ve gözlemci biri. Ben mi yanılıyorum, yoksa siz mi bu kararınızda aceleci davrandınız?

    Charlotte Bronte – Emma

    W.S. Williams’a bir mektupta, 12 Nisan 1850:

    Ben de Bayan Austen’ın işlerinden birini (Emma) ilgiyle ve kendisinin de makul ve uygun bulacağı miktarda takdirle okudum. Sıcaklık ve şevk benzeri şeylerden – enerjik, dokunaklı ve yürekten olan her şeyden – bahsetmek bu eserleri överken tamamen yersiz olur; yazar buna benzer herhangi bir çabayı soylu, küçümseyici bir gülümsemeyle karşılar, aşırı ve abartılı bir şekilde hor görürdü. Soylu İngilizlerin hayatını tasvir etme işini şaşırtıcı bir şekilde iyi beceriyor. Çinlilere özgü bir aslına uygunluğu var, tıpkı bir resimdeki minyatür bir incelik gibi. Okuyucusunun kafasını coşkulu şeylerle karıştırmıyor, samimi hiçbir şeyle rahatsız etmiyor. Tutku nedir kesinlikle bilmiyor; fırtınalı kardeşlikten tanıdığı biriyle bile konuşmayı reddediyor. Göstermeye tenezzül ettiği duygular arada sırada ortaya çıkan zarif ama mesafeli bir tasvipten fazlası değil. Onun işi insan gözüyle, ağzıyla, elleriyle ve ayaklarıyla olduğunun yarısı kadar bile insan yüreğiyle alakalı değil. Keskin gören, düzgün konuşan, esnek hareket eden kişileri rahatça işleyebiliyor; fakat gizliden gizliye de olsa hızla ve dolu dolu atan, kanın içinden hücum ettiği, hayatın görünmez tahtı ve ölümün hissel hedefi olan şey… Bayan Austen işe bunu görmezden geliyor. Jane Austen eksiksiz ve çok duyarlı bir hanımefendiydi ama bir o kadar da eksik ve duyarsız (hissiz anlamında değil) bir kadındı. Eğer bunu bir dalalet olarak görüyorsanız, elimden başka türlü düşünmek gelmiyor.

    4. Mark Twain – Gurur ve Önyargı

    Mark Twain

    13 Eylül, 1898’de Joseph Twichell’e yazdığı mektupta şöyle diyor:

    Kitapları eleştirmek gibi bir hakkım yok ve bunu sadece bir kitaptan nefret ettiğim zamanlarda yaparım. Sıklıkla Jane Austen’ın eserleriyle ilgili incelemeler yazmak istedim ama kitapları beni öylesine çıldırtıyor ki hissettiklerimi okurlardan saklayamıyorum; onun kitaplarını okumaya başlamamla bırakmam bir oluyor. Gurur ve Önyargı’yı her okuduğumda Jane’in kafatasını tutup omurgasıyla beraber sökmek istiyorum.

    Twain’in “Jane Austen” başlıklı, tamamlanmamış bir yazısından:

    Gurur ve Önyargı ya da Duygu ve Duyarlılık’ı ne zaman okursam okuyayım, kendimi Cennetin Krallığı’na giren bir barmen gibi hissediyorum. Demek istediğim, muhtemelen onun hissedeceği gibi hissediyorum, hatta bundan neredeyse eminim. Ne düşüneceğini bildiğimden kesinlikle eminim- ve içinden yapacağı yorumları. Kendilerinden şikayet eden son derece iyi Presbiteryenler gibi o da kesinlikle burun kıvırırdı. Peki bunun sebebi kendisini diğerlerinden daha üstün görmesi mi? Alakası yok. Sadece onun damak tadına uygun değiller, hepsi bu.

    5. Aldous Huxley – Yolda

    Nicholas Murray’in “Aldous Huxley: Bir Biyografi” isimli kitabından alıntılıyoruz:

    Bir süre sonra oldukça sıkıldım. Yol, korkunç derecede uzun geldi.

    6. Katherine Mansfield – Howards End

    Günlüğünden:

    Mayıs 1917

    Dün akşam, zayıf bulduğum kitapları duvara koyarken Howards End’in bir kopyasıyla karşılaştım ve bir göz atayım dedim. Ama yeterince iyi değildi. E.M. Forster çaydanlığı ısıtmaktan daha öteye gidemiyor. Bu işte de nadiren iyi. Çaydanlığa bir dokun. Güzelce ısınmış mı? Evet, ama onun için çay yok.

    Ve Helen’i hamile bırakanın Leonard Bast mı yoksa onun unutulmuş ölümcül şemsiyesi mi olduğuna karar veremiyorum. Her şey düşünüldüğünde, cevap şemsiyeymiş gibi geliyor.

    7. Martin Amis – Don Kişot

    “Klişeyle Savaş: Denemeler ve İncelemeler 1971-2000” isimli kitabından:

    Her ne kadar tartışmasız bir şaheser olsa da Don Kişot çok ciddi bir kusurdan dolayı puan kaybediyor: bütünüyle okunaksızlığından. Zaataliniz bunu biliyor, çünkü kitabı daha yeni okudum. Eser güzellikler, çekicilikler ve ince mizahla kaynıyor; fakat aynı zamanda, kitap ilerledikçe (bütünün %75’ine yaklaştıkça) sıkıcılaşıyor. Don Kişot okumayı eşek şakaları, kötü huyları ve berbat arkadaşları olan, anlaşması güç bir büyük kardeşle ya da büyük bir akrabanın ziyaretiyle karşılaştırabiliriz. Deneyim sona erdiği ve büyük oğlan yanınızdan ayrıldığında (sayfa 846’da düzyazı diyaloğa ara vermeden devam ettiğinde), göz yaşlarına boğulmanız oldukça mümkün: ama rahatladığınız için değil, gururunuzdan ötürü. Başardınız, Don Kişot’un bütün uğraşlarına rağmen kitabı bitirdiniz.

