• "Büyük insanlığın toprağında gölge yok
    sokağında fener
    penceresinde cam
    ama umudu var büyük insanlığın
    umutsuz yaşanmıyor."
  • İlköğretimi, okul derecesi olarak “ilk beşte” bitiren bir öğrenci olarak ortaokula kaydım yapılmıştı.
    Orta okulda her derse ayrı öğretmenin girmiş olması beni -az da olsa- derslerden soğuttu. Zira her öğretmen ayrı bir karakterdi ve bu durum beni yoruyordu. Ergen aklımla hem kemdimle hem de öğretmenlerin karakterleri ile cedelleşip durdum. Nihayet -iyi bir derece ile olmasa da- ortaokulu da başarılı bir şekilde bitirmiştim.

    Liseye, yani dokuzuncu sınıfa geçince; sıkıcı ve baskıcı bir ortaokul yıllarından sonra liseye yeni bir baslangıç için kolları sıvadım.

    Dokuzuncu sınıfın ilk yazılı/sözlü dönemlerindeyik. Anıt Çay Bahcesi'nde sınıftan bir arkadaşımla, tarih dersi çalışıyorduk. Ders çalışırken bir yandan simit yiyoruz, bir yandan da çayımızı duyumluyoruz.
    Ben çalışmamı bitirdim, arkadaşım "EZBER" yapmaya devam etti.
    Arkadaş, ezberini yaparken solcu olarak bildiğimiz bir ağabeyimiz, bizim masaya yanaştı ve arkadaşıma bizim şiveyle "ula ne oxisan?" diye sordu.
    Arkadaşım "Abe ...savaşının kazananlarıni ezberliyem" dedi.
    Solcu abi "Ula ehmak! Savaşın kazanani mi olır oxlım? Bu xocalar sızi kandırıp durilar" dedi ve söylene söylene yanımızdan uzaklaştı.

    Ertesi gün Tarih Öğretmenimiz bir arkadaşımızı sözlüye kaldırdı ve "...savaşının kazananlarını say, bakalım" dedi.
    Ben de konuşmak içün söz istedim öğretmenimden ve "Hocam, savaşta her iki taraf da kaybeder. Neden biz 'savaşın kazananları' diye ezberliyoruz ki?" dedim. Öğretmen "Def ol dışarı, geri zekalı...!" deyince; ne olduğuna anlam veremeyen surat ifademle sınıfı terk ettim.

    Bir sonraki dersimiz matematik idi. Öğretmen içeri girdi, yazılı sonuçlarını tek tek okurken -kasıtlı olarak- listenin en sonuna benim yazılı sonuç kağıdımı getirmişti ve “Mahmut, 10 üzerinden 10 aldın ama ben sana 5 veriyorum" dedi.
    “Neden?" diye sordum.
    “Tarih Öğretmenine sorduğun sorudan dolayı senin geri zekalı olduğunu anladım ve kopya çektiğine kanaat getirdim." dedi.
    Asıl geri zekalı o idi, çünkü o sınavda 10 alan tek öğrenci bendim. Kimden çekebilirdim ki?
    Bununla kalmadı tahtaya, yanına çağırdı ve beni yaklaşık olarak 10-15 dakika merhametsizce dövdü.
    Öğretmenlere olan inancım gittikçe azalıyordu ve öğrenmeye karşı da soğumayabaşlamıştım.

    Yaşadıklarım sadece bu mu, sanıyorsunuz?Hayır!
    Müzik Öğretmenim ve Edebiyat Öğretmenim Diyarbakır şivesiyle dalga geçerdi ve iğrenç/başarısız bir şive taklidiyle bizi taklit etmeye çalışırlardı, yani bundaki amaç bizi aşağılamaktı.

    * Edebiyat Öğretmeni, dışarıdan şehrimize misafir gelen öğrencilere yüksek notlar, bizlere ise hep düşük notlar verir dururdu.

    * Biyoloji Öğretmenimiz sürekli raporluydu. Eşi, bürokrattı ve öğretmenimiz kolaylıkla bu uydurma raporları alabiliyordu. O şehir senin bu şehir benim gezer dururdu, kadın.

    * Beden Eğitimi Öğretmenimiz -her güzel havada- derslerinde bize futbol ve voleybol topları verirdi. Kendisi de bahçenin bir köşesine çekilir "sigara içerdi!" (Evet, beden eğitimi öğretmeni ve sigara!)
    Yağışlı veya soğuk havalarda ise dersliğimizdeydik ve bu derslerde, o yaşımıza rağmen "deve cüce" oynatıp dururdu bize. Ders süresince oynardık bu -sözde- oyunu. Oturup kalkmaktan kaba etimiz acırdı.

    * Kimya öğretmeni mülayim bir adamdı. Zira her akşam alkollü içecek içtiği için okula ‘akşamdan kalma’ vaziyettte gelirdi ve yirmi dakika ders anlatıp geriye kalan sürede ise bizi serbest bırakırdı, yani sessizce oturmamızı isterdi bizden.

