• “Bu kadar belli miydi?”
    “Yüzünden okunuyor. Haber var mı, umut verdi mi?”
    “Haber yok. Umut ise her zaman vardır, Finn.”
  • Gece iki sularına yakındı. Kur’an’dan sure okuyan birinin sesiyle uyanmıştım. Tamam. Bu sefer öldün işte. İşte bu sefer hikâyen yerle yeksan oldu. Hiçbir şeye yetişemeden öldün gittin, dedim.
    Hâlâ yaşıyor olabileceğime dair de bir umut vardı içimde. Bu yüzden telefonu elime aldım. Annemi arasa mıydım acaba? Ölmüş olsam bile asla aramamalıydım. Gecenin bir yarısı ararsam şimdi kadın durduk yere meraklanırdı. Rehberi dolaşırken C harfine geldim. Burada arayacağım kişi vardı. Ama yanlışlıkla arayacağım kişinin yerine bir altındaki bizim bakkal Rıza ağabeyin çırağı Çağlar’ı aradım.
    Uykulu bir ses tonuyla telefonu açtı Çağlar,
    -Alo, dedi.
    Lafı fazla dolandırmadan direk sordum,
    -Çağlar, ben öldüm mü?
    -Abi sen yaşamıyordun ki ölesin. Hem gecenin bir yarısı ya, gece gece bu tip saçmasapan sorular için insan mı rahatsız edilir ya? Abi kapat allasen. Sabah ara. O zaman sakin kafayla bir daha konuşalım.
    Sonra da telefonu yüzüme kapattı.
    Çağlar’la konuştuktan sonra, kapının çalışına kadar uyumaya devam ettim. Kapı çalınca, yaşıyor olduğuma sevindim. Ellerimi iki yana açıp “Drogbaaaaa” diye bağırdım. Sonra kapıya yanaştım. Delikten bile bakma gereksiniminde bulunmadan kapıyı açtım. Kapıyı açınca bir an tereddüt yaşadım beklemediğim bir kişi vardı kapıda. Evet, kendim gelmişti. Basbayağı kapıda kendim duruyordu. Bu işin içinde, birileri olmalıydı, yoksa bu durumu izah etmenin kesinlikle mümkünatı yoktu. Kapıdaki kişi, yani kendim yalnızlığın ve kimsesizliğin tüm emarelerini taşıyan cinsteydi. Tüm heybetiyle görünüyordu karşımda şimdi.
    -İçeri buyur etmeyecek misin?
    -Geç bakalım içeri.
    İçeri geçti, üçlü koltuğa oturdu. Ben de çalışma masama oturdum. Bir taraftan yayınevini bugün, yarın biter diye oyaladığım çeviriyi yetiştirmeye çalışıyor diğer taraftan da kahvemi yudumluyordum.
    -O kadar mil uzaktan geldik. Bir çay koysan da içsek,
    -Ne çayı ya, daha memlekete gitmedim bu yüzden kaçak çay yok!”
    -Biliyorum onu. Geçen arkadaşın kokulu mu ne bir çay getirmişti. Hatta baya da övmüştü, onu demlesen ya işte.
    -Ulan, ne üşengeç herifsin sen ya, kalkıp kendi çayını koysana.
    -Bir insan bu kadar geçimsiz olur. Sen daha kendi kendinle bile geçinemiyorsun.
    Kalktım sinirle. Oflaya puflaya çayı koydum. Sonra masama tekrardan oturdum. Çay demini aldıktan sonra bardaklara doldurdum. İçeri girdiğimde karşılaştığım manzara çok ilginçti. Hiçbir şey söylemeye tenezzül bile etmeden bilgisayarımı almış. Kulaklığımı takmış. Üçlü koltuğa boylu boyunca uzanmıştı. Sehpayı önüne çektim. Çayını masaya koydum. Çayın yanına da en sevdiği bisküvilerden olan cicibebe bisküvilerini koydum. Sevindi hemen garibim.