    8. David Foster Wallace – Amerikan Sapığı

    1993 yazında Larry McCaffery ile yapılan ve “Kalıcı Kurgunun İncelemesi” ismiyle yayınlanan röportajdan:

    LM: Sizin durumunuzda, bu düşmanlık kendisini nasıl gösteriyor?

    DFW: Yani, her zaman değil ama bazı bazı sözdizimsel olarak yanlış olmayan fakat okuması ciddi karın ağrıları yaratan cümleler şeklinde ortaya çıkıyor. Ya da metindeki verileri okurun kafasına kafasına fırlatma şeklinde. Ya da beklenti yaratmak için bir hayli enerji harcayıp en sonunda da okuru hayal kırıklığına uğratmaktan zevk alarak. Bunu Ellis’in Amerikan Sapığı’nda açıkça görebilirsiniz; bir süre boyunca izleyicinin sadistçe duygularını utanmadan ayartıyor ama sonuna geldiğimizde sadizmin gerçek objesinin okuyucunun kendisi olduğu gerçeğini öğreniyoruz.

    LM: Ama ben en azından Amerikan Sapığı‘nın durumunda acı vermenin ötesinde bir şey olduğunu hissettim ya da Ellis senin söylediğin ciddi sanatçıların olmak istediği gibi bir acımasızlık peşindeydi.

    DFW: Sen sadece okurları kötü yazımla manipüle edebilecek bir sinizm örneğini anlatıyorsun. Bense bunu bugünün dünyasında, Ellis ve bazı diğer yazarların kendi okur kitlelerini artırmak için bel bağladıkları karanlık bir sinizm çeşidi olarak görüyorum. Bak, eğer kalıcı durum umutsuz bir şekilde boktan, berbat, materyalistik, duygusal olarak aptalca, sadomazoşistik ve gerizekâlıca ise ben (ya da herhangi bir başka yazar) gerizekâlı, duygusal olarak aptal ve boş karakterlerin hikâyesini bir araya getirip kolayca kurtulabilir, çünkü bu en kolay şey, bu tarz karakterler herhangi bir gelişme gereksinimi duymazlar. Betimlemeler marka ürünlerin basit bir listesiyle yapılabilir. Aptal karakterler birbirlerine saçma sapan şeyler söyler. Eğer kötü yazının ayırt edici özellikleri olan şeyler – boş karakterler, klişeleşmiş ve insana tanıdık gelmeyen bir dünya vs. – aynı zamanda bugünün dünyasının da betimlemesi olsaydı, o zaman kötü yazın kötü bir dünyanın ustalıkla işlenmiş bir taklidi hâline gelirdi. Şayet okuyucular basit bir şekilde dünyanın aptal, boş ve kaba bir yer olduğuna inanıyorsa o zaman Ellis de her şeyin ne kadar kötü olduğu hakkında iğneleyici ve ruhsuz bir yorum hâline gelen kaba, sığ ve aptal bir roman yazabilir. Bak dostum, karanlık ve aptalca zamanlarda yaşadığımıza büyük bir çoğunluğumuz karşı çıkmayacaktır ama her şeyin ne kadar karanlık ve aptalca olduğunu dramatize eden kurgulara gerçekten ihtiyacımız var mı? Karanlık zamanlarda iyi sanatın tanımı insani ve büyülü olanı, zamanın karanlığına rağmen hâlâ parıldayan şeyleri bulup onlara kalp masajı uygulayan şeyleri anlatmaktır. Çok iyi bir kurgu istediği kadar karanlık bir dünya görüşüne sahip olabilir, ama aynı zamanda hem bu dünyayı betimlemenin hem de nasıl hayatta ve insan olarak kalınabileceğini göstermenin de bir yolunu bulmalıdır. Amerikan Sapığı‘nı seksenlerinin sonlarındaki toplumsal problemlerin edimsel bir özeti olarak savunabilirsin, ama bundan fazlası değil.

    9. Elizabeth Bishop – Seymour

    (Bazı yerlerde bunun Çavdar Tarlasında Çocuklar’a yönelik bir eleştiri olduğu söylenir ancak mektubun tarihine bakılınca eleştirilen eserin 1959’da yayınlanan Seymour olması daha yüksek bir ihtimaldir.)

    9 Eylül 1959’da Pearl Kazin’e yazdığı mektubunda:

    Salinger’in öyküsünden NEFRET ETTİM. Bitirmek günlerimi aldı ve her gün yavaşça, birer sayfa ilerleyerek ve yazdığı utanç verici derecede saçma cümlelere kızararak okudum… Bunu yapmasına nasıl izin vermişler? Her cümlede durmadan ve durmadan kendisinden bahseden, o korkunç bencilliği… Üstelik bunun komik olması gerekiyor sanırım. Ve madem şiirleri o kadar iyi, o zaman neden bize bir-iki tanesini verip çenesini kapatmamış ki Tanrı aşkına? Seymour karakterinin hiçbir özel yanını göremedim. Yoksa amaç buydu da ben mi bunu gözden kaçırdım? TANRI’nın birazcık üstün, hassas ve zeki bir insanın içinde bile olabileceğini ya da onun gibi bir şeyi mi anlatıyor? Ya da NEYİ? Ve NEDEN? The New Yorker’ın onun yazdığı tek bir kelimeyi bile değiştiremediği doğru mu? Bu Andy White’ın takdir ettiği eski moda yazım standartlarının tam zıttı gibi duruyor; buna rağmen ne “deneysel” ne de orijinal, sadece can sıkıcı. Şimdi, eğer sunulan bütün övgülere karşı bir tutum sergiliyorsam bana nedenini söyle, çünkü bu eserin nasıl savunulacağını bilmek isterim.

