• 112 syf.
    ·8/10
    Geliyorlar, değerli aydınlarımızdan Şükran Günay’ın ilk öykü kitabı. İçinde kendi hayatından, anılarından kesitler sunuyor okura; hiç yapmacıklık katmadan, tüm saflığıyla, tüm içtenliğiyle, tüm acılarıyla, tüm sevinçleriyle… Eğer insanlığınızı yitirmemişseniz okurken duygulanacağınız, dertleneceğiniz, üzüleceğiniz, öfkeleneceğiniz kısa kısa öyküler bulacaksınız içinde. Öykü parçacıkları diyebilirsiniz aslında. Çünkü ortalama beş sayfalık öyküler barındırıyor. Kısa kısa, ama etkili öyküler. Sahici. Uydurma değil.
    Etki Yayınları’ndan çıkan kitap 112 sayfadan oluşuyor. Yazarın açıklayıcı önsözü ve özgeçmişi de içinde. Öykülerde pek önsöz göremeyiz. Yazar dört sayfalık bir önsözle bu geleneği bozmuş. Kitabın oluşum sürecini, niçin bu yaşadıklarını paylaşmak istediğini, kitaptaki her öykü ile ilgili resimleri çizen ressam ve şair Asuman Soydan Atasayar ile tanışmasını anlattığı bu önsöz yazarı tanımayanlar için gayet bilgilendirici ve açıklayıcı. Okurun yazarla arasında bir bağ kurması açısından böyle bir giriş hem faydalı hem de uygun. Ayrıca, yazara kendini tanıtma fırsatı da sunuyor. Hayatında çok önemli bir yeri olan anne ve babasının, çocuklarının adını anıyor. Nasıl bir karaktere sahip olduğunun işaretleri de var bu giriş cümlelerinin içinde. Bilinçli ve nitelikli okur bunu hemen fark edecektir.
    Geliyorlar günümüze bakıp hayata veryansın eden, ama geçmişe baktığında ailesiyle kurduğu sıcak ilişkilerin tesiriyle avunmaya çalışan ve küçüklük anıları her zaman gözünün önünden geçen, ana ve baba sevgisini tadan ve kendisine verilen o sevgiyi paylaşıp gelecek kuşaklara taşıyan, sevgi dolu, hayatını öğretme ve öğrenmeye adayan, öğretmenlerin hası olan bir kalem erbabının dolu dolu geçen hayatının yalnızca küçük bir kesitidir. Bu yazdıkları buzdağının görünen kısmıdır sadece. Yazarla tanışma şerefine nail olduğum için heybesinde ne kadar anı biriktirdiğini en iyi bilenlerden biriyim. İçinde biriktirdiklerinden en göze çarpanları yansıtmış sayfalara, dökmüş satırlara.
    Kendisiyle tanışmaktan kıvanç duyduğum bir insan Şükran Günay. Yaşça anamdan bile büyük olmasına rağmen hem aklımızın hem de gönlümüzün bir olduğunun ayırdına varmamız geç olmadı. Akıl yaşta değil, baştaydı. Aramızda Atatürk devrimlerini savunmak bakımından fikirsel bir birlik vardı. Aynı zamanda maneviyat bakımından da uyuşmuştuk. Çünkü ikimiz de dinimize, kültürümüze sahip çıkan insanlarız. İnsanlara karşı yaklaşımlarımızda hiçbir art niyet gözlenmez. Yunus Emre’nin dediği gibi “yaradılanı severiz Yaradan’dan ötürü”. İkimiz de zaten çok kitap okuyoruz, boş insanlar değiliz, kendimizi bilmeye ve öğrenmeye adamışız. Günay’ın, ayrıca, etkileyici bir yönü de var. Olumlu, pırıltılı, sevgi dolu konuşmaları dinleyen üzerinde yapıcı bir tesir bırakıyor. Çevremizde böyle “yapıcı” konuşan insanlar az olduğu için de (Genelde “yıkıcı” tavırlı insanlar görürüz çevremizde, değil mi can?) onunla tanışan kişinin onu unutma, sevmeme ihtimali çok düşük. Tabii öncelikle iki kişinin de aynı frekansta, aynı duygu âleminde bulunması şart. Frekans ayarları uyuşmuyorsa bu iki yabancının bir arada bulunma ihtimali çok zayıf, hatta imkânsız. Ne mutlu ki Yaradan beni böyle bir insanla tanıştırdı, karşılaştırdı! Tesadüf olarak nitelendirmek mümkün mü? Bence hayır. Bu tesadüf ötesi bir şey, Arapçasıyla söylersek tevafuk. Ben onu annem kadar seviyorum, o da beni oğlu gibi seviyor, eminim. Belki de daha fazlası… Bir annenin oğluyla kuramayacağı kadar bir yakınlık var aramızda.
    Sinemalarda izlediğimiz rahmetli Adile Naşit kadar sevimlidir kendileri. Şirinler’deki Şirine’dir, tontondur. Ayaklarının üzerinde durmasını bilen özgür bir bireydir. Yüce Atatürk’ün Türk toplumuna örnek olarak gösterebileceği ender savaşçılardan biridir. Yaşadığı dünyadan kopmamıştır, çevresine karşı duyarlıdır, bilgi seviyesi yüksektir, çağına karşı ilgilidir, gündemi takip etmektedir. Geliyorlar’ı okuduğunuzda zaten bu özelliklerin birçoğunu göreceksiniz.
    Geliyorlar’da Şükran Hanım’ın babası Adil Günay ile ilgili birçok anısını bulacaksınız. Denebilir ki yazarın kişiliğini oluşturan kişilerin başında babası geliyor. Bu baba başka babadır, çünkü hayır işlerini çok sever, çalışkandır, dürüsttür, sevgisini esirgemez, gönül adamıdır. Kitapta böyle bir Adil Günay karakteri resmedilmiş, nakşedilmiş. Yazarın anası da önemli tabii. Ancak kişiliğinin şekillenmesinde babasının başat rol oynadığı, baskın olduğu su götürmez bir gerçek.
    Kitabın adının hikâyesine götüreyim sizi şimdi de. Alışılagelen sabah yürüşlerinden birinde bir amcayla tanışır Günay. Bankta onun yanına oturur. Amca hafif çekingendir. Yazarın dinleme arzusuna karşı gelemez ama. İstiklâl Harbi’nden başlar anlatmaya. Yunanların kızların namuslarına göz dikmelerini, Türkleri diri diri gömmelerini ve daha birçok şey anlatır. Kendisi de bu olayların bizzat içindedir. Yunanların zalimliklerine şahit olduğunda yaklaşık 15 yaşındadır. Düşmanlar kendisiyle anasını kaçırırlar. Yunan çavuş anasını çok beğenir, öldürtmekten vazgeçer. Kadın “Sizin her dediğinizi yaparım, ancak tek oğlancığıma dokunmayın.” deyince oğlanı da öldürmekten vazgeçer. Anayla oğlu ayrı yerlere koyarlar. Ara sıra görüşmelerine izin verirler. Oğlana sürekli iş yaptırırlar. Gâvur komutan, kadına her istediğini yaptırır. Ana ve oğul ızdırap içindedir her saniye. Ancak en sonunda kader tersine döner. M. Kemal’in askerleri görünür ufukta, dikenlerin içinden. Umutlar tükendi derken yeri göğü inleten naralarıyla yeni bir umut yükselir, yeni bir güneş doğar doğudan. M. Kemal’in askerleri görevlerinin başındadır. Bu baskın üzerine işgalci kuvvetler kaçacak delik ararlar. O sıra ana, oğlunun yanındadır. Birden kaçarlar esir tutanların elinden. Düşmanı denize dökünce de savaş sona erer. Ama ananın kara gölgesi bir türlü yakasını bırakmaz. Çünkü ağzında bakla ıslanmayan el âlem onun Yunan komutan tarafından tecavüze uğradını etrafa yayar. Bu, tabii, çok acı verir ikisine de. Neyse, öykünün sonunda ana “Geliyolaaa! Geliyolaaa!” diye diye divanın altında can verir. Alçakların yaptıkları bedeninden, ruhundan hiç çıkmadığı için kaçıp saklanırmış hep küçük bir ses duyduğunda. İşte bu sebeptendir ki divanın altında bulunur ölüsü. İşte böyledir Geliyorlar’ın öyküsü.
    Kendi kızını hamile bırakan adamın öyküsünü okuduğumda tüylerim diken diken oldu. Bu olayı merhum Adil amca anlatıyor yazara, niçin “Baba var, babacık var.” dediğini açıklıyor kızına. Kızını hamile bırakan Osman’ın ibretlik sonu bu öyküdeki en can alıcı nokta. Çünkü Osman can çekişe çekişe, bağıra çağıra, inleye inleye göçüyor öteki tarafa. Yazar şöyle sonlandırıyor öyküyü: “Allah’ın bunca olumsuzluklardaki hikmeti nelerdir dedi, bildiklerini elekten geçirdi. Bilemedi.” (s. 46)
    Sigaradan nefret ediyor Günay, bencileyin. Dumanından çok rahatsız oluyor. Sigara içmeyenler bunu daha iyi bilir. Etrafında sigara içerken gördüğü kişilereuygun bir dille sigaranın sağlığa ne kadar zarar verdiğinden, sigara içenleri gördüğünde ne kadar üzüldüğünden bahsediyor. Özellikle de güpgüzel gençlerimizin elinde sigara gördümü dayanamıyor. Birkaç öykü var bununla ilgili. Bunlardan “Üzüm Gözlü Alfred” başlıklı öyküsüne değinmekte fayda var sigara içenler açısından. Boylu poslu, simsiyah saçlı, üzüm gözlü olarak betimlediği Alfred’i elinde sigarayla görünce gelecekte başına gelebilecek tüm olumsuzluklar düşüverir aklına bir çırpıda: “Birkaç sene sonra, şu pis sigaranın onu ne hallere sokacağını bir bilse, ama gerçekten bir bilse… İçer miydi ki sırılsıklam âşık gibi delicesine? Görebilse yüzünü, sapsarı ve uçuk rengini. Ve sabahları kahrolası öksürüklerle uyandığını, alır mıydı eline şu zıkkımın kökünü? Dişlerini bir bir kaybettiğini, dolgularla doldurulmaya başlandığını bir bilebilse. (…) Çocuklarını büyütmüş, emekli olmaya ramak kalmışken; hastane odalarında kıvrandığını, çocuklarının ve eşinin bile kısa ziyaretlerle yanına uğradığını, ölümün pençesinin ensesinde olduğunu bilerek, geriye dönüşün olmadığını kavrayabilse… (…) Yaşama daha doymadan; kara tabuta konduğunu, mezarlığın yoluna doğru omuzlarda taşındığını bir görebilse ne yapardı acaba?” (s. 76) Edebî bir dille sigaranın götürdükleri, insanın hayatından kopardığı parçalar, açtığı yaralar ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi! Sigarayı ağzından eksik etmeyenlere duyurulur.
    “Gönül Gözü ile Görmek” adlı öyküde ülkemizdeki ve daha da genellersek dünyadaki erkek bakış açısının kadınlar üzerindeki etkisine veryansın ediyor Günay. Kişisel sohbetlerimize dayanarak söyleyecek olursam, kendisi de ataerkil kültürden çok çektiği ve yıprandığı için daha bir içten yazıyor cümleleri. Derinlerdeki bir yerdeki o acı hep yansıyor satırlarına. Ben şanslı sayıyorum kendimi bir okuru olarak, çünkü kitabı okumadan önce onunla tanışmak öykülerine serpiştirdiği ince vurguları, dokundurmaları, en çok hassas olduğu konuları daha iyi idrak edebilmemi sağladı.
    Bu ataerkil anlayıştan bütün kadınlar muzdarip neredeyse. İşte Günay’ın eleştirileri: “Dürüst, saf, iyi ahlâklı olmalıydık. İhanet etmemeli, ihanete uğrasak da sabırlı olmalıydık. Yavrularımıza sahip çıkma adına erkeklerimize boyun eğmeli, gururlarımızı ayaklar altına almalıydık.” (s. 68)
    “Genç Anne ve Babalar” adlı öyküde ise özeleştiri yapıyor. Çocuklarının iç dünyasına girememekle, onlara kulak vermemekle suçluyor kendini. Hep çocukları haksız görmenin yanlışlığını vurguluyor. Onların da birer “can” olduğuna, onların da dinlenmesi gereken varlıklar olduğuna işaret ediyor. Çocuklar ebeveynlerin bu tavırlarına kızıyor tabii ki. Ama asıl önemli olan, o çocukların büyüyüp çoluk çocuk sahibi olduklarında kendi çocuklarına böyle davranıp davranmayacaklarıdır. Genelde bunun tersi olur, dün dert yandıkları şeyden yarın kendileri istifade eder.
    Türkçesi muazzam Günay’ın. Uzun yıllar Almanya’da yaşamasına rağmen ana dilini hiç unutmamış, sular seller gibi biliyor. Çünkü o, doğduğu topraklara âşık bir insan; diline, kültürüne, kökenine, ana vatanına, dinine bağlı biri. Almanya’ya gidip de yozlaşanlardan, Alman kültürünün içinde eriyenlerden olmamış. Yıllarca Türkiye’de yaşayanlardan bile daha çok bağlı vatanına. Gurbetteyken daha çok özlemiş ülkesini, uzaklaştıkça burnunda tütmüş ana toprağı.
    Sonuç olarak Günay’ın öyküleri, birbirinden farklı renklerden oluşan gökkuşağı gibi. Her bir öykünün verdiği mesaj farklı. Çoğu öykünün içinde kendisi var ve bu sayede okur elinde tuttuğu kitabın sanatkârını daha iyi tanıma fırsatı bulacaktır. Yazar, kendini okura açmıştır çünkü. Aynı zamanda okur, günümüzün gitgide maddileşen toplumuyla yazarın çocukluk evresindeki çevresini karşılaştırıp nasıl bir dönüşüm geçirdiğimizi anlama olanağı bulacaktır. Kapitalizmin Türk toplumundaki sımsıcak ilişkileri çözdüğünü ve ailevi ilişkilerdeki bağı zayıflattığını -yaşı küçük değilse eğer- idrak edecektir. Yine de yazar umutludur gelecekten, gençlerimizden. Güneştir her sabah doğudan doğan. Umuttur onu ayakta tutan.
  • 88 syf.
    ·3 günde·Beğendi·8/10
    İzmir, deniz, kum, güneş ve Sadık Hidayet ve Aylak Köpek ve ÖLÜM.

    Bu kısa hikayeler adım adım Hidayet’in ölüme yönelişini bize sunuyor. Ben her hikayede Hidayet’in ölüme bir adım daha yaklaştığını ve ölüme giderken ki umutsuzluğu, yaşam hakkındaki düşüncelerini, kararlılığını gördüm.

    Her hikayenin ölüme giden yolda bir aşama olduğunu , bir basamak olduğunu söyleyebilirim. Tabii öncelikle kitaptaki karakterlerden önce Sadık Hidayet’in nasıl bir ölüm yolu seçtiğini , Hidayet’in dostu olan Bozorg Alevi’nin ağzından aktarılmış birkaç cümleyi , buraya bırakıyorum. Kitabın anlaşılmasında büyük önem arz ediyor çünkü:

    "Paris`te günlerce, hava gazlı bir apartman aradı, Championnet caddesinde buldu aradığını. 9 Nisan 1951 günü dairesine kapandı ve bütün delikleri tıkadıktan sonra gaz musluğunu açtı. Ertesi gün ziyaretine gelen bir dostu, onu mutfakta yerde yatar buldu. Tertemiz giyinmiş, güzelce tıraş olmuştu ve cebinde parası vardı. Yakılmış müsveddelerin kalıntıları, yanı başında yerde duruyordu."


    Şimdi tek tek Sadık Hidayet’in 7 hikayede , 7 adımda ölüme yaklaşmasını size kendi düşüncelerim ve hissettiklerimle aktaracağım.

    1- Aylak Köpek
    Kitabın ilk hikayesi olan Aylak Köpek aynı zamanda kitabın ana ismi. Birçok kişi incelemelerinde kitabın adının son hikaye , yani bitiş ve ölüm olan “Karanlık Oda.” Olması gerektiğini düşünmüş. Fakat bana göre kitabın adı gayet uygun olmuş , çünkü karar vermek yapmanın yarısıdır. Sadık Hidayet de Aylak Köpek de karar veriyor ölüme.

    Bir Dalmaçya Köpeği… Önceleri mutlu , sahibiyle , ailesiyle birlikte huzur içinde bir köpek. Köpeğin sahibini bir dişi köpek uğruna kaybetmesi ve sokakta sefil bir hayat yaşamaya başlaması ile devam ediyor ve köpeğimizin tek istediği şey sadece bir kere olsun başının okşanması. Ondan sonra köpek onun kulu , kölesi olmaya hazır. Yalnızca biraz sevgi kırıntısı isteyen bir köpek. Ancak umudu ve hayalleri gerçekleşmiyor. Her gün farklı şekilde dayak yiyip, her gün farklı şekilde hakarete uğrayan köpeğin hayalleri yok oluyor ve insanlara olan umudu da tükeniyor. Artık sadece nefes alıyor köpek. Ölümünü bekliyor.

    Hidayet karar verdi , insanlardan umut yok, sevgi yok , insanlık yok. Tam sevgiyi bulduğunu sandığın an da bile yok. Hatta bulduğunu sandığın an daha tehlikeli , daha ölümcül. ( Hikayeyi okuyanlar ne demek istediğimi anlamıştır.)

    2- Kerec Don Juanı
    Bu hikayede kadınlar ve erkekler arasındaki ilişkiye biraz değinilmiş ve Sadık Hidayet’in ilişkilere ve insanlara olan güvenin biraz daha kırıldığını görmekteyiz.

    3- Çıkmaz
    Öncelikle kitabın içindeki en beğendiğim hikayelerden biri olduğunu söylemeliyim. Hikaye acı bir kaderin gözler önüne serilmesi şeklinde işlenmiş. İçinde ölüm barındıran bir başka hikaye. Hatta hikaye de ölüm babadan oğula geçen bir sistem olarak işlenmiş. “Ölüm isteği ya da ölüm şekli genetik midir ?”sorusunu a hikayeye fırlatıp çekilmiş Hidayet.

    Hidayet’in ölüm merdiveninde ise bu hikayede ki ölüm şeklini beğendiğini söyleyebilirim. Kafasındaki ölüm tasvirlerinden birini hikayede yansıtmış. Kader algısı da , onu kafasına koyduğu ölüm yolundan kimsenin döndüremeyeceğini belki de bunun kaderi olduğuna inanması şeklinde ilerliyor olabilir.
    4- Katya

    Hikayemiz Sadık Hidayet’in kaybedişle son bulan bir hikayesi daha… Umutsuzluk, terk ediliş konuları içerisine harmanlanmış, yaşamdan nefret etmek için bir sebep daha oluşturulmuş.

    5- Taht-ı Ebu Nasr

    İlginç bir arkeoloji hikayesi. Aşk , kaybediş, yeniden kazandığını düşündüğün anda tekrar kaybetmek ve ölüm... Bir şekilde ölüyü tekrar öldüren yazar Sadık Hidayet nasıl kendini öldürmesin. Adeta ölüme aşık.

    6- Tecelli
    Yine bir kadın yüzünden acı çekmiş bir adam konu alınıyor hikayede. Sanırım Hidayet kadınlara güvenmiyor. Kadınlar gözünde hep Bihter, hep Bovary, hep Anna Karanina sanki. Bu hikaye de yine umutsuz bir adamı ele alıyor. Ölüme son bir merdiven kala , umutlar , kadınlar ve güven tükendi.

    7- Karanlık Oda
    Ölüm bu hikayenin başından kendini hissettirdi. Hikayede ki o tuhaf yolcu kendisiydi ve bizi ölümüne davet ediyordu. Ölümünü seyre çağırıyor bizi olaylara tanık ediyordu. Hikaye de esrarengiz bir adamın asıl karakterle bir otobüs seyahatinde karşılaşması ve yolda kalınca , bu tuhaf adamın onu evine davet etmesiyle hareket halini alıyor.

    Garip adam dünya görüşlerini, çalışmaktan nasıl nefret ettiğini , kendiyle sadece ve sadece kendiyle baş başa kalmak için yaptırdığı o penceresiz kasvetli odayı ve karanlığı ne kadar sevdiğini teker teker anlatıyor adama ve diyor ki : “Fakat ahdettim kendi kendime . Günün birinde paralar suyunu çekince ve başkasına muhtaç duruma düşünce hayatıma son vereceğim.”

    Sadık Hidayet işte tam bu anda ölüm anına karar veriyor. Cenin pozisyonu , anne karnına geri dönüşten bahsediyor hikayede. Garip adam aynen bu şekilde odasında ölüyor. Kendi kendine cenin pozisyonu almış bir şekilde ve mutlu…
    Sadık Hidayet’in ölümüne ne kadar da benziyor değil mi ? Kendi evinde , tüm düşüncelerinin geliştiği karanlık odada yanında yazdıklarını da öldürürken . Düşüncelerini de kendisiyle aynı yere götürmeye çalışan bir adam. Çünkü onlar bu hayatta var oluşunu ve yok oluşunu beraberinde getiren tek şey.

    Hidayet’in okuduğum dördüncü kitabıydı. Kendisi İran’ da yasaklı bir yazar olmaya devam ederken , eserleriyle dünyayı sarsmaya da devam ediyor. O da ölümsüzlüğü yakalayanlar tayfasında yer alıyor. Belki de en güzel yazılarını ölürken yanında götürdü , o yanan sayfalarda kaldı en iyi hikayeleri ama var olan eserleriyle dahi hayatta yer almaya devam ediyor.

    Benim Aylak Köpek için düşüncelerim bundan ibaret , tahmini bir yazı taktir edersiniz ki . Katılıp katılmadığınızı ya da okuyanların düşüncelerini cidden merak ediyorum. Yorumlarınız incelemeyi zenginleştirecektir. Tabii buraya kadar okuyabilirseniz. İyi okumalar dilerim .