    Biraz çeviri yaptıktan sonra yatağa uzandım. Yatağa uzandıktan sonra uzun uzun kendimi seyretmeye başladım. Çorabın yarısını yine ayağından çıkarmıştı. Çorap sadece ayak parmaklarının ucunda duruyordu. Pür dikkat filmi odaklanmıştı. Büyük ihtimal yine “La Grande Belleza”yı izliyordu.
    Komodinimin yanında duran bir kağıt parçasını elimle buruşturup, fırlatıp attım kendime doğru. Önce ürktü, sonra ise ciddi bir tavır tavındı. Kağıdı eline aldı, suratıma bakarak
    -Ne bu çocukça hareketler Can, hiç yakışıyor mu senin gibi birine?
    Cevap veremedim. Karşımdaki kendime iyice üzülmeye başlamıştım. Çok boşlamıştı kendini çok. Bu durumu ve gidişat hiç iyi değildi.
    -Kalk, dedim.
    Kendim ayağa kalktı. Uzanıp kendimi yanaklarımdan öptüm.
    -Abi n’apıyorsun, allah aşkına. Maazallah biri görecek bizi. Sonra deli diyecekler. Hayır, anlatamam da bu durumu.
    -Amaan, takma onları be tosunum. Asıl onlar anormal, bizler normaliz.
    Köşedeki Tavuk dönerci Rıfkı ağabeyden, sırf üşendiğim için her gün 3 liraya tavuk döner yemekten biraz kafayı üşütmüş olduğumu da düşünmedim değil bir miktar. Kalktım. Hazırlandım. Kendime seslendim,
    -Ben dışarı çıkıyorum, evde yiyecek hiçbir şey kalmadı. Gideyim birkaç parça bir şey alayım. Bugün kendimize şöyle bir ziyafet çekip, felekten bir gece çalalım. Hem sen orada iki büklüm oldun geç şu yatağa uzan.
    -Ne iyi olur be,
    Sonra da hemen yatağa atladı. Kızdım.
    -Şu yatağa biraz yavaş oturur musun? Zaten sağlam değil, iş çıkaracaksın başımıza durduk yere.
    Evden çıkmadan önce, annevari hareketlerle uyarılarda bulunmayı da ihmal etmedim.
    -Kim o demeden kesinlikle kapıyı açma. Çay demlersen eğer işin bittikten sonra ocağın altını kapa. Uyumadan önce de sigaranı söndür.
    Evden çıkıp kapıyı kilitlerken karşı komşum Müzeyyen Abla ile karşılaştım.
    -N’apıyorsun evladım?
    -İyiyim diyemeden başlamıştı dert yakınmaya...
    -N’apacağım oğlum ben bu adamla, nasıl baş edeceğim? Sen dün Kur’an okunan bir kanalı aç, sonra da öyle uyuya kal. Hayır bu yaştan sonra çarpılacak kalacak o olacak.
    O sırada Zafer ağabey de sesleri duyduktan sonra kapıya gelmişti.
    -Yapma hanım, duyan da bizi hiç ibadetini yapmayan biri sanacak!”
    -Yapıyor musun Zafer?
    -Yapıyorum tabii Müzeyyen, işte Cuma günleri namaza gidiyorum ya.
    Allah, Muhammed aşkına Zafer. Yapma! Tek onunla yeter mi?
    Kapıda tatlı tatlı atışıyorlardı, ben ise seyrediyordum. Sonra dün geceyi düşündüm, halbuki ölmüş olmamla ilgili kafamdan neler neler geçmişti.
    Pek konuşmama fırsat verdirmiyorlardı ama ben ikisini de bir punduna getirip araya girme gafletinde bulundum.
    -Fakat Müzeyyen abla, bu derin bir tutku. Zafer ağabeyim, bu alemin en kral abisidir. Hatta kralın da kralı bir abimizdir. Bunları söylerken Zafer ağabey, kafasını havaya kaldırmıştı, vakur bir edayla Müzeyyen ablaya bakarak kafasını sallıyordu.