    10. Marry McCarthy – Franny ve Zooey

    1962 yılının ekim ayında, Harper Dergisi’nde de yayımlanan incelemeden:

    Baba Hemingway’in montunu kim devralacak? J.D. Salinger değilse kim? Ve eğer Salinger’ın kendisi değilse bu amip gibi bölünen ve çoğalan çocuklar kim?

    Hemingway’in eserlerinde kılıktan kılığa girmiş Hemingway’den başka kimse yoktu ama en azından her kitapta bir tane Baba yer alırdı. Salinger’ın hepsi de bilgili, sevimli ve basit olan yedi yüzüyle karşılaşabilmek içinse narsistlikle dolu, korkunç bir havuza bakmak gerekiyor. Salinger’ın dünyası Salinger’dan, öğretmenlerinden ve ona hoşgörüyle bakan, şakşakçı okurlarından başka bir şey içermiyor; dışarıdaysa beyhude yere içeri alınmalarını işaret eden sahtekârlar var. Tıpkı çocukların İrlandalı annesi, Şişman Kadın’ın evcimen bir versiyonu olan ve oğlu Zooey duş alır ya da tıraş olurken banyoyu işgal edip duran Bessie gibi…



    Sigara yakmak ve bir bardak içki içmek gibi eylemler de sanki ağzın yaptığı bu şeyler çok kutsalmış gibi aşırı detaylı bir şekilde anlatılmış. Aynı şekilde, aile arasındaki yazışmalara da kutsal birer tablet veya ilahi kuşların getirdiği birer mesaj muamelesi yapıyor: Seymour’dan gelen mektuplar, günlüğünden yaptığı alıntılar, Ruddy’den gelen bir mektup, Franny’den gelen bir başka mektup, Boo Boo’dan gelen bambaşka bir mektup, Boo Boo tarafından banyo aynasına sabunla yazılan bir not (son ikisi “Yükseltin Tavan Kirişini, Ustalar” adlı bir başka hikâyeden).



    Glass’ın kolektif kişiliğinin bu izleri, Azize Veronica’nın kutsal bir emanetin içindeki mendiliymişçesine iyi korunuyor. Ürpertici olansa, hazır Veronica’nın mendilinden bahsetmişken, nasıl ki bu popüler nesneyi betimleyen tablolarda İsa Mesih’in gözleri kalabalığın üstünde şüpheye yer bırakmayan bir sitemle geziniyorsa, okur da Salinger’in bu en son eserinde yazar sanki onu üzgün bakışlarla izliyormuş veyahut okumasını dinliyormuş gibi bir hisse kapılıyor. Yani her zamanki okuma ilişkisi tersine dönüyor ve okuyucu Salinger’i okuyacağına Acıların Adamı Salinger okuyucuyu okuyor.

    Seymour’un intiharı Salinger’ın bir yerlerde yanlış bir şeyler olduğunu tahmin ettiğini ya da bundan korktuğunu gösteriyor. Kendisini neden öldürdü? “Basitliği, korkunç dürüstlüğü” için taptığı, sahtekâr bir kadınla evlendiği için mi? Yoksa çok mutlu olduğu ve Şişman Kadın’ın dünyası harika olduğu için mi? Ya da yalan söylediği, yazarı yalan söylediği ve bu çok korkunç ve sahte bir şey olduğu için mi?

    11. H.L. Mencken – Muhteşem Gatsby

    3 Mayıs 1925’te The Chicago Sunday Tribune’de yayınlanan bir incelemede:

    Scott Fitzgerald’ın yeni romanı Muhteşem Gatsbyallanıp pullanmış bir anekdottan daha fazlası olamamış, hatta bu kadar olduğundan bile emin değilim. Kitapta çizilen Long Island manzarası New York şehrinin çöplüklerinin kıyısındaymış gibi hissettiriyor. Züppe villaların ve gürültülü ev partilerinin Long Island’ı… Kitabın teması eski tarzda romantik ve gösterişli bir aşk; ürkütücü bir mizaha indirgenmiş, kadim köklerine kadar sadık bir motif. Kitabın baş karakteriyse o taraflarda sık rastlanan, herkesi tanıyan ama hiç kimse tarafından tanınmayan, nasıl kazandığı belli olmayan muhteşem servetiyle bir film yıldızının zevklerine ve her nasılsa sklerotik bir şişman kadının basit duygusallığına sahip olan genç bir adam.



    Besbelli ki önemsiz bir hikâye bu ve her ne kadar (benim de göstereceğim gibi) Fitzgerald dünyasında önemli bir yeri olsa da Cennetin Bu Tarafı’yla aynı rafa konulmaması gerekiyor. Temelde onu kötü kulan şey en nihayetinde basit bir hikâye oluşu. Fitzgerald kendi karakterlerinin ruhuna girmektense yüzeyde kalıp gerilimi sürdürmekle daha çok ilgileniyormuş gibi gözüküyor. Karakterler sadece inandırıcılıktan uzak olmakla kalmıyor, aynı zamanda da çok fazla şeyi sorgulamadan doğru kabul ediyorlar. Sadece Gatsby’nin kendisi gerçekten yaşıyor ve nefes alıyor. Geri kalanlar ise sıklıkla şaşırtıcı derecede canlı gözüken ama bir o kadar da cansız, konuşan kuklalardan başka bir şey değiller.

