• Yazar: Selim
    Hikaye Adı : Gece Müziği
    Link: #30861404

    1.

    Beş ay önce -bir gün orada çok kalmazdı ama - radyodaki işinden eve gece bir sularında geç bir saatte dönünce sıkı, sıkı örtülü perdelerin, yatak odasındaki komodinin dışında evi terk edilmiş bomboş buldu. Komodin üzerinde, eşi Leyla ile bir süre önce kadın erkek bir grup arkadaşıyla gittikleri piknikte topluca çektirdikleri bir fotoğraf bırakılmış duruyordu. Bu resmi merak etmişti, nihayet görmüştü de, fakat gördüğüne sevinemedi. Resmin arkasını içgüdüsel olarak çevirip baktı: ''Beni arama,'' yazıyordu. ''sakın.'' Özer bey gecenin içinde, ‘Olamaz’ diye söylendi, çınladı sesi. Beyaz tenli yüzü kıpkırmızı oldu. Elindeki fotoğrafı sıkarak buruşturdu, odanın tenha bir köşesine fırlatıp attı derin soluyordu, fino köpeğini hatırladı, yüzünü hüzünle asıp buruşturdu, ‘’laciverti, almış’’ diye zuhur etti. ‘’Hak ettim ama hak ettim’’ diye gürledi. O sırada peş peşe apartmandaki bir kaç gözcük evin ışıkları yandı. Ağzı olan konuşuyordu.
    ‘’Ne oluyor’’
    ‘’Kim bu’’
    ‘’Ayol deli mi ne’’
    ‘’Oh iyi olmuş’’
    ‘’Vay be, üzüldüm adamcağıza’’
    Böyle, belli belirsiz dakikalar içinde fiskoslar yükseldi döndü, gecenin ıssız karanlığında. Özer bey kapıyı hırsla çarparak çıktı. Bir ses ‘’Susun, gidiyor galiba’’ dedi. Bir an herkes kulak kabartıp kımıldamadan durdu. Merdivenden aşağı inen Özer beyin tıkırtıları işitiliyordu. Annesinin avuttuğu bir çocuk hıçkırarak ağlamaya başladı. ’’iyi bari bizim çocuklar uyanmadı.’’ dedi bir başka ses. ‘’hadi, hadi yatalım da uyuyalım artık.’’ Apartman katlarındaki dairelerin ışıkları tek, tek söndü. Özer bey apartmandan dışarı çıkıp uzaklaştı, sokak aydınlatmasının ilerisine düşen koyu karanlığa bata çıka ilerliyordu, gözden yitip giderken.