    -Konuş Can konuş, duy Müzeyyen duy!
    Konuşmaya devam ettim...
    -Müzeyyen abla, bak mesela ben bu apartmana taşındığımdan beri, Zafer ağabeyin, Ramazan ayında bir kez bile orucunu kaçırdığını görmedim.
    Müzeyyen abla o sırada kahkahalarla gülmeye başlamıştı. Zafer ağabeyin, o gururlu edası o an Müzeyyen ablanın gülüşünün altında ezildi, büzüldü, küçücük kaldı.
    -Bizde tutmak isterdik oruçlarımızı da hastalıklardan fırsat bulamıyoruz.
    Halbuki öyle değildi. Zafer ağabey, emekli olduktan sonra iyice kabuğuna çekilmişti. Kendi kabuğunun içinde bir türlü boğazını tutamıyordu. 110 kilo olmuştu bu yüzden. Doktor zayıflaması için diyet programı veriyordu. Pazartesi diyete başlayıp, Salı bırakangillerdendi o da.
    Apartmandan ayrıldım. Önce elektrik idaresine gidip elektrik faturasını yatırdım. Sonra da alışveriş için markete gittim. Marketten tam çıkarken, Onur’la karşılaştım. Elinde kitap vardı. Okuldan yeni çıkmış olduğu belliydi.
    -N’apıyorsun?
    “N’apayım. Alışveriş yaptım şimdi de eve geçiyorum.
    -Canım çok sıkkın Can, bir çay içip sonra da biraz laflasak mı, ne dersin?
    -Onur, başka zaman konuşalım mı? Çünkü evde kendim bekliyor hem saat de geç oldu, acıkmıştır şimdi o baya.
    -Boş ver abi, beklesin. Bekler bekler gider. İnsanın kendisi bile beklemez bu zaman da, haydi gel.
    İyi peki madem diyerek Onur’un peşine takıldım...
    Onur’la her zaman gittiğimiz kafeye gittik. Bu kafede ne buluyorduk hiç bilmiyorum. Bizi cezbeden bir tarafı da yoktu ama Onur muhakkak bir şeyler buluyordu. Çünkü her defasında çayları berbat olmasına rağmen hep buraya getiriyordu beni. Onur ve ben cebimizden sigara paketlerini çıkarıp masaya koyduk. Sonuçta ikimiz de, masaya konulan sigaranın anlamını biliyorduk. Garson masaya geldi.
    -Ne içersiniz?
    Çayları söylerken Onur’un halinde inceden bir tedirginlik sezmiştim ancak anlam verememiştim. Garson bir süre sonra tekrardan gelip, masaya çayları getirmişti. Çayları tam masaya koyarken. Onur birden anlamsız bir şekilde titremeye başladı.
    Onur, n’apıyorsun diyemeden, çayı olduğu gibi üzerine döktü. Sonra bir ara Esra Ceyhan’ın programına katılan uçan adam Sabri gibi “Allah” diyerek fırladı masadan. Çevrede oturan birkaç kişi, Tarık Mengüç gibi kaçışıyordu. Elimi bir aşağı bir yukarı sallayarak, sakin olun, sakin sadece çay döküldü diyerek sakinleştiriyordum herkesi. Herkes, o an sanki birkaç dakika önce kendileri kaçışmamış gibi tekrardan masaya oturup harala gürele muhabbete tutuldular.
    Bayan garson tekrardan masaya gelmişti. Elindeki ıslak bezi Onur’a uzattı.
    -İyi misiniz?
    Onur kekeleyerek, "İiyiyiyiiyim" gibi birtakım sesler çıkardı. Bayan garson elindeki bezle masayı iyice bir silip, yanımızdan ayrıldı. Onur, sırılsıklam olmuş sigara paketinden en kurusunu seçip tekrardan sigarasını yaktı. Derin bir nefes aldıktan sonra
    -Can, ben aşık oldum kardeşim.