    12. Vladimir Nabokov – Suç ve Ceza ile Karamazov Kardeşler

    Vladimir Nabokov

    James Mossman ile yaptığı 23 Ekim 1969’da The Listener’da yayınlanan ve Strong Opinions’ta yeniden basılan röportajdan:

    Eğer Dostoyevski’nin en kötü romanlarını ima ediyorsanız, evet Karamazov Kardeşler‘den ve Suç ve Ceza denen o korkunç saçmalıktan son derece nefret ediyorum. Hayır, ruh arayışına, yazarın iç dünyasını açığa vurmasına karşı değilim; ama bu kitaplarda ruh, günahlar ve de bunların duyarlılığı oldukça can sıkıcı ve ele yüze bulaştırılmış bir hâlde.

    13. Vladimir Nabokov – Finnegan Uyanması

    1967’de The Paris Review’a verdiği bir röportajında:

    Maskaranın Uyanması‘nın folklorun o korkunç neşesini güç bela taklit edebilen, kanserli bir kitleyi andıran süslü kelimeler-dokusundan ve aşırı kolay alegorilerinden nefret ediyorum.

    Nabokov’un Cornell’deki öğrencilerinden birinin 1967’de gerçekleştirdiği başka bir röportajdan:

    Ulysses, Joyce’un diğer eserlerinin üstünde bir kule gibi yükselir ve onun o saygıdeğer orijinalliği, eşsiz düşünce akıcılığı ve stiliyle karşılaştırıldığında talihsiz Finnegan Uyanması herhangi bir forma sahip olmayan, sıkıcı ve yapay bir folklor nesnesi; soğuk bir kitap pudingi; uykusuzluğunuzu iyice çileden çıkaran, yan odadaki ısrarcı bir horlama olarak kalıyor! Aynen öyle düşünüyorum. Dahası, eski kelimeleri taklit ederek konuşan bölgesel edebiyattan her zaman nefret etmişimdir. Finnegan Uyanması‘nın dış cephesi çok geleneksel ve sıkıcı bir apartman dairesini gizlemeye çalışıyor ve onu bu mutlak sıkıcılıktan yalnızca cennetten gelen bir ses perdesinin çınlamaları kurtarabilir. Bu cümleden dolayı aforoz edileceğimi biliyorum.

    14. Vladimir Nabokov – Dr. Zhivago

    Ekim 1972’de verilen ve Strong Opinions’ta yeniden basılan bir röportajdan:

    Zeki olan herhangi bir Rus, sadece 1917’deki Bahar Devrimi’ni reddetmesine değil, aziz doktorun devrimin üzerinden sadece yedi ay geçtikten sonra Bolşevist darbeyi çılgıncasına bir neşeyle kabul etmesine bakarak bu kitabın Bolşevist yanlısı ve tarihsel açıdan yanlış olduğunu ilk bakışta anlayacaktır. Her şey partinin siyasetine uygun bir biçimde gerçekleşiyor. Politikayı bir kenara bıraktığımızda bile onu basmakalıp olaylarla, yozlaşmış avukatlarla, inandırıcılıktan uzak kızlarla ve bayat tesadüflerle dolu, acınası, beceriksiz, önemsiz ve melodramatik bir kitap olarak görüyorum.



    Pasternak’ı mısralarının gücü sayesinde Nobel aldığı zaman alkışlamıştım. Fakat Dr. Zhivago’daki cümleler onun şiir yeteneğiyle bağdaşmıyor. Orada burada, bir manzarada ya da gülüşte onun şiirsel sesinin hafif yankılarını fark edebilirsiniz belki ama arada sırada yaptığı güzellemeler bu romanı elli yıllık Sovyet edebiyatının banalliğinden kurtaramamış.

    Kaynak: Lithub
    Çeviren: Volkan Şahin
    Editör: M. İhsan Tatari
  • "DÖŞEĞİMDE ÖLÜRKEN"İ NASIL OKUMALI?

    1- "Döşeğimde Ölürken" ve Faulkner

    William Faulkner, beşinci romanı “Döşeğimde Ölürken”i 1929'da yalnızca altı haftada, Büyük Depresyon’ın başlangıç tarihi olan 29 Ekim 1929’dan bir gün önce başlayarak, yazdı .

    1930'da küçük düzeltmeler yapıldıktan sonra yayınlanan roman,
    Faulkner'ın önceki romanı “Ses Ve Öfke”de başladığı deneysel anlatım tekniğini sürdürmesiyle ünlüdür. Döşeğimde Ölürken’de, çoğu Bundren soyadı taşıyan on beş karakter sırayla hikâyeyi bilinç akışlarında anlatıyor. Her şey bazen birbiriyle örtüşen 59 bölüm hâlinde anlatılır.

    Faulkner’ın roman ve yazı stili, hayal kırıklığına uğramış İkinci Dünya Savaşı sonrası yazarları ve şairleri için, anlamsız bir dünyada bir tür anlam bulmaya çalışan, büyüyen Modernist harekete önemli bir katkıda bulundu.

    Faulkner ayrıca, bilinçaltı hakkındaki teorileri 1920'lerde giderek daha popüler hale gelen Sigmund Freud'un çalışmalarından da etkilendi. Roman içindeki italik metnin uzun bölümleri, karakterlerin zihinlerinin içsel çalışmasını yansıtıyor ... hepsi farklı görünüyor.

    Ve mesele bu. Faulkner için farklı bakış açıları farklı gerçeklikler anlamına gelir.

    2- Bilinç Akışı Tekniği ve “Döşeğimde Ölürken”

    Muhtemelen "bilinç akışı" terimine aşinasınızdır. Değilseniz, rahatlayın: gevşek biçimde biçimlendirilmiş bir düşünce dalgasıdır bilinç akışı. Birisi sizden bir kağıt parçasıyla oturup, düşündüğünüz her şeyi, gramer veya form hakkında endişelenmeden yazmanızı istese, yazacağınız şey bir bilinç akışı olacaktır. Bunun en iyi örneğini romanın 35. bölümünde okuruz.

    Merak ediyorsanız, evet, tüm bunların bir anlamı var. Faulkner, insan beyninin görüntüleri işleme biçimini ve onları kelimelere sokma şeklini ustalıkla taklit etti. Okuyucular olarak, gerçekten çeşitli karakterlerin kafalarının içine yerleştiriliyoruz. Diyelim ki, bilgisayarınızda oturup Faulkner’in Döşeğimde Ölürken adlı kitabındaki stili hakkında çok güzel bir yazıyı okuyorsunuz. Sonra anneniz içeri gelir ve size akşam yemeği vakti geldiğini söyler. Bu bilgiyi nasıl kaydedersiniz? İlk önce birinin yürüdüğünü fark ettiniz. O zaman onun anneniz olduğunu gördünüz. Şimdi bu çizgiye Cora’nın bakış açısından bakın: "Biri salondan gelir. Darl." Eğer anlatının amacı bize bir hikâye anlatmaksa, bu boşa harcanan metindir. "Darl salondan geliyor" demek daha temiz ve daha etkili olurdu. Fakat mesele sadece bize bir hikâye anlatmak değil, karakterlerin düşüncelerini görmemizdir. Karakterlerin çok az fiziksel özelliğini okuduğumuza dikkat edin romanda . Aynı mantığı uygulayın. Vardaman kahverengi saçlı ve kahverengi gözlü bir genç kız görmüyor; Sadece kız kardeşi Dewey Dell'i görüyor. Demek onu tarif etmek için kullandığı kelimeler bunlardı.

    Bu tür bir bilinç akışı, kitabın on beş anlatıcısının hepsi arasındaki stilsel süreklilik ile ilgilidir. Faulkner, her karakter tarafından kullanılan dili ve stili kişiselleştirir ve elbette her bir stil, her bir karakter hakkında bize daha fazla bilgi verir. Jewel, birkaç kelimeden oluşan bir adam, bize sağlam bir eylem adamı olduğunu hatırlatıyor. Darl inanılmaz derecede beyinsel, belirgin, keskin ve kendi dilinde bile şiirsel. Vardaman dünyaya tahmin edilebileceği gibi küçük bir çocuğun gözüyle bakıyor. Anse zayıf eğitimli ve dili onu yansıtıyor. Cash, düşünme sürecinde inanılmaz derecede mantıklı ve disiplinli bir karakter.

    3- ÖZET(Romanın tamamı)

    Anse Bundren'in eşi ve fakir bir güney ailesinin annesi olan Addie Bundren çok hasta ve yakında ölmesi bekleniyor. En büyük oğlu Cash, tüm marangozluk becerilerini kullanarak Addie'nin yatak odasının penceresinin önünde tabutunu hazırlamaya koyuyor. Addie’nin sağlığı hızla geçemese de, diğer oğulları Darl ve Jewel, eşi ve iki kızı Addie’yele ilgilenen Bundren ailesinin komşusu Vernon Tull’a teslimat yapmak için şehirden ayrılırlar. Darl ve Jewel ayrıldıktan kısa bir süre sonra Addie ölür. En genç Bundren olan Vardaman, annesinin ölümünü o gün erken yakaladığı ve temizlediği bir balıkla ilişkilendirir. Biraz yardımı ile Cash, tabutu şafaktan hemen önce tamamlar. Vardaman, annesinin bir kutunun içine çivilenmiş olması nedeniyle rahatsız olur ve diğerleri uyurken, ikisi de annesinin yüzünden geçen, kapakta delikler açıyor. Addie ve Anse’nin kızı, Lafe adında bir çiftçi çalışanından hamile kalan Dewey Dell, hamile kalmaktan dolayı o kadar endişe duymaktadır ki annesinin ölümünün yasını tutamaz bile. Ertesi gün, kadınlar Bundren evinin içinde ilahi okur, erkekler birbirleriyle konuşurken cenaze hizmeti düzenlenir.

    Bu ilk bölümün çoğunu anlatan Darl, birkaç gün sonra Jewel ile birlikte geri döner ve evlerinin üzerindeki zillerin varlığı, annelerinin öldüğünü anlamalarını sağlar. Darl, bu tabelayı görünce, nankör ve umursamaz olarak bilinen Jewel'e, sevgili atının ölmediğinden emin olabileceğine dair güvence verir. Addie, Anse'ye Jefferson kasabasına gömüleceğine dair söz verdirmiştir ve bu istek, onu kendi yurdunda gömmekten çok daha pahalıya patlasa da, Anse'nin yükümlülük duygusu, bir dizi yeni takma diş satın alma arzusu ile birleşmektedir. Bir şantiyede bacağını kıran Cash, ailenin dengesiz tabutu kaldırmasına yardım eder, ancak hemen hemen tek elle araba vagonunun içine el koymasıyla sonuçlanan Jewel'dir. Ancak, Jewel aslında vagonla gelmeyi reddeder ve ailesinin gençken aldığı komşunun topraklarında gizlice çalışarak satın aldığı atına binerek ailenin geri kalanını takip eder.