    Ve diğerleri...vesaire

    ****
    Öğretmenlere olan inancım azaldı da azaldı. Bir gün Fizik Öğretmenine "Hocam sizi seviyorum ama diğer öğretmenlerden nefret ediyorum ve onları Allah'a havale ediyorum..." dedim.
    Zira "Öğretmenim canım benim, sen bir ana, sen bir baba..." yalandı.
    Babalık kısmını Matematikçi'den ziyadesiyle gördüm(dayak kısmını sadece) ama birçok öğretmende, anneliğe ait olan o güzelim merhamet duygusunu ve eğitme aşkını hiç göremedim!

    Onlara beddua ediyordum. Keşke bedduam tutmasaydı. Zira bitir yıl sonra;
    * Müzik öğretmenim göğüs kanseri oldu. Dört Diyarbakırlı Arkadaş, onun evinin penceresinin önüne kadar (zemin katta oturuyordu) 'geçmiş olsun'a gittik.
    Öğretmenim "Mahmut hakkını helal et" dedi. Ben de onun bizi taklit ettiği gibi, yani başarısız ve iğrenç bir şive ile "etmiyem!" dedim ve oradan çekip gittim.
    (Sosyal platformlarda buna benzer aşağılamalara -sözde komik videolara- denk gelmişsinizdir. Hala insan olamamanın verdiği bir şey olsa gerek!)

    * Vatansever Edebiyat öğretmeninin(!) eşi zimmetine Devlet’in(halkın) parasını geçirmesi nedeniyle açığa alınmıştı ve öğretmenimiz de daha Doğu'ya sürüldü. Ceza o öğretmene miydi, yoksa daha doğuda olanlara mıydı? Bu tartışılır!
    (Doğu illerinin sürgün yeri oluşu da ayrı bir ülke ayıbı!)

    * Biyoloji Öğretmeni başka bir şehire "öğretMEyen" olarak atandı, biz de okulca ondan kurtulduk. Orada da raporlar alarak okula gitmediğine eminim!

    * Matematik öğretmeninin arabasının kaporta ve tekerlekleri her ne hikmetse hergün patlatılıyordu ve bir gün arabasını zararına satmak zorunda kaldı.
    Aynı haftalar da matemetik öğretmeni, okulda hızını alamayıp dışarıda da -karşısındaki öğrenciymiş gibi- oturduğu kahvehanede, genç yaşlardaki birkaç kişiye de bize davrandığı gibi kaba davranmış. O gençlerden fena halde dayak yemişti o gün. Ve o günden sonra biz öğrencilere karşı çok kibar biri oluverdi. Zira öğretmenimiz, yediği dayaklar yüzünden okuldaki bazı fırsatçı öğrenciler tarafından rezil rüsva edilip ve alay konusu haline getirilmişti. Öğretmen bize bu durumun bir umut olduğunu fark etti " O da dayak yiyebiliyormuş!" ve öğretmenimiz duruldu da duruldu.
    (Ne kadar ayıp bir şey; dişünsenize! “Dayak atma ve öğretmen” “Dayak yeme ve öğretmen” kavramlarının yanyana gelmiş olması. Ve ne kadar da hazin bir durum!)

    .....'vesaire' deyip diğer öğretmenleri anlatarak sizi daha fazla sıkmamış olayım.

    ***
    * Okullardan/ülke eğitiminden nefret eden ve amaçsız genç bir nesil mezun ettiler.
    Eğitime “Anasının yavrusu” olarak başlayan gençler, bu kutsal toprakların pısırık gençleri olarak mezun oluyordu.

    Okul bitti ve bir dershaneye yazıldım.
    Ezberci bir sistemde yetiştirilmemiştim, çünkü o yediğim dayaktan sonra sınıfıma, derse girdiğim yoktu. Derslere girdiğimde de dersi dinlediğim yoktu! Okul zamanımın yarısı, folklor, tiyatro, koro ve futbol ekiplerinde bulunmam nedeniyle hep etkinliklerde geçti zaten. Bu yüzden dershanede anlatılan herşeyi çok iyi öğrenebilmiştim ya da çok iyi ezberletebilmişlerdi, bilmiyorum?
    Okulu sondan ikinci olarak bitirdim ama sınavda bölge derecesi yapmıştım.

    Bazen kendimle dalga geçip “İyi ki; Matematik Öğretmeni beni dövmüş, yoksa ben de o ezberci sistemin, hiçbir şey öğrenemeyen bir malzemesi olacaktım” diyorum.

    Sadece ben mi "gerçek hayat bilgisini", tarihi, coğrafyayı, felsefeyi...dışarıda (Ailemizden, sokaktan, dershaneden, arkadaş çevresinden) öğrendim sanıyorsunuz?
    Hayır, o dönemde birçoğumuz bu yollarla öğrendik.