    -Onu anladım Onur, sen bana bilmediğim başka bir şey söyle.
    -Adı, Ece.
    -Çayları, masaya getiren bayan garson mu?
    Şaşırarak gözlerimin içine baktı.
    -Nereden anladın?
    -Bunda anlaşılmayacak bir şey yok Onur. Bayan garsona aşık olduğun, Edirne’den Kars’a, Dünya’dan Mars’a kadar belli. Peki onun, ona karşı hissettiklerinden haberi var mı?
    -Yok.
    -Eee konuşsana o zaman kardeşim, neden bunu içinde tutuyorsun. Onun da bundan haberi olması gerekmez mi?
    -Can, benim mektup yazmam lazım. Biliyorsun ki konuşmayı beceremem.
    -Yaz o zaman.
    -Yazamam ben. En son lisedeyken mektup yazmıştım. O da üst kat komşumuz emekli öğretmen Salih ağabeyeydi. Mektubu okuduktan sonra annemi, babamı çağırıp ne biçim bir çocuk yetiştiriyorsunuz. Yazdıkları imla hatasından geçilmiyor, diye paylamıştı.
    -Onurcuğum, bak canım kardeşim anlıyorum seni ama ben bunu yapamam. Bu çünkü senin hissettiklerin. Senin hissettiğin duyguları ben nasıl anlatayım?
    -Neden abi, sen yazı mazı işleriyle uğraşıyorsun ya,
    -Evet, doğru. Yazı işleriyle uğraşıyorum. Ama ben yazarların yazdıklarını çeviriyorum. Bunlar da zaten çocuk hikayeleri. Hatta Çocuk Kalbi’ni okuduktan sonra bir süre okumaya küsülen cinsten. Yani anlayacağın kardeşim, başlayabilecek bir ilişkiyi başlamadan bitirebilir. Ben bunun vebali altında kalmak istemem.
    -Çocuk Kalbi, kötü bir kitap değildi ki ama.
    -O kadar cümle kurdum. Sadece onu mu anladın?
    -Ama Çocuk Kalbi, kötü bir kitap diyorsun?
    -Değil ulan değil. Sadece çok pesimist bir havası vardı o yani.
    Sigara paketimden kuru kalmış sigaralardan ben de bulup yaktım. O sırada garson kız kapıda bekliyordu. Üzerinde önlüğü yoktu galiba mesaisi bitmiş olmalıydı. Sürekli saatine bakıp duruyordu. Karşıdan biri ona doğru yaklaşıyordu. Gelir gelmez, bizim bayan garsonla sıkı sıkı sarıldılar. Ben işin vehametini anlayıp, binbir şebeklik yaparak Onur’un o yöne doğru bakmasını engellemeye çalışıyordum ama bu durumu engellemeye gücüm yetmemişti.
    Onur’un elinde tuttuğu sigara henüz bitmeden masadan el yordamıyla kuru sigaralardan birini bulup yakmaya çalışıyordu ama sigara bir türlü yanmıyordu. Sigara yanmadıkça, Onur küfürler savuruyordu. Çocuk Kalbi meselesinden dolayı mıydı, ıslak olduğu için yanmayan sigara için miydi yoksa aşık olduğu kadının az önce el ele tutuşup kafeden ayrılışı mıydı? Bilmiyordum.
    Ayağa kalktım. Elimi Onur’un omzuna attım.
    -Haydi gel, gidelim kardeşim.
    Bir süre Onur’la sokaklarda yürüdük. Sokaklarda yürürken tek kelime konuşmadık. Sadece ıslak olduğu için yanmayan sigaraları yakmaya çalışıp, yakamadıkça küfürler savurduk. Küfürler savurdukça rahatladık. Rahatladıkça, kendimize geldik. Köşebaşındaki mısırcıdan iki közlenmiş mısır aldık. Hayata döndük.