    Bundren ailesi, seyahatlerinin ilk gecesinde, Bundrens’in yolculuğuna şüheyle yaklaşan cömert bir ailenin evinde kalır. Ciddi taşkın nedeniyle, yerel nehrin üstünden geçen ana köprüleri su basmış ya da yıkılmıştır, Bundren ailesi geri dönüp bir derme çatma salla nehri geçmeye çalışır. Başıboş bir kütük vagonu çarpınca, tabut çalınır, Cash'in kırık ayağı yeniden kırılır ve vagonu çeken katırlar boğulur. Vernon Tull enkazı görür, Jewel'in tabut ve vagonu nehirden kurtarmasına yardım eder. Aile üyeleri ve Tull nehir yatağında Cash’in araçlarını bulmaya çalışır.

    Tull’un karısı Cora, Addie’nin Tanrı’dan çok oğlu Jewel’a Hristiyanlığa uymayan sevgi bağlılığını hatırlar. Addie, tabutundan ya da zaman sıçramasıyla ölüm döşeğinde konuşur, hayatındaki olayları hatırlar: Sevgisiz evliliğini; Jewel’in babası din adamı Whitfield ile ilişkisi; ve çeşitli çocuklarının doğuşu. Whitfield, Anse'ye olan ilişkiyi itiraf etmek için Bundren ailesinin evine gittiğini ve nihayetinde hiçbir şey söylememe kararını hatırlar.

    Bir veteriner Cash’in kırık bacağını düzeltir, Cash hiç şikayet etmez, acıdan kurtulur. Anse, çiftlik teçhizatını ipotek ederek, takma dişleri için biriktirdiği parayı kullanarak, Cash'in yeni bir gramofon için biriktirdiği parayı ve Jewel’in atında işlem yapmasını sağlayarak yeni bir katır takımı satın almayı başarır. Aile yola devam eder. Mottson kasabasında sakinler, Bundren vagonundan gelen pis kokulardan iğrenir. Aile şehirdeyken Dewey Dell, istenmeyen hamileliğini ortadan kaldıracak bir ilaç almaya çalışır, ancak eczacı ona satmayı reddeder ve onun yerine evlenmeyi önerir. Aile kasabada satın aldığı çimento ile Darl, Cash'in kırılmış bacağına geçici çözüm bulur, ama o da işe yaramaz ve sadece Cash'in acısını artırır. Bundren ailesi daha sonra geceyi Gillespie adlı bir adamın sahibi olduğu yerel bir çiftlikte geçirir. Bir süredir ailenin yaptıklarından şüphelenen Darl, tabutu ve Addie’nin çürüyen cesedini yakmak niyetiyle Gillespie ahırını ateşe verir. Jewel ahırdaki hayvanları kurtarır, Addie'nin tabutunu dışarı çıakrmak için hayatını tehlikeye atar. Darl, annesinin tabutunun üzerine yatar ve ağlar.

    Ertesi gün, Bundren ailesi Jefferson'a varır ve Addie'yi gömer. Aile, Darl’ın ahırları yaktığı için için açılan bir dava ile uğraşmak yerine, Darl’ın delirdiğini iddia eder ve onu akıl hastanesi Jackson’a yatırmak üzere iki adama teslim eder. Dewey Dell, yerel eczanede kürtaj ilacı almaya çalışır; tezgâhın arkasında çalışan bir genç adam doktor olduğunu iddia eder, Dewey adamın kendisiyle yatmaya çalıştığını anlar. Ertesi sabah, yeni dişleri ve yanında hem gurur hem de utanç hissetmesine sebep olan, Addie’yi gömerken için kürek satın alırken tanıştığı ve artık yeni karısı olan kadınla Anse ailesinin yanına döner.

    4-KİTABIN ANA TEMLERİ

    a-Varlığın ve Kimliğin Geçiciliği

    Addie Bundren'in ölümü, oldukça büyük varoluş ve kimlik sorularıyla boğuşmaları için birkaç karaktere ilham veriyor. Vardaman, yakaladığı ve temizlediği bir balığın “balık olmayan parçalara” dönüşmesiyle şaşırmakta ve dehşete düşmekte ve bu görüntü Addie'yi tanımlanamayan bir kişiye dönüştürmektedir. Jewel asla kendisi adına konuşmaz, ama kederi Jewel’in annesinin bir at olduğunu söyleyen Darl tarafından özetlenmiş olur. Darl, kendi adına, ölü Addie'nin şu anda “dır” değil de “dı” olduğu için artık varolmadığı sonucunu çıkarmanın gerektiğini düşünür. Eğer annesi var değilse, o zaman annesi yoktur ve kendisi de yoktur Darl’a göre. Bu spekülasyonlar sadece dil ve mantık oyunları değildir. Aksine, romanın karakterleri için somut, hatta korkunç sonuçları vardır. Bu soruların en ciddi durumda olduğu karakterler olan Vardaman ve Darl bu tür sorular sordukça gerçekliği kavrayışları gevşemeye başlar. Vardaman romanın başlangıcında anlamsız sözler söyleyip durur, Darl kitabın sonunda delirir. Anse yeni eşini “Bayan Bundren” olarak , yani bir zamanlar Addie’ye ait bir isimle tanıttığı zaman, insan varlığının kırılganlığı ve belirsizliği, romanın sonunda daha da belirgin bir hâl almış olur. Eğer Bayan Bundren'in kimliği o kadar çabuk yok olup unutulabiliyorsa, kaçınılmaz sonuç, herhangi bir bireyin kimliğinin aynı şekilde istikrarsız olduğu şeklindedir.

