• Hey aptal adam! Umutlanmaya hakkın var mıydı?
    Hayır
    Hiç umut verdi mi?
    Hayır
    Neden umuda kapıldın öyleyse?
    Bilmiyorum
    Bir mucize mi bekliyordun?
    Belki biraz anlayış.
    Neden anlayış göstersin ki sana?
    Sus artık, uyumak istiyorum, uyumak ve onu unutmuş olarak uyanmak...
  • Kızıl bulutlar göğü gizlerken yeryüzünden minik ışık hüzmeleri yol bulup iner toprağa, ağaca, kuşa, çiçeğe, insana ve gözlerine. Böyle bir günde hüzünlü olmak şaşılacak şey doğrusu diye geçirir içinden. Hafifçe doğrulur yanına oturduğu çınarın gövdesine. Ben sana demiştim dostum biri olursa onu sana getireceğim diye. Sen sevmezsen olmaz demiştim. Sahiden mi sevmedin? Yoksa ilk defa tanışmış, ilk kez bir ağaca fısıldamış olmanın garipsemesi miydi ?
    Çınar bir iki dalını sallar "Bilmem" gibisinden. Neyi bilirsin sen?
    " Ne çektiğini bilirim, gözyaşlarını, iç döküşlerini bilirim. Üzülmeni istemem!". Herkes öyle diyor " Üzülmeni istemem". Çınar bir daha sallar dallarını. Şimdi ne var?
    "Bak" der çınar hala birkaç dökülmedik yaprak var. "
    Bu kavramayla uzaklaşır çınardan adımları yorgun kadının. Utanmış, kırılmış, hafif darılmıştır. Ama kime, ama neye? Ayaklarının altındaki yeryüzü onu içine çeker, birkaç gün önce çeken göklere inat.
    Elbette böyle olacaktı der. İnsan bu buluttan olma değil ki, basbayağı balçık işte. Diyor ya şair " Burası dünya bu kadar işte". Aynen de öyle.
    Şimdi başı daha iyi anlar gibi onaylar olanları, gözleri kuşlara takılır bölüştükleri ekmeği izler, yağmur damlalarının çalılıklara taktığı inci tanelerini, kar kış dinlemeden açmış sarı çiçekleri.
    Hiç bu denli dokunmamıştır yarasına eli. Kanadıkça yolar, yoldukça kanı dursun ister. Yürüyüş uzar gider. Her adımla zihni tutunduğu dalını kemiriyordur sanki. Aldırmaz, düşsem de bir kalksam da diye düşünür. Birkaç umut çıkarır kaygısından. Birkaç tebessüm tutar ıslanmış yanaklarından.
    Mühim olan bu değil der içinden,mühim olan beni çeken toprağın toprağın Rabbi ile gökyüzünün Rabbinin bir olması. İçini ılık bir huzur kaplar, esen hafif rüzgar saçlarının arasından geçer. Kuşların yolunu dahi çizen "O" beni nursuz, yolsuz bırakır mı? Sol avucunu önce dudağına sonra kalbine götürür. Kimsenin neden asla güldüğünü bilemeyeceği gözleri kapanır teslimiyetle.
    "Hüküm Allah'ındır"

    13.01.19
  • Bayram, yılbaşı, doğum günü gibi özel günleri kaç yaşında ve hangi koşullarda olursa olsun çocuksu bir neşeyle karşılayan insanlara daima özenmişimdir. Ben hiçbir zaman öyle biri olamadığım için belki.

    Herkesin aynı anda eğlenmesi ve neşelenmesi öngörülen ‘kutlu günler’ eşitsizliklerin de yitirilenlerin bıraktığı boşluğun da en ağır hissedildiği günlerdir aslında.
    Hayat zaten adil değildir ama onun da ötesinde bizimki gibi bir memlekette bir yılbaşı hediyesi olarak kısmetinize ne düşeceği belirsizdir; soğuk cezaevi duvarları da olabilir, uzak bir memlekette sevdiklerinizden ayrı olmanın hüznü de.

    Örneğin bundan yedi yıl önce ülkenin bir tarafında sokaklar ışıl ışıl yılbaşı coşkusu içindeyken diğer tarafında cenazeler geliyordu katırlarla, yer yarılmadı, hayat olağan seyrinde devam etti, yeni yılın gelişi kutlanabildi. Neyi kaybettiğimizi anlamamız zaman aldı…
    Yılın son günleri kazandıklarımızın, kaybettiklerimizin, bir takvim yılını neyle geçirdiğimizin hesabını kitabını yapma günleridir çoğumuz için… Ve gelen yeni yıla dair hayaller kurup -belki de hiç uygulanmayaca- bazı kararlar almak vakti.

    Lâkin biz bir vakittir bunlardan epey uzağa düştük galiba çünkü bir yıl sonra bugün hangi koşullarda ve nerede olacağımızı pek kestiremediğimiz, hatta sabah neye uyanacağımızı bilemediğimiz bir ülke artık bizimki. Sıklıkla kurduğumuz tek bir hayali saymazsak, hayal kurmak da epey zorlandığımız bir eyleme dönüştü.

    İşte soğuk ve gri bir İstanbul sabahında aklımda bu düşüncelerle yürürken ve bir yıl sonu yazısı nasıl olmalı diye düşünedururken tam karşımda Fındıklı’daki inşaatın cephesinde şu cümle karşıladı beni: “Şehir senin, hayat senin.”

    Şehir bir vakittir bizim değil halbuki, bu hayat da bir rivayete göre bizimdi ama biz mi seçmiştik orası şüpheliydi işte. Ömrümün sonuna kadar sevmekten asla vazgeçmeyeceğimi düşündüğüm şehir, çeyrek asırdan uzun bir zaman önce eski Köprüaltı’nda bağıra bağıra “Sen bize layıksın biz de sana İstanbul” diye şarkılar söylediğimiz şehir bu şehir değildi sanki. Haramiler hakkında fikir sahibiydik ama saltanatı görebilmek için biraz zamana ihtiyacımız varmış demek….

    Uğruna kimbilir nelerden vazgeçtiğimiz ve nelere katlandığımız, sokaklarında güldüğümüz, ağladığımız, sarhoş olduğumuz, sevdalandığımız, ayrılık acısı çekip kendimizi sokaklarına vurduğumuz, bir sengine değil yekpare Acem mülkünü, bir ömrü fedâ etmekte beis görmediğimiz şehirdi ya burası biz yabancı olmuştuk belki de.

    Bu hayatın ve bu şehrin bizim olduğuna dair hatırlatma üstüne, zaman zaman ülkeden gidenlerin yazdıklarını okuduğumda düşündüğüm şey geldi aklıma; gidenlerin gittiği yerde yabancı olması normal ve belki nispeten aşılabilir bir durumken kalanların kendi şehrine yabancılaşmasına bir çare var mıydı acaba? Şair “Öz yurdunda garipsin öz vatanında parya” dizesini yazarken bizim bugünlerimizi düşünmüş olamazdı sanırım.

    Birkaç gün önce okudum; ülkeden ayrılanların oranı bir önceki yıla göre yüzde 48 artmış 2018’de. İstatistik olarak da çarpıcı elbet ama asıl yanımızdaki yöremizdeki eş dosttan memleketi terk-i diyar eyleyenleri düşündüğümüzde, ete kemiğe büründüğünde, boğazımıza düğümleniyor bu iki haneli sayı.

    Türkiye’den gidenlerin hissiyatına dair yazılanlar oluyor arada, ‘geride kalan olmak’ üstüne ise söylenebilecek pek bir şey var mı bilmiyorum. Bildiğim, cesaretle veya erdemle bir ilgisi olmadığı ikisinin de. Üstelik gidenin de kalanın da kırk türküsü varsa kırkı da aynı ağrı üstüneyken. Umutsuzluk aynı umutsuzluk, kasvet aynı kasvet…

    Yaşadığımız toprak parçasıyla aramızdaki gönül bağı, üstündeki canlı cansız varlıklarla, mekanlarla, insanlarla, yaşayış biçimimizle teşekkül eder. Hatıralarımıza eşlik etmiş şarkılarla, hafızamıza yerleşmiş tatlar ve kokularla. Bunlar eksildikçe biz de aidiyetimizi sorgulamaya başlarız.

    Bir de tanık olduğumuz veya öznesi olduğumuz adaletsizlik var tabii sorgulatan, bazen bildiklerimizi unutturan. Adaletsizliklere baka baka görme ve gördüğümüzü idrak edebilme yetimizi yitirdiğimiz günlerin hiç eksikliğini çekmedik bu yıl da. İnandığı değerleri inkâr edenleri de gördük, inandığını söylediği için mahkeme önlerinde bedel ödettirilenleri de.

    Yıl sonları geriye dönüp bakmak için iyi bir zamandır, geçmiş güzel günleri hatırlamanın buruk hazzına karşılık, karanlık günlerin bizi getirdiği hâl üstüne de kafa yormaya vesile olur. İnsan çoğu zaman yaşarken anlamaz zamanın ruhu denen şeyin bazen nelere mal olabileceğini, en ağırı bu olsa gerek.

    Yaşlı başlı sanatçıların ömürlerinin son demlerinde sınandıkları hâller buna örnektir sanırım. Yahya Kemal’in şu dizesini ve o dizenin geçtiği şarkıyı hatırlatıyor bazen tüm olan biten , “Bir bitmeyecek şevk verirken beste Bir tel kopar ahenk ebediyyen kesilir.”

    O tel çoktan koptu ama yeni bir yılı sevdiklerimizle ve iyi dileklerle karşılamanın bir anlamı olabilir, ahenk bozulsa bile ebediyyen kesilmesin, umuda dair birbirimize verdiğimiz bir ses olsun diye.

    Bunu iyimserliği elden bırakmamak ile filan açıklamak istemem, nitekim Terry Eagleton ‘İyimser Olmayan Umut’ adlı kitabında “Bir durumun iyiye gideceğine inanmak için birçok makul neden olabilir ama sırf siz iyimsersiniz diye bunun böyle olmasını beklemek bunlardan biri değildir” der. Bir mizaç olarak ‘Hayata hep iyi yanından bak’ düsturundaki gibi bir ‘profesyonel iyimserliği’ de “Çilli veya düztaban olmak ne kadar erdem ise bu da o kadar erdemdir” diye açıklar.

    İyimserlik telkin eden öğretilerin kimseye bir faydası yok, hele de ömrümüz iyimser olamayacağımız bir dünya düzenine isabet etmişkken. Ama umudu elzem kılan, kötülüğe ve adaletsizliğe karşı çıkma zaruretimiz olduğunu hatırlatan da yine bu aynı dünya düzenidir…

    Bu şehir bizim, bu hayat bizim demekten geri adım atmayacağımız, kötülüğe karşı sözümüzü söylemekten vazgeçmeyeceğimiz daha mutlu bir yıl olsun bu. İster cezaevi duvarları ardında, ister uzak diyarlarda, ister yanıbaşımızda, aynı dünya tasavvuruna inanmış, aynı şeylere öfkelenip kederlenmiş iyilerin ve haklıların kazanacağı bir yıl olsun…
    (Hürrem Sönmez)
  • Yakın arkadaşım İsmet Katı ile beraber yazdığımız bir yazı. Yorumlarınızı bekliyoruz😊

    Bu Kalbin Neye İhtiyacı Var?

    Radyonun uzaklardan gelen hafif sesi eşliğinde, elimde bir fincan kahve ile oturuyorum cam kenarında. Yağmur damlaları usulca gökyüzünden düşüyordu. Bense yağmuru izliyordum.
    Yağmurlar hüzün getirir insanın kalbine. Bulutlar yaşadıklarımıza ortak olup bizimle beraber ağlar. Bu yüzdendir ki her yağmur yağdığında kalbimde bir hüzün vardır. İnsanlar bunu bilmezler. Yolda yürürlerken yağmurdan kaçarlar, ıslanmaktan korkarlar. Madem ki bulutlar bizim acılarımız için ağlıyorsa, neden kaçıyoruz ki ondan? İnsan dert ortağından kaçar mı? Halbuki yağmurda ıslanmak bir nevi 'acılarımla yaşayabiliyorum' demek değil miydi?

    Eğer yürekten geliyorsa gözyaşları, gökkuşağı ortaya çıkar. Güneş tıpkı umut gibi doğar. Kalbimizdeki hüzne ortak olan bulutlar taşın kırıldığı demirin eridiği şu dünyada rüzgarın yönünde dağılır gider. Öyleyse umut ne yağmura ne dört yapraklı yoncalara hasıl bir dem değildir.
    Yalnızlığımıza denk bir şeyler arıyorsak mesela dizi dizi döşenmiş kaldırımlar buna en iyi örnektir.

    Dalgalı bir deniz misali korkulan, batmış şehirler gibi enkazlaşmış yüreklerimizde dalların yeşile çalabilmesi için güneşe değil enkazın da güneşin de sahibi olan O'na ihtiyacı vardır ve umut yalnızca O'nadır...
  • 120 syf.
    ·1 günde·Beğendi·Puan vermedi
    “Fadişinoğlu:
    - İrbaam’ın Doru, dedi.
    Jandarma Ahmet Çavuş’un karısı:
    - Sefil ortalarda, dedi.
    - Gâvura kurban olsun, dedi Molla Mustafa’nın Bekir.
    Karısı:
    - Merhameti var gâvurun, dedi.
    Bekir:
    - Bu murtatta zırnığı yok, dedi.
    İncenin Osman:
    - İrbaam, bu ata zulm eder, ahir Allah çektirir bu dürzüye, dedi…
    Kardeşi:
    - Ona ne şüphe, dedi
    Biri:
    - O bir tarafta çeker, dedi…
    - Ağızsız dilsiz hayvan, çoluğuna, çocuğuna merhameti var mı? Nankör dürzü, Doru yarış kazanınca tırnaklarının altını yalardı… Doru adam etti Üssüğün İrbaam’ı, babası ne boktu sanki? Kurttan kurt doğar.

    …” (s.38)


    Ortalarda sefil dolaşan, bahsi geçen Doru, benim. Üssüğünoğlu İbrahim’in Doru Kısrak’ıyım. Gözden düşülenim. “Defterden silinenim.”

    Sahibim; öküzlerin, tayın, kıratın yeygisini arpasını çok gördü bana. Yılkılığa bırakmaya karar verdi. Oysa zamanında evladı gibi bakar, belim incinir boy atmam diye binmekten kaçınırdı. Evinin uğuru, umut direğiydim; yarışlardan, güreşlerden iyi para kazandırıyordum. Gençtim, altın çağımdaydım. Zaman geçti, güçsüzleştim; arabaya koşulmaya layık görüldüm. “Bir at arabaya koşulmaya görsün. Kredisi beş paralık oldu demektir.” (s.30)

    On iki yaşındayken bir al tayım oldu. Üssüğünoğlu İbrahim bayram etti, yeni umuduydu bu tay. Ben ise iyice gözden düştüm, hakkımdaki hüküm kesindi; yılkılıktım.

    Mustafa ve Hasan babasının emrini yerine getirmek üzere beni köyden çıkardılar, ne yapmaya çalıştıklarını anlamıyordum. Peşlerinden gitmeye başladım. Durmadan taş atıyorlardı bu zulmü anlamıyordum. Boynuma değen taşlar, “gözden düştün sen artık, sana ihtiyaçları yok” diye bas bas bağırırken ben onları da duymuyordum. Ben peşlerinden gittim onlar tekrar köyden çıkardılar, ben peşlerinden gittim onlar tekrar…

    Sonunda anladım, istenmediğimi. Bir çeten kuru samanın çok görüldüğünü anladım. Sıcak ahırımdan yazı yabana, karla kaplı yazı yabana sürüldüm… Önümde kış, açlık, ölüm…



    Hikayeyi okurken birçok yerinde kendimi Doru Kısrak’ın yerine koyarken buldum. Hasan’ın attığı taş benim başıma geldi, o kan benim kaşımın üstünden sızdı. Kara kışta sersefil yazı yabanda dolaşan bendim. Açlıkla ölümle pençeleşen bendim. Kuşkusuz bu hissedişte Abbas Sayar’ın üslubunun da etkisi var. Bu nedenle incelemeye Doru Kısrak’ın ağzıyla başladım, olanları bir de o anlatsın istedim.

    Çocukluğu Yozgat’ta geçen yazar, Orta Anadolu insanını yakından gözlemlemiş, bu insanların yaşantısını, eserlerinde zengin bir dil ve üslupla yorumlamıştır.

    Ekonomik güvencesizliğin toplumun tüm değerlerini alt üst ettiğini düşünen Sayar, Yılkı Atı’nda yoksulluğu öne sürerek sahibinin işe yaramayan atı Doru’yu, yılkılığa bırakmasını tüm sarsıcı yönleriyle anlatıyor.

    “Gözü kör olsun yokluğun. Yokluk bel kırar, adamı insanlıktan cüda eder.” (s.12)

    Yokluk olmasaydı, İbrahim hiç atını yabana atar mıydı?

    “Her boka karışırsınız. Her pazarda ipliğimiz olsun dersiniz. Sizin hangi boka aklınız erer? Arpayı sen mi şinikledin? Sen mi attın samanı samanlığa? Bir merhamet sende mi var sanarsın? İkide bir ‘Yazık ettik Doru’ya’ diyen oğlunda mı? Ben sizden mi akıl alacağım? Sizin aklınızla kenefe gitmem. Bir ben mi yılkıya at bıraktım? Gidin bakın… Yazı yaban yılkılıklarla dolu. Ben mi icat ettim bu usulü? Biz bizi bileli bu böyle. Ağamın devrinde de buydu, dedemin devrinde de bu… Usul bu…” (s.60)

    Vicdanından kaçıp geleneklere sığınan İbrahim’i bekleyen hazin bir son, elbette var, mazlumun ahı yerde kalır mı? Kalmaz, biz bizi bileli bu böyle...

    İyi okumalar diliyorum.
  • 154 syf.
    ·10/10
    ...
    Anlam denen tin ne olsun ki!
    Niçin bu kadar ehemmiyete bürünsün.

    Oysa gizlice içimizi Ferhat'ın dağı deldiği gibi oyuk oyuk eden o adını bir türlü koyamadığımız şey.
    Bir yemeğe tadını veren yağı tuzu
    Ya da bedenin olmazsa olmazı ruhu.
    Hayat anlama bürününce bir ruh giyinmiş oluyor. Bu gün her ne yapıyorsak ve bundan sonra her ne yapacaksak anlam yüklenmedikçe bizler mutluluk denen o şeyi arayıp durmaya ve huzursuzluğun kitabını yazmaya devam edeceğiz.
    Bu gün bir yılın sonu. Yeni bir senenin başlangıcı olacak birkaç dakika sonra.

    Ritmik artışların kendi başına bir ehemmiyet taşımadığını biliyoruz. 2018 in bizim için bir manası var mıydı? 2019 neyi anlatacak?
    Yoksa öylesine dünyadan geçerken mecburiyetten mi yaşıyoruz.

    Bu gün milyonlara ulaşmış, yüksek mevkilere gelmiş insanların intihar vakalarına şahit olmuyor muyuz!

    Peki niçin?
    Kitapta da belirtildiği gibi birçok intihar vakası anlam arayışının bulunamamasından kaynaklı olduğudur. Bakıldığında ekonomik durumun yüksek olduğu, insanların refah içinde yasadığı ülkelerde bile intihar oranı yüksektir ve bu durum insanin her şeye sahip olsa bile bir anlama sahip olmamasının, insani yasama dair anlamsızlıkla ölüme bıraktığını çok iyi şekilde göstermektedir.

    Frankl, kitabında logoterapiyi, psikoterapi’nin temel tabiri olan “büzüşme” tabirine zıt olan, “gerdirme” tabirini kullanmıştır. Bunu kullanmasındaki amacı, logoterapinin, psikoterapi gibi insani çok yüksek değerlendirmemek gerektiği görüşünün zıddını benimsemesidir ve Goethe’nin de sorduğu gibi insani küçümsemek daha tehlikeli değil mi? Sorusunu sorarak insanin anlam bulması sonucunda yüceleceğine dem vurmuş ve yücelen insanin yozlaşmayacağını belirtmiştir.

    Duyulmayan anlam çığlığı, toplumların ve kişilerin hayattaki anlamını bulmalarına dair yardımcı olabilecek en iyi kitaplardan biridir.

    Özellikle lisede, üniversitede derse giren hocalarımız (bence branşı farketmez) derslerinin on onbeş dakikasını bu kitabı okumak ve analiz etmek için ayırmaları geleceğe insanlık adına güzel bir yatırım olacaktır. Çünkü hayatının manasını keşfedemeyen gençler bu işin çözümünü kendilerini farklı yollarda uyuşturmakta buluyorlar.


    Bu rüya aleminin tabirini yapacak sağlam kalplerin, öğretmenlerin ve aklı selim herkesin gençlere, yolunu kaybetmiş hayattan bunalmış insanlara rehber olması şart. Ama evvel bu işe yoldaş olacak yüreklerin hayatlarını anlamlandırmaları elzem.

    Madem,
    Hayat yolda olmaksa esas anlam yoldaşlarımızı ve beraberimizde ki yolcuları anlamakla anlam bulacaktır.

    Keşke değil duam budur,
    İçinden geçtiğimiz anları rakam olarak görmekten öte okuyup hakikatine vakıf olabilelim inşallah.

    Dünyamızın yepyeni yaş aldığı şu demde
    Günaydın umut..
    Günaydın mana...
    Günaydın dünya...
    Sevgiyle...