Geri Bildirim
  • Yazar: https://1000kitap.com/Rumeysayyy
    Hikaye Adı : Kalemin Umudu
    Link: #30251439

    Her sıkıldığında yaptığı gibi kuşandı kalemini, silgisini. Başladı bir beyaz kağıdı keşfetmeye. Köşesinden başladı ilkin zira satır başlarına dikkat etmezdi pek. Her beyaz yer yeni bir fetih kelimesiyken neden fethedilmemiş yer bıraksın değil mi? Fethine başlamadan önce askerlere baktı. Büyük bir istekle tutmuşlardı kalem denilen silahı. Kimi mazluma bir deva kimisine cefa, kimisinin şanlı fetihler kimisinin alçakça sömürgeler yaptığı o kudretli silah kontrollü satılmalıydı. Lakin satılmamıştı üstelik hız kazanmıştı aç bir kurt gibi bekleyen yayınevleriyle. Kalemin de her varlık gibi kullanıcısına göre şekillenen bir işlevi vardı. Parmakları yavaşça hareketlendi. Cehalet denilen düşman köşeden bitmek tükenmek bilmeyen ordusuyla sinsi sinsi sırıtmaya başladı. Cehalet göğsünü kabarta kabarta karşına geçti kalemin. Başladı bağıra bağıra konuşmaya. "Hem yayılmamı engelliyor hem de yayılmama ön ayak oluyorsun. Askerlerini güçlendirip bana yolluyorsun. Söylesene umudun var mı sen varken tükeneceğime?" Cehalet okunu bırakmıştı. Gelen ok kalemi sarsmıştı. Zor başlamıştı savaş ama en zor anı bu olmayacaktı. "Olmasam yayılacaksın, varlığım yayılmanı azaltıyorsa neden tükenmen için umudum olmasın?" dedi. Gerçekten var mıydı peki umudu? Kendi için asker yetiştirirken bile karşı tarafa geçenler oluyordu. Teredddüt etti bir an. Cehalet kanın kokusunu alan bir kurt gibi anında fark etti bu tereddüdü. Tarafına geçen askerlere saldırma komutunu verdi. Sırtlarında tonlarca kitap yüklü askerler başladılar kitapları fırlatmaya. Dur durak bilmediler. Yenildiği bu günde karar verdi kalem ilk öğretinin 'bildiğiyle amel etmek' olduğuna. Geç de olsa umut vadeden karardı bu. Her gün kendisine "Doğru bildiğim kaç şeyi uyguluyorum?" sorusunu soracaktı. Cehalet gelecek nesiller için bir efsane olmalıydı. Bir küçük umut yeterdi cehaleti yakmaya. Belki biraz da irade, biraz sabır. Kalem umutladı geçmiş zaman fetihlerini hatırlayarak. Bir Cahit Zarifoğlu'nun, bir Erdem Bayazıt'ın, bir Necip Fazıl'ın elinde olduğu günler hatırına geldi. Atalarının şanlı zaferlerinden bahsetmedi bile. Yakın mıydı uzak mıydı bilinmez."Güzel günler göreceğiz." dedi umutla.
  • Öykünün ilk bölümü şu linktedir:
    #30165955


    Filiz için iki insanın birbirinden hoşlanması, sevmesi mucizeydi. Ama o mucize, gerçek olmuştu.

    Filiz ile Can yaklaşık 8 aydır birlikteydiler. İkisi de farklı şehirlerdeydi ve ikisinin de işleri çok fazla yoğundu. Bu yüzden 5 aydır yüz yüze görüşememişlerdi. Ama her gün telefonla konuşuyor, mesajlaşıyorlardı.

    Filiz 5 ay boyunca zaman zaman Can'ı ve ilişkilerini düşünüyor, bu duruma inanamıyordu. Nasıl inansın ki? Hayatında ilk kez duyguları karşılıklıydı. Meğer ne de güzel şeymiş karşılıklı duygular. Meğer ne kadar sıcakmış başka birinin yüreğini yüreğinde hissetmek.

    Filiz için Can, hayali bir kahramandı. Var olan ama asla ulaşılamayan bir kahraman...

    Can'dan bir mesaj geldi: " Yarın geliyorum. Ne zaman ve nerede buluşalım? "

    Yarın mı? Böyle aniden olacak şey mi bu? Kalbimin atışı nasıl da hızlandı öyle. Bu adam, elimi ayağıma dolaştırmayı çok iyi biliyor doğrusu. Nerede, ne zaman buluşsak ki? 1'de caddenin sonundaki kafede buluşalım en iyisi.

    Ne giysem acaba? Siyah, üstü çiçek desenli elbisemi giyeyim, altına da siyah ayakkabımı giydim mi tamamdır.

    Bu heyecanla rahat rahat uyuyabilecek miyim ki? Bin bir türlü hayal kurup uyuyamazsam hiç şaşırmam.

    Ertesi gün Filiz, buluşma için hazırlanıp evden çıktı. Buluşma yerine yaklaştıkça kalbinin atışı hızlanıyordu. Nihayet, kafeye vardı.

    Filiz, Can’ın içeride köşedeki masada oturduğunu gördü.
    Can uzun boylu, hafif esmerdi. Gözleri koyu kahverengiydi ve siyah çerçeveli bir gözlük takmıştı. Üzerinde beyaz bir gömlek, altında mavi kot pantolon ve siyah spor ayakkabı vardı. Uzun, siyah saçları arkada toplanmıştı.

    Filiz ise minyondu. Gözleri açık kahverengiydi. Uzun, kumral saçlarını özenle taramıştı. Kırmızı tacı ve tacıyla aynı renkteki çantasıyla çok hoş görünüyordu.

    İnşallah, heyecandan elim ayağıma dolanmaz, dilim tutulmaz! Eğer öyle olursa rezil olurum vallahi!

    Filiz derin bir nefes aldı ve Can’ın oturduğu masaya doğru ilerledi.

    Buluşma oldukça keyifli geçmişti. İkisi de zamanın nasıl geçtiğini anlamamış ve ayrılık vakti gelip çattığında ikisinin de yüreği burkulmuştu.

    Bana bakışları mı değişmiş, yoksa bana mı öyle geldi? Onu ilk kez gördüğüm günden daha derindi bakışları. Nasıl tarif edilir ki… Boncuk boncuk bakıyordu. Karşımda bana bakan iki siyah boncuk vardı. Öyle derin ve sıcaktı ki bakışları, dalsam ve hiç çıkamasam o bakışlardan hiç korkmazdım, hem de hiç…

    Filiz için Can’dan ayrı olmak, onu istediği zaman görememek bazen çok zor oluyordu. Hatta “zor” kelimesi bile onun neler çektiğini anlatmak için yetersiz kalırdı. Böyle zamanlarda ona güç veren bir şarkı vardı. Bu şarkı, Can’ına can, kanına kan katıyordu. Şarkıyı dinlerken Filiz’in yüreği huzurla, mutlulukla doluyordu.

    Kim demiş uzaksın diye
    Burdasın burdasın işte
    Tam şuramda göğsümde
    Benliğimde içimde

    Sıcak sımsıcaksın
    Her an yanımdasın
    Nefes alışım gülüşümsün
    Sıcak sımsıcaksın
    Her an aklımdasın
    Seslenişisin kalbimin

    Ellerimin titremesi
    Korkum, heyecanım, umudumsun
    Şiirlerim sen resimlerim sen
    Tesellim, özlemim, mutluluğumsun

    Dudağımda tek şarkım
    Kadehimde tek içkim
    Aklımdaki tek isim
    Kim demiş uzaksın diye


    Can’ım sıcacık, yumuşacık. Elleri, yanakları yumuşacık. Yüzü de kalbi kadar güzel. Her şeyini severim onun.

    Gözleri olmazsa yüzünü severim. Elleri olmazsa saçını severim. İlla ki sevecek bir şey bulurum onda. Hiçbir şeyi yoksa o güzel kalbini severim. Zaten ilk sevdiğim kalbi değil miydi? Öyleydi tabii.

    Kimsenin parmakları onunkiler kadar ilgilendirmez beni. Bana ne ki başkalarının parmaklarından! Can’ımın serçe parmağını bile ayrı severim ben. Çünkü o Can’ımındır. Her bir parmağını, kirpiklerinin her birini, saç tellerini ayrı ayrı severim, hiçbirine kıyamam.

    Kıyamam diyorum ama ona kıymıştım zamanında. Nasıl kıyabildiysem güzel kalplime.

    İkinci buluşmamızdı. Görüşmeyeli neredeyse üç ay olmuştu. Aradan bu kadar uzun zaman geçtiği için mi, korktuğum için mi, yoksa her ikisi yüzünden mi bilmiyorum. Ama ona karşı yakınlık hissetmediğimi- hem de bunu buluşmanın daha en başında- söylemiştim. Bunu nasıl, neye dayanarak söylemiştim?

    Korkularımın esiri mi olmuştum? Evet, kesinlikle bu yüzdendi. Korkmuştum işte! Yine aynı şeyleri yaşamaktan korkmuştum!

    Öyle deyince nasıl da gözleri dolmuştu güzel kalplimin. Benim yüzümden o güzel gözleri dolmuştu. Kıymıştım işte ona.
    Dilim tutulsaydı da o an, güzel kalplimin gözleri dolmasaydı keşke.

    Vedalaşmak da ne zormuş öyle! İşte o an anlamıştım vedalardan neden hoşlanılmadığını.

    Daha o günün akşamında pişman olup bunu ona söylemiştim. O da ne kadar koca yürekliymiş ki affetti beni. Boş yere güzel kalplim demiyorum ona.

    Filiz, bu üzücü, kahredici olayı her hatırladığında Can’ından can gidiyordu. Gözleri doluyor, ağlamamak için kendini zor tutuyordu.

    Kendi kendine söz vermişti. Artık her buluşmada Can’ını gözlerinden öpecekti. Böylelikle vicdanını az da olsa rahatlatabilecekti. Üstelik ilk defa birini gözlerinden öpecekti. Sevdiğiyle bir ilki yaşamak ne de güzel olurdu.

    Can’ının o güzel saçlarını taramak, o güzel yanağından makas alıp öpmeyi de çok istiyordu. Bunu bir gün mutlaka yapacaktı.
    Filiz, “o”nsuzluğu düşünemiyordu, düşünmek istemiyordu. Çünkü bunu düşünmek bile onu üzmeye, gözlerinin dolmasına yetiyordu. “O”nsuzluk nefes aldırmıyor, yüreğini paramparça ediyordu.

    Onun varlığı bile bana güç veriyor. Bana güvenmesi, beni desteklemesi gücüme güç katıyor.

    Tatlı Can’ım benim, güzel kalplim. İyi ki var, bal yanaklım. İyi ki tanımışım prensimi. Sıcacık, yumuşacık. Sesini sevdiğim, bana bakışını sevdiğim.

    Onu yine kıracağım diye ödüm kopuyor.

    En ufak tartışmamız canımı çok ama çok sıkıyor.

    İyi ki varsın bal yanaklım, güzel kalplim. Kuzun seni seviyor. Ama birazcık seviyor. Birazcık diyorum ki şımarma.

    - Tamam, şımarmam.
    - …

    Can suyuyla bir Filiz yeşermişti.
  • İşin kötüsü kız senden daha çok roman okumuş, özellikle yabancı yazarları tanıyor ve müthiş bir belleği var; romanlarda geçen belli olaylardan söz ediyor ve sana şunu soruyor: “Henry’nin teyzesi ne demişti hatırlıyor musunuz?” Üstelik bu konu senin ortaya attığın kitaplardan birindeydi; ama sen kitabın sadece başlığını biliyordun, o kadar ve bu kitabı okuduğunun sanılması hoşuna gitmişti. Şimdi yuvarlak yorumlarla bu badireyi atlatman gerektiği için pek umut vermeyen birkaç söz bulup söylüyorsun: “Bana biraz yavaş ilerliyor gibi gelmişti,” ya da: “Alaycı bir yanı olduğu için hoşuma gitmişti.” Kız bu sefer şöyle deyiveriyor: “Gerçekten öyle mi düşünmüştünüz? Ben buna katılmıyorum.” Sen bu sefer bozum oluyorsun. Bir ya da en çok iki kitabını okuduğun için ünlü bir yazardan söz etmeye başlıyorsun; kız hiç duraksamadan yazarın külliyatını sıralamaya başlıyor ve hepsini mükemmel biçimde tanıdığı ortaya çıkıyor; eğer bazı konularda tereddüdü varsa bu daha fena, çünkü sana bir soru yöneltiveriyor: “Peki o ünlü kesik fotoğraf meselesi şu kitapta mıydı, bu kitapta mı? Hep karıştırıyorum.” Kızın kafası karıştığı için sen bir tahmin yürütmeye kalkışıyorsun. Ama o, “Nasıl olur, ne diyorsunuz? Olamaz,” yorumunu yapıyor. Eh, haydi ikinizin de kafasının karıştığını düşünüp kapatalım bu konuyu.
  • Bir Yolcu Gemisi: Hastahane

    Penisine koca bir demirin girmiş olmasına bir hafta oluyordu.

    Tayfaları doktorlar ve hemşirelerden, yolcuları da hastalardan oluşan büyük bir yolcu gemisini andıran hastanede, yatağına uzanmış bir taraftan tv izliyor bir taraftan da meyve suyunu içiyordu.

    Mesanende bir kitle var demişti doktor. Ne olduğunu bilmiyoruz, iyi huylu mudur kötü huylu mudur bilinmez. Bir an önce almamız gerekiyor. Aksi durumda başımıza daha büyük belalar açabilir.

    Geçen hayatını düşünüyordu. Emek verdiği, bin bir çabayla sürdürmeye çalıştığı arkadaşlık ilişkilerini, aşk ilişkilerini, aile ilişkilerini… Ne çok çalışmıştı onlar için ne acı çekmişti yanlış giden her ilişkide. Hem kendini suçlamış hem de eşini, dostunu suçlamıştı, beni anlamıyorlar diye, benim anlattığım dilden konuşmuyorlar diye.

    İşte şimdi o kötü günler, o benim başıma gelmez dediği günler gelip çatmıştı. Hep başkalarının başına mı gelirdi bu işler? Onun başına da gelirdi ya! Onun başı kel miydi?

    Hastanede oturuyor, yarın ameliyatta uyuması için yapılacak o iğneyi, penisine girecek o demir çubuğu, uyandığında ise her tuvalet yapışta yanıp kavrulacak kasığını düşünüyordu.

    Oysa güzeldi o günler. El ele tutuşurlar, birbirlerinin gözlerine baktıklarında, sarılıp öpüştüklerinde yeni bir hayata adım atmış gibi olurlarlardı. O değil miydi sevdiği için biricik tatil gününde hastane hastane koşturan, o değil miydi dünyanın öteki ucundaki hastanelere gitmek için sabahın körlerinde uyanan…

    Ama şimdi sevdiği yoktu. Kendisi de işte böyle hastane koridorlarında bir başına koşturuyor, bir yandan o malum hastalığa mı yakalandım diye içi çekiliyor, bir yandan da bırakıp gittiği, bu günlerinde yanında olmadığı için ona ağız dolusu küfürler ediyordu.

    TV kanalını değiştirdi sonunda, meyve suyu da bitiyordu zaten. Yarın büyük bir gün olacaktı belki de, biliyordu gün olurdu asra bedeldi. Gün olur asra bedel de olsa, umudu filizlendiren, her sayfasından ışıklar saçan sonsuz bir kitabı andıran, hayatı sarmaşık gibi saran.

    Gün olurdu yenilenmiş, güçlenmiş, tazelenmiş bir hayata açılan.
  • Her canlı doğar, büyür ve ölür. Dünyanın düzeni böyledir. İnsanlar da bu düzenin içinde olmak zorundadırlar. Bazı insanların ölümleri, yaşamları kadar acılı olur. Ölümün nerede ve ne zaman geleceği belli olmaz. Peki ya hastalıkların? Örneğin; kanserin. Onlarca kanser çeşidi var. Her insan potansiyel kanser hastasıdır. Tedavisi oldukça güç ve sancılı bir süreçtir. Erken teşhislerde çoğu zaman hayat kurtulur. Bazı insanlar ise bu tedaviyi, kanser hangi safhada olursa olsun reddeder. Dini inançlarıyla ilişkili olarak bunu yaparlar. Yaşadığımız her olayın bize Tanrı’nın bir sınavı olduğunu düşünen insanlar emin olun hiç de azınlıkta değildir.

    O’nu ilk defa sorgu odasında görmüştüm. Ufak tefek bedeni, çökmüş gözleri, yorgun bedeni ile yaşayan bir cenaze gibiydi. Sorgusuna girmeden önce, Scully ve Skinner’a dönüp baktım. İçimden bu adamın hiç de suçlu olduğuna inanmak gelmiyordu. Her ne kadar suç mahalinde yakalanmış olsa bile bu adamın, kanser hastası zavallı bir kadını öldürebileceğini aklım almakta zorluk çekiyordu.

    Sorgu odasına girmeden önce son defa şansımı denemek için: “Bunu yapmamız şart mı?” diye sordum.
    Skinner öfkeyle: “O masada oturan adam kanser hastası bir kadını öldürdüğü için burada. Geldiğinden beri tek kelime bile etmedi. Biz bu adamı sorgulamak ve cinayeti neden işlediğini çözmek için buradayız. Burada olma sebebimiz adamı aklamak değil, zavallı kadının ailesinin acısını bir nebze de olsa dindirebilmek.” dedi.
    Scully’ye dönüp: “Bu adamın, bu aciz haliyle o cinayeti işleyebileceğine inanıyor musun?” diye sordum. Ancak Scully herhangi bir cevap veremeden, Skinner sorgu odasına girmemi söyledi.

    İçeri girip adamın karşısına oturdum. Adam gözlerini dikip bana bakmaya başlayınca, önümde duran sabıka kaydına baktım. Ağır ağır konuşmaya başladım.

    “Chris Aaron Nadir. İlginç bir ismin var. Chris adın bir Hristiyanı, Aaron adın bir Yahudiyi, Nadir adın da bir Müslüman’ı anımsatıyor. Nadir, çok ilginç bir soyadı. Arapça kökenli olmalı. Anlamını biliyor musun?”
    “Soyadımın anlamı az bulunur, değerli demek.”
    “Gerçekten de soyadın gibi bir insan mısın?”
    “…”
    “Konuşmamakta ısrarlı olursan, ben de konuşman konusunda ısrarlı olurum.”
    “…”
    “Zaten ölmek üzere olan kanser hastası bir kadını neden öldürdün?”
    “…”
    “Daha önce bir sabıkan yok. Bugüne kadar hiçbir şekilde başın belaya gitmemiş. Buradan yola çıkarak dürüst bir insan olduğunu mu, yoksa çok profesyonel bir katil olduğunu mu düşünmemiz lazım?”
    “…”
    “Bu halinle o cinayeti nasıl işlediğini anlatırsan, daha az ceza alabilirsin.”
    “Önemli olan benim ceza almam değil.”
    “Hayatının sonuna dek hapishanede kalmayı göze alıyorsun demek.”
    “Benim ölümüm de çok yakında olacağı için bunun bir önemi yok.”
    “Bunu nereden biliyorsun.”
    “Hissedebiliyorum. Daha hissettiğim pek çok şey var. Fakat ne sen, ne de dışardakiler bunu anlayamazlar.”
    “Gerçekten de soyadın gibi biri olduğunu mu ispatlamaya çalışıyorsun?”
    “Hiçbir şey ispatlamaya çalışmıyorum. Tek üzüntüm artık hiç kimseye bir faydamın dokunamayacak olması.”

    Bu son cümlesi beni şaşkına çevirmişti. O’nu sorgu odasında yalnız bırakıp dışarıya çıktım. Skinner ve Scully şaşırmış bir şekilde bana bakıyordu.
    “O’nu 24 saat daha burada tutmamız gerekiyor. Bu adamın sakladığı bir şeyler var ve ben bunu açığa çıkartmak istiyorum.”
    “24 saat içinde ne değişecek ki? Adam cinayeti kabul ediyor. Tek yapmamız gereken şey bu pislik herifin en ağır cezayı almasını sağlamak.”
    “Adamın cinayeti kabul ettiği falan yok. Kadına yardım etmeye çalışıyordu.”
    “Yardım etmeye mi çalışıyordu?”
    “Evet, hastalığını tedavi etmek için uğraşıyordu. Bir şeyler yanlış gitti ve kadın öldü. Bunun nedenini bulmamız lazım. Bu adam kesinlikle suçsuz ve ölmek üzere.”
    “Sana 24 saat süre, 24 saat sonra bu adamı buradan en yakın hapishaneye göndereceğiz.”
    “Peki efendim. Scully, hemen bu adamın hayatını araştırmaya başlamamız lazım. Bugüne kadar oturduğu yerleri, çalıştığı işleri, ailesini, arkadaşlarını, komşularını. En yakın kime ulaşabilirsek konuşmamız ve bilgi toparlamamız lazım.”
    “Mulder, bunun bu olayı çözmemizde bir faydası olacağından emin misin?”
    “Eminim, bu adam suçsuz.”
    “Nasıl bu kadar emin olabiliyorsun.”
    “Bu adam bir tür ‘iyileştirici’ olabilir.
    “Bu haliyle mi? Kendine bile bir faydası dokunabileceğini zannetmiyorum.”
    “Zaten artık kendine faydası dokunamadığı için bu hale gelmiş. Kadına da yardım etmeye çalışıyordu.”
    “Mulder, bazen çok fazla hayal dünyasında yaşadığını düşünüyorum.”
    “24 saat Scully ve süremiz başladı. Bir an evvel bu olayı aydınlatmamız lazım.”
    Büroya geri döndükten sonra, Chris Aaron Nadir hakkında toplayabileceğimiz bilgilerin hepsine kısa sürede ulaştık. Eski ev adresi en kolay ulaşabileceğimiz uzaklıktaydı. Oraya doğru yola çıkarken, Scully bir yandan da akrabalarıyla iletişim kurmaya çalışıyordu. Ulaşabileceğimiz çok fazla bir akrabası zaten yoktu. Olan birkaç kişi içerisinde de sadece tek bir kişi bizimle görüşmeyi kabul etti. Eski komşularıyla görüştükten sonra bu akrabasına doğru yola çıkmaya karar verdik.

    Eski ev adresine vardığımızda Skinner’in bize verdiği sürenin bitmesine 20 saat kalmıştı. Eski adreste oturan kişi Chris Aaron Nadir ismini hiç duymadığını, buraya da 3 ay önce taşındığını söyleyince, komşularıyla görüşmeye karar verdik. Komşularının bir kısmı da adını daha önce hiç duymadığını iddia ediyordu. Sadece çok yaşlı bir karı-koca bizimle konuşmaya karar verdi. Daha doğrusu sadece yaşlı adam konuşabiliyordu. Karısı rahatsızlığından dolayı konuşamıyordu. Yaşlı adam kapı önünde konuşup, dikkat çekmemek için bizi evine davet etti.

    “Demek Chris’i soruyorsunuz? Peki, neden?”
    “Chris, kanser hastası bir kadını öldürmekle suçlanıyor. Biz suçsuz olduğuna inanıyoruz.”
    “Chris karıncayı bile incitecek bir insan değildir.”
    “O’nu kaç yıldır tanıyorsunuz?”
    “Belki 15 seneden uzun zamandır tanıyoruz. 3 yıl önce aniden buradan taşınınca, görüşememeye başladık.”
    “Aniden neden taşınmış olabileceği konusunda bir fikriniz var mı?”
    “Yok. Bir gün bize geldi ve artık buradan taşınması gerektiğini söyledi. Bizlerden ayrılacağı için çok üzülüyordu ancak elinden gelen bir şey olmadığını ve gitmesi gerektiğini söyledi. Bizimle vedalaşırken başımız ne zaman bir sıkıntıya girerse O’nu düşünmemizi istedi. O zaman ne yapıp, edip mutlaka yardımımıza koşacakmış.”
    “Aniden ortadan yok olmaya çalışması bir şeylerden korktuğunu gösteriyor.”
    “O’nun hiç kimseye bir zararı dokunmazdı. Bakın, adınız neydi, unuttum maalesef?”
    “Mulder.”
    “Bakın Bay Mulder, Chris’in bize hiçbir zaman bir zararı dokunmadı. Sadece bize değil, çevresinde hiçbir canlı varlığa bir zararı dokunmadı. Çocuklarımız bizden çok uzaklarda, Chris’i çocuğumuz gibi sevdik. O da bizi çok severdi. Buraya ilk taşındığı zaman hiç kimsesi olmadığını söylemişti. Aramızda güçlü bir bağ oluşacağını o zamandan hissetmiştik. O’nun cinayet işlediğini düşünen kişiler mutlaka yanılıyor olmalılar.”

    Scully önünde duran not defterine artık gitmemiz gerektiğini yazınca hareketlendik. Kapıya doğru yürürken aklıma birden bir soru geldi. Yaşlı adam, bizi yolcu etmek için arkamızdan ağır ağır yürüyordu. Aniden durup dönünce, O da durdu. Sanki soracağım soruyu anlamış gibiydi.

    “Acaba aile geçmişinizde daha önce kanser hastalığına yakalanan veya tedavi gören birileri oldu mu?”
    Yaşlı adam korku dolu gözlerle, kekeleyerek: “Ha-ha-hayır.” dedi.
    Scully soruyu neden sormuş olabileceğimi tahmin ederek: “Bakın Efendim. Hastane kayıtlarına ulaşmamız bizim için çok zor değil. Bize doğruyu söyleyerek zaman kazandırabilir, Chris’in hayatını kurtarmamızı sağlayabilirsiniz.” dedi.

    Yaşlı adam yorgun bir şekilde geriye dönüp az önce kalktığımız koltukları işaret etti. Biz de evden ayrılmaktan vazgeçip, eski yerlerimize tekrar oturduk. Yaşlı adam Chris’in hikâyesini ağır ağır anlatmaya başladı.

    “Üç oğlumuz vardı. Birini çok erken yaşta kanserden kaybettik. Diğer ikisi büyüyüp, evden ayrıldıktan sonra bir daha geriye dönmediler. Şimdi bizden çok uzaklarda çalışıp, hayatlarını devam ettiriyorlar. Karım, oğlumuzun ölümüne çok üzülmüştü. Uzun yıllar bu acıdan kurtulamadı. Chris’in buraya yeni taşındığı zamanlarda karıma kanser teşhisi konulmuştu. Tanıda geç kalındığı için altı aylık ömrünün kaldığı, tedavinin boşuna olacağını söylediler. Eve geri dönüp, acı dolu günler geçirmeye ve mutlak sonu beklemeye başladık. Bir gün Chris kapımızı çaldı. Utangaç bir ifadeyle buraya yeni taşındığını, evdeki ufak tefek tamiratlar için gerekli birkaç tamir aletinin olup olmadığını sordu. Memnuniyetle yardımcı olacağımı söyleyerek, bodrum katında duran alet çantasını almak için gittim. Geriye döndüğüm zaman Chris’in karımla konuştuğunu ve bize yardımcı olmak istediğini söylediğini duydum. İkisinin yanına vardığım zaman, bu sırrın her ne olursa olsun aramızda kalacağına söz vermemiz isteyerek bize yardım edebileceğini söyledi. Nasıl bir yardım olacağını anlayamamış olmamıza rağmen, çaresizce bize yardım teklifini kabul ettik. Chris, ertesi gün geri geldiğinde sessiz ve karanlık bir oda istedi. 1 saat boyunca eşimle yalnız kaldı. Dışarı çıktığı zaman Chris oldukça yorgun, eşim ise kanser hastalığından önceki haliyle karşımda duruyordu. Her ne kadar kalması için ısrar etsek de Chris çok yorgun olduğunu ve evine geri dönmesi gerektiğini söyledi. Birkaç gün sonra karımla doktor kontrolüne gittik. Doktor bunun bir mucize olduğunu, karımın vücudunu saran kanserin ortadan kaybolduğunu, eskisinden daha sağlıklı olduğunu söylediler.”
    “Yani Chris gerçekten de bir tür ‘iyileştirici’ miydi?”
    “Adına ne derseniz deyin. O, karımı tekrardan hayata döndürdü. Chris buradan taşınmadan hemen önce karım felç geçirip konuşamaz hale geldi. O, bu konuda yardımcı olamadığı için çok üzülüyordu. Zaten daha sonra da hayatının tehlikede olduğunu söyleyerek buradan taşınmak zorunda kaldı.”
    “Tehlikenin ne olduğundan bahsetti mi?”
    “Hayır, hiç bahsetmedi.”
    “Aklınıza gelen başka herhangi bir şey var mı? En ufak bir başka bilgi bile bizim için çok faydalı olabilir.”
    “Hayır, anlatacaklarımın hepsi bu kadar. Umarım başını bu beladan kurtarabilirsiniz.”

    Yaşlı adamın anlatacak daha fazla bir şeyi olmadığına ikna olmuştuk. Bizimle görüşmeyi kabul eden tek akrabası için uzun bir yolculuğa çıkmamız gerekiyordu. Geriye kalan süremiz yalnızca 15 saatti. Adeta zamanla yarışarak 6 saatte bu yolu aldık. Bizimle görüşmeyi kabul eden tek kişi olan akrabası yetmişli yaşlarının ortasında bir adamdı. Yüzüne bakınca Chris ile akraba olduğunu tahmin etmek çok zor değildi. Yaşlı adama hemen kendimizi tanıttık ve fazla zamanımızın kalmadığından bahsettik. Yaşlı adam da hızlı bir şekilde olayı anlatmaya başladı.