    b- Kelimeler ve Düşünceler Arasındaki Gerilim

    Addie’nin sözlerin “sadece kelimeler” olduğu iddiası, sürekli olarak iletmek istedikleri fikir ve duyguların yetersiz kalması, romanın bir bütün olarak sözlü iletişimi ele aldığı güvensizliği yansıtıyor. Romanı oluşturan iç monologlar karakterlerin zengin iç yaşamlara sahip olduğunu gösterirken, bu iç yaşamların içeriğinin çok az bir kısmı bireyler arasında meydana gelir. Aslında, konuşmalar karakterlerin o zaman ne düşündüğü ile alakasız lgili kısa, duran cümlelerdir. Örneğin, Tull ve diğer bazı adamlar, Addie’nin cenazesi sırasında kırık bacağı hakkında Cash ile konuşurken, birbirinden tamamen ayrı iki konuşma okuruz. Birincisi, normal, belirsiz ve basittir ve muhtemelen gerçekleşen konuşmadır. İkincisi, italik olarak yazılmıştır, içerik bakımından çok daha zengindir ve muhtemelen karakterlerin akıllarından geçeni söyleseler duyulacak olan sözlerdir. Karakterlerin hepsi iç düşüncelerini o kadar hararetle koruyorlar ki, zihinlerinin zengin içeriği sadece en yanlış, en yalın bir diyalog hurdasına dönüşüyor, bu da yanlış anlamalara ve kötü iletişimlere yol açıyor.

    c- Çocuk Doğurma ve Ölüm Arasındaki İlişki

    Döşeğimde Ölürken, kendi başına, amansız bir şekilde sinik bir romandır ve çocuk doğurmanın insanı rehabilite eden gücünü bile etkisiz hale getirir. Ölümün bir panzehiri olmak yerine doğum kitpata ölüme bir giriş gibidir- hem Addie hem de Dewey Dell için doğum yapmak, fiziksel olarak hayatta olsalar bile, en doğuma en yakın olan insanları öldüren bir olgudur. Addie'ye göre, ilk çocuğunun doğuşu acımasız bir oyun, kıymetli yalnızlığının ihlâli gibi görünür ve Addie'nin Anse'yi ölü olarak kabul etmesine neden olan da işte bu ilk doğumdur. Doğum Addie için nihai bir zorunluluk haline gelir ve hem Dewey Dell'i hem de Vardaman'ı, evlilik dışı ilişkisinin ürünü olan Jewel’ın varlığının tazminatı olarak görür. Dewey Dell'in hamilelik konusundaki duyguları artık olumlu değildir: durumu için sürekli kaygılanır, tüm erkekleri potansiyel cinsel avcı olarak görmesine neden olur ve kitabın ilk kısımlarında dediği gibi tüm dünyasını “barsak dolu bir küvete dönüştü”rür. Doğum, kadınlar için öngörülen bir ölüm anlamına gelir ve bütün hanelerin mecazi anlamda ölümlerini ifade eder.

    5-SEMBOLLER
    a-Hayvanlar

    Addie’nin ölümünden kısa bir süre sonra, Bundren çocukları hayvanlara ölen annelerinin sembolleri olarak tutunur. Vardaman, annesinin yakaladığı balık olduğunu söyler. Darl, Jewel’in annesinin onun atı olduğunu iddia eder. Dewey Dell ailenin ineğine kadın der, çünkü Addie'yi kaybettikten birkaç dakika sonra kendi hamileliği için kaygılanmaktadır. Çok farklı nedenlerden dolayı, kederli karakterler hayvanları kendi durumlarının bir sembolü gibi görür. Vardaman, Addie'yi balığında görür, çünkü balık gibi Addie de yaşadığı zamandakinden farklı bir şeye dönüşmüştür. Memeleri sütle şişmiş inek, Dewey Dell'e istenmeyen bir yükle yaşamanın ne kadar tatsız olduğunu gösterir. Jewel ve atı, hayvanların sembol olarak kullanımına yeni bir basamak ekler. Bizim için, Darl’ın sözüne dayanarak, at, Jewel’in annesine olan sevgisinin bir sembolüdür. Bununla birlikte, Jewel için at, Bundren ailesinden zor kazanılmış bir özgürlüğü sembolize ediyor. Romanın karakterlerinden böylesine farklı sonuçlar çıkartabileceğimiz at, birçok yönden Döşeğimde Ölürken’de yer alan sembollerin tahmin edilemez ve öznel doğasını temsil eder.

    b- Addie’nin Tabutu

    Addie’nin tabutu, Addie’nin ölümünün ve genel olarak var olan koşulların Bundren ailesinde sebep olduğu muazzam işlevsizlik yükünü temsil eder. Her zaman sakin ve düz başlı olan Cash,, tabutu büyük beceri ve özenle üretir, ancak saçmalıklar ânında üst üste gelir - Addie tabutun içine baş aşağı yerleştirilmiştir ve Vardaman Addie’nin yüzünde delikler açar. Addie’nin cesedi sadece tabutun dengesini değil ailenin de dengesini alt üst eder. Tabut, ailenin işlev bozukluğunu temsil eden bir noktaya dönüşür ve onu düzeltmek de ailenin normale dönebilmesi için çok önemlidir.