    Onur’u eve bıraktıktan sonra, elimde tuttuğum market poşetleriyle apartmana girdim. Bizim kata geldiğimde, Müzeyyen abla ve Zafer ağabeyin kapıları sonuna kadar açık duruyordu. Telaşlanarak, hemen içeri girdim. Zafer ağabey, Müzeyyen ablanın dizlerine uzanmıştı. Müzeyyen abla, bir taraftan elma soyuyor diğer taraftan da soyduğu elmaları Zafer ağabeye yediriyordu. Halbuki sabah gördüğüm manzarada, sürekli didişen sanki onlar değillermiş gibi. Hangi gazetenin son sayfasında okuduğumu hatırlayamadığım “Evlilikte, arada küçük tatlı atışmalar ilişkiyi canlı tutar,” tarzı bir haber geldi aklıma. Ne kadar da saçma diyordum. Bir insan seviyorsa, neden didişsin, kendini paralasın, neden birbirlerinin yüreğini tüketsin. Ama gördüğüm bu manzaradan sonra, artık konuşacak pek bir şey kalmamıştı. Usulca evden çıkıp, yavaş bir şekilde kapıyı arkalarından kapattım.
    Nihayet sonunda kendimi eve atabilmiştim. Masada çevirmekte olduğum kitap hâlâ olduğu gibi duruyordu. Yatağa uzandım. Yatağa uzandıktan sonra, gözüm komodinimin bir köşesine iliştirilmiş bir kağıt parçasına takıldı. Elime aldım, bir süre yazıyı evirip çevirip durdum. Sonra unuttuğum kendim geldi aklıma. Ne de çabuk unutmuştum yine kendimi. Tabii beklemedi. O da benden sıkıldı ve çekip gitti. Tüm cesaretimi toplayıp, mektubu okumaya başladım.
    “Hep kendini ihmal ediyorsun, unutuyorsun. Bir gün bile, kendin için yaşamadın şu hayatı. Hep başkaları için, hayat kurdun kendine. Onlar üzerinden hayatını şekillendirdin. Onlar terk etti, onlar berbat etti bazen hayatını ama hep onlar iyiydi dedin. Onlar hiçbir zaman kötü olamazdı. Çünkü sen hiçbir şeyi hak etmiyorsun dedin kendine. Kalk ve aynaya bak Can! Şu mahvettiğin hayatını orada gör, tabii biraz cesaretin varsa.”
    Unuttuğum kendimin, bana arkamdan sadece birkaç satır yazıyla veda etmesi çok ağrıma dokunmuştu. Haklıydı, hiçbir şey diyemedim. Gözyaşlarımı ceketimin koluyla sildim. Kalktım, sabahtan kalma çayı ısıttım. Çayımı bardağa doldurup, çalışma masamın tekrardan başına geçtim. O sırada telefonum uzun uzun çalmaya başladı. Arayan okuldan başka bir arkadaşımdı. Telefonu sessize alıp, çevirmekte olduğum hikâyenin ilk cümlesini çevirdim: “Ölmedim ama yaşamadım da.”
  • O zaman İbrahim hakkında konuşmak doğrudur. Yücelikleri
    kavrandığı zaman yüceler asla zarar veremez. Bu iki uçlu bir kılıç
    gibidir; kurtuluşu ve ölümü getiren. Eğer onun hakkında konuşmak
    bana düşseydi, İbrahim’in, Allah’ın seçtiği olarak adlandırılmayı
    hak eden tam bir dindar ve Allah korkusu olan bir adam
    olduğunu göstererek başlardım. Ancak böyle bir insan böyle bir
    sınava tabi tutulabilir; Peki böyle bir insan kimdir? Sonra
    İbrahim’in İshak’ı nasıl sevdiğini tanımlardım. Bu amaçla, bütün
    iyi ruhlara benim konuşmamı bir babanın oğlu için duyduğu
    sevgi kadar coşkun yapmak amacıyla desteklemeleri için yalvarırdım.