    2.
    Erdem, orta yaş bir bisiklet tamircisiydi. Şairler dünyasına ve şiire meraklıydı. İki yıl önce adı sanı duyulmamış bir yayın evinden çıkan şiir kitabı çıkmıştı. Şimdiyse bu nedenle hafta sonu yerel bir radyo kanalına konuk olacaktı. Yaklaşık bir hafta önceden radyo programcısı kitabındaki iletişim bilgilerini kullanarak kendisini aramış, geç fark ettikleri kitabı için onu tebrik ederek edebiyat dünyası için yeni bir soluk olarak adlandırdıkları 'Umuda Yolculuk' kitabı hakkında konuşmak istediklerini belirtmişti, acaba birlikte yayın yaparlar mıydı? Gelirse çok yerinde olurdu, bir kaç şiir okur bu sırada da hasbıhal ederlerdi. Bu programcının adı Ali'ydi. Erdem onu ev telefonundan dinlerken sanki radyo dinliyormuş gibi bir izlenime kapıldı ezkaza programcı Ali'nin soprano gibi çıkan ayırt edici sesine kulağı aşinaydı. Televizyon izlemezdi, nadir bir radyo dinleyicisiydi o kadar. Şehrindeki diğerleri arasında adı en çok anılan bu radyo kanalını iyi biliyordu. Provaya ön hazırlık için radyo dairesine mülakata gittiğinde yeni edindiği deneyime terk etti kendisini. Ön görüşmede kanalın sahibiyle tanıştı, çalışanlarıyla ayaküstü hoşbeş etti. Sonra yayın odasına buyur edildi içeriye girdiklerinde biraz sonra kapıdan çıkacak görevli onları tanıştırdı, Erdem orada Programcı Ali’yi dostane biçimde kulaklığını çıkarıp kendisini iskemlesinden ayağa kalkmış karşılarken buldu –‘’Hoş geldiniz, sizi bekliyorduk tanıştığımıza memnun oldum,’’ ‘’Ben de’’ dedi Erdem, el sıkıştılar. Karşılıklı iskemlelerine oturdular Programcı Ali, dar odada karşısındaki duvar saatine bakarak ‘’telefonda konuştuğumuz gibi, tam saatinde geldiniz çok dakiksiniz,’’ dedi sevinçli, ‘’Uzun bir müzik koydum araya,’’ diye ekledi, ‘’artık sesimiz dinleyicilerden izole, teknik detayları konuşabiliriz.’’ Pek çok şey konuşma fırsatı buldular. Erdem iyimser bir ‘’çekingenlikle, ''Daha önce medyaya hiç çıkmadım’’ diye belirtti, yüzü düşünceli, alnı biraz terlemiş, ‘’muhtemelen biraz gergin olurum, malum canlı yayın.’’ ‘’Pek tabii çok normal efendim’’ dedi Programcı Ali, karşısındakinin heyecanını ölçmeye çalışarak, siz sadece konuşun, ne konuşursanız konuşun akıcı olmaya özen gösterin gerisi kolay, olmaz ya diliniz sürçse bile ben varım evelallah. Siz hiç merak etmeyin, bizim dinleyicilerimiz çok anlayışlıdır, halden anlarlar.’’ Konuştular, konuştukça konular açıldı uzayıp gitti. Sohbet havasında yoğunlaştıkları teknik detaylar, seslendireceği şiirler, sorulacak soruları vb. içeriyordu. Yayın tarihini kararlaştırdılar, son buldu görüşme. Bu bir canlı yayın olacaktı. O çıkarken ‘’Ha! Unutmadan bir arabamız var ’’ dedi Ali kıvançla, kanal sahibinin eski arabası.’’ Candan gülüyordu, personeli getirir götürür ya şu an sanayide tamirde ama hafta sonuna kadar çıkmış olur onu yayın saatinden önce sizi alması için göndeririz, siz çıkarken çay odasındaki çocuğa adresinizi bırakmayı ihmal etmeyin lütfen.’’ Bay Erdem tek sözcük etmedi düşünceli ruh hali içerisinde ‘’Tamam’’ deyip çıktı. ‘’Demek şairler böyle oluyor’’ diye iç geçirdi, programcı Ali.

    Erdem,

    ‘’Bir yazar şair neden radyo programına davet edildiğinde teşrif eder ki? Yayın başlar dinleyiciler, onu dinleme hususundaki beklentilerinin ne olduğunu bilmez yalnızca tahmin eder.’’ diye akıl yürütüyordu. ‘’Dinlediğim radyo kanallarından hafızamdan arta kalanlar, dinleyicilerin akılları karıncalanır mıydı kararır mıydı? Zaman akardı bir iki gülücük duyulurdu, biraz zamanın akışına ayak uydurmaya çalışan temponun gerilimi hissedilirdi, bir iki öksürük, birkaç öğüt gibi söz sıkıştırılırdı araya. Yine böyle mi olacaktı yani’’

    Erdem yayın odasından çıkınca Özer bey karşısında belirdi, ‘’Bir çay daha içermez misiniz?’’ diye sordu. Onu uğurlamadan önce, Umut hakkındaki fikirlerini merak ediyordu. Canlı yayına çıkmadan önce onun fikirlerini bir parça duymak istemişti, kendi fikirleriyle örtüşüyor muydu acaba? Bildiklerine yenilerini ekleyebilecek miydi merak etmişti? Eskisi kadar kitap okumasa da hep bir öğrenme çabasındaydı -yaşı kaç olursa olsun. Personel görevlisi Elif de oradaydı Özer Beyle hem fikirdi, gülücükler içinde durumu belirtti.

    Özer beyin aklında kendisini nedensiz yere terk ettiğini düşündüğü eşi vardı. Özer bey 60 yaşlarındaydı, kendisini terk eden eşi ise 40 yaşlarındaydı 10 yıl önce evlenmişlerdi fakat hiç çocukları olmamıştı. Özer bey şimdi dul başına yaşıyordu. Bazen canlı yayın konuklarıyla aralarda rastlaşır, bazılarıyla uzun, uzun sohbet etmek isterdi. Aklı dolu gözüken Erdem, Özer Beyin sorusuna ‘’Tabii’’ dedi ‘’memnuniyetle, hay, hay’’ az sonra Elif çayları tazeledi. - Erdem çayını yudumlarken ‘’Umut insana en çok umutsuzluk anında lazım olur’’ dedi. Dikkatle dinliyordu Özer bey, Elif hanım, Erdem beyaz dumanı üzerinde ince belli çay bardaklarda taze çaylarını yudumluyorlardı. Konuştular sohbet koyulaştı. Özer bey çayını höpürdetti sonra af diledi. Çayını içerken büyük keyif aldığı anlaşılıyordu sohbetten. Sohbet tamamlanınca Özer bey ve Elif Hanım birlikte teşekkür ettiler, programcı Ali yanı başlarına geldi birkaç deste ‘Umuda Yolculuk’ isimli kitabı imzalattılar. Böylece her biri kütüphanesine yeni bir imzalı kitap daha eklemiş oldu. Prova sonlandı. Daha sonra canlı yayında tekrar edilen o sıra, ‘Umut’ üzerine konuşulan bir bukle düşünceyi hikayenin sonuna bırakalım.

    3.

    Hafta sonu

    Doğarız büyürüz ve ölürüz. Doğa’nın tüm canlılar için geçerli olan bir yasasıdır bu. Bunun kadar kesin olan bir şey daha varsa o da hiçbir insanın başından eksik olmayan hemen her türden sorunlardır, değil mi? Bakmasını bilenin yalnız kendisine ait olmadığını görebildiği, aşikâr olan, bir realite. O da toplumun her katmanı için geçerli olan bir yasası gibidir. Yeni bir güne başlarken bu ve benzeri şeyler günün ilk ışıkları evin içine nasıl düşerse öyle geçiyordu zihninden, hüzün, * 'şarkısı ortalığı karıştırıp ürkü yaratan erkenci kuşun biriydi; yastığınıza hüzün düşüren erkenci bir kuş.' idi.

    Erdem sabahleyin başını yastıktan kaldırınca antreye doğru yürüdü, portmantodaki kapüşonlu montunun iç cebinden not defterini çıkarıp siyah tükenmez kalemini aldı. Mutfak masasına oturup uygun sayfayı bulunca yazmaya başladı: ‘’ Şimdiye kadar Japon çizgi romanlarından (manga) yalnızca birkaçını okumama rağmen, yakın bir zaman önce resim kabiliyetim hiç olmadığı halde karakalem çalışmasına başlamıştım, **Paul Lung kadar becerikli olmasam da, kareli cep defterimi nerdeyse yarısına kadar resimlerle donatmıştım. Kimler yoktu ki o sayfalar arasında Charles Darwin, Charles Bukowski, Mohandas Karamçand Gandi vs.’’ yazmasına ara verdi, yatak odasından ayrılıp mutfağa geçti, kettle doluydu, çalıştırdı, aklı az önce yazdıklarında suyun kaynamasını bekledi, bu sırada mutfak tülünü aralamış pencereden dışarısını izliyordu. Araçlar az ötede önünden iki bin türü bulunan bütün gün ötebilme özelliğine sahip ağustos böcekleri gibi vızır, vızır geçiyordu ki ev telefonu çaldı. radyo'dan aramışlardı. Kendisi hazır mıydı acaba? Biraz sonra evden çıkınca orada canlı yayına katılacağı için kendisine gönderilen arabanın yola çıktığı haber verildi. Kısa bir an kol saatine baktı ‘’Hazırım,’’ dedi sakince ‘’bekliyorum daha.’’ teşekkür edip telefonu kapadı. Kahvesini alıp içeri geçti. Bir süre az önce yazdıklarını okudu sonra kaldığı yerden notlarını almaya devam etti: ‘’Oysa dün deniz kenarındaki ahşap banklardan birinde kitabıma ara vermiş çevremi izlerken, hep yanımda taşıdığım bu deftere her zamankinden farklı olarak doğaçlama bir resim çizdim. Manzara resmi değil hayır. Bu bir insan resmiydi. Resmi uzun, uzun inceledim. Resim tamamlanınca resmettiğim kişiye bir ad vermem gerektiğini düşündüm. Bulmak benim için zor olmadı: çünkü çizdiğim resimdeki orta yaş adamın yüzünde buruk bir acı vardı, fakat yine de kendisine bakana güvenle bakan o aydınlık bakış kendisini güçlü biçimde hissettiriyordu, böylelikle resimdeki, kasvetten bir parça sıyrılmış kurtulmuş gözüküyordu. Resimlediğim kişiye, herhangi bir inanç beslemediğim tarihsel karakterlerden birinin adını verdim. Kağıdın alt köşesine düştüm adını, İsa diye. ‘’

    Gece olmuştu, radyo'da canlı yayın akışında kelimelere anlamlarıyla hayat katmaya çalışan Erdem’in sesi duyuluyordu... Yarım saattir sohbet ediyorlardı, gece yeni bir güne evirilen yolculuğuna başlamışken edebiyat hayat yolculuğuna anlam katarak devam ediyordu.

    Edem, anlatmaya devam ediyordu: Ahşap bankta oturmuştum gündüz akşama evrilirken. Ayakkabıma değmeden ayağımın kıyısından akıp giden böcek mini minnacıktı fakat çok büyük bir enerjisi vardı. Adeta kalıbına sığmıyordu. Bir kaç kez durdu saniyelerle ölçülebilen zaman süresince, kısa araları saymazsak dur durak bilmeksizin son hız yoluna devam ediyordu. Bu tükenmez yaşam enerjisini nasıl buluyordu. Gelecekten hiç bir umudu yoktu. Çünkü tek boyutlu bir yaşam söz konusuydu. Yalnızca anı yaşıyordu. Geleceğe dönük bir umut değil ana bağlı kalma çabasıydı onu hayatta tutan şey, tümüyle içgüdüseldi yani. ***Oysa insanlık bazen atmosferi değiştirirdi. ****Değiştiremezse zayıflığının kurbanı olabilirdi. *****Yahut bir sabah Gregor Samsa olarak uyanırdı.

    Söyleşi Mozart’la son buldu: Requiem in D Minor, K. 626: VIII. Lacrimosa

    Son.

    * Henry Miller – ‘Uykusuzluk’ kitabından bir alıntı.
    **Paul Lung-Paul Lung dünyanın en iyi karakalem ustalarından birisi olarak biliniyor.- Google
    ***Örneğin ikinci dünya savaşı atmosferi, Nazilerin kaybetmesiyle sonunda tümüyle değişmiştir, Der Untergang filmi bu atmosferi güzel yansıtır.
    **** Stefan Zweig - Avusturyalı yazar. 2. dünya savaşının ruhunda uyandırdığı acıya daha fazla dayanamayarak karısıyla birlikte intihar etmiştir. -ekşi-
    ***** F. Kafka'nın dönüşüm adlı eserinin başlıca karakteri.
  • Gece Müziği

    1.

    Beş ay önce -bir gün orada çok kalmazdı ama - radyodaki işinden eve gece bir sularında geç bir saatte dönünce sıkı, sıkı örtülü perdelerin, yatak odasındaki komodinin dışında evi terk edilmiş bomboş buldu. Komodin üzerinde, eşi Leyla ile bir süre önce kadın erkek bir grup arkadaşıyla gittikleri piknikte topluca çektirdikleri bir fotoğraf bırakılmış duruyordu. Bu resmi merak etmişti, nihayet görmüştü de, fakat gördüğüne sevinemedi. Resmin arkasını içgüdüsel olarak çevirip baktı: ''Beni arama,'' yazıyordu. ''sakın.'' Özer bey gecenin içinde, ‘'Olamaz’' diye söylendi, çınladı sesi. Beyaz tenli yüzü kıpkırmızı oldu. Elindeki fotoğrafı sıkarak buruşturdu, odanın tenha bir köşesine fırlatıp attı derin soluyordu, fino köpeğini hatırladı, yüzünü hüzünle asıp buruşturdu, ‘’laciverti, almış’’ diye zuhur etti. ‘’Hak ettim ama hak ettim’’ diye gürledi. O sırada peş peşe apartmandaki bir kaç gözcük evin ışıkları yandı. Ağzı olan konuşuyordu.
    ‘’Ne oluyor’’
    ‘’Kim bu’’
    ‘’Ayol deli mi ne’’
    ‘’Oh iyi olmuş’’
    ‘’Vay be, üzüldüm adamcağıza’’
    Böyle, belli belirsiz dakikalar içinde fiskoslar yükseldi döndü, gecenin ıssız karanlığında. Özer bey kapıyı hırsla çarparak çıktı. Bir ses ‘’Susun, gidiyor galiba’’ dedi. Bir an herkes kulak kabartıp kımıldamadan durdu. Merdivenden aşağı inen Özer beyin tıkırtıları işitiliyordu. Annesinin avuttuğu bir çocuk hıçkırarak ağlamaya başladı. ’’iyi bari bizim çocuklar uyanmadı.’’ dedi bir başka ses. ‘’hadi, hadi yatalım da uyuyalım artık.’’ Apartman katlarındaki dairelerin ışıkları tek, tek söndü. Özer bey apartmandan dışarı çıkıp uzaklaştı, sokak aydınlatmasının ilerisine düşen koyu karanlığa bata çıka ilerliyordu, gözden yitip giderken.

    2.
    Erdem, orta yaş bir bisiklet tamircisiydi. Şairler dünyasına ve şiire meraklıydı. İki yıl önce adı sanı duyulmamış bir yayın evinden şiir kitabı çıkmıştı. Şimdiyse bu nedenle hafta sonu yerel bir radyo kanalına konuk olacaktı. Yaklaşık bir hafta önceden radyo programcısı kitabındaki iletişim bilgilerini kullanarak kendisini aramış, geç fark ettikleri kitabı için onu tebrik ederek edebiyat dünyası için yeni bir soluk olarak adlandırdıkları 'Umuda Yolculuk' kitabı hakkında konuşmak istediklerini belirtmişti, acaba birlikte yayın yaparlar mıydı? Gelirse çok yerinde olurdu, bir kaç şiir okur bu sırada da hasbıhal ederlerdi. Bu programcının adı Ali'ydi. Erdem onu ev telefonundan dinlerken sanki radyo dinliyormuş gibi bir izlenime kapıldı ezkaza programcı Ali'nin soprano gibi çıkan ayırt edici sesine kulağı aşinaydı. Televizyon izlemezdi, nadir bir radyo dinleyicisiydi o kadar. Şehrindeki diğerleri arasında adı en çok anılan bu radyo kanalını iyi biliyordu. Provaya ön hazırlık için radyo dairesine mülakata gittiğinde yeni edindiği deneyime terk etti kendisini. Ön görüşmede kanalın sahibiyle tanıştı, çalışanlarıyla ayaküstü hoşbeş etti. Sonra yayın odasına buyur edildi içeriye girdiklerinde biraz sonra kapıdan çıkacak görevli onları tanıştırdı, Erdem orada Programcı Ali’yi dostane biçimde kulaklığını çıkarıp kendisini iskemlesinden ayağa kalkmış karşılarken buldu –‘’Hoş geldiniz, sizi bekliyorduk tanıştığımıza memnun oldum,’’ ‘’Ben de’’ dedi Erdem, el sıkıştılar. Karşılıklı iskemlelerine oturdular Programcı Ali, dar odada karşısındaki duvar saatine bakarak ‘’telefonda konuştuğumuz gibi, tam saatinde geldiniz çok dakiksiniz,’’ dedi sevinçli, ‘’Uzun bir müzik koydum araya,’’ diye ekledi, ‘’artık sesimiz dinleyicilerden izole, teknik detayları konuşabiliriz.’’ Pek çok şey konuşma fırsatı buldular. Erdem iyimser bir çekingenlikle, ''Daha önce medyaya hiç çıkmadım’’ diye belirtti, yüzü düşünceli, alnı biraz terlemiş, ‘’muhtemelen biraz gergin olurum, malum canlı yayın.’’ ‘’Pek tabii çok normal efendim’’ dedi Programcı Ali, karşısındakinin heyecanını ölçmeye çalışarak, ''siz sadece konuşun, ne konuşursanız konuşun akıcı olmaya özen gösterin gerisi kolay, olmaz ya diliniz sürçse bile ben varım evelallah. Siz hiç merak etmeyin, bizim dinleyicilerimiz çok anlayışlıdır, halden anlarlar.’’ Konuştular, konuştukça konular açıldı uzayıp gitti. Sohbet havasında yoğunlaştıkları teknik detaylar, seslendireceği şiirler, sorulacak soruları vb. içeriyordu. Yayın tarihini kararlaştırdılar, son buldu görüşme. Bu bir canlı yayın olacaktı. O çıkarken ‘’Ha! Unutmadan bir arabamız var ’’ dedi Ali kıvançla, ''kanal sahibinin eski arabası.’’ candan gülüyordu, personeli getirir götürür ya şu an sanayide tamirde ama hafta sonuna kadar çıkmış olur onu yayın saatinden önce sizi alması için göndeririz, siz çıkarken çay odasındaki çocuğa adresinizi bırakmayı ihmal etmeyin lütfen.’’ Bay Erdem tek sözcük etmedi düşünceli ruh hali içerisinde ‘’Tamam’’ deyip çıktı. ‘’Demek şairler böyle oluyor’’ diye iç geçirdi, programcı Ali.

    Erdem,

    ‘’Bir yazar şair neden radyo programına davet edildiğinde teşrif eder ki? Yayın başlar dinleyiciler, onu dinleme hususundaki beklentilerinin ne olduğunu bilmez yalnızca tahmin eder.’’ diye akıl yürütüyordu. ‘’Dinlediğim radyo kanallarından hafızamdan arta kalanlar, dinleyicilerin akılları karıncalanır mıydı kararır mıydı? Zaman akardı bir iki gülücük duyulurdu, biraz zamanın akışına ayak uydurmaya çalışan temponun gerilimi hissedilirdi, bir iki öksürük, birkaç öğüt gibi söz sıkıştırılırdı araya. Yine böyle mi olacaktı yani’’

    Erdem yayın odasından çıkınca Özer bey karşısında belirdi, ‘’Bir çay daha içmez misiniz?’’ diye sordu. Onu uğurlamadan önce, Umut hakkındaki fikirlerini merak ediyordu. Canlı yayına çıkmadan önce onun fikirlerini bir parça duymak istemişti, kendi fikirleriyle örtüşüyor muydu acaba? Bildiklerine yenilerini ekleyebilecek miydi merak etmişti? Eskisi kadar kitap okumasa da hep bir öğrenme çabasındaydı -yaşı kaç olursa olsun. Personel görevlisi Elif de oradaydı Özer Beyle hem fikirdi, gülücükler içinde durumu belirtti.

    Özer beyin aklında kendisini nedensiz yere terk ettiğini düşündüğü eşi vardı. Özer bey 60 yaşlarındaydı, kendisini terk eden eşi ise 40 yaşlarındaydı 10 yıl önce evlenmişlerdi fakat hiç çocukları olmamıştı. Özer bey şimdi dul başına yaşıyordu. Bazen canlı yayın konuklarıyla aralarda rastlaşır, bazılarıyla uzun, uzun sohbet etmek isterdi. Aklı dolu gözüken Erdem, Özer Beyin sorusuna ‘’Tabii’’ dedi ‘’memnuniyetle, hay, hay’’ az sonra Elif çayları tazeledi. - Erdem çayını yudumlarken ‘’Umut insana en çok umutsuzluk anında lazım olur’’ dedi. Dikkatle dinliyordu Özer bey, Elif hanım, Erdem beyaz dumanı üzerinde, ince belli çay bardaklarında taze çaylarını yudumluyorlardı. Konuştular sohbet koyulaştı. Özer bey çayını höpürdetti sonra af diledi. Çayını içerken büyük keyif aldığı anlaşılıyordu sohbetten. Sohbet tamamlanınca Özer bey ve Elif Hanım birlikte teşekkür ettiler, programcı Ali yanı başlarına geldi birkaç deste ‘Umuda Yolculuk’ isimli kitabı imzalattılar. Böylece her biri kütüphanesine yeni bir imzalı kitap daha eklemiş oldu. Prova sonlandı. Daha sonra canlı yayında tekrar edilen o sıra, ‘Umut’ üzerine konuşulan bir bukle düşünceyi hikayenin sonuna bırakalım.

    3.

    Hafta sonu

    Doğarız büyürüz ve ölürüz. Doğa’nın tüm canlılar için geçerli olan bir yasasıdır bu. Bunun kadar kesin olan bir şey daha varsa o da hiçbir insanın başından eksik olmayan hemen her türden sorunlardır, değil mi? Bakmasını bilenin yalnız kendisine ait olmadığını görebildiği, aşikâr olan, bir realite. O da toplumun her katmanı için geçerli olan bir yasası gibidir. Yeni bir güne başlarken bu ve benzeri şeyler günün ilk ışıkları evin içine nasıl düşerse öyle geçiyordu zihninden, hüzün, * 'şarkısı ortalığı karıştırıp ürkü yaratan erkenci kuşun biriydi; yastığınıza hüzün düşüren erkenci bir kuş.' idi.

    Erdem sabahleyin başını yastıktan kaldırınca antreye doğru yürüdü, portmantodaki kapüşonlu montunun iç cebinden not defterini çıkarıp siyah tükenmez kalemini aldı. Mutfak masasına oturup uygun sayfayı bulunca yazmaya başladı: ‘’ Şimdiye kadar Japon çizgi romanlarından (manga) yalnızca birkaçını okumama rağmen, yakın bir zaman önce resim kabiliyetim hiç olmadığı halde karakalem çalışmasına başlamıştım, **Paul Lung kadar becerikli olmasam da, kareli cep defterimi nerdeyse yarısına kadar resimlerle donatmıştım. Kimler yoktu ki o sayfalar arasında Charles Darwin, Charles Bukowski, Mohandas Karamçand Gandi vs.’’ yazmasına ara verdi, yatak odasından ayrılıp mutfağa geçti, kettle doluydu, çalıştırdı, aklı az önce yazdıklarında suyun kaynamasını bekledi, bu sırada mutfak tülünü aralamış pencereden dışarısını izliyordu. Araçlar az ötede önünden iki bin türü bulunan bütün gün ötebilme özelliğine sahip ağustos böcekleri gibi vızır, vızır geçiyordu ki ev telefonu çaldı. Radyo'dan aramışlardı. Kendisi hazır mıydı acaba? Biraz sonra evden çıkınca orada canlı yayına katılacağı için kendisine gönderilen arabanın yola çıktığı haber verildi. Kısa bir an kol saatine baktı ‘’Hazırım,’’ dedi sakince ‘’bekliyorum daha.’’ teşekkür edip telefonu kapadı. Kahvesini alıp içeri geçti. Bir süre az önce yazdıklarını okudu sonra kaldığı yerden notlarını almaya devam etti: ‘’Oysa dün deniz kenarındaki ahşap banklardan birinde kitabıma ara vermiş çevremi izlerken, hep yanımda taşıdığım bu deftere her zamankinden farklı olarak doğaçlama bir resim çizdim. Manzara resmi değil hayır. Bu bir insan resmiydi. Resmi uzun, uzun inceledim. Resim tamamlanınca resmettiğim kişiye bir ad vermem gerektiğini düşündüm. Bulmak benim için zor olmadı: çünkü çizdiğim resimdeki orta yaş adamın yüzünde buruk bir acı vardı, fakat yine de kendisine bakana güvenle bakan o aydınlık bakış kendisini güçlü biçimde hissettiriyordu, böylelikle resimdeki, kasvetten bir parça sıyrılmış kurtulmuş gözüküyordu. Resimlediğim kişiye, herhangi bir inanç beslemediğim tarihsel karakterlerden birinin adını verdim. Kağıdın alt köşesine düştüm adını, İsa diye. ‘’

    Gece olmuştu, radyo'da canlı yayın akışında kelimelere anlamlarıyla hayat katmaya çalışan Erdem’in sesi duyuluyordu... Yarım saattir sohbet ediyorlardı, gece yeni bir güne evirilen yolculuğuna başlamışken edebiyat hayat yolculuğuna anlam katarak devam ediyordu.

    Erdem, anlatmaya devam ediyordu: Ahşap bankta oturmuştum gündüz akşama evrilirken. Ayakkabıma değmeden ayağımın kıyısından akıp giden böcek mini minnacıktı fakat çok büyük bir enerjisi vardı. Adeta kalıbına sığmıyordu. Bir kaç kez durdu saniyelerle ölçülebilen zaman süresince, kısa araları saymazsak dur durak bilmeksizin son hız yoluna devam ediyordu. Bu tükenmez yaşam enerjisini nasıl buluyordu. Gelecekten hiç bir umudu yoktu. Çünkü tek boyutlu bir yaşam söz konusuydu. Yalnızca anı yaşıyordu. Geleceğe dönük bir umut değil ana bağlı kalma çabasıydı onu hayatta tutan şey, tümüyle içgüdüseldi yani. ***Oysa insanlık bazen atmosferi değiştirirdi. ****Değiştiremezse zayıflığının kurbanı olabilirdi. *****Yahut bir sabah Gregor Samsa olarak uyanırdı.

    Söyleşi Mozart’la son buldu: Requiem in D Minor, K. 626: VIII. Lacrimosa

    Son.

    * Henry Miller – ‘Uykusuzluk’ kitabından bir alıntı.
    **Paul Lung-Paul Lung dünyanın en iyi karakalem ustalarından birisi olarak biliniyor.- Google
    ***Örneğin ikinci dünya savaşı atmosferi, Nazilerin kaybetmesiyle sonunda tümüyle değişmiştir, Der Untergang filmi bu atmosferi güzel yansıtır.
    **** Stefan Zweig - Avusturyalı yazar. 2. dünya savaşının ruhunda uyandırdığı acıya daha fazla dayanamayarak karısıyla birlikte intihar etmiştir. -ekşi-
    ***** F. Kafka'nın dönüşüm adlı eserinin başlıca karakteri.