    c-Araçlar
    Cash’in marangozluk aletleri ve Anse’nin çiftlik ekipmanı gibi araçlar, yolculuk sırasında yaşanan dikkatsizlikler nedeniyle tehlikeye atılan saygın bir yaşam ve istikrarın sembolü haline gelir. Cash’in alet edevatı sanki sadeceCash için önemliymiş gibi görünüyor, ancak bu araçlar nehrin taşması ve başıboş suda dolanan büyük kütük tarafından sağa sola dağılınca hem aile hem de Tull onları bulmak için uğraşır durur. Anse'nin çiftlik ekipmanından çok az bahsedilir, ancak Anse yeni bir katır takımı almak için bu aletlerin en pahalı parçalarını ipotek eder ve böylece ailenin yolculuğunda çok önemli bir rol oynar. Bu ticaret, Anse’nin Cash’in gramofon fonundan ve Jewel’in atının satışından elde edilen para, bu karakterlerin en büyük hayallerinin feda edilmesini temsil ettiği için önemlidir. Fakat Anse'nin çiftlik ekipmanlarını para elde etmek için olaya dahil etmesi gerçeği göz ardı edilmemelidir, çünkü bu ekipmanlar ailenin geçimini sağlarlar. Cenazenin sebep olduğu parayı denkleştirmek için Anse, ailenin toprağı sürmek ve hayatta kalmak için ihtiyaç duyduğu bütün araç gereci tehlikeye atar.

    6-MOTİFLER

    a-Anlamsız Kahramanlık Davranışları

    Döşeğimde Ölürken, büyük kahramanlık anlarıyla ve neredeyse epik mücadelelerle doludur, ancak romanın bu tür savaşlara bakışı ironiktir, hatta bazen tamamen absürd ve sıradan birşeymiş gibi görür. Bundrenlerin vagonlarını selle kabarmış nehirden karşıya geçirme gayreti, daha geleneksel bir macera romanında çok güzel görünecek bir mücadeledir, ancak sorgulanabilir bir amaç uğruna gerçekleşmesi sebebiyle burada bu özelliği göremeyiz. Addie’yi Jefferson’a gömme misyonunun aslında Addie’nin vasiyetinden çok Anse’nin sahte dişleri hakkında olduğunu iddia edilebilir. Cash’in kendini feda etmesi çok asil görünür, ancak yaralarından o kadar şikayet eder ki ortada kahramanca bir şey kalmamış olur. Jewel’in hayvanları kurtarması cesaret vericidir, ancak aynı zamanda suçlu da olsa romanda kahramanca sayılabilecek eylemlerin başında gelen Darl’ın ahırı yakmasını da geçersiz hale getirir. Her kahramanlık eylemi, hem kendi içinde gülünçtür hem de epik bir eyleme karşı durur, ve bu roman açısından hem komik hem trajik bir absürdlükle sürüp giden kötülük dolu bir çember gibidir.

    b- İç monologlar

    Faulkner, yirminci yüzyılın başlarında edebiyat kariyerine başladığı için, bir dizi Modernist yazar, bireysel bir bilinç arayışına bir hikaye oluşturmaktansa bireysel bilinci keşfetmeye odaklanan anlatı teknikleri ile denemeler yapıyordu. James Joyce’un “Ulysses”i ve Marcel Proust’un “Kayıp Zamanın İzinde” bu deneylerin en ünlüsü ve başarılıları arasındadır, ancak Faulkner da bu çabaya önemli katkılarda bulunmuştur.

    Döşeğimde Ölürken, karakter düşüncelerinin nesnel bir anlatıcıya dayanmadan bütün sansürsüz kaosları içerisinde sunulduğu bir dizi bilinç akışı monologu olarak yazılmıştır. Bu teknik, karakter psikolojisini önemli bir kaygıya dönüştürür ve bu psikolojiyi daha geleneksel bir anlatım tarzından çok daha fazla karmaşa ve yetkinlikle sunabilir. Aynı zamanda, metni anlamak için çok çalışmamız için bizi zorlar. Objektif bir olay çerçevesini takip etmek yerine; görüntülerin, hatıraların ve açıklanamayan kinayelerin arasında bir yerlerde her bir karakterin verdiği parçaları alıp kendimiz bir anlam çıkarmak zorundayız.

    c-Sosyal Sınıf Meseleleri

    Faulkner'in yaşadığı ve yazdığı Amerikan Güneyinde, sosyal sınıf daha hiyerarşikti ve Amerika Birleşik Devletleri'ndeki diğer yerlerden daha büyük bir endişe kaynağı olmuştur ve Döşeğimde Ölürken’in dokusuna kazınmıştır. Faulkner, fakir kırsal halkı zarafet, haysiyet ve şiirsel ihtişamla, kusurlarını gizleyerek veya koşullarını göz ardı etmeden tasvir etme kabiliyetinde olağandışı bir kalem olduğunu kanıtladı. Bundren ailesi, komşu kırsal çiftliklerde istekli ve zarif ev sahiplerini bulur, ancak daha varlıklı kasabalarda soğuk karşılanırlar: Bir mareşal, ceset iğrenç kokuyor burada kalamayız der, bir kasaba adamı Jewel'e bıçak saplar ve ahlâksız bir eczane çalışanı Dewey Dell'den yararlanır. Öte yandan, zayıf gramerlerine ve sınırlı kelimelere rağmen, Faulkner’ın karakterleri düşüncelerini bir tür beceriksiz şiirsellikle ifade eder. Faulkner'ın kırsal bölge sakinleri için ne arzu ettiği tam olarak net değildir - Döşeğimde Ölürken hem kırılgan bir övgü olarak hem de kırsal güney değerlerinin saçma bir ifadesi olarak okunmuştur- ancak Bundren ailesinin geçmişi ve kökeni, yolculuklarını ve birbirleriyle olan iletişimlerini biçimlendirir.

    * sparknotes ve shmoop'dan derleme çeviridir.