    Bunu öyle bir yolla tanımayı umut ederdim ki; dünyadaki
    çok az baba oğlu için böyle bir sevgiyi sürdürmeye cesaret edebilirdi.
    Yine de eğer o İbrahim gibi sevmezse, İshak’ı adamaya ilişkin
    bütün düşünceler bir ayartma olacaktır. Burada birkaç pazara
    yetecek kadar söyleyecek sözümüz var, bu nedenle acele etmeye
    gerek yok. Eğer konuşmam konuyu hakkıyla ele alabilirse, sonuç
    bazı babaların daha fazla dinlemek istememesi; ancak bu an için
    sanki İbrahim kadar sevmede gerçekten başarılı olmuşlar gibi
    mutlu olmaları olacaktır. Bunlardan birisi İbrahim’in eyleminin
    yüceliğini, ancak aynı zamanda korkutuculuğunu da kavradıktan
    sonra, maceraya atılmak için yola çıkarsa, atımı eğerler ve onunla
    birlikte sürerdim. Moriah dağına gelmeden önceki her bir durakta,
    ona hâlâ geri dönebileceğini, böyle bir çatışma içinde sınanmak
    için çağrıldığı yanlış anlamasından dönebileceğini, cesaretten
    yoksun olduğu için günah çıkarabileceğini, Tanrı eğer İshak’ı
    istiyorsa, onu Tanrı’nın bizzat kendisinin alması gerektiğini açıklardım.
    Benim görüşüm böyle bir kişi sorumluluktan kurtarılmayacak;
    ancak bütün diğerleri gibi, tam zamanında olmasa bile,
    kutsanacaktır. Hatta iman zamanlarında böyle bir kişi bu yolla
    yargılanmaz mıydı? Yüce gönüllülüğe sahip olmuş olsaydı benim
    yaşamımı kurtarabilecek birisini tanıyorum.50 Yalın bir biçimde
    bana dedi ki; “Ne yapabileceğimi gayet iyi görüyorum, ancak
    kalkışmayacağım. Korkarım daha sonra gücüm kalmayacak ve
    ben bundan pişman olacağım.” Yüce gönüllü değildi, ancak onu
    bundan dolayı sevmekten kim vazgeçerdi ki?
  • Doğru dürüst çalamıyordum, ne piyanoyu, ne de hayatta başka bir şeyi. Hiçbir zaman bunu başaramamıştım. Her zaman aceleci, her zâman sabırsızdım. Her zaman araya bir şeyler girer, her zaman her işimi yarıda keserdi. Zaten bunu dosdoğru çalabilen de var mıydı ki? Hem bunu yapabilse bile neye yarardı? Büyük karanlıklar bu yüzden daha mı az karanlık, yanıtsız sorular bu yüzden daha mı az umut kırıcı, sonsuza dek gücümüzün yetemeyeceği şeyler karşısında duyulan çaresizlik daha mı az acı verici olacaktı? Bu yoldan yaşam mı açıklanacak, anlaşılacak ve bir eşkin at gibi mi koşulacaktı? Ya da bizi her zaman fırtınada taşıyan ve aslını aramak istersek bizi hemen suyun içine süpüren heybetli bir yelkenli miydi? Kimi zaman bu, önümde yeryüzünün ortasına kadar uzanıyormuş gibi görünen bir deliktir. Bu delik ne boşaltacaktır dışarı? Özlem mi? Umut mu? Mutluluk mu? Hangisi? Yorgunluk mu? Alın-yazısına boyun eğiş mi? Ölüm mü? Niçin yaşıyorum? Evet, niçin yaşıyorum ben?