    “Ben Chris’in amcasıyım. Chris, çocukluğundan beri farklı bir çocuktu. Dünyaya ilk geldiği gün, O’nun buraya özel bir görevle gelmiş olduğunu hissetmiştim. Bizler, yani ailemiz, Hristiyanlığın çok koyu bir mezhebine üyeyiz. Bu mezhepte, iyi veya kötü her şeyin bizlere Tanrı’dan geldiğine inanırız. Buna hastalıklar da dâhil. Hastalıkları tedavi etmek, Tanrı’nın emirlerine karşı gelmek demektir. Bu yüzden pek çok kişi kanserden veya diğer hastalıklardan yaşamını yitirmiştir. Chris’ten üç yaş büyük bir oğlum vardı. Chris, oğlumun kanser olduğunu anlamıştı. Ancak mezhebin katı kuralları, biricik oğlumu tedavi ettirmemi engelliyordu. Chris, oğlumu yani kuzenini iyi edebileceğini söylemişti. Gerçekten de oğlumu tedavi etmeyi başardı da. Ancak bu olay öğrenilince oğlumu öldürdüler, beni de ölümle tehdit ettiler. Chris, evinden ve mezhebin bu katı kurallarından kaçmayı başardı. Yıllarca görüşemedik. Ta ki bundan birkaç yıl öncesine kadar. İzini bulduklarından ve kendisini öldürmeye çalıştıklarından bahsetti. Bu süreçte pek çok insana iyilik ve umut dağıttığından bahsetti. O, hiç kimseye kötülüğü dokunmayan bir çocuktu, eminim ki hala da öyledir. Bu dünyaya özel bir görevle gelmiş birinin, hiç kimseye bilerek bir kötülüğü dokunamaz. Lütfen O’nu kurtarın Bay Mulder.”
    “Kurtarmak için elimizden geleni yapacağız Bay Nadir. Sizin tanıklığınıza da başvurmamız gerekebilir.”
    “Chris’i kurtarmak için elimden geleni yapmaya her zaman hazırım.”

    2 saat boyunca konuştuğumuz yaşlı adamdan duyacaklarımızı fazlasıyla duymuştuk. Şimdi tekrardan aynı yolu geriye dönmemiz ve Chris’i aklamaya yardımcı olmamız gerekiyordu. Yine zamanla yarışarak 24 saatin dolmasına 45 dakika kala geriye dönmeyi başarmıştık.

    Chris ile tekrar konuşmak için sorgu odasına gittiğim zaman yüzünün iyice solmuş olduğu gördüm. Fısıldar gibi konuşuyordu. Duymak için iyice yanına yaklaştım. Sesi yerin yedi kat dibinden geliyormuşçasına, kesik kesik cümleler kuruyordu.

    “Gerçeği öğrendiniz mi, Bay Mulder? O kadını ben öldürmedim. Tek amacım O’nun hayatını kurtarmaktı. Ancak ailemin bağlı olduğu mezhep beni yıllarca takip etti. Otuz yıldan fazla saklanmayı başardım. Ne olduysa birkaç yıl önce oldu, yerimi bulmayı başardılar. Ben de tekrardan kaçmayı başardım. Ancak birkaç gün önce yine beni bulduklarını anladım. Bu sırada, bir kanser hastası kadın, yardımıma ihtiyacı olduğunu söyledi. Bu kadının mezhebe bağlı bir kadın olduğunu anlayamamıştım. ‘iyileştirici’ görevimi görmek üzereyken bir anda içerisi dumana boğuldu. En son hatırladığım bayılmış olduğumdu. Kendime geldiğim zaman kadın ölmek üzereydi. Beni öldürmek için gelenler, kadının hayatını da feda etmişlerdi. Kadını kurtarmayı denedim ama çok geçti. Zaten daha sonra da beni yakaladınız. Yıllarca pek çok insana, bu kutsal görev ile yardım ettim. Bağlı olduğum mezhep beni anlamak istemedi. Yardım ettiğim bütün insanların kanserlerini bedenimde topladım. Genelde kanserin etkisinden büyük ölçüde kurtulsam da, yıllar içinde vücudum eskisi gibi toparlanamamaya başladı. Nasıl olsa öleceğimi bildiğim için, mümkün olduğu kadar çok insana yardım etmeye çalıştım. Onların son umudu oldum. Ama artık benim için böyle bir umut kalmadı. Yolun sonu geldi Bay Mulder. Her şeye rağmen benim masum olduğuma inandığınız için teşekkür…”

    Zavallı adam cümlesini tamamlayamadan son nefesini vermişti. Sorgu odasına acil servis ekibini çağırdım ve O’nun için yapabileceğim son görevimi tamamladım.
  • Yazar: Ayşenur
    Hikaye Adı : Bir Umuttu Yaşatan İnsanı
    Link: #30306061

    Rahatsızdı genç kız. Her gün etrafında dönen aşk budalalıklarından, utanmaz yalancılardan, gözü dönmüş insanlardan, içi boş muhabbetlerden, yapmacık sohbetlerden. Rahatsızdı yazılan bütün o romanlardan. Sahte düş kırıklıklarını okumaktan. Bir kız aşık olmak zorunda mıydı evinde çalıştığı zengin züppeye? Bir kadın illa kedi mi sevmeliydi merhametli görünebilmek için? Kendine kitaplardan bir kule inşa edemez miydi? Toplumsal eşitsizlikler yüzünden cinayet işleyemez miydi mesela? Ya da şiddet gördüğünde bile beyaz atlı prensini mi beklemeliydi?
    Kadın dediğin çiçek miydi, böcek miydi, bulut muydu, aşk mıydı, zehir miydi, panzehir miydi?
    30'lu yılların "özgürlük meşalesi" sloganlı, feminist pazarlamasıyla eline yapışmış sigarası, kalbinde umutsuzluk dalgasıyla yürüyordu genç kız. Umutsuzdu çünkü bugün işten çıkarılmıştı, umutsuzdu çünkü bakmak zorunda olduğu sadece kendisiydi...

    Eve gittiğinde ev karanlıktı, en az 1981 yılının saat 24:00'den sonraki sokakları gibi. Işığı yakmak için bir süre kapıya dayanarak bekledi. Bir dayanacak kapısı kalmıştı oda gidecekti yakında. Kira ayın 13 ünde. Banka borcu son ödemesi 17, eve yeni aldığı televizyon taksiti 25.
    Ülke toptan krizde.
    Vicdan krizi.
    Espriler bile yavan, düşündürmediği için gülen insanlar. Genç kızda güldü haline ama gülmek için güldü. Gülünecek bir sebep arasaydı bulamazdı.
    Midesi bulandı ve sigarasının hala elinde olduğunu fark etti. Hemen portmantonun üzerinde duran kül tablasını alarak söndürdü onu. Halıya kül düşseydi yanmıştı, izini çıkarmak için uğraşır dururdu bütün gece. Kırmızı-lacivert desenlerle süslü halıyı evle beraber kiralamıştı. Kendisine ait olan bir televizyon vardı, oda taksitlerini ödemeden bozulmuştu zaten.
    Uzunca bir süre durdu öylece...
    Komşuların duyamayacağı bir sesle "Yeter!" Diye bağırdı karanlık eve, "Yeter artık. Yeter bu umutsuzluk. Kes gülmeyi, kes sızlanmayı."
    Işıkları açtı, perdeleri kapadı, paltosunu astı, saçlarını topladı. Gidip mavi koltuğuna oturdu.

    O da son okuduğu romandaki gibi bir adam mı bulsaydı acaba? Kirasını öder, eve yemek getirirdi en azından. Zaten eski iş yerindeki muhasebeci evlilik teklifi etmişti. Ahlaklı bir para kazanma yöntemi olurdu evlenmek. 'Hayır kendini satmak olur bu' diye düşündü sonra...
    Gerçi her gün kendini satıyor sayılırdı, toplumun her istediğini yapan uyumlu bir insandı, insanların onaylamadığı şeyleri yapmaktan kaçınır onayladıklarıyla oyalanırdı. Mutsuz olsa bile. Ama ikisini aynı kefeye koyamazdı herhalde. Hem o kadar da uyumlu değildi, uyumlu görünüyordu sadece.
    Kalktı kendine bol telveli bir kahve yaptı. Kahve uykusunu kaçırmazdı hiç, aksine uykusu varsa hiçbir kafein engel olamazdı uyumasına. Ama uykusu gelmeyince suçu kafeine atardı. Laktoz intoleransıda bulunmazdı. Hiçbir şeye alerjisi yoktu ikiyüzlülüğe olduğu kadar. Yine de kendini ikiyüzlü hissediyordu bu sıralar, sevmediği kaç kişinin yüzüne gülmüştü onları kırmamak için ya da kaç kişiye 'her şey iyi olacak' demişti hiç bir şey iyi olmazken?
    Bilmiyordu. Dalgındı ve yorgundu ama uykusu yoktu. Yine suçu işten kovulmadan önce içtiği kahveye attı. Severdi suçlamayı. Kendini suçlardı, başkalarını suçlardı, ayağına takılan taşı suçlardı.

    Kapı çaldığında saat gece yarısını geçmiş, kahvesini bitirmişti. Yavaşça kalktı koltuğundan, tedirgindi.
    "Kim o?" Diye sordu gözünü kapı deliğine dayayarak. Gelenin üst komşusu Necla olduğunu görünce açtı hemen kapıyı. "Hayrola bu saatte?"
    "Telefonuna ulaşılamıyor" Dedi Necla heyecanla "Haberleri izledin mi?"
    "Yoo izlemedim, televizyon bozuldu."
    "Sizin iş yerinin orada patlama olmuş. Bir apartmanın doğalgazı mı ne patlamış. Yangında yayılmış. Ölenler arasında tanıdık bir isim gördüm...Kapıda mı anlatayım bunları canım? Giriyorum içeri." İçeri geçerken konuşmaya devam ediyordu "Senin bana anlattığın bir adam varya onun ismini gördüm, hani sana evlilik teklifi etmişti"
    "Muhasebeci mi?" Dedi hemen genç kız, şaşırmıştı. Kapıyı kapatıp Necla'nın yanına koştu.
    "Evet muhasebeci, fotoğrafını gösterdiler. Dalyan gibi çocukmuş, yazık olmuş." Yazık olmuş! Yazık olmuş! Necla bu arada bir sigara yakmıştı.
    "Ahmet peki?" Diye sordu kız "Oda bizim orada çalışıyordu."
    "Ahmet mi? Sorma şu zevzeği, bana yaptıklarından sonra ölse daha iyi ama yok, adını görmedim onun. Belki yaralanmıştır, hem yaralıların ismini göstermiyorlar haberlerde. Boyu devrilesice." Dedi sinirle bir yandan sigara içiyor bir yandan 8 aylık karnını okşuyordu.
    "Ay Necla, sende bırak şu sigarayı" uzanıp elinden aldı "içme şunu söyledim sana bebeğe zarar"
    "Garibimin babasından daha büyük zararımı var. Anam kardeşim doğana kadar içti sigara bir şeycik de olmadı hem, bu sabiye mi olacak? Senide hiç anlamam üniversite okumuş kızsın, ne işin var burada? Gelip ders verir gibi konuşuyorsun."
    "Allah korusun bir şey olur çocuğa sonra suçlayıp durursun kendini. Okumuş kızsam dinleyeceksin beni, hoş okumakla da olmuyor." Dedi sigarayı söndürürken.
    "Ay sen onu boşver de, beni dinleyip kabul etseydin adamı şimdiye duldun. Üzülme ama gencecik kızsın bulursun birini."
    "Of Necla, alemsin! Ona mı üzüldüm ben, iyi bir insandı. Beni de seviyordu. Ailesine üzüldüm, kız kardeşi vardı yıkılmıştır şimdi." Bir süre ikisi de sustular, ikisinin de erkek kardeşi vardı ve ikisinin de kardeşleri ölmüştü. Biri gerçek manada biriyse manevi. "Sen gelmeden önce evlilik teklifini kabul etmeyi düşündüm."
    "Kapatalım artık konuyu. İçim sıkıldı, hamileyim ben! Ne düşünürsen başına o gelir derler." Dedi Necla gerginlikle, bir yandan tırnaklarını koltuğun kenarına vuruyor, bir yandan başını sallıyordu. Bebeğin doğmasına son bir ay kalmıştı. İyice gergindi Necla.
    "Tamam, tamam sorun yok. Her şey güzel olacak." Dedi genç kız ve hemen ardından 'Al işte yine ikiyüzlülük' diye düşündü 'hiç bir şey iyi olmayacak' "Bebeğin adını ne koyacaksın?"
    "En çok ihtiyacım olan şeyin ismini."
    "Çocuğa da para ismi konulmaz ki" Dedi hemen kız gülerek. "Dolar gel buraya."
    Necla yüzünü buruşturdu.
    "Kopek mi bu! Tabi ki Umut koyacağım. İnsan parasız yapamaz, doğru. Ama umutsuz kalınca ölür. Hem de kelimenin tam manasıyla." Şimdi genç kızın gözlerinin tam içine bakıyordu "Bir umuttu yaşatan insanı" diye mırıldandı.
    "Sağ ol Bulutsuzluk Özlemi... Çay yapayım mı?"
    "Yapma. Ben evime çıkıyorum, haber vermeye geldim sadece." Necla oturduğu yerden kalktı, genç kız oturmaya devam etti.

    Gergin bir ortam oluşmuştu ve kız gerginliğe katlanamayacak kadar yorgundu. Necla kapıdan çıkmak üzereyken döndü.
    Derin bir nefes aldı "Benim durumum belli... Yetimim, fakirim, orta yaşın üstündeyim, devletin verdiği üç kuruştan fazlası geçmez elime ama sen... İş bulsan bulursun, anneni arasan görüşürsün, nefes alsan rutubet yerine hava girer ciğerine. Susayım dedim ama sen söylemiştin bana, bir şair 'hiçbir şey olmamış gibi davranmak taşlara mahsustur' demiş. Ne taşım, ne kalpsiz. Benim Umut'um böyle iğrenç bir yerde tek başına oturup umutsuz kalsa vururdum kendimi." Dedi ve kızın cevap vermesine fırsat vermeden kapıyı sertçe kapayarak gitti.
    'Hamilelik yaramadı buna, iyice delirdi' diye düşündü genç kız 'hem ne zaman İbrahim Tenekeci'nin sözünü söylemişti ki? Yoksa bu gizli gizli kitap mı okuyordu? Yok canım, nerden okusun kitap olmuş kaç para.'
    "Umut'um, umutsuz kalsa vururdum kendimi." diye tekrar etti sessizce kız. "Umudum, umutsuz kalsa"
    Yorgundu ama Necla bir bomba bırakıp kaçmıştı evine, muhasebeci ölmüştü. Ölüm varsa umut nasıl olsun? Yaşamaya değil de ölümden sonraya mı saklamalıydı umudu? Bir umut muydu yaşatan insanı?
    İnsanlar neden hep umutlu olmaya çalışırdı, umutsuz olsa ne olurdu sanki. Umut dediğin basit bir duygu değil miydi? Yorulmuyorlar mıydı? Sürekli umutlu olmaya dair inançları boğmuyor muydu onları? Umutsuz olduklarında kendilerini daha fazla suçlamıyorlar mıydı?
    Ne demişti Necla 'Nefes alsan rutubet yerine hava girer ciğerine' güldü, yine gülmek için sadece. Astımı vardı kızın, havayı bile zor alıyordu zaten.

    Genç kız bir kere bakmıştı içinde yeşeren umut tomurcuklarına onda da fırtına geçmişti üzerinden.
    Annesi, abisinin ve kardeşinin ölümünden kendini suçluyordu. En sonunda delirmişti. Annesinin odasına her girdiğinde 'bak kardeşinle konuşuyorum' derdi. 'Anne öldü onlar' demeye cesaret edemezdi kız. En sonunda annesine bakacak bir kadın bulup kaçtı.
    Babasının annesine kalan emekli maaşı da doğrudan bakıcı kadının banka hesabına gidiyordu. Maddi manevi uğraşmıyordu kız. Bencildi. Bencildi ve bunun farkındaydı. Bu yüzden her geçen gün daha da umutsuz oluyordu.
    Ne çabuk kabullenmişti her şeyi. Babasıyla kardeşinin ölmesini, annesinin delirmesini.
    İşten çıkarılalı kaç saat olmuştu daha. Üstelik insanlar ölmüştü. "Hala umut diyor Necla!" Diye fırladı koltuktan. Evin içinde dolandı durdu bütün gece, nasıl olsa sabah erkenden gidecek işi yoktu. Mutfağa gitti, salona geldi, telefonunu buldu, bataryasını çıkardı taktı...
    "Belki" Dedi en sonunda "Belki umut doğduğunda benim de umudum olur."
    Hava aydınlandığında yeni uyumaya başlamıştı. Rüyasında Umut'u gördü. Minicik elleriyle tutuyordu genç kızın parmaklarını. Genç kız uzun zamandır hissetmediği 'mutluluk' adlı duyguyu keşfetti o sabah. Necla gerçekten umuda gebeymiş...
  • Rahatsızdı genç kız. Her gün etrafında dönen aşk budalalıklarından, utanmaz yalancılardan, gözü dönmüş insanlardan, içi boş muhabbetlerden, yapmacık sohbetlerden. Rahatsızdı yazılan bütün o romanlardan. Sahte düş kırıklıklarını okumaktan. Bir kız aşık olmak zorunda mıydı evinde çalıştığı zengin züppeye? Bir kadın illa kedi mi sevmeliydi merhametli görünebilmek için? Kendine kitaplardan bir kule inşa edemez miydi? Toplumsal eşitsizlikler yüzünden cinayet işleyemez miydi mesela? Ya da şiddet gördüğünde bile beyaz atlı prensini mi beklemeliydi?
    Kadın dediğin çiçek miydi, böcek miydi, bulut muydu, aşk mıydı, zehir miydi, panzehir miydi?
    30'lu yılların "özgürlük meşalesi" sloganlı, feminist pazarlamasıyla eline yapışmış sigarası, kalbinde umutsuzluk dalgasıyla yürüyordu genç kız. Umutsuzdu çünkü bugün işten çıkarılmıştı, umutsuzdu çünkü bakmak zorunda olduğu sadece kendisiydi...

    Eve gittiğinde ev karanlıktı, en az 1981 yılının saat 24:00'den sonraki sokakları gibi. Işığı yakmak için bir süre kapıya dayanarak bekledi. Bir dayanacak kapısı kalmıştı oda gidecekti yakında. Kira ayın 13 ünde. Banka borcu son ödemesi 17, eve yeni aldığı televizyon taksiti 25.
    Ülke toptan krizde.
    Vicdan krizi.
    Espriler bile yavan, düşündürmediği için gülen insanlar. Genç kızda güldü haline ama gülmek için güldü. Gülünecek bir sebep arasaydı bulamazdı.
    Midesi bulandı ve sigarasının hala elinde olduğunu fark etti. Hemen portmantonun üzerinde duran kül tablasını alarak söndürdü onu. Halıya kül düşseydi yanmıştı, izini çıkarmak için uğraşır dururdu bütün gece. Kırmızı-lacivert desenlerle süslü halıyı evle beraber kiralamıştı. Kendisine ait olan bir televizyon vardı, oda taksitlerini ödemeden bozulmuştu zaten.
    Uzunca bir süre durdu öylece...
    Komşuların duyamayacağı bir sesle "Yeter!" Diye bağırdı karanlık eve, "Yeter artık. Yeter bu umutsuzluk. Kes gülmeyi, kes sızlanmayı."
    Işıkları açtı, perdeleri kapadı, paltosunu astı, saçlarını topladı. Gidip mavi koltuğuna oturdu.

    O da son okuduğu romandaki gibi bir adam mı bulsaydı acaba? Kirasını öder, eve yemek getirirdi en azından. Zaten eski iş yerindeki muhasebeci evlilik teklifi etmişti. Ahlaklı bir para kazanma yöntemi olurdu evlenmek. 'Hayır kendini satmak olur bu' diye düşündü sonra...
    Gerçi her gün kendini satıyor sayılırdı, toplumun her istediğini yapan uyumlu bir insandı, insanların onaylamadığı şeyleri yapmaktan kaçınır onayladıklarıyla oyalanırdı. Mutsuz olsa bile. Ama ikisini aynı kefeye koyamazdı herhalde. Hem o kadar da uyumlu değildi, uyumlu görünüyordu sadece.
    Kalktı kendine bol telveli bir kahve yaptı. Kahve uykusunu kaçırmazdı hiç, aksine uykusu varsa hiçbir kafein engel olamazdı uyumasına. Ama uykusu gelmeyince suçu kafeine atardı. Laktoz intoleransıda bulunmazdı. Hiçbir şeye alerjisi yoktu ikiyüzlülüğe olduğu kadar. Yine de kendini ikiyüzlü hissediyordu bu sıralar, sevmediği kaç kişinin yüzüne gülmüştü onları kırmamak için ya da kaç kişiye 'her şey iyi olacak' demişti hiç bir şey iyi olmazken?
    Bilmiyordu. Dalgındı ve yorgundu ama uykusu yoktu. Yine suçu işten kovulmadan önce içtiği kahveye attı. Severdi suçlamayı. Kendini suçlardı, başkalarını suçlardı, ayağına takılan taşı suçlardı.

    Kapı çaldığında saat gece yarısını geçmiş, kahvesini bitirmişti. Yavaşça kalktı koltuğundan, tedirgindi.
    "Kim o?" Diye sordu gözünü kapı deliğine dayayarak. Gelenin üst komşusu Necla olduğunu görünce açtı hemen kapıyı. "Hayrola bu saatte?"
    "Telefonuna ulaşılamıyor" Dedi Necla heyecanla "Haberleri izledin mi?"
    "Yoo izlemedim, televizyon bozuldu."
    "Sizin iş yerinin orada patlama olmuş. Bir apartmanın doğalgazı mı ne patlamış. Yangında yayılmış. Ölenler arasında tanıdık bir isim gördüm...Kapıda mı anlatayım bunları canım? Giriyorum içeri." İçeri geçerken konuşmaya devam ediyordu "Senin bana anlattığın bir adam varya onun ismini gördüm, hani sana evlilik teklifi etmişti"
    "Muhasebeci mi?" Dedi hemen genç kız, şaşırmıştı. Kapıyı kapatıp Necla'nın yanına koştu.
    "Evet muhasebeci, fotoğrafını gösterdiler. Dalyan gibi çocukmuş, yazık olmuş." Yazık olmuş! Yazık olmuş! Necla bu arada bir sigara yakmıştı.
    "Ahmet peki?" Diye sordu kız "Oda bizim orada çalışıyordu."
    "Ahmet mi? Sorma şu zevzeği, bana yaptıklarından sonra ölse daha iyi ama yok, adını görmedim onun. Belki yaralanmıştır, hem yaralıların ismini göstermiyorlar haberlerde. Boyu devrilesice." Dedi sinirle bir yandan sigara içiyor bir yandan 8 aylık karnını okşuyordu.
    "Ay Necla, sende bırak şu sigarayı" uzanıp elinden aldı "içme şunu söyledim sana bebeğe zarar"
    "Garibimin babasından daha büyük zararımı var. Anam kardeşim doğana kadar içti sigara bir şeycik de olmadı hem, bu sabiye mi olacak? Senide hiç anlamam üniversite okumuş kızsın, ne işin var burada? Gelip ders verir gibi konuşuyorsun."
    "Allah korusun bir şey olur çocuğa sonra suçlayıp durursun kendini. Okumuş kızsam dinleyeceksin beni, hoş okumakla da olmuyor." Dedi sigarayı söndürürken.
    "Ay sen onu boşver de, beni dinleyip kabul etseydin adamı şimdiye duldun. Üzülme ama gencecik kızsın bulursun birini."
    "Of Necla, alemsin! Ona mı üzüldüm ben, iyi bir insandı. Beni de seviyordu. Ailesine üzüldüm, kız kardeşi vardı yıkılmıştır şimdi." Bir süre ikisi de sustular, ikisinin de erkek kardeşi vardı ve ikisinin de kardeşleri ölmüştü. Biri gerçek manada biriyse manevi. "Sen gelmeden önce evlilik teklifini kabul etmeyi düşündüm."
    "Kapatalım artık konuyu. İçim sıkıldı, hamileyim ben! Ne düşünürsen başına o gelir derler." Dedi Necla gerginlikle, bir yandan tırnaklarını koltuğun kenarına vuruyor, bir yandan başını sallıyordu. Bebeğin doğmasına son bir ay kalmıştı. İyice gergindi Necla.
    "Tamam, tamam sorun yok. Her şey güzel olacak." Dedi genç kız ve hemen ardından 'Al işte yine ikiyüzlülük' diye düşündü 'hiç bir şey iyi olmayacak' "Bebeğin adını ne koyacaksın?"
    "En çok ihtiyacım olan şeyin ismini."
    "Çocuğa da para ismi konulmaz ki" Dedi hemen kız gülerek. "Dolar gel buraya."
    Necla yüzünü buruşturdu.
    "Kopek mi bu! Tabi ki Umut koyacağım. İnsan parasız yapamaz, doğru. Ama umutsuz kalınca ölür. Hem de kelimenin tam manasıyla." Şimdi genç kızın gözlerinin tam içine bakıyordu "Bir umuttu yaşatan insanı" diye mırıldandı.
    "Sağ ol Bulutsuzluk Özlemi... Çay yapayım mı?"
    "Yapma. Ben evime çıkıyorum, haber vermeye geldim sadece." Necla oturduğu yerden kalktı, genç kız oturmaya devam etti.

    Gergin bir ortam oluşmuştu ve kız gerginliğe katlanamayacak kadar yorgundu. Necla kapıdan çıkmak üzereyken döndü.
    Derin bir nefes aldı "Benim durumum belli... Yetimim, fakirim, orta yaşın üstündeyim, devletin verdiği üç kuruştan fazlası geçmez elime ama sen... İş bulsan bulursun, anneni arasan görüşürsün, nefes alsan rutubet yerine hava girer ciğerine. Susayım dedim ama sen söylemiştin bana, bir şair 'hiçbir şey olmamış gibi davranmak taşlara mahsustur' demiş. Ne taşım, ne kalpsiz. Benim Umut'um böyle iğrenç bir yerde tek başına oturup umutsuz kalsa vururdum kendimi." Dedi ve kızın cevap vermesine fırsat vermeden kapıyı sertçe kapayarak gitti.
    'Hamilelik yaramadı buna, iyice delirdi' diye düşündü genç kız 'hem ne zaman İbrahim Tenekeci'nin sözünü söylemişti ki? Yoksa bu gizli gizli kitap mı okuyordu? Yok canım, nerden okusun kitap olmuş kaç para.'
    "Umut'um, umutsuz kalsa vururdum kendimi." diye tekrar etti sessizce kız. "Umudum, umutsuz kalsa"
    Yorgundu ama Necla bir bomba bırakıp kaçmıştı evine, muhasebeci ölmüştü. Ölüm varsa umut nasıl olsun? Yaşamaya değil de ölümden sonraya mı saklamalıydı umudu? Bir umut muydu yaşatan insanı?
    İnsanlar neden hep umutlu olmaya çalışırdı, umutsuz olsa ne olurdu sanki. Umut dediğin basit bir duygu değil miydi? Yorulmuyorlar mıydı? Sürekli umutlu olmaya dair inançları boğmuyor muydu onları? Umutsuz olduklarında kendilerini daha fazla suçlamıyorlar mıydı?
    Ne demişti Necla 'Nefes alsan rutubet yerine hava girer ciğerine' güldü, yine gülmek için sadece. Astımı vardı kızın, havayı bile zor alıyordu zaten.

    Genç kız bir kere bakmıştı içinde yeşeren umut tomurcuklarına onda da fırtına geçmişti üzerinden.
    Annesi, babasının ve kardeşinin ölümünden kendini suçluyordu. En sonunda delirmişti. Annesinin odasına her girdiğinde 'bak kardeşinle konuşuyorum' derdi. 'Anne öldü onlar' demeye cesaret edemezdi kız. En sonunda annesine bakacak bir kadın bulup kaçtı.
    Babasının annesine kalan emekli maaşı da doğrudan bakıcı kadının banka hesabına gidiyordu. Maddi manevi uğraşmıyordu kız. Bencildi. Bencildi ve bunun farkındaydı. Bu yüzden her geçen gün daha da umutsuz oluyordu.
    Ne çabuk kabullenmişti her şeyi. Babasıyla kardeşinin ölmesini, annesinin delirmesini.
    İşten çıkarılalı kaç saat olmuştu daha. Üstelik insanlar ölmüştü. "Hala umut diyor Necla!" Diye fırladı koltuktan. Evin içinde dolandı durdu bütün gece, nasıl olsa sabah erkenden gidecek işi yoktu. Mutfağa gitti, salona geldi, telefonunu buldu, bataryasını çıkardı taktı...
    "Belki" Dedi en sonunda "Belki umut doğduğunda benim de umudum olur."
    Hava aydınlandığında yeni uyumaya başlamıştı. Rüyasında Umut'u gördü. Minicik elleriyle tutuyordu genç kızın parmaklarını. Genç kız uzun zamandır hissetmediği 'mutluluk' adlı duyguyu keşfetti o sabah. Necla gerçekten umuda gebeymiş...