• Bilincin kapı ve pencerelerini geçici bir süre için kapatmak; bir parça sessizlik, bir parça bilinç tabula rasa'sı
  • "Her nefis ölümü tadacaktır"

    Ölümü inkâr edebilen kimse yok; dünyanın en zengin ve hırslı insanı bile sayısız organ nakli ile ölümü yenmeye çalıştı fakat başaramadı.

    Mısır piramitleri ölüme yapılan yatırımların en sembolik örneklerinden, mumyalama eylemi de hakeza.

    Ölümden sonra tekrar dirilişe inanmayanlarımız olduğu gibi inandığı halde bu gerçeği kabullenmek istemeyen, adı geçtiği anda yüz çevirenlerimiz de hayli çok.

    Bir de ölümle barışık olanlarımız var; hatta Mevlâna gibi ölümü şeb-i arus görenimiz de. Nitekim ecdattan kalan mezar taşlarına baktığımızda gayet zarif işçilikler dikkat çeker. Öyle ki mezarlarımız konuğu için bir istirahatgâh izlenimi verir adeta.

    İnsan ister barışık olsun ister kavgalı; ölüm gerçek !

    Onu yok saymak istercesine unutma çabası, adı anıldığında kulağını kapatmak, yüzünü buruşturmak, sırtını dönmek nafile. Gözlerini kapatmak suretiyle üzerine gelen trenden korunma gafleti bu. İnkâr mekanizması.

    Hz. Ömer (r.a.) ölümü hatırlatması için ücretli bir görevli tutmuştur. Vazifesi periyodik vakitlerde 'ya Ömer, ölüm var' demektir...

    Ölümü hatırlamak kâlpleri diriltir, ruhlara can suyu olur. Kibir, riyâ ve daha birçok kötü hasleti savuşturur. Ölüm düşüncesi insanı derinden etkiler.

    Kimi barışıktır ölümle ve ölümü için yatırım yapar; kimi kavgalıdır, ve ölümden kaçmak, onu unutmak isterken her dakika ölüm tarafından kovalandığı düşüncesi altta çalışır oysa. Ölümden kaçtıkça kucağına düşer insan.

    Ölüm düşüncesi başlıca motivasyondur !

    İster barışık olsun, ister kavgalı; ölümü için çalışır insan !

    Ölümden kaçarken asıl korktuğu "yok olmak" düşüncesi olabilir mi ? Yok olmak düşüncesi benlik için büyük travmadır. Zira sonsuza dek var edilmek üzere yaratılmıştır benlik. Oysa ölüm yok olma tehditi içerir barışık olmayan için.

    Yok olma düşüncesi insanı harekete geçirir, var olma gayretini tetikler. Ardında 'iz bırakmak' ister. Kimi üst üste yığdığı binlerce beden üzerinde kendi varlığını kaim kılmak ister piramitlerle, kimi hayrat dileyip bir kır çeşmesinde dua bekler gelen geçenden. Kimi bir eser bırakma telaşındadır, kimi iyi bir evlat. Kimi iyi geçim ile anılmak gayretinde...

    İnsan ölümü kabullendiğinde dinginleşir, vakfeder varlığını, kalan ömrünü...

    Ölümüne çalışır insan...

    Ölümüne yatırım yapmak gerek.
    Bedenler üzerinde yükselmek ölümden kaçış !
    Ölümüne yatırım; kalanlara hizmet.

    Ardında bıraktığı izdir insan...

    Ya kabullenir ölümü ve izleri nakış olur,
    Yahut kaçarken ölümden karalanır defter...

    Ölümüne çalışır insan iz için,
    Rabbim niyeti tebdil etsin
    Olsun; "Allah rızası için."
  • Otuz yıldır boşuna okumuşum! Çocukluğumun, gençliğimin ve ergenliğimin binlerce saatini okuyarak geçirmişim ve bütün bunlardan geriye kocaman bir " unutma"dan başka bir şey kalmamış. Üstelik bu nahoş durum iyileşmiyor, tam tersine kötüleşiyor. Bugün bir kitap okusam, daha sonuna gelmeden baş kısmını unutacağım. Kimi zaman belleğimin gücü bir sayfayı bile tutmaya yetmiyor. Ve böylece paragraftan paragrafa, bir cümleden ötekine tutuna tutuna ilerliyorum, çok geçmeden öyle bir duruma geleceğim ki ancak gitgide yabancılaşan bir metnin karanlıklarından akıp gelen, okundukları sürece birer kuyrukluyıldız gibi parıldayan ve hemen arkasından kesinkes unutmanın karanlık akıntılarında kaybolan birtakım kelimeleri bilinçli olarak kavrayabileceğim. Çoktandır edebî tartışmalarda ne zaman ağzımı açsam berbat bir biçimde kendimi rezil ediyorum: Mörike’yi Hofmannsthal”le ; Rilke’yi Hölderlin'le ; Beckett'i Joyce'la ; Italo Calvino’yu Italo Svevo’yla ; Baudelaire'i Chopin’le; George Sand’ı Madame de Stael'le filan karıştırıyorum. Hayal meyal anımsadığım bir alıntıyı dile getirmek istediğimde günler boyu arayıp duruyorum kitaplarda, çünkü yazan unutmuş oluyorum ve ararken hiç tanımadığım yazarların bilinmedik metinlerinde kendimi kaybediyorum, sonunda da ne aramakta olduğumu tümden unutmuş hale geliyorum! Zihnim bunca karmaşık bir durumdayken hangi kitabın hayatımı değiştireceği konusundaki bir soruyu nasıl yanıtlayabilirim? Hiçbir kitap mı? Bütün kitaplar mı? Herhangi biri mi? Yanıtını bilmiyorum.
    Ama belki de -kendimi avutmak için böyle düşünüyorum- belki de okurken (tıpkı gerçek yaşamda olduğu gibi), apansız makas değiştirmeler ve sert sapmalar yoktur. Belki de okumak bir ilaçlama eylemi gibidir, bilinç adamakıllı emer her şeyi; ancak o kadar hissettirilmeden, osmotik bir biçimde olur ki bu, ne yapıldığı anlaşılmaz. Amnesie in litîeris çeken okur, okuyarak büyük bir değişime uğradı ama değiştiğini kendisine söyleyebilecek beynindeki kritik noktalar da birlikte değiştiğinden bunu fark etmedi. Bu hastalık, bütün büyük edebiyat yapıtlarının karşısında duyulan ezici saygıdan yazan korusaydı ve özgün şeylerin yaratılmasında mutlaka gerekli olan intihal ile yazar arasında gerçekten basit bir ilişki kurulmasını sağlasaydı, kendisi de yazan biri için neredeyse bir lütuf, evet, hatta gerekli bir koşul bile olabilirdi.
    Bunun, zoraki, sefil ve berbat bir avuntu olduğunun farkındayım, bundan kurtulmaya da çalışıyorum: Bu korkunç amneziye teslim olmamalısın, diye düşünüyorum, bu unutma seline bütün gücünle karşı koymalısın, metinlere balıklama dalmamak, berrak ve eleştirel bir bilinçlilikle onların karşısında durmalı, özet çıkarmalı, ezberlemek, zihnini çalıştırmalısın; tek sözcükle tanımlarsam -ki burada adını ve yazarını şu anda çıkaramadığım; ama son dizesi bir ahlak ilkesi gibi zihnime sürekli, silinmemecesine kazınmış olan ünlü bir şiirden alıntı yapıyorum-: “Zorunlusun,” diyor şiirde, “zorunlusun... zorunlusun ..."
    Ne budalaca! Şimdi de şiirin sözlerini unuttum. Ama ziyanı yok, çünkü şiirin anlamı kesinlikle hatırımda. Şöyle bir şeydi:
    “Yaşamını değiştirmelisin!”
  • 126 syf.
    Sevgili Ali Ural ile tanışmam "Posta Kutusundaki Mızıka" eseri ile olmuştu.Beni tam manasıyla tanımlayan eser hangisi derseniz, hiç şüphesiz bu eser derim tekniğine vs.takılmadan.İnce detaylarla yaşamımıza şıklık katıyor çünkü bu eser.
    Etkinlik yazarı tanımam için müthiş bir katkı sağlamış oldu.Bu eserle birlikte 6.kitabimi okumuş oldum.Etkinlikler her daim apayrı bir lezzet veriyor bana.Birlikte okuma,birlikte yorumlama firsatıyla aktif okumaya geçerek, okuma eylemi daha bir canlılık kazanıyor.Aynı zamanda etkinlikler vesilesiyle bir yazarın aynı anda birçok eseri hakkında fikir edinebiliyor,hangisini okumamız hususunda daha kolay karar verebiliyoruz.Türler konusunda az çok bilgi sahibi olabiliyor,tercihlerimizi ona göre yapabiliyoruz.İste 1k'nın en büyük faydalarından birisi de bu!

    Gelelim Ay Tirad'ına.Ansızın nedense çokça beğeneceğimi düşünerek, büyük bir heyecanla esere başlamış oldum.Sıcacık, tazecik,buhurdanlığı henüz üzerinde tüten bu eser tatlı bir uyanış hissiyle kalbimin yaslandığı,sarıp sarmalandığı bir yenilik ambalajı içinde müthiş bir ikram oldu latifelerime.Evet bazı eserler öze dokunur ya,işte sol yanıma yapılan cerrahi bir ameliyat nevinden sadece bir kereliğine başrolünü oynayabileceğim ömrüme ikinci bahar misali yepyeni bir diriliş ,yepyeni bir uyanış vesilesi oldu adeta.

    Yazar diğer eserlerinden farklı bir metod izlemiş bu eserde "tirad" seçiminin kullanımıyla.İlk defa böylesine bir tür okumuş oldum.Yazar "uzun ve kesintisiz düşünme ve konuşma" seçeneğiyle konular arasında bağlantıyı koparmadan, art arda olaylara devam ederek, vermek istediği mesajı sürdürerek amaçladığı tiradını sonlandırıyor.

    Gayet farklı ve güzel olmuş.İnsan ömrü de öyle değil midir nihayetinde.Yolculuktayız ileriye doğru, kesintisiz devam eden yolculuklar...Ancak yoldaki geçici güzelliklere kapılıp,esas güzergahımızı unutuyor oluşumuz, asıllarını terk ediyor oluşumuz varmak istediğimiz yere bir türlü götürmüyor bizleri.Sadece ömrümüzü malayaniyatla zayi etmekten başka elde avucumuzda hiçbir şey kalmıyor.Yanımıza kıyafet,azık nevinden bavulumuza aldığımız ihtiyaçlarımız yetmiyor bizlere.Bundan dolayı hem dünyadaki yolculuk hem de dünyadan yolculuk için Efendimiz'in (sav) Ebu Zerr'e nasihati misali azığımızı tastamam yanımıza almalı.Hani yolculuğa çıktığımız zaman gerek yazlık gerekse de kışlık nevinden ne olur ne olmaz her türlü ihtimali hesaba katarak, yolculuk hali diyerek önümüzü görememenin endişesi içerisinde her ihtiyacımızı tedarik etmeye çalışırız ya onun gibi.Bundan dolayı yol boyunca bizlere lazım olmayacak yüklerin boş yere hamallığını yapmamalı.Önümüzdeki zorlu engelleri,sarp yokuşları düşünebilmeli bir insan.Belimizi bükecek ağırlıklarla asamayız o uzun mesafeleri.Cehennem’e yakıt olacak bütün dünyevîlikler yüktür insanın sırtında.Nedir bunlar; küfür,zulüm,kibir,kalp kırma,bencillik,gurur,tamahkarlık,atalet vs.gibi her bir günah yüktür bizlere.Arınmalı ve hafiflemeli insan!

    Ahh İnsan! Gün gelecek bir sinema şeridi gibi nasıl bir ömür sürdürdüysen hepsi naklen yayın misali yansıtılacak sana da.Oynamış olduğun filmin galasında,rolünü başarılı bir şekilde gerçekleştiren oyuncular misali yüzün gülecek mi yoksa rolün hakkını verememenin utancıyla saklanacak yer mi arayışına gireceksin? Nereye kadar saklanabilirsin ki ? Aydınlatma düğmesine basılacak "şak" diye bir dokunuşla gerçekler bütün çıplaklığıyla ortaya çıkacak.Sana doğru çevrilerek gözlerini kamastiran ışıklar yüzünden rahatsızlık duyacaksın tüm gözler üzerinde.İste o zaman son demde keşke'lerle yamamaya çalışacağın ömrün sana fayda vermeyecek.Tekrar talebin cevapsizlikla can verecek.Kullarının gizli ve aşikâr işledikleri tüm fiil ve sözleri bilen Rabbin "El-Habir",her şeyden haberdardır lütfen unutma.

    İnsan için doğduğu andan itibaren geriye sayım başlamıştır.Çocukluk,gençlik,
    yaşlılık gibi menzillerde geçici olarak konaklayıp,kimisi için bu konaklarda misafir olmak nasip olmadan belki ömrünü tamamlayıp dünyasını arkada bırakarak ahiret güzergahına varacak.

    Yazarın deyimiyle insan pişirmek zor zanaat.Demir bile çok yüksek sıcaklıklarda erimeye yüz tutarken ah insan,ne zor yumuşuyor kalbi.Nasıl da kin,öfke gibi duygularla derin kuyular açıyoruz kendimize ulasmamız aşılması güç olan.Nasıl da menfaatlerimiz ve egomuzun albenisiyle acımasızca insan harcıyoruz.Küskünlük,nefret gibi ağırlıkları kendimize yük ederek nasıl da yaşamı dayanılmaz,karşı koyulamaz,aşılamaz hale getiriyoruz?Nasıl da kalbimiz rahat soluk alabiliyor,ayağımızın altında ezip geçtiğimiz yaşayan kalpleri çiğneyerek,görmezden gelerek.Ardımızda kocaman enkazlar bırakarak.Ahh insan bozuldun mu nasıl da aşağılık bir mahluka dönüşebiliyorsun,
    içindeki kış uykusuna yatırdığın vahşi hayvanları uyandırarak, pençelerini uzatarak yırtıcılıkla nasıl da saldirganlasiyorsun,
    çirkinleştiriyorsun insan olma keyfiyetini.

    Nasıl da lekeler bırakıyorsun kalp aynana,izleri hiç silinmemecesine.Ah insan,oysaki bir psikologun deyimiyle 'kitaptaki sevdiğin cümlelerin altını çizmek gibi,her insanda altı çizilecek güzel taraf bulunur,kimse üstü çizilecek kadar kötü değildir' diye.

    Hayat başlı başına bir imtihan.Kimsenin yaşamı güllük gülistanlik değil,içinin saklısında neler var hiç bilmiyoruz.Ama şuna inanmalisin sabır ayarlamasını düzgün yapmalı,yanlış yerde veya yanlış zamanda gücümüzü boş yere tüketerek sabır israfı yapmamak lazım.İste o zaman bekleyislerimizle baş edecek gücü kendimizde bulabilir,kaderin sillesini yediğimiz zaman ayağa kalkabilecek gücü kendimizde yeniden bulabiliriz.

    Çocuklar diyor yazar devamında ve günümüzün ağır yarasına dokunuyor.Merhametimizi kanatıyor.Masallarda mesela; Kırmızı Başlıklı Kız kurdu görür görmez ona selam vermek yerine 'çıglık' atabilseydi, Kül Kedisi üvey annesinin ve üvey kız kardeşlerinin eziyetlerine maruz kalınca 'çığlık' atabilseydi diyor yazarımız, dünyanın tek harikası olan çocuklarımıza kabuslar erisemeyecekti belki de.Ölümün o soğuk nefesi tek kurtuluş seçeneği olmayacaktı belki de onlar için neşelerini uykuya yatırarak.

    Çocuklarımızın o rengarenk dünyalarını kıyaslama sisi,paylaşamama sisi,yarış sisi,bencillik,yetinmeme gibi sislerle bizim kirliliklerimizi üstlerine yorganlarını örtercesine onlara bulaştırmasaydık,hayal dünyalarını karanlığa gark etmeseydik,bakışlarını bulandirmasaydık,görüş alanlarını daraltmasaydık; onların o gülen gözleri çağın kurtuluşu için herkese yeterliydi.Busesini kondurdugu her karanlık bağırda ışıltılı hayatlar filizlenip,tatlı bahar esintileri ruhlarını oksayabilirdi.

    Eveeet, hızla geçen ömrümüzün tiradinda cizgimizi hecelerken yazar "Dönüş Allah'a"ayetinin fısıltısıyla yuvaya dönüşün tuğlalarını örüyor,yaşamımıza zarafet katarak.

    Yalnızlık ve çaresizlik seni çepeçevre kuşatmış olabilir.İmtihanlar karşısında harap ve bitap düşmüş olabilirsin.Gidebilecek hiçbir kapın olmadığını düşünebilirsin.
    Karanlığın en koyu demlerinde ışığın kırıntısına bile muhtaç olabilirsin.İste böyle bir çıkmazda sana gönlünü açan güzel insanlar,dostlar illa ki vardır.O dostlar ki 'onların kalplerinin değdiği her bir şey iyileşmeye yüz tutar' demiş ya bir yazar.Kıymet gerek.Ondan da ötesi Sevgili Dost, en ince şeylerin bütün inceliklerini bilen,bilemediğimiz ve de sezemediğimiz faydalar ulaştıran,güzellikler lutfeden,ruhunun en ince noktalarına sızabilen,kalbinin en güzel yerinde seninle her daim beraber olan,sen O'nu unutsan da defalarca bıkmadan,senden ümit kesmeden,yoluna davet eden "Latif" olan Rabbim ne güzel dost,ne de güzel arkadaş...Sevdiğine mukabele gerek!Gecikmisligini telafi gerek!
    Siz Allah'ı seversiniz; ta ki Allah da sizi sevsin diye fısıldıyor ayet.
  • 552 syf.
    ·69 günde·Beğendi·9/10
    Öncelikle yüzyılın en iyi romanları arasında gösterilen Niteliksiz Adam romanı toplamda 3 ciltlik bir roman. Son cildi Robert Musil beyin kanaması geçirip ölünce yarım kaldı. 3.cilt haric diger iki cilt Türkçe'ye Ahmet Cemal tarafından çevrildi.

    Birinci cilt 864 ve ikinci cilt 1310 sayfa olmak üzere bitmemiş haliyle 2000 sayfadan fazla.

    İnceleme baştan aşağıya SPOİLER!!! içermektedir. Uyarayım.
    Hem kitