• Bir zamanlar bir kralı aklına şöyle bir düşünce gelir:
    "Eğer bir işe ne zaman başlayacağımı, kimi dinleyeceğimi ve yapmam gereken en önemli seyin ne olduğunu bilseydim, girdiğim her işi başarırdım."

    Bu üç sorunun cevabını öğrenmek için bütün her yere haber salmış ve karşılığında ödüllendireceğini söylemiş. Bunun üzerine bilgeler kralın karşısına gelip sorularını cevaplamış ama hiçbirinin de cevabı istediği gibi değilmiş. Bunun üzerine bilgeliğiyle ünlü bir münzeviye danışmaya karar vermiş ve halktan biri gibi kılığa bürünerek münzevinin karşısına gelmiş ve sorularını sormuş. Her defasında cevabını alamamış. O sırada başka işle meşgül olan münzeviye de yardım ederek sorularına bir cevap beklemeye devam etmiş ama tabii ki istediği yine olmamış. Uzaktan yanlarına koşarak gelen yaralı başka bir adamı fark eden münzevi, krala onu işaret etmiş ve kral adamın yarasını iyileştirerek sabahı orda etmiş. Sabah uynadığında tekrar sorularını münzeviye sormuş ve karşılığında münzevi ona zaten cevabını aldığını söyleyerek anlatmış.


    Alıntı:

    ○En önemli vakit, tarhları kazdığınız vakitti, en önemli kişi bendim ve en önemli işiniz bana iyilik yapmaktı.

    Bundan sonra şu gerceği unutmayın; tek önemli vakit vardır; çünkü sadece o zaman elimizden bir şey gelebilir. En onemli kişi, kiminle beraberseniz odur, zira hiç kimse bir başkasıyla bir daha görüşüp görüsmeyeceğini bilemez ve en önemli iş iyilik yapmaktır.
  • 335 syf.
    1.

    Zerdüşt, uzun süre dağda inzivada kalmıştır. Varlığın, hayatın anlamını anlamıştir. Lakin artık bunu anlamak kendisine yetmemektedir. Güneş nasıl bir enerji ise ve bu enerjisini yayiyorsa ve hayata enerji vererek onu var ediyorsa, onu aydinlatiyorsa; Zerdüşt de anladiklarini aktarmasi gerekmektedir. Ve Zerdüşt dağından aşağıya, insanların arasına iner.

    Öncelikle ormanda bir ermişin yanında kendisini bulur. Ermiş, insanlardan uzaklaşmış ve kendisini Tanrıya vermiş gibidir. İnsanlardan umudunu kesmiştir. Zerdüşt'e de bu yönde tavsiyelerde bulunur, kendisi gibi olmasını ister. Lakin Zerdüşt ermişi kaçtığı insanların bir üyesi gibi görür. Ermiş, insanı 'tamamlanmamış' olarak; Zerdüşt ise 'aşılması' gerekilen olan niteler. Ve Zerdüşt söyler: Ermişin Tanrının öldüğünden haberi yoktur. O hala eski değer kaliplarinin içindedir. Yoluna devam eder Zerdüşt..

    *

    İnsan kirli bir ırmağa benzetilir. Irmak ve Nietzsche denilince de aklıma oluş filozofu Heraklietos geliyor. Her şeyin her an oluş içinde ve değişim içinde olduğunu düşünecek olursak, insanın bu oluş irmaginda kirli bir 'ırmak' olması, onun ürettiği ve içinde saplanip kaldığı değerlerden, dinlerden, kavramlardan kurtulması gerekmektedir. Bunun için insanın 'deniz' olması gerekir. Bu deniz ise üstinsan olarak belirtilir.

    Üstinsan 'yeryüzünün' anlamı olarak nitelenir. İnsanın doğaüstünde değil yeryüzünde anlamını araması, bulması istenir. Bu anlamını ve hedefini kendisinin belirlemesi istenir. Ancak öncelikle mevcut düzenin insanı, bedeni, yeryüzünü aşağılamasinin, yoksaymasinin önüne geçmek gerekir.

    "Ne önemi var ki benim mutluluğumun?"
    "Ne önemi var ki benim erdemimin?"
    "Ne önemi var ki benim adaletimin?"
    "Ne önemi var ki benim merhametimin?"

    denilerek mevcut değer yargilarinin tedavülden kalkacagı ve insanın yeni değer yargilarina ihtiyacı olacağı mesajı veriliyor diyebiliriz. Bunları dedikten sonra "sizi diliyle yalayacak yıldırım nerede? Sizi aşağılayacak çılgınlık nerede?" denilir ve bu yıldırım ile çılgınliğin üstinsan olduğu belirtilir.

    İnsan, hayvan ile üstinsan arasındaki bir 'ip' olduğu soylenilerek, insanın kendi başına bir amaç değil; amaca giden bir 'köprü' olduğunun altı çizilir. İnsan tehlikeli bir geçişin kendisidir.

    *

    Zerdüşt bir pazaryerine gelir. İpin üstünde bir cambaz vardır. O hareket ettikten sonra arkasından bir soytari da hareket eder ve bu cambazi bir engel olarak niteleyerek düşmesine neden olur. Cambaz düşer ve herkes kaçar Zerdüşt dışında. Cambaz şeytandan bahseder. Zerdüşt ise şeytanın ve diğer kendisini korkutan ve dikkatini doğaüstüne veren unsurların olmadığını; söyler. Burada ruhunun bedeninden önce yok olacağı belirtilerek, bu anlatılır. Cambaz insan rahatlar ve Zerdüşt'e teşekkür ederek ölür. Zerdüşt bu insanın ölüsünü yanında taşırken sonra fark eder ki kendisi sürünün çobanı olmamalıdır. Çünkü henüz halk onu anlayamamaktadir. Kendisine yoldaşlar bulmalidir. Bu yoldaşlar da düzenin içinde amacını ve nereye gittiğini bilmeyen ölü cambazlar olamaz. Bu sırada bir yılan ve kartal gelir ve onlarla yoluna devam eder.


    2.

    Zerdüşt, Tinin Üç Dönüşümü'nden bahseder: Deve -> Aslan -> Çocuk

    Deve gibi tin ağır yüklerle yüklenir ve çölüne gider; çölünde ise Aslan kesilir: Özgürlüğünü eline almak ister, yani efendi olmak ister. Bunun için önceki yani son efendisi olan Nietzsche'nin ejderha dediği tanrısina düşman olup onunla dövüşmeyi arzular. Tanrı, tüm değerleri yarattığını ve artık sadece 'yapmalisin' vardır, 'istiyorum' yok der. Ancak Aslan ise 'istiyorum' demek ister. Lakin Aslan'ın bunu yapmaya gücü yetmez, sadece Tanrıya 'Hayır!' diyerek sonraki dönüşüm için özgürlük alanı oluşturur.
    Sonraki aşamada Çocuk olur tin ve çocuğun masumiyeti, unutuşu ile yeni bir başlangıç yapma imkanı bulur. Çocuk olarak tin, kutlu bir 'Evet!' der. Böylelikle kendisine indirilen yasaları egemen olduğu dünyayı arkasında bırakıp, kendi yasalarını yapacağı özgür yeni dünyaya ayak basar.

    *

    Sonraki bölümde Zerdüşt'ün söylevleri başlar. Bu söylevlerde insanların mevcut dünyasını ortaya koyar. Bununla birlikte kendi istediği dünyada da insanların nasıl olması gerektiğini bir nevi açıklar. Bunlardan birazina kısaca değinelim.

    ● 'Erdemin Kürsüleri Üzerine'

    Bu kısımda Zerdüşt, insanların bir bilgeyi dinlediklerini görür ve bu bilgeye kulak verir: Erdem vaizi dediği bu bilge, insanlara erdem olarak insanlara sonu uyku ve unutuş ile sonlanan ve karamsar bir tablo cizmektedir. Uykunun erdemlerin efendisi olduğunu, otoritelere saygı duyulması ve mutlak itaat edilmesi gerektiğini ve iyi uyumak için bütün erdemlere riayet edilmesi gerektiğini vaaz eder.
    Zerdüşt bunlara güler ve insanların bir zamanlar erdem diye aradiklarinin anlam bulamadıkları hayatta iyi bir uyku çekmek ve bunu da afyonlaştırilmiş erdemlerle yapıldığını görür.

    ● 'Öte Dünyacilar Üzerine'

    Zerdüşt, bir zamanlar kendisinin de bir öte dünyaci olduğunu söyler. O zamanlar dünyanın acı çeken bir tanrının eseri olarak kendisine göründüğünü ifade eder. Tanrının insanların cinneti ve eseri olduğunu ekler. Zerdüşt, ormandaki ermişin dediği gibi kül olarak çıktığı dağda acılarını, çelişkilerini ortaya koyup Tanrının aslında insanın eseri olduğunu anlayıp bir alev olarak dağdan inmiştir. "Ben tüm şeylerin ölçütü ve değeri olan ben!" der Zerdüşt ve insanlara, doğaüstünden medet ummamalarini; yeryüzünde kalarak her şeyin kendi ellerinde olduğunun farkına varmalarini söyler. Sonra da insanın çoğunlukla acı ve anlamsizlik olan bu hayatı kabul etmesini yani bunun farkında olarak bu yolu yürümesini telkin eder.

    ● 'Savaş ve Savaşanlar Üzerine'

    Zerdüşt etrafta pekçok asker gördüğünü ancak hiç savaşçı görmediğini ifade ederek; herkesin kendisinin belirlemedigi hedefler uğruna tek tip birer robot haline geldiğini anlatmak ister ve herkesin kendi hedefini belirleyip bu hedefinin askeri değil savaşçısı olmasını ister. İyi olmayı da cesur olmak olarak niteleyerek, kendisiyle savaşırken yenilseniz de sizi yükseltecek düşmanlar bulun der. Burada zannederim ki düşman insanın mücadele edeceği fikir, karşıt hedef ve en önemlisi insanın kendisidir.

    ● 'Yeni Put Üzerine'

    Zerdüşt, birçok memleket gezip birçok halk gördüğünü ve bu halkların hepsinin de iyi ve kötü değerleri olduğunu ve bu değerlerinin de komsularının değerlerinden farklı olduğunu söyler ve bunun böyle olmasi gerektiğini ifade eder. Lakin devlet denilen organın, kendisini halkın ta kendisi olarak gördüğünü ve tüm iyi ve kötü değerlere sahipmis ve bu konuda tek otoriteymis gibi davranarak insanları kendi benliklerinden uzaklaştırıp bir nevi intihar etmelerine neden olduğunu belirtir.
    Ve insanlara devletin bittiği yere yönlendirir. Bu yerde gökkuşağından bahsederek, halkların kendi değerlerinin oluşturduğu zenginliğe parmak basıyor diye yorumladim.

    ● 'Binbir Hedef Üzerine'

    Yeryüzünde gelmiş geçmiş tüm değer bicmelerin insanlar tarafından yapıldığı ancak bir süre bunu unutup, değer biçenin kendi yaratimi olan tanrı olduğunu zanneden insan giderek yeryüzündeki hayatından kopup ahirette yaşamaya, kendisinden kopup Tanrının yanındaki 'idea'sinda yaşamaya başlamıştı. Değerlerin altında Tanrı sevgisi var diye düşünmüştü. Lakin yadsidigi şey şuydu: Tanrı sevgisi diyerek aslında kendini kendini sevmesini yani kendi gücünü ve güç istemini koyuyordu değerlerin altına! İnsan, egemen olmak, zaferler kazanmak, başka insanlarda hayranlık, haset uyandırmak istiyordu; bunu istemesini sağlayan onun güç istemiydi ve bu istem, her şeyin anlamı ve belirleyicisidir. İnsan varlığını sürdürmek için anlamsizlik içindeki dünyasındaki her şeye bu güç istemi doğrultusunda değer bicmistir. İnsan değer biçendir der Zerdüşt.

    ● 'Komşusunu Sevmek Üzerine'

    Zerdüşt, komşuya duyulan sevginin insanın kendisine duyduğu kötü sevgi olduğunu ifade eder. İnsan kendisinden kaçmak için komşusuna gider ve dünyayı yaratma gücünü kendinde bulamayınca, soluğu ilk komşusunda alır ve komşusunun dünyasına, onun kendisine uygun olup olmadığını bile degerlendirmeden girer. Girdiği bu dünyayı acizliginden ve tembelliginden kutsallastirir. Çünkü ne kadar kutsallastirirsa konduğu bu dünyayı, kendi acziyetini, güçsüzlugunu o kadar unutur ve kendini tatmin eder.
    Bunun için Zerdüşt, komşu sevgisini değil en uzaktakini sevmeyi öğütler.

    ● 'Engereğin Isırığı Üzerine'

    Zerdüşt uyurken, bir yılan gelir ve onu ısırır. Zerdüşt sakin bir şekilde karşılar bunu. Yılana onun zehrinin bir ejderhaya işlemeyeceğini söyler ve zehrini geri almasını, onu hediye edecek kadar zengin olmadığını söyler.
    Önceki bölümlerde ejderhanin Tanrıyı nitelemek için kullanıldığını görmüştüm. Burada bir nevi yılan, Zerdüşt'u önceden cennetten kovulmasina neden olduğu insanlardan birisi sanmış ancak Zerdüşt, kendisini artık eski o insanlardan olmadığını ve yılanın kendisine hediye bile veremeyecegi bir Tanrı olarak niteler diyebiliriz. Tabi buradaki tanrı nitelemesini, doğaüstünden kendini kurtararak özgür olmuş ve kendi değerlerini oluşturup kendi belirlediği hedef doğrultusunda yürüyerek hayatını kendi adımlarıyla anlamlandiran 'yeryüzü' insanı olarak anlamak gerekir.

    ● 'Çocuk ve Evlilik Üzerine'

    Zerdüşt, insanların önce kendilerini özgür olarak inşa etmelerini, sonra da kendilerinden daha iyi bir inşa ustası olacak bireyler oluşturabileceklerse çocuk sahibi olmalarını istiyor. Yani yeryüzüne Üstinsan olabilecek bireyler getirin diyor.

    ● 'Armağan Eden Erdem Üzerine'

    Zerdüşt artık söylevlerini verdigi 'Alacali İnekler' şehrinden ayrilacaktir. Buradaki insanlar ona üzerine güneşe sarılmış bir yılan resmi olan bir asa hediye ederler.
    Zerdüşt, erdemin, övgü beklemeyen veya sövgü aldığında umursamayan bir armağan veriş olduğunu söyler. Bu armağanı verdiren kişinin egemen olmasıdır. Bu kişinin gücüdür. Bu gücün doğrultusunda kişiye egemen olan düşünceleri akıl sarmıştır. Buradan Zerdüşt'e verilen hediyenin üstündeki resmi, güneşi sınırsız güç ve onu saran yılanı da bu gücü, kontrol altında ve bir hedef doğrultusunda tutan akıl olarak yorumlayabiliriz.

    Zerdüşt ayrılmadan evvel, mümin olmamayi öğütler. Çünkü mümin, kendisine soylenilen yeniyi düşünmeden kabul eder, onu kutsallastirarak kendisinden üst seviyeye yerleştirir. Bu yüzden kendi hayatını kendi anlamlandiramaz. Zerdüşt bu nedenle bana saygı duymayin der; çünkü gereğinden fazla saygı putlaştirir. Kendiniz olmaya bakın, putlari yıkın ve özgür olun. Yalnızlığa kaçın ve birer birey olun: Küllerinizden alev olarak doğun. Bir gün bu birey-alevler bir halk olacak ve bu halktan da Üstinsan doğacak.

    3.

    Zerdüşt'ün bu bölümde Tanrıya degindigini görüyoruz. Tanrı, insanın yaraticiligina ket vuran; statik, tek, mutlak bir varsayimdir. Aynı zamanda Tanrı, doğruyu eğri yapan, yeryüzüne ve insana dair her şeyi ters yüz edip insanın değerini düşüren bir fikirdir. Eğer Tanrılar varsa yaratacak bir şey yok diyerek, bu durum özetlenir aslında ve insana yaraticiligi üzerindeki bu büyük engelden kurtulması telkin edilir. Bunun için insanın istemini ortaya koyması gerekiyor. Çünkü istemek insanı özgurlestirir.

    Sonra Zerdüşt'ün rahipler üzerine de konuştuğunu görüyoruz. Onların kurtarıcı dedikleri kişi tarafından yanlış değerler ile sıkı sıkıya zincirlendikleri ve kurtarildiklarini sandiklarini ama aslında hala kurtarilmaya ihtiyaçları oldukları soyleniyor. Rahiplerin alcakgönüllüğünün altında bir intikamci fikrin yattığı ve onların çok acı çektikleri için acı çektirmeye çalışan insanlar oldukları; içinde bulundukları kilisenin ise insanın ruhunu hapseden bir devlet olduğu ifade edilmiş. Aynı zamanda Rahiplerin insanlara tek bir yol gösterdikleri ve insanları bir sürü haline getirdikleri belirtilmiş. Bunun için de kullandıkları silah, her buldukları boşluğa yerlestirdikleri Tanrı olarak gösterilmiş. Ve Zerdüşt, özgürlüğün yoluna girmek isteyen insanların, tüm büyük kurtaricilardan kurtulması gerektiğini söylüyor.

    Zerdüşt, kendilerine erdemli diyen insanların, erdemlerin temeline ödül ve cezayı koyduğunu söylüyor. Erdemin yolunun bencilce yapilmayanda olduğunu söyleyen erdemlilerin aslında bu şekilde insanları benliklerinden ve gerçeklerden uzaklastirdiklari söyleniyor. Çünkü her insan aslında kendisi için hareket eder; ister bunun farkında olsun ister olmasın. Bununla birlikte insanların adalet anlayışının salt intikam almaya yönelik olduğunu ve insanların kendileri gibi düşünmeyen herkesten nefret edilmeye programlandiklari söylenilerek, "cezalandirma dürtüsü güçlü olan hiç kimseye güvenmeyin" mesajı verilir Zerdüşt tarafından. Ardından Zerdüşt devam eder ve insanların eşit olmadığını ilan eder ve olmaması gerektiğini. Çünkü insanlar birbirlerinden farklilardir ve hepsi birer bireydir. Kendi yollarında giderler. Bu yolda giderken birer savaşçı olmalilardir ve birbirleriyle düşman... Tabi burada savaşçı ve düşman kavramlarını ilk akla gelen şekliyle ele almak hatasına düşmemek gerekir. Önceki bölümlerde Zerdüşt, pek çok asker gördüğünü ancak hiç savaşçı göremediğini söylemişti. Buradan anlıyoruz ki savaşçıdan kasıt tek bir tipe girmeyen insandır. Bununla birlikte metnin tümünden anladigim kadarıyla, bir insan kendi belirlediği hedefleri doğrultusunda kendi değerleri ile birlikte yurumelidir. Ve bu hedef ve değerleri de komsularından farklı olduğu sürece bu insan bir birey olur. Diğer insanları düşman olarak belirler yani onlarla fikirsel mücadele içinde olarak onlar karşısında kaybetse dahi aslında kazanır ve yolunda özgür ve yaratıcı olarak yürümeye devam eder.

    Sonra Zerdüşt, ünlü bilgeler üzerine konuşur: Onların halkın duymak istediklerini söyledikleri için halk tarafından sevildiklerini ama aslında batıl inançlar empoze edenler olduklarını söyler. Hakikat ile halkı esitlerler ancak bunun oldukça yanlış olduğunu ifade eder. Asıl hakikatli insanın kendi çölünde yalnız, güçlü, tanrısız, zorba ve acikmis bir aslan olduğunu söyler.

    Ve Zerdüşt bu bölümün teması veya en önemli yeri diyebilecegimiz güç istemini işlediği kısma gelir. Bunu bir dört basamaklı bir merdiven çizerek görselleştirdim. Her basamakta bir insan bulunur:
    Birinci basamak: Ali
    İkinci basamak: Veli
    Üçüncü basamak: Can
    Dördüncü basamak: Ozan

    Veli, Ali üzerinde tahakkum kurmak, onun üzerinde egemenlik sahibi olmak ister. Yani onun efendisi olmak ister. Ancak bunu yapmak için veya bunu yaparken kendisinden bir üst basamakta olan Can'ın tahakkumune girmeyi veya onun egemenliğini kabul eder. Yani Can'ın efendi olduğunu kabul eder. Can da benzer şekilde Veli üzerinde bir efendilik sağlarken Ozan'ın egemenliğini kabul eder. Ozan ise en tepede olmanın gereği olarak fedakarlık yaparak hayatı ortaya koyar. Bu, cesaret ve tehlike ile ölümüne bir zar atmaya benzetilmis. Aklıma şu geliyor: İyi cesur olmak olarak belirtilmistir. İyi değerdir. Yani en üstte olan değer ortaya koyar. O bir armağan edendir Zerdüşt gibi.

    Bunları insanlara yaptıran unsur ise Güç Istemi'dir. İnsan her davranışında aslında gücü ister; egemen olmak, sahip olmak, efendi olmak... Bunun için değerler üretir: İyiler kötüler belirlenir. Her devirde her toplulukta bu iyiler, kötüler değişkenlik gösterir. Çünkü her devirde ve her toplulukta farklı insanların güç istemiyle yönlendirilir/yaratılır değerler. Buradan hiçbir değerin ölümsüz olmadığını da anlarız. Onlar hep aşılması gerekilen birer duraklardir. Ve iyinin kötünün yaratıcısı olmayı isteyenin ilk önce, bir yok edici olmasi gerektiği, önceki değerleri yok etmesi gerekir. Böylelikle Zerdüşt "En büyük kötülük de en büyük iyilikle beraberdir böylece: ama bu yaratıcı iyilik" der.

    Bölümün sonunda kurtuluş üzerine konuşur Zerdüşt: İnsanların sahip olduğu 'böyleydi' anlayışlarıni, 'ben böyle istedim!'e cevirebilmeye kurtuluş der. Böyleydi ile anlatılan tarihe/geçmişe ve kadere saplanisin, istemin en büyük düşmanı olduğunu söyler. İnsanın istemi, geriye dönmek istemez ancak böyleydi anlayışı onu ayaklarından tutup geçmişe götürür.

    Devam eder Zerdüşt ve hiçbir eylemin ceza veya başka bir şeyle yok sayilamayacagini yani yapılmamış/hiç olmamis gibi anlasilamayacagini söyler. Çünkü hayat Bengi dönüştür: Varoluşun hiçbir zaman sonu gelmeyecek ve tekrar tekrar her şey yaşanacaktir.

    En çok ihtiyaç duyulanin emirler oldugu; en zor olanın da büyük emirler vermek olduğu ve en bağışlanamaz olanın ise gücü varken hukmetmek istememek olduğu söylenir. Zerdüşt 'utanir' ve hükmetmek istemez. Bunun üzerine mağarasına/yalnizligina geri döner.

    4.

    Zerdüşt gemide yolculuk etmektedir. Gemidekiler bundan heyecan duymaktadirlar ancak hala Zerdüşt'u tam olarak anlamamaktadirlar. Onların heyecanı uzaklardan gelen ve ün yapmış birine duyulmuş bir ilginin tezahürüdür sadece. İnsanlar hala eski ve alışık oldukları erdemleri doğrultusunda tersyüz edip yanlis taraftan baktiklari şehveti, iktidar düşkünlüğünü ve bencilligi kinamaya devam etmektedirler. Bundandir ki Zerdüşt karada bir cüce ile konuşur. Bengi dönüş üzerine sohbet ederler ve sonucunda Zerdüşt, cesaretle yeniden yaşam, yeniden yaşam ve yeniden yaşam der adeta!

    Bu bölümde Zerdüşt'ü bir şehrin kapısında, kendisinin öğretisinden bir şeyler kapmış ve Zerdüşt'ün namını taşıyan biri karşılar. Bu kişi Zerdüşt'e şehri kötüler ve burada seni duyan olmaz der ve buradan gitmesini ister. Zerdüşt beklenmedik şekilde bu kişiye kızar. Kendisini anlamadigini söyler ona: Anlamış olsa karamsarligi, vazgecisi telkin etmezdi. Anlamış olsa bu kişi Zerdüşt'ü önce kendisini cesareti telkin eder ve evetlerdi hayatı.

    Zerdüşt, önceki bölümlerde ele aldığı ve hepsinin ortak özelliği, anlamsız olan hayattan el etek çekme, onu kötüleme veya anlamı öte dünyaya taşımak suretiyle yeryüzünden anlamı çekerek insanı hiçe ve tiksintiye indirgemek olan ogretilerin yazılı olduğu levhaları birbir kırar. Ayrıca insanlar Zerdüşt'e hep o tanrısız diyerek yaklaşırlar. Zerdüşt de evet ben tanrisizim ve benden daha tanrısız olanın ogretisini de kabul ederim diyerek karşılık verir ve ekler; tanrısız olmayi, her türlü boyun egmenin karşısında olan ve kendi istemini belirleyen olarak ortaya koyar.

    En önemlisi de bu bölümde Zerdüşt, Bengi hayatla mutlak olarak barışır, onun üzerinde yarattığı tahribatı ve hastalığı atlatir ve iyileserek; bu hayatın öğretmeni olduğunu tam anlamıyla benimser. Artık insanların arasına batmaya gider Zerdüşt. Güneş nasıl doğmak için batarsa, Zerdüşt de doğmak üzere batacaktir insanların arasında.

    5.

    Zerdüşt yüce insanın sesini işittigini düşünür ve magarasindan çıkıp kendi ülkesinde onu arar. Bu arayışı sırasında, Zerdüşt'un savaş ve cesaret hakkındaki sözlerini duyup onu aramaya gelen 'iki kralı', yine Zerdüş'ün sözlerini işitip onun yanına gelmek isteyen diğerlerini bulur: 'Tini vicdanlı', 'büyücü', 'hizmet dışı kalmış papa', 'gönüllü dilenci', 'en çirkin insan', 'gezgin ve gölgesi'.

    Bunlar arasında özellikle Hizmet dışı kalmış papa dikkat çekiciydi. Bu papa, Zerdüşt'un tanrının öldüğü ilanını duymuş ve tanrının ölmesine de şahit olmuş biri olarak gelir. Bunları anlatır: Tanrının başlarda aslında çok güçlü olduğunu söyler. Ancak süreç içinde yaşlandığını ve insanlara merhamet duyan mecalsiz bir nine haline geldiğini dile getirir. Bu sözlerinde aslında Ortadoğu dinlerindeki Tanrının dönüşümü özetlenmiş olur. Bununla birlikte insanın tanrı gibi bir tanığa dayanamayacaği da söylenir. Ayrıca bu papa aracılığıyla Tanrı hakkındaki sorgulamalar benim aklıma Hayyam'in rubailerini getirdi:

    Nietzsche:

    "Anlaşılmazdı da aynı zamanda. Neden öfkelendi ki bize, o burnundan soluyan, onu kötü anladık diye! Kendisi niye daha açık konuşmadı ki bizimle?

    Sorun bizim kulaklarımızdaysa, neden kendisini kötü işiten kulaklar verdi ki bize? Kulaklarımızda çamur varsa, pekâlâ! Kim koydu çamuru oraya?"

    Hayyam:

    "Beni özene bezene yaratan kim? Sen!.
    Ne yapacağımı da yazmışın önceden..
    Demek günah işleten de sensin bana:.
    Öyleyse nedir o cennet cehennem?

    Tanrı gönlünce yaratır da her şeyi.
    Neden ölüme mahkum eder hepsini.
    Yaptığı güzelse neden kırar atar.
    Çirkinse suçu kim kime yüklemeli?"

    *
    Mağarasına gönderdiği bu daha yüce insanların bir süre sonra eşeğe taptiklarini görür Zerdüşt ve çok şaşırır. Hepsine teker teker bunu neden yaptıklarını sorar. Bu insanlar, daha yüce insan adayları henüz tanrısızliga dayanamamaktadir. Yine de Zerdüşt onları terk etmez hemen ve onlardan birinin bengiliğe övgüsünü ve evetlemesini dinler.

    Ancak sabah uyandığında farkına varır Zerdüşt, kendisini yüce insan arayışina götüren kahinin sesinin, kendisine bir sınav yapmakta olduğunu... Zerdüşt'e son günahıni göstermek istemiştir: Zerdüşt'ün daha yüce insanlara duyduğu merhamet. Ve Zerdüşt, bu insanlardan uzağa yol almaya devam eder. Henüz insanların vakti gelmemiştir. Ancak şu ses yankılanir:


    "Siz bengi olanlar, sonsuza dek ve her zaman sevesiniz onu: ve acıya dersiniz ki: Yok ol ama geri gel! Çünkü her türlü haz- bengilik ister."
  • 168 syf.
    https://www.dunyabizim.com/...-bir-oda-h32118.html


    Kendine Ait Bir Oda, 20. yüzyılın önde gelen modernist yazarlarından biri olan ve bireyin günlük yaşamını “bilinç akışı” ile birlikte ve tüm karmaşıklığı ile olduğu gibi eserlerine yansıtmayı amaç edinen Virgina Woolf’un eseri. Herhangi bir önsöz vs. olmaksızın hemen birinci bölümle başlayan kitap toplam altı bölümden oluşuyor.

    Her eserin müessirinden iz taşıması geleneği Kendine Ait Bir Oda’da da bozulmuyor. Kadınların ikinci sınıf kabul edildiği Victoria devrinin şartları gereği okula gitmesine izin verilmeyen Woolf, eğitimini özel hocalar eşliğinde babasının kütüphanesinde tamamlamaya çalışıyor. Bu durum onun kendi döneminde yaşayan birçok kız çocuğuna göre oldukça iyi şartlar altında yetişmesine sebebiyet verse de, Woolf, kendi devrinin yaşam koşullarına olan tepkisini dile getirmekten asla imtina etmiyor ve 1895’te, henüz 13 yaşındayken bir gazeteye yazdığı kısa hikâyelerinin her birini bu başkaldırıştan şekillendirerek oluşturuyor. Şüphesiz bu kitabı da dâhil olmak üzere daha sonra yazdığı bütün kitaplarında da aynı etkiden bahsedilebilir.

    Feminist olarak da nitelendirilen Woolf,Kendine Ait Bir Oda’da öncelikle neden kadınlar arasından yazarların ve şairlerin çıkmadığını sorguluyor. “Kadın ve kurmaca yazın” konusunda yapacağı bir konuşma için araştırma yapmak üzere girdiği kütüphanede kadınlar üzerine yazılanları -geçmiş yüzyıllardan yaşadığı çağa doğru olmak üzere- okuyarak işe başlamaya karar veren Woolf, ilginç bir şekilde kadınlar üzerine yazılanların çokluğunu ve bunları yazanların çoğunluğunu erkeklerin oluşturduğunu ve kadınların yeryüzünde üzerine en çok tartışmanın yapıldığı varlık olduğunu görür. Kadınlar hakkında yazılan kitapların sadece isimlerinin bile oldukça düşündürücü olduğunu ifade eden yazar, bu arada kadınların erkekler hakkında yazmış oldukları bir tek kitabın dahi bulunmadığını da fark eder.

    Kitabında 14-16. yüzyıl İngiltere'sindeki kadını, 18. yüzyıldaki kadına yönelik uygulamaları ve 19. yüzyıldaki gelişmeleri anlatan Woolf, özellikle İngiltere'de Elizabeth dönemini, 1470'lerde Chaucer dönemi sonrasını ve 1670'lerde Stuart'lar dönemini çeşitli kitaplarda yer alan örnekler aracılığıyla ele alır. Profesör Trevelyan'ın İngiltere'nin Tarihi adlı kitabı öncelikli olarak baktıkları arasında. Kitapta bazı ünlü isimler de yer alıyor ve çoğunlukla Shekaspeare, Lady Winchilsea, Newcastle'lı Margaret, Dorothy Osborne, Aphra Behn, Jane Austen, Jane Eyre gibi isimler geçiyor.

    Avrupalıların kadına bakışı

    Bizim medeniyetlerin beşiği(!) olarak gördüğümüz Batı’nın ünlü yazarlarının (ya da farklı kişiliklerinin) kadınlar hakkındaki görüşlerinden alıntılar yapan yazar, bu görüşlerin birçoğu sebebiyle sinirlenir ve öfkeden kıpkırmızı kesilir. Mesela Pope’ye göre çoğu kadının bir kişiliği bile yoktur. Napoléon kadının eğitilemez olduğunu düşünür. Kadının ruhlarının olup olmadığı o dönem için ciddi bir tartışma konusudur. Bazı bilgeler kadınların beyinlerinin daha sığ olduğunu düşünürken Mussulini onları küçümser. Yine kabul gören bir görüşe göre her iki erkekten birinde şarkı veya sone yazma yeteneği varken hiçbir kadın böyle bir yeteneğin sahibi olamamıştır. Yazar, kadınlardan bir şair ya da yazar çıkmamasını elbette onların yeteneksizliğine bağlayan görüşleri kabul etmez; fakat ulaştığı bu bulgular sonrasında araştırmasına fikirlerin değil olguların kaydını tutan tarihçilerin kitaplarıyla devam etmeye karar verir ve kadınların hangi şartlar altında yaşamış oldukları sorusunun cevabını bulmaya çalışır.


    Sorusunun cevabının peşine düşen Woolf, Profesör Trevelyan’ın İngiltere Tarihi adlı kitabının “Kadın” maddesinden, karısını dövmenin erkeğe tanınmış bir hak olduğu, anne-babasının seçtiği eş adayıyla evlenmeyi kabul etmeyen kızın bir odaya kilitlenebileceği, dövülebileceği, hatta duvardan duvara vurulabileceği ve kimsenin bunu yadırgamayacağı gibi oldukça ilginç anekdotlar aktarır.  Dünyanın farklı coğrafyalarındaki kadınların hangi şartlar altında yaşadıklarını da araştıran yazar, aslında hikâyenin üç aşağı beş yukarı her yerde aynı olduğunu görür. Daha beşikte iken nişanlanan, ergenliğe geçiş yapar yapmaz rızası gözetilmeden evlendirilen, eğitimine gerek görülmeyen, okuması ve yazması yasaklanan, ancak çocuk doğurmak, onu büyütmek, sürekli temizlik ve yemek yapmak zorunda olan, hiçbir ekonomik gücü ve kendisine ait bir odası bile olmayan bir kadın! İşte aslında bütün bunlar Woolf’a göre kadınlar arasından niçin şair ve yazar çıkmadığı sorusunun cevabıdır.

    Erkeklerin kadınlara "Bizler kadar düşünme yeteneğiniz olduğunu ileri sürüyorsunuz. Madem öyle, neden Shakespeare gibi bir deha çıkaramadınız?” şeklinde yönelttikleri soruya da kurduğu bir hayal üzerinden cevap vermeye çalışan yazar,  öncelikle Shakespeare'in hangi durumlardan sonra oyun yazmaya başladığını ifade eder ve kendi deneyimlerinden de yola çıkarak, Shakespeare'in bir kız kardeşi olsaydı Shakespeare'in sahip olduğu imkân ve fırsatların hiçbirine sahip olamayacağı için tek bir kelime dahi yazamadan bu dünyadan göçüp gitmiş olacağını söyleyerek Shakespeare gibi bir dehanın çıkmamasının gerekçelerini bu sefer biraz daha farklı bir açıdan izah eder.  

    Yazabilmek için ekonomik güç şart

    16. yüzyılda doğmuş üstün yetenekli bir kadın için tek alternatifin; yeteneğini kullanmasına fırsat verilmeyeceği, engelleneceği, zora koşulacağı ve sürekli küçümseneceği için kesinlikle delirmek olduğunu düşünen yazar, bunu keşfetmek için psikoloji konusunda eğitimli olmanın da gerekmediğini ifade ediyor ve “Şair ve oyun yazarı bir kadın için on altıncı yüzyılda Londra’da özgürce yaşamış olmak onu öldürebilecek bir sinirsel gerilim ve çelişkiler içinde yaşaması anlamına geliyordu. Eğer hayatta kalmış olsaydı da, baskı altındaki hastalıklı bir hayal gücünün ürünü olarak yazdığı her şey çarpık ve hasarlı olacaktı. Kadınlarca yazılmış hiçbir oyunun olmadığı raflara bakarken, hiç şüphesiz ki, diye düşündüm, eserleri imzasız olacaktı”[1] diyor.

    Yazabilmek için ekonomik gücün ve kendine ait bir odanın gerekliliğine inanan Woolf, bunun kadınlar için 19. yüzyılın başlarına kadar söz konusu bile olmadığını ifade ediyor. Kadınların maddi zorlukları aşmalarının çok zor olduğunu, ama bundan daha zorunun manevi olanlar olduğunu düşünüyor. “Dünya kadınlara, erkeklere dediği gibi, ‘Tercihin öyleyse, yaz, bana ne,’ demiyordu. Dünya onlara kahkahalarla gülerek, ‘Yazmak mı? Yazacaksın da ne olacak,’ diyordu.”[2]Cambridge’de önemli şahsiyetlerden biri olan Mr. Osgar Browning bile “Sınav kâğıtlarına baktıktan sonra, vereceğim notları hesaba katmaksızın söyleyecek olursam, kanımca en iyi kadın, entelektüel açıdan en kötü erkekten bile daha aşağı seviyededir.”[3] diyebiliyordu. Kadınlardan entelektüel açıdan hiçbir şey beklenemeyeceğini söyleyen erkeklerin görüşlerinden oluşan muazzam bir kaynak çokluğuyla karşılaşan Woolf, “virüs” olarak nitelendirdiği bu görüşlerin etkisinden kurtulmayı başaran kadın yazarların varlığına da değiniyor.  

    18. yüzyılda Aphra Behn gibi kabul edilebilir bazı niteliklerden vazgeçme pahasına yazan ve yazarak da para kazanılabileceğini kanıtlayanların yazarların etkisini Haçlı Seferleri’nden ve Güller Savaşı’ndan daha önemli addeden Woolf, “Eğer tarihi yazacak olsaydım, on sekizinci yüzyılın sonlarına doğru meydana gelen değişimi daha etraflıca anlatarak yazardım.”[4] diyor.

    Kadınlar neden roman yazar?

    Yazmaya başlayan kadınların neden sadece roman türünde eserler, ürünler ortaya koyduklarını da sorgulayan Woolf, bunu kadınların yazma işlemini oturma odasında yapmak zorunda olmalarına bağlıyor. Kendilerine ayıracak bir yarım saatleri bile olmayan kadınlar, çalışmalarının, yapmak zorunda oldukları diğer işler yüzünden sürekli kesilmesi sebebiyle daha zor olan şiir veya oyunu tercih etmekten ziyade daha kolay olduğunu düşündükleri ve çok fazla odaklanmanın gerekmediği nesir ve kurmaca yazıya yöneliyorlar, diye düşünüyor.

    Woolf, kadınların ortaya koydukları eserlerin ataerkil niteliğe sahip toplumların bireyleri nezdinde aşağılayıcı bir şekilde sadece “oturma odasındaki kadınların duyguları ile ilgili” olarak görülmesi sebebiyle önemsiz addedilmesine ve dozajı yüksek saldırgan eleştirilere maruz kalmasına rağmen Jane Austen ve Emily Bronte gibi kadın yazarları, sahip oldukları büyük bir deha ve gösterdikleri azimli tutarlılık sonucunda bu zorlukların üstesinden gelebilen ender kadınlara örnek olarak gösteriyor ve “Onlar erkekler gibi değil kadınların yazacağı şekilde yazdılar”diyor.[5] Aslında bunu söylerken binlerce kadının içinde bir tek onların “o daimi eğitimcinin” ardı arkası kesilmeyen –bunu yaz, şunu düşün- şeklindeki nasihatlerini duymazdan geldiklerini, bazen homurdanan, bazen büyüklük taslayan, kimi zaman zorbalaşan, kimi zaman kederli, şaşkın, sinirli ve babacan olan ve kadınların peşini bırakmayan o sese kulaklarını tıkadıklarını kastediyor; yoksa kadınların sadece kadın, erkeklerin de aynı şekilde sadece erkek olarak yazmalarını doğru bulmuyor ve bunu şu şekilde ifade ediyor. “Saf ve katıksız bir şekilde erkek veya kadın olmak ölümcüldür; insan erkeksi kadın veya kadınsı erkek olmalıdır.”[6]

    Yaşadığı yüzyıla ait yazarların kitaplarının yer aldığı rafları incelemesi esnasında bir nesil önce hiçbir kadının dokunmaya cesaret edemeyeceği kadar çeşitli konularda da kadınlar tarafından yazılmış kitapların mevcudiyetini gören Woolf, okumanın ve eleştirinin kadınların alanını genişlettiğini, onlara incelik kazandırdığını, artık kadının yazmayı sadece kendini ifade etme biçimi olarak görmekle yetinmeyip bir sanat türü olarak kullanmaya başlamış olabileceği ihtimalinin de söz konusu olduğunu ifade ediyor.

    İyi bir yazar olmanın şartları

    İyi bir yazar olabilmek için kitabın başından sonuna kadar maddi güce ve kendine ait bir odanın gerekliliğine sık sık vurgu yapan Woolf, burada her ne kadar sembolizme pay bıraktığını ifade etse de zihnin bütün bunların üstünde olması gerçekliğinin yeterli olabileceğini de reddediyor. Çünkü ona göre “Entelektüel özgürlük maddiyata dayanır. Şiir entelektüel özgürlüğe dayanır.”[7] Bu sebeple “İngiltere’deki yoksul bir çocuğun, büyük yazarların içinde doğdukları entelektüel özgürlüğe kavuşma umudu Atina’daki bir kölenin oğlundan sadece biraz fazladır.”[8]

    Hayatta insanın kendisi olmasından daha önemli hiçbir şeyin olamayacağını düşünen yazar, maddi güç ve kendine ait bir oda hususundaki ısrarında sembolizme de pay bıraktığını ifade ederken muhtemelen gerçeğin eşliğinde canlı bir hayat yaşamayı kastediyor. Yaşama dört elle sarılmanın gerekliliğinin altını çiziyor. Kendine Ait Bir Oda, yazıldığı günden beri kadınları herkes için eşit ve adil bir dünya kurma mücadelesine çağıran bir başyapıt olarak güncelliğini koruyor.

    Bütün yüzyıllar boyunca erkekleri olduklarından iki kat daha büyük gösteren bir ayna görevi gören/üstlenen kadınlar sebebiyle, erkeklerin, kadınların erkeklerden daha aşağı olduğuna dair inançlarında bu kadar ısrarcı olduklarını düşünen Woolf’a göre eğer kadınlar aşağıda olmasalardı erkekler büyüyemezlerdi. Ayrıca erkeklerin, kadının eleştirisi karşısında ne kadar tedirgin olduklarını da ifade eden yazar, bu tedirginliğin sebebini kadının gerçeği söylemeye başlamasıyla aynadaki görüntünün büzülmesine ve erkeğin hayata uyum sağlayamaz hâle gelişine bağlıyor.

    Küçük yaşta annesini kaybetmesiyle büyük bir travma yaşayan Woolf’un hayatında, bunu izleyen üvey ablasının, babasının, çok sevdiği ağabeyinin vefatları ve iki üvey ağabeyinin cinsel tacizleri gibi başka travmaların da olması sebebiyle feminizm ve eşcinsellik noktasındaki fikirlerini ve kabulleriniKendine Ait Bir Oda’da da görmek mümkün oluyor.

    Kitabın sayfalarca süren uzun paragraflardan oluşması takibini ve okunmasını bir yerde zorlaştırırken kadın konusunda yüklenmiş olduğu yoğun bilgi bu dezavantajı ortadan kaldırıyor.

    Virgina Woolf, Kendine Ait Bir Oda, (Çev. Sevda Duman), Aylak Adam Kültür Sanat Yayıncılık.

    Selma Kavurmacıoğlu

     

    [1] Sayfa:64

    [2] Sayfa:67

    [3] Sayfa:68

    [4] Sayfa:83

    [5] Sayfa:93

    [6] Sayfa:131

    [7] Sayfa:135

    [8] Sayfa:135
  • 264 syf.
    "Hayatı bu kadar önemli yapan şey, bir daha gelmeyecek olmasıdır."
    -Emily Dickinson (sf.35)

    Ermiş, Sörfçü ve Patron; yalın, anlaşılır bir dille yazılmış bir kişisel gelişim kitabı. Robin Sharma kendi anlatımının yanı sıra ünlü bilginlerin sözlerini kullanmış. Bu sözler ile kitabı süsleyip daha bir zengin hale getirmiş. Kitabın sonuna doğru biraz sıkıldığımı söyleyebilirim. Belki bu durum daha önce, böyle bir türü okumadığımdan kaynaklanıyor olabilir. Ama yine de okunmaya değer bir kitap olduğunu düşünüyorum. Kitap, kahramanı olan Jack Valentine ile birlikte kendi içimizin derinliklerine inip, kendimizi keşfedebilme olanağı sağlıyor.

    Spoiler dikkat dikkat !!! :))

    Kitap, Jack'in geçirdiği bir kaza sonucu hastaneye yatırılması üzerine başlıyor. Hastanede tanıştığı gizemli oda arkadaşı Cal'ın, Jack için hazırladığı eşsiz armağan ile devam ediyor. Cal, Jack'in küçükken kendisini terk eden babası. Aslında yıllar sonra ortaya çıkan baba, oğluna belki de en büyük iyiliği yapıyor. Hayat koşuşturması içinde kendini kaybedip, yaşadığı hayattan sıkılan oğluna kendini bulması için onu üç bilgeye gönderiyor.

    "Kendini tamamlamak için ne gerekiyorsa yap. İçindeki boşluğu doldur. Ve unutma, seni tamamlamaya götüren kapı dışarıya doğru değil, içeriye doğru açılır."

    Jack'e kendisini bulması için yardımcı olan bilgeler; Ermiş (Mikel), Sörfçü (Moe) ve Patron (Tess)'dur. Bu bilgeler aslında hayatın içindeki insanlardır. Jack'e sırasıyla Nihai Sorular'ı sorarak kendini bulup, daha doğru bir şekilde yaşaması için yardımcı oluyorlar.
    1. Bilgece yaşadım mı?
    2. Gerektiği gibi sevdim mi?
    3. Olağanüstü bir hizmeti nasıl verebilirim?

    Kitapta beni bir hayli etkileyen, bir detaydan da söz etmek istiyorum.
    "Çoğu insan zamanlarını hayatında ters giden şeyler için başkasını suçlayarak harcıyor."
    "Oysa sen bir parmağın ile karşıyı gösterirken diğer üç parmak seni gösteriyor." Bu küçük ama derin detayı bu kitabı okumadan önce ne yazık ki bende bilmiyordum.

    "Dünyadaki şeytanlar sadece kalplerimizde yer edenlerdir. Savaşın yapılması gereken esas yer orasıdır."
    - Mahatma Gandhi (sf.77)

    "...korkunun panzehirinin sevgi olduğunu aklından çıkarma." (sf.73)

    Bu kitabın temelinde yer alıp onu şekillendiren en derin konu sevgiydi. Aslında korkunun değil bu hayatın en kötü duygularının panzehiridir, sevgi. Sevginin aşamayacağı yol, yıkamayacağı duvar yoktur. Bizleri hayata bağlayan en büyük nedenimizdir sevgi. Sevmek lazım; ağacı, toprağı, suyu, insanı, çocuğu, kuşu bazen de bir gülüşü...

    Sevgiyle kalın. Keyifli okumalar dilerim. :))