  • Bir çocukla tanıştım ben bu kitapta. Yalnız, yapayalnız, anlaşılmayı bekleyen... Anne ve babası tarafından terkedilmiş, dedesi ve ninesiyle yaşayan bir çocuk. Ufacık şeylerle mutlu olan, dedesinin aldığı çantayla havalara uçan... Birçoğumuz için değerli görülmeyen şeyler değerli bu çocuk için. Kayalarla, çiçeklerle, çantasıyla konuşmayı çok sever. Haa bir de en büyük zevki dürbünüyle Beyaz Gemi'yi izlemek... En büyük hayali de bir gün balık olmak ve Beyaz Gemi'ye, "Selam Beyaz Gemi! Ben geldim." diyebilmektir.

    Sadece dedesi tarafından sevgi görür çocuk. Dedesinin anlattığı Boynuzlu Maral Ana masalına bütün kalbiyle inanır ve bir gün Maral (Geyik) Ana'nın gelmesini bekler.

    Ey çocuk! Hayran kaldım senin küçücük yüreğindeki vicdanına! Şiddet gören, "kısır karı" diye anılan teyzen şiddeti kabul etmişken, senin teyzene olan merhametine hayran kaldım. Ne çok öğrenecek şey var senden. Bıkmadan umut ettin, sıkılmadan istedin hayallerine kavuşmayı. İmkansız mıydı? Gelir miydi Maral Ana, balık olup gidebilir miydin Beyaz Gemi'ye?

    Ah çocuk!
    Yüreğimde öyle bir yerin var ki... Kıskandım vazgeçmeden isteyişini. Ama sana bir yer ayırdım kalbimde ve sen balık oldun orada. Bir de istediğin gibi, " Selam Beyaz Gemi! Ben geldim." dedin.

    İyi niyetlerinden, sevgi dolu yüreğinden öperim ÇOCUK...
  • 1. Eylül Dünya Barış Günümüz Kutlu Olsun dileğimiz Barış Birlik Beraberlik Kardeşlik biliyoruz zor gibi görülüyor ama Umut işte.. 💖🕊🕊🕊🕊

    "Ona “Haydi
    Savaşa” dediler
    Başkaca bir şey
    Söylemediler
    Aldılar köyünden
    Davulla zurnayla
    Geride üç çocuk
    Bir eş ve bir ana
    Eline bir silah
    Tutuşturdular
    Ve karşılaştı
    Düşman ordular
    Vurulup düştü
    İlk çatışmada
    Göğsünde bir oyuk
    Üç delik alnında
    “Ey bu topraklar için
    Toprağa düşen”
    Bir karış toprağın
    Var mıydı yaşarken?

    Ataol Behramoğlu Toprağa Düşen,
  • Kitabı okuyup bitirdikten sonra bir şeyler yazmak için suların durulmasını beklemek daha iyi oluyor. Bitirdiğim gibi yazsaydım biriken duygu selini etkisinde olacaktım. Şimdi daha objektif ve tutarlı şeyler yazabilirim kanımca :)

    Kitabın kısaca; sonlara doğru öğrendiğimiz trajik bir olaydan sonra fazla konuşmayan sessiz bir kişiliğe bürünen ve kendini basketbolda bulan Finley, ona olduğu gibi seven yine basketbol sevdalısı kız arkadaşı Erin, Finley gibi trajik bir olay yaşadıktan sonra kendini uzay sapkınlığı kılıfı ardına soyutlamış Russ karakterleri üzerinden yürüyen bir hikâyesi var. Bu kadar trajik olay üzerine hikaye belalı ve sorunlu bir yerde geçmeyecek de nerede geçecek değil mi?

    Hikayemiz Bellmont denilen daha çok siyahilerin egemen olduğu ama İrlanda çetelerinin de hüküm sürdüğü bir yerde geçiyor.Trajik, duygusal, dostluk temalı kalpleri ısıtan hikayeler için gayet tezat oluşturacak şekilde uygun bence :) İzlediyseniz Robin Williams’ın Can dostum filmi de buna benzer bir yerde geçiyordu ve o karakterlerin de aynı şekilde sorunlu ve trajik öyküleri vardı. Zaten kitabı bitirdikten sonra ben de böyle Can Dostum, Küçük Gün Işığım filmlerinden aldığım tadı bıraktı diyebilirim. Bir de bu hikayenin ergen versiyonu diyebileceğim Fransız yapımı Can Dostum (The Intouchables) filmi aklıma geldi.

    Siyahilerin egemen olduğu bir yer deyince basketboldan konuşmamak olmaz elbet. Hikâyenin yardımcı başrolü diyebiliriz. Karakterleri birbirine bağlayan trajik geçmişleri olduğu kadar onları iyi yönde destekleyen hikayenin motive edici kısmı olan basketbol, bağ kurma yolunu bir Jedi misali üstlenmiş :) Belki de bu romanı bir tık sevmem de benim de basketbolda olan düşkünlüğüm olabilir.

    Basketbol dışında iyi serpiştirilmiş yan karakterler Baba, Dede, Koç, basketbol takımı oyuncuları da hikâyede ki görevlerini hakkı ile yerine getiriyor. Şunu belirtmem gerek, kitap hoşuma gitti mi gitti, bir çırpıda bitirdim desem yeridir. Ancak; Finley’nin geçmişte yaşadığı trajik olayın ne olduğu hariç merak uyandırıcı bir şey yok diyebilirim hatta tekdüze ilerleyen birçok filmde de izlediğiniz bir konusu ve hikâyesi olan bir kitap ama hoşuma gitti ve beğendim. Çok tezat değil mi? :) Ama peköyle değil, bu dediklerim dışında hikâye yavaş ilerlese de kitabı elinizden bırakamıyor okumaya devam ediyor ve ediyorsunuz. Neden mi? Çünkü işlenen duygular aşırılıktan ve abartıdan uzak, o kadar saf ve sade işlenmiş ki sizi hikâyenin içine çekiyor.

    Bu kadar sade, sonunu hiç düşünmeden sadece hikâyenin kendisini okuduğunuz bir kitabın bu kadar akıcı olması şaşırtıcı. Ama beslendiği duygular çok yüklü duygular. Belki bu gücü arttırmak için yazar bilindik bir yol, mekan(belalı bir yer) ve karakterler seçmiş (siyahi-beyaz) olabilir ama Russ ve Finley arasında gelişen dostluk bağı, Finley ve Erin arasındaki güçlü sevgi, Finley ve takımındakiler arasındaki arkadaşlık, Baba-Dede ve Finley arasındaki aile bağı, Koç-Rehber öğretmeni ve Finley arasındaki öğretmen-öğrenci ilişkisi, hepsi hikaye de abartısız, tutarlı, yerinde, sade ama bir o kadar güçlü şekilde yedirilmiş.

    Tabii bir de Finley karakterinin etkisi de var es geçmeyelim. Russ, Erin, Baba, Dede, Koç karakterleri ne kadar ete kemiğe bürünmüş karakterler olsa da hepsini tek bir orta noktada buluşturan ve bağlayan Finley oluyor ve Finley çok konuşmasa da içimizden biri gibi ona sempati duyuyorsunuz. Kitabın sonlarına doğru Russ niye ön plana çıkmadı 21 numaralı çocuk o değil miydi diye düşünmüş olabilir ama 21 numaralı çocuk hem Finley hem de Russ, hatta aralarındaki bağın sembole dönüşmüş hali de diyebilirim. Belki kitabın edebi bir yanı, felsefik bir tarafı olmayabilir zaten öyle bir derdi de yok sadece bir duruşu var ve duruşunda dostluğu, aşkı, hüznü, mutluluğu, gençliğin hoyratlığını barındıran akıcı, duygu yüklü, umut dolu, sıcak bir tarafı var. Benim gibi fantastik edebiyata da ilgi duyan biriyseniz hikayde ki Harry Potter atfı ve özellikle finalde kurulan bağlantı çok hoştu. İyi okumalar dilerim.