    * Eğitimdeki tek suçlu öğretmenler mi sanıyorsunuz?
    Hayır, eğitim sistemi çürük ve sistemin içi boştu.
    * Ailelerimiz de ”Eti senin, kemiği benim" diyerek çocuklarını okullara yollarken "Beyin, akıl, edep... de benim" deselerdi bize bunları yapabilirler miydi? Ailelerimiz de suçluydu!

    ***
    Şu an herşey yoluna girdi mi sanıyorsunuz? Hayır, bildiğiniz gibi; Eğitim sistemimiz, eskisine oranla daha çürük ve içi hala boş.

    Şimdilerde;
    Aileler, bizi eğitim kurumlarına teslim ederken "Eti sizin, kemiği ise bir sosyal ve kültürel mesajı olmayan dizilerin ve onların sapkın idollerinin..." dercesine çocuklarını belirsizliklere terk ediyorlar.
    Henüz kreş seviyesindeki (3 ve daha büyük yaşlarda) çocuklarını, yuvalarından atıyorlar/atıyoruz.

    Baba ocağı, fakir ve yangın yeri. Ana kuçağı soğuk ve merhametsiz.

    Sistem, her daim hastalıklı ve hantal.

    Çürük ve boş sistemde büyüyen/yetişen biz ebeveynler bu cahilliğimiz ve kültürel boşluğumuzla daha kötü ve acımasız bir sisteme yavrularımızı emanet ediyoruz.
    Pardon, BAŞIMIZDAN DEF EDİYORUZ!

    Geleceğe ilişkin umudumuz var mı? Var!
    Zira Allah'tan umut kesilmez.

    SAYGILAR...
  • " O vakit , onuru kırılmış hayatlarımıza içelim ." dedi Sait kadehini kaldırarak . " Umudumuz daim olsun. "
  • Umudumuz, huzurumuz daim olsun..
    Mavi bir sabahtan GÜNAYDINLAR olsun...!
  • Bazı kitaplar vardır böyle dış kapağından sizi cezbeder. Tamam biliyorum, kitapları asla dış kapaklarıyla yargılamıyorum ama bu kitap beni çekti. Kitabın kapağında bir köpek resmi vardı. Köpeğe bakınca onda bir hüzün hissettim. Bir yere bakıyordu. Uzaklara...
    Köpekleri çok severim ama her daim onlardan korktum. Hep böyle uzaktan gözlerimle sevdim onları. Belki tüylerinin yumuşaklığını hissedemedim ama kendi sıcaklıklarını hissettim.
    Yanıma yaklaştıklarında kalbim hep küt küt atar. Kendimi sakinleştirmek için büyük çaba sarfederim. Köpeklerin hisleri çok gelişmiş o yüzden bizim korktuğumuzu anlıyorlarmış. Bu korku çocukluğumdan gelen bir şey galiba bilemiyorum.
    Neyse lafı fazla uzatmadan, kitabın üstündeki "Bir Sadakat Efsanesi..." yazısını da görünce bu kitabı aldım.
    Bu hikayeyi belki daha önce duymuş olabilirsiniz. Duymayanlar varsa da anlatmayacağım korkmayın. Sadece bu kitabın bana ne hissettirdiğini anlatacağım.
    Umut...
    Umut deyince aklınıza ne geliyor?
    Umut aslında çok büyük bir şey. İçimizde taşıdığımız ama belkide yaşamamızı sağlayan bir şey. Herkes farklı bir şeyler bekliyor hayattan ama hepimiz bunu umut ederek yapıyoruz. Umudumuz tükenince ise hayatımız başımıza yıkılıyor.
    Peygamber Efendimizin bununla ilgili çok güzel bir sözü var. "Ümit, ümmetim için bir rahmettir. Ümit olmasaydı, hiçbir anne emzirmez ve hiçbir ağaç diken dikmezdi."
    Kitabı okuyunca umut duygusunu çok yoğun bir şekilde hissedeceksiniz. Bunun yanında sadakat, sevgi, asla vazgeçmeme...
    Aklıma gelmişken Cem Karaca'nın bir şarkısında söylediği şu dizeleri de paylaşayım. "Ümit gönlümün ekmeği umar ha umar umar." (Hangi şarkısı olduğunu anladınız siz.;))
    İçindeki resimleri ve yazıların büyüklüklerine bakıp çocuk kitabı diye okumamazlık yapmayın lütfen. Bu kitabı her yaştan insan okuyabilir ve kendine bir şeyler çıkarabilir.
    Kitabın sonunda aynı isimli bir film tavsiyesi var. Henüz izlemedim ancak okuyanlar belki onu da izlemek isteyebilirler.

    İyi Okumalar kitap dostları
    Asla umudunuzu kaybetmemeniz dileğiyle...
  • Her "cuma" bir huzur
    Her sabah bir umuttur..!
    Huzurunuz ve umudumuz daim,
    Dualarınız kabul olsun.
    Hayırlı Cumalar..
  • Bir Umutla Başlar, Her Güzel Gün.
    Umudumuz Sevgi, Sevgimiz Daim Olsun!
    Yeni Güne Bismillah