• Gece iki sularına yakındı. Kur’an’dan sure okuyan birinin sesiyle uyanmıştım. Tamam. Bu sefer öldün işte. İşte bu sefer hikâyen yerle yeksan oldu. Hiçbir şeye yetişemeden öldün gittin, dedim.
    Hâlâ yaşıyor olabileceğime dair de bir umut vardı içimde. Bu yüzden telefonu elime aldım. Annemi arasa mıydım acaba? Ölmüş olsam bile asla aramamalıydım. Gecenin bir yarısı ararsam şimdi kadın durduk yere meraklanırdı. Rehberi dolaşırken C harfine geldim. Burada arayacağım kişi vardı. Ama yanlışlıkla arayacağım kişinin yerine bir altındaki bizim bakkal Rıza ağabeyin çırağı Çağlar’ı aradım.
    Uykulu bir ses tonuyla telefonu açtı Çağlar,
    -Alo, dedi.
    Lafı fazla dolandırmadan direk sordum,
    -Çağlar, ben öldüm mü?
    -Abi sen yaşamıyordun ki ölesin. Hem gecenin bir yarısı ya, gece gece bu tip saçmasapan sorular için insan mı rahatsız edilir ya? Abi kapat allasen. Sabah ara. O zaman sakin kafayla bir daha konuşalım.
    Sonra da telefonu yüzüme kapattı.
    Çağlar’la konuştuktan sonra, kapının çalışına kadar uyumaya devam ettim. Kapı çalınca, yaşıyor olduğuma sevindim. Ellerimi iki yana açıp “Drogbaaaaa” diye bağırdım. Sonra kapıya yanaştım. Delikten bile bakma gereksiniminde bulunmadan kapıyı açtım. Kapıyı açınca bir an tereddüt yaşadım beklemediğim bir kişi vardı kapıda. Evet, kendim gelmişti. Basbayağı kapıda kendim duruyordu. Bu işin içinde, birileri olmalıydı, yoksa bu durumu izah etmenin kesinlikle mümkünatı yoktu. Kapıdaki kişi, yani kendim yalnızlığın ve kimsesizliğin tüm emarelerini taşıyan cinsteydi. Tüm heybetiyle görünüyordu karşımda şimdi.
    -İçeri buyur etmeyecek misin?
    -Geç bakalım içeri.
    İçeri geçti, üçlü koltuğa oturdu. Ben de çalışma masama oturdum. Bir taraftan yayınevini bugün, yarın biter diye oyaladığım çeviriyi yetiştirmeye çalışıyor diğer taraftan da kahvemi yudumluyordum.
    -O kadar mil uzaktan geldik. Bir çay koysan da içsek,
    -Ne çayı ya, daha memlekete gitmedim bu yüzden kaçak çay yok!”
    -Biliyorum onu. Geçen arkadaşın kokulu mu ne bir çay getirmişti. Hatta baya da övmüştü, onu demlesen ya işte.
    -Ulan, ne üşengeç herifsin sen ya, kalkıp kendi çayını koysana.
    -Bir insan bu kadar geçimsiz olur. Sen daha kendi kendinle bile geçinemiyorsun.
    Kalktım sinirle. Oflaya puflaya çayı koydum. Sonra masama tekrardan oturdum. Çay demini aldıktan sonra bardaklara doldurdum. İçeri girdiğimde karşılaştığım manzara çok ilginçti. Hiçbir şey söylemeye tenezzül bile etmeden bilgisayarımı almış. Kulaklığımı takmış. Üçlü koltuğa boylu boyunca uzanmıştı. Sehpayı önüne çektim. Çayını masaya koydum. Çayın yanına da en sevdiği bisküvilerden olan cicibebe bisküvilerini koydum. Sevindi hemen garibim.
    Biraz çeviri yaptıktan sonra yatağa uzandım. Yatağa uzandıktan sonra uzun uzun kendimi seyretmeye başladım. Çorabın yarısını yine ayağından çıkarmıştı. Çorap sadece ayak parmaklarının ucunda duruyordu. Pür dikkat filmi odaklanmıştı. Büyük ihtimal yine “La Grande Belleza”yı izliyordu.
    Komodinimin yanında duran bir kağıt parçasını elimle buruşturup, fırlatıp attım kendime doğru. Önce ürktü, sonra ise ciddi bir tavır tavındı. Kağıdı eline aldı, suratıma bakarak
    -Ne bu çocukça hareketler Can, hiç yakışıyor mu senin gibi birine?
    Cevap veremedim. Karşımdaki kendime iyice üzülmeye başlamıştım. Çok boşlamıştı kendini çok. Bu durumu ve gidişat hiç iyi değildi.
    -Kalk, dedim.
    Kendim ayağa kalktı. Uzanıp kendimi yanaklarımdan öptüm.
    -Abi n’apıyorsun, allah aşkına. Maazallah biri görecek bizi. Sonra deli diyecekler. Hayır, anlatamam da bu durumu.
    -Amaan, takma onları be tosunum. Asıl onlar anormal, bizler normaliz.
    Köşedeki Tavuk dönerci Rıfkı ağabeyden, sırf üşendiğim için her gün 3 liraya tavuk döner yemekten biraz kafayı üşütmüş olduğumu da düşünmedim değil bir miktar. Kalktım. Hazırlandım. Kendime seslendim,
    -Ben dışarı çıkıyorum, evde yiyecek hiçbir şey kalmadı. Gideyim birkaç parça bir şey alayım. Bugün kendimize şöyle bir ziyafet çekip, felekten bir gece çalalım. Hem sen orada iki büklüm oldun geç şu yatağa uzan.
    -Ne iyi olur be,
    Sonra da hemen yatağa atladı. Kızdım.
    -Şu yatağa biraz yavaş oturur musun? Zaten sağlam değil, iş çıkaracaksın başımıza durduk yere.
    Evden çıkmadan önce, annevari hareketlerle uyarılarda bulunmayı da ihmal etmedim.
    -Kim o demeden kesinlikle kapıyı açma. Çay demlersen eğer işin bittikten sonra ocağın altını kapa. Uyumadan önce de sigaranı söndür.
    Evden çıkıp kapıyı kilitlerken karşı komşum Müzeyyen Abla ile karşılaştım.
    -N’apıyorsun evladım?
    -İyiyim diyemeden başlamıştı dert yakınmaya...
    -N’apacağım oğlum ben bu adamla, nasıl baş edeceğim? Sen dün Kur’an okunan bir kanalı aç, sonra da öyle uyuya kal. Hayır bu yaştan sonra çarpılacak kalacak o olacak.
    O sırada Zafer ağabey de sesleri duyduktan sonra kapıya gelmişti.
    -Yapma hanım, duyan da bizi hiç ibadetini yapmayan biri sanacak!”
    -Yapıyor musun Zafer?
    -Yapıyorum tabii Müzeyyen, işte Cuma günleri namaza gidiyorum ya.
    Allah, Muhammed aşkına Zafer. Yapma! Tek onunla yeter mi?
    Kapıda tatlı tatlı atışıyorlardı, ben ise seyrediyordum. Sonra dün geceyi düşündüm, halbuki ölmüş olmamla ilgili kafamdan neler neler geçmişti.
    Pek konuşmama fırsat verdirmiyorlardı ama ben ikisini de bir punduna getirip araya girme gafletinde bulundum.
    -Fakat Müzeyyen abla, bu derin bir tutku. Zafer ağabeyim, bu alemin en kral abisidir. Hatta kralın da kralı bir abimizdir. Bunları söylerken Zafer ağabey, kafasını havaya kaldırmıştı, vakur bir edayla Müzeyyen ablaya bakarak kafasını sallıyordu.
    -Konuş Can konuş, duy Müzeyyen duy!
    Konuşmaya devam ettim...
    -Müzeyyen abla, bak mesela ben bu apartmana taşındığımdan beri, Zafer ağabeyin, Ramazan ayında bir kez bile orucunu kaçırdığını görmedim.
    Müzeyyen abla o sırada kahkahalarla gülmeye başlamıştı. Zafer ağabeyin, o gururlu edası o an Müzeyyen ablanın gülüşünün altında ezildi, büzüldü, küçücük kaldı.
    -Bizde tutmak isterdik oruçlarımızı da hastalıklardan fırsat bulamıyoruz.
    Halbuki öyle değildi. Zafer ağabey, emekli olduktan sonra iyice kabuğuna çekilmişti. Kendi kabuğunun içinde bir türlü boğazını tutamıyordu. 110 kilo olmuştu bu yüzden. Doktor zayıflaması için diyet programı veriyordu. Pazartesi diyete başlayıp, Salı bırakangillerdendi o da.
    Apartmandan ayrıldım. Önce elektrik idaresine gidip elektrik faturasını yatırdım. Sonra da alışveriş için markete gittim. Marketten tam çıkarken, Onur’la karşılaştım. Elinde kitap vardı. Okuldan yeni çıkmış olduğu belliydi.
    -N’apıyorsun?
    “N’apayım. Alışveriş yaptım şimdi de eve geçiyorum.
    -Canım çok sıkkın Can, bir çay içip sonra da biraz laflasak mı, ne dersin?
    -Onur, başka zaman konuşalım mı? Çünkü evde kendim bekliyor hem saat de geç oldu, acıkmıştır şimdi o baya.
    -Boş ver abi, beklesin. Bekler bekler gider. İnsanın kendisi bile beklemez bu zaman da, haydi gel.
    İyi peki madem diyerek Onur’un peşine takıldım...
    Onur’la her zaman gittiğimiz kafeye gittik. Bu kafede ne buluyorduk hiç bilmiyorum. Bizi cezbeden bir tarafı da yoktu ama Onur muhakkak bir şeyler buluyordu. Çünkü her defasında çayları berbat olmasına rağmen hep buraya getiriyordu beni. Onur ve ben cebimizden sigara paketlerini çıkarıp masaya koyduk. Sonuçta ikimiz de, masaya konulan sigaranın anlamını biliyorduk. Garson masaya geldi.
    -Ne içersiniz?
    Çayları söylerken Onur’un halinde inceden bir tedirginlik sezmiştim ancak anlam verememiştim. Garson bir süre sonra tekrardan gelip, masaya çayları getirmişti. Çayları tam masaya koyarken. Onur birden anlamsız bir şekilde titremeye başladı.
    Onur, n’apıyorsun diyemeden, çayı olduğu gibi üzerine döktü. Sonra bir ara Esra Ceyhan’ın programına katılan uçan adam Sabri gibi “Allah” diyerek fırladı masadan. Çevrede oturan birkaç kişi, Tarık Mengüç gibi kaçışıyordu. Elimi bir aşağı bir yukarı sallayarak, sakin olun, sakin sadece çay döküldü diyerek sakinleştiriyordum herkesi. Herkes, o an sanki birkaç dakika önce kendileri kaçışmamış gibi tekrardan masaya oturup harala gürele muhabbete tutuldular.
    Bayan garson tekrardan masaya gelmişti. Elindeki ıslak bezi Onur’a uzattı.
    -İyi misiniz?
    Onur kekeleyerek, "İiyiyiyiiyim" gibi birtakım sesler çıkardı. Bayan garson elindeki bezle masayı iyice bir silip, yanımızdan ayrıldı. Onur, sırılsıklam olmuş sigara paketinden en kurusunu seçip tekrardan sigarasını yaktı. Derin bir nefes aldıktan sonra
    -Can, ben aşık oldum kardeşim.
    -Onu anladım Onur, sen bana bilmediğim başka bir şey söyle.
    -Adı, Ece.
    -Çayları, masaya getiren bayan garson mu?
    Şaşırarak gözlerimin içine baktı.
    -Nereden anladın?
    -Bunda anlaşılmayacak bir şey yok Onur. Bayan garsona aşık olduğun, Edirne’den Kars’a, Dünya’dan Mars’a kadar belli. Peki onun, ona karşı hissettiklerinden haberi var mı?
    -Yok.
    -Eee konuşsana o zaman kardeşim, neden bunu içinde tutuyorsun. Onun da bundan haberi olması gerekmez mi?
    -Can, benim mektup yazmam lazım. Biliyorsun ki konuşmayı beceremem.
    -Yaz o zaman.
    -Yazamam ben. En son lisedeyken mektup yazmıştım. O da üst kat komşumuz emekli öğretmen Salih ağabeyeydi. Mektubu okuduktan sonra annemi, babamı çağırıp ne biçim bir çocuk yetiştiriyorsunuz. Yazdıkları imla hatasından geçilmiyor, diye paylamıştı.
    -Onurcuğum, bak canım kardeşim anlıyorum seni ama ben bunu yapamam. Bu çünkü senin hissettiklerin. Senin hissettiğin duyguları ben nasıl anlatayım?
    -Neden abi, sen yazı mazı işleriyle uğraşıyorsun ya,
    -Evet, doğru. Yazı işleriyle uğraşıyorum. Ama ben yazarların yazdıklarını çeviriyorum. Bunlar da zaten çocuk hikayeleri. Hatta Çocuk Kalbi’ni okuduktan sonra bir süre okumaya küsülen cinsten. Yani anlayacağın kardeşim, başlayabilecek bir ilişkiyi başlamadan bitirebilir. Ben bunun vebali altında kalmak istemem.
    -Çocuk Kalbi, kötü bir kitap değildi ki ama.
    -O kadar cümle kurdum. Sadece onu mu anladın?
    -Ama Çocuk Kalbi, kötü bir kitap diyorsun?
    -Değil ulan değil. Sadece çok pesimist bir havası vardı o yani.
    Sigara paketimden kuru kalmış sigaralardan ben de bulup yaktım. O sırada garson kız kapıda bekliyordu. Üzerinde önlüğü yoktu galiba mesaisi bitmiş olmalıydı. Sürekli saatine bakıp duruyordu. Karşıdan biri ona doğru yaklaşıyordu. Gelir gelmez, bizim bayan garsonla sıkı sıkı sarıldılar. Ben işin vehametini anlayıp, binbir şebeklik yaparak Onur’un o yöne doğru bakmasını engellemeye çalışıyordum ama bu durumu engellemeye gücüm yetmemişti.
    Onur’un elinde tuttuğu sigara henüz bitmeden masadan el yordamıyla kuru sigaralardan birini bulup yakmaya çalışıyordu ama sigara bir türlü yanmıyordu. Sigara yanmadıkça, Onur küfürler savuruyordu. Çocuk Kalbi meselesinden dolayı mıydı, ıslak olduğu için yanmayan sigara için miydi yoksa aşık olduğu kadının az önce el ele tutuşup kafeden ayrılışı mıydı? Bilmiyordum.
    Ayağa kalktım. Elimi Onur’un omzuna attım.
    -Haydi gel, gidelim kardeşim.
    Bir süre Onur’la sokaklarda yürüdük. Sokaklarda yürürken tek kelime konuşmadık. Sadece ıslak olduğu için yanmayan sigaraları yakmaya çalışıp, yakamadıkça küfürler savurduk. Küfürler savurdukça rahatladık. Rahatladıkça, kendimize geldik. Köşebaşındaki mısırcıdan iki közlenmiş mısır aldık. Hayata döndük.
    Onur’u eve bıraktıktan sonra, elimde tuttuğum market poşetleriyle apartmana girdim. Bizim kata geldiğimde, Müzeyyen abla ve Zafer ağabeyin kapıları sonuna kadar açık duruyordu. Telaşlanarak, hemen içeri girdim. Zafer ağabey, Müzeyyen ablanın dizlerine uzanmıştı. Müzeyyen abla, bir taraftan elma soyuyor diğer taraftan da soyduğu elmaları Zafer ağabeye yediriyordu. Halbuki sabah gördüğüm manzarada, sürekli didişen sanki onlar değillermiş gibi. Hangi gazetenin son sayfasında okuduğumu hatırlayamadığım “Evlilikte, arada küçük tatlı atışmalar ilişkiyi canlı tutar,” tarzı bir haber geldi aklıma. Ne kadar da saçma diyordum. Bir insan seviyorsa, neden didişsin, kendini paralasın, neden birbirlerinin yüreğini tüketsin. Ama gördüğüm bu manzaradan sonra, artık konuşacak pek bir şey kalmamıştı. Usulca evden çıkıp, yavaş bir şekilde kapıyı arkalarından kapattım.
    Nihayet sonunda kendimi eve atabilmiştim. Masada çevirmekte olduğum kitap hâlâ olduğu gibi duruyordu. Yatağa uzandım. Yatağa uzandıktan sonra, gözüm komodinimin bir köşesine iliştirilmiş bir kağıt parçasına takıldı. Elime aldım, bir süre yazıyı evirip çevirip durdum. Sonra unuttuğum kendim geldi aklıma. Ne de çabuk unutmuştum yine kendimi. Tabii beklemedi. O da benden sıkıldı ve çekip gitti. Tüm cesaretimi toplayıp, mektubu okumaya başladım.
    “Hep kendini ihmal ediyorsun, unutuyorsun. Bir gün bile, kendin için yaşamadın şu hayatı. Hep başkaları için, hayat kurdun kendine. Onlar üzerinden hayatını şekillendirdin. Onlar terk etti, onlar berbat etti bazen hayatını ama hep onlar iyiydi dedin. Onlar hiçbir zaman kötü olamazdı. Çünkü sen hiçbir şeyi hak etmiyorsun dedin kendine. Kalk ve aynaya bak Can! Şu mahvettiğin hayatını orada gör, tabii biraz cesaretin varsa.”
    Unuttuğum kendimin, bana arkamdan sadece birkaç satır yazıyla veda etmesi çok ağrıma dokunmuştu. Haklıydı, hiçbir şey diyemedim. Gözyaşlarımı ceketimin koluyla sildim. Kalktım, sabahtan kalma çayı ısıttım. Çayımı bardağa doldurup, çalışma masamın tekrardan başına geçtim. O sırada telefonum uzun uzun çalmaya başladı. Arayan okuldan başka bir arkadaşımdı. Telefonu sessize alıp, çevirmekte olduğum hikâyenin ilk cümlesini çevirdim: “Ölmedim ama yaşamadım da.”
  • Bahçedeki her zamanki köşesine gecip yine düşüncelere dalmıştı. İşte tam bu vakitler, tam bu durumdayken içindeki ağrı tekrar nüksediyordu. Telefonunu aldı, rehberi açtı ve belki konuşup dertleşecek, ona ne yapması gerektiğini söyleyecek biri bulma umuduyla tek tek baktı kayıtlı kişilere. Sonucu biliyordu ama umut işte. Zaten olsa da konuşamazdı. Ne diyebilirdi ki ? Ya da karşıdaki ne yapabilirdi ki? Hiçbir insana güvenmediği için, bu güven içinde o kadar birikmişti ki artık taşıyamıyordu. Bunun tümünü birine adamak istiyordu. Bir dost, bir arkadaş, bir sırdaş... Ama sonunda yine güvenemeyeceği için, kendisi yine bu bahçede, bu saatlerde, bu kahveyle baş başa kalacaktı. Ve yine bir kısır döngü...
  • Bir hidayet rehberi olan Kur'an 'ın kelime anlamlarından biri " Okumak" demektir. En çok okunan ve okunması gereken kitap olduğundan dolayı ona. Okumak , okunması gereken kitap anlamında olmak üzere KUR'AN ismi verilmiştir.

    "Yaratan Rabbinin adıyla oku. " (Alâk Sûresi 1. ÂYET)

    "O İnsanı bir kan pıhtısından yarattı." ( Alâk Sûresi 2.ÂYET)

    " Oku, O keremine son olmayan Rabbindir."( Alâk Sûresi 3.ÂYET)

    " O , kalem ile yazmayı öğretendir." ( Alâk Sûresi 4.ÂYET)


    Kur'an'ın yirmi üç yıl boyunca değişik sebeplere ve şartlara göre ve farklı zamanlarda inzal buyurulması, onun İrşat ve ıslah etmek istediği insanın psikolojisine uygun bir terbiye usulü izlenmesi ile yakından ilgilidir. Çünkü akıl, serbest irade ve düşünce sahibi olan insan;
    - Öğrenme,
    - Anlama,
    - intibak etme kabiliyetindedir.
    Onun, herhangi bir şeye alışabilmesi gibi, alışkanlık haline getirdiği bir davranışı terk etmesi de bir zaman gerektirir. İşte Kur'an'ın bir defada değil de, zaman zaman inmesi buna dayanır.

    Kur'an çeşitli özellikleriyle değişik şekillerde tarif edilmiştir. Bunlar arasında onu şu şekilde tarif etmek mümkündür:

    "Kur'an, Hz. Muhammed (s.a.v) ' e yirmi üç yıllık peygamberlik süresi içinde arapça olarak indirilen, lafzı ve manasıyla vahiy kaynaklı olan, Fatiha suresiyle başlayıp Nas suresiyle biten, Mushaflarda yazılı, mütevatir olarak nakledilegelen ve tilavetiyle ibadet edilen Yüce Allah'ın mucize kelamıdır."

    Ayetlerde ifade edildiği gibi Kur'an, sadece Araplara değil , aksine tüm insanlığa gönderilmiştir.

    Lafız ve manasıyla mucize Kur'an'ın bir benzerinin insanlar tarafından meydana getirilmesi mümkün değildir. İnzali, kıraati, yazılması, asliyetini muhafaza etmesi, ayet ve surelerinin tertibi, meseleleri ele alış tarzı, ahiret âleminden haber vermesi, verdiği tüm haber ve bilginleri doğru çıkması ona ait dikkat çekici özelliklerdendir.


    Bugün dünyada her gün çok sayıda insan,ya Kur'an'ın aslını okumak ve dinlemekle ya da tefsirlerine yönelmekle Müslüman olmaktadır. Bu durum, bir yandan Kur'an'ın nasıl bir kitap olduğunu gösterirken, öte yandan insanlığa haykırmaktadır.


    Not: Kur'an-ı Kerîm ve Türkçe Meâli'nin önsözünden alıntıdır.

    Benim Kur'an-ı Kerim hakkında bir şeyler söylemem ne haddime, benden daha bilgili kişilere bırakıyorum.


    Kur'an-ı Kerîm'den kişisel gelişim konuları:

    İsra 37:Kibirli olma, alçakgönüllü davran!
    Müddesir 1-5:Kendini fazla abartma!
    Tekvir 25-27:Her şeyin üstesinden gelemeyeceğini asla unutma!
    Bakara 156:Çaresizlik tuzağına düşme! Her zaman bir umut ışığı olduğunu aklından çıkarma!
    Beled 5-6:Her şeye hâkim olmak için uğraşıp hayatı yaşanmaz hale çevirme!
    Hücûrat 10:Büyüklük kompleksine kapılıp insanları ezerek arkadaşlarını kendinden uzaklaştırma!
    Muhammed 7: İyiliği karşılık beklemeden yap!
    Rum 21:Tek başına mutlu olunamayacağını bil. Çevrenin mutluluğu için gayret göster!
    Vakıa 83-87:Ölümden korkmak yerine ölüm gerçeğiyle yüzleş!
    Bakara 263: Yaptığın iyilikleri unut! Anlatarak onları kıymetsizleştirme!
    Furkan 63: Sana yapılan kötülüğün karşılığını vermek yerine öfkenin dinmesini bekle!
    İnşirah 1-3: Seni huzursuz edecek işlerden uzak dur! İhtirasını törpüle!
    Maun 4-5: Eleştirinin keskin bir bıçak olduğunu unutma! Söyleyeceklerini iyi tart!
    Mücadele 7: Hiçbir sırrın sonsuza kadar gizli kalamayacağını unutma!
    Rahman 7-9: Çıkarcı olma! Adil davran!
    Tekasür 1-2:Kibrine yenilip hep daha fazlasını isteyerek hayatını zehir etme!
    Tevbe 40:En zor zamanda bile kesinlikle ümitsizliğe kapılma!

    Fecr 27-28:En sevdiğin şeyleri başkalarıyla paylaşmanın keyfine var!
    Hakka 33-35: Hayatının vazgeçilmezleri olsun. Onları küçük çıkarlar için
    asla feda etme!
    Haşr 10:Muhatabına güvenmek istiyorsan önce sen güvenilir ol!
    Kalem 1-2:Yazdıklarının ve yaptıklarının peşini bırakmayacağını unutma!Gücünü insanların yararına kullan!
    Münafikûn 4: Bencil olma, tebrik etmeyi bil!
    Saff 2:Yalandan uzak dur!
    Yusuf 32-33:Modern hayatın çarpıklaştırdığı kadın-erkek ilişkilerinin hayatını esir almasına izin verme!
    Ankebut 41:İyi bir dostun paha biçilmez olduğunu aklından çıkarma!
    Âl-i İmran 92:İyilik yapma arzunu şarta bağlama! Vermek almaktan daha büyük bir ihtiyaçtır, asla unutma!
    En'am 50: Önyargılarla hayatı kendine zehir etme!
    En'am 60:Bildiklerinle açıklayamadığın şeyler hayatının kâbusu olmasın!
    Felak 1-5:Korkuların tutsağı olarak yaşamaktan vazgeç!
    Hacc 46:Kendini hep daha iyiye ulaşmak zorunda olduğuna koşullanma!
    İbrahim 42: Merhametli olmaktan asla vazgeçme!
    İsra 23:Anne ve babana ‘off' bile deme!
    Nisa 149: Kendini sürekli övmekten uzak dur!
    Yunus 12:Vazgeçilmez olmadığını kabul et!
    Enfal 56:Sözünüzde durmamanın utanç verici olduğunu aklından çıkarma!
    Furkan 43:Heveslerini kendine ilah edinme!
    Necm 3: İnanma duygunu diri tut!"

    Kuran-ı Kerim Türkçe Meali, Elmalılı Muhammed Hamdi
  • "Yaradan vermede, kul istemede umut; postacı olmuş kapıda beklemede."
  • J.D. Salinger Çavdar Tarlasında Çocuklar

    "Anlatacaklarımı gerçekten dinleyecekseniz, herhalde önce nerede doğduğumu, rezil çocukluğumun nasıl geçtiğini, ben doğmadan önce annemle babamın nasıl tanıştıklarını, tüm o David Copperfield zırvalıklarını filan da bilmek istersiniz, ama ben pek anlatmak istemiyorum. Her şeyden önce, ben bu zımbırtılardan sıkılıyorum. Sonra, onlarla ilgili en ufak bir söz etsem, bizimkilere inmeler iner." (Coşkun Yerli'nin çevirisiyle)



    Leo Tolstoy Anna Karenina

    "Mutlu aileler birbirlerine benzerler. Her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır." (Ergin Altay'ın çevirisiyle)



    Jane Austen Aşk ve Gurur

    "Dünyaca kabul edilmiş bir gerçektir, hali vakti yerinde olan her bekar erkeğin mutlaka bir eşe ihtiyacı vardır." (Hamdi Koç'un çevirisiyle)



    Charles Dickens İki Şehrin Hikayesi

    "Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü, hem akıl çağıydı, hem aptallık, hem inanç devriydi, hem de kuşku, Aydınlık mevsimiydi, Karanlık mevsimiydi, hem umut baharı, hem de umutsuzluk kışıydı, hem her şeyimiz vardı, hem hiçbir şeyimiz yoktu, hepimiz ya doğruca cennete gidecektik ya da tam öteki yana - sözün kısası, şimdikine öylesine yakın bir dönemdi ki, kimi yaygaracı otoriteler bu dönemin, iyi ya da kötü fark etmez, sadece 'daha' sözcüğü kullanılarak diğerleriyle karşılaştırılabileceğini iddia ederdi." (Meram Arvas'ın çevirisiyle)




    F.Scott- Fitzgerald Muhteşem Gatsby

    "Toy çağımda bir öğüt vermişti babam, hala küpedir kulağıma. 'Ne zaman' demişti, 'birini tenkide davranacak olsan, hatırdan çıkarma, herkes senin imkanlarında gelmemiştir dünyaya!''" (Can Yücel'in çevirisiyle)



    Sylvia Plath Sırça Fanus

    "Rosenberleri elektrikli sandalyede idam ettikleri yaz; garip, boğucu bir yazdı ve ben New York'ta ne aradığımı bilmiyordum."(Handan Saraç'ın çevirisiyle)



    Herman Melville Moby Dick Beyaz Balina

    "Ishmael deyin bana. Birkaç yıl önce -kaç yıl önce olduğu önemli değil paramın azaldığı ya da hiç kalmadığı bir sırada-, karada da beni ayrıca bağlayan bir şey olmadığı için, bir engine açılayım, bu dünyanın denizlerini şöyle bir göreyim dedim. Ben böyleyimdir; böyle bulurum sıkıntıdan kurtulmanın, uyuşan kanıma hız vermenin yolunu." (Sabahattin Eyuboğlu ve Mina Urgan'ın çevirisiyle)



    Douglas Adams Otostopçunun Galaksi Rehberi

    "Galaksinin Batı Sarmal Kolu'nun bir ucunda, haritası bile çıkarılmamış ücra bir köşede, gözlerden uzak, küçük ve sarı bir güneş vardır. Bu güneşin yörüngesinde, kabaca yüz kırksekiz milyon kilometre uzağında, tamamıyla önemsiz ve mavi-yeşil renkli, küçük bir gezegen döner. Gezegenin maymun soyundan gelen canlıları öyle ilkeldir ki dijital kol saatinin hâlâ çok etkileyici bir buluş olduğunu düşünürler." (Nil Alt'ın çevirisiyle)




    Franz Kafka Dönüşüm

    "Gregor Samsa bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu." (Ahmet Cemal'in çevirisiyle)




    J.K. Rowling Harry Potter ve Felsefe Taşı

    "Dört numarada oturan Bay ve Bayan Dursley son derece normal olduklarını söylemekten gurur duyarlardı, sağolun efendim. Garip ya da gizemli işlere bulaşacak son kişilerdi. Böyle saçmalıklara kafa yormazlardı çünkü." (Ülkü Tamer'in çevirisiyle)



    Audrey Niffenegger Zaman Yolcusunun Karısı

    "Benim durumunun asıl inanılmaz yanı, aslında gerçek olmam. Bu gelip gitmelerin, yer değiştirmelerin bir mantığı,bir kuralı var mı? Yerinden kımıldamamanın, her anı şimdiki zamanla doldurmanın bir kuralı var mı?" (Elvan Umur'un çevirisiyle)



    John Ronald Reuel Tolkien Yüzüklerin Efendisi : Yüzük Kardeşliği

    "Çıkın Çıkmazı'ndan Bay Bilbo Baggins kısa bir süre sonra yüz on birinci yaş gününü debdebeli bir davet ile kutlayacağını ilan ettiğinde Hobbitköy'de büyük bir heyecan yaşanmış ve söylentiler alıp yürümüştü." (Bülent Somay ve Çiğdem Erkal İpek'in çevirisiyle)



    Hunter S. Thompson Las Vegas’ta Korku ve Nefret

    "Uyuşturucu tesir etmeye başladığında Barstow yakınlarında, çölün kıyısında bir yerlerdeydik." (Nur Kasapoğlu'nun çevirisiyle)




    Zora Neale Hurston Tanrıya Bakıyorlardı

    "Ufuktaki gemilerde, her adamın arzuları vardır. Bazıları için umutlar dalgalarla yanaşır. Diğerleri için ise, rüyalar sonsuza kadar ufukta yol alır, gözden hiç kaybolmadan seyredilir...ve onları gözleyenler hiç sıkılıp gözlerini başka tarafa çevirinceye, zaman onları alaylı bir şekilde silinceye kadar, asla kıyıya yanaşmazlar. İnsan hayatı budur işte..." (Ayla Okyavuz Yazal ve Ayşe Şirin Okyavuz Yener'in çevirisiyle)



    Sue Monk Kidd Arıların Gizli Yaşamı

    "Geceleri yatağa uzanır ve gösteriyi izlerim. Yatak odamın duvarındaki yarıklardan girip, içeride hapsolan arıların gösterisidir bu. Odanın içinde daireler çizer, pervaneninkine benzer sesler çıkarırlar. Yüksek perdeden zzzzzz'ler tenimde mırıldanır."
  • Yaradan vermede, kul istemede umut; postacı olmuş kapıda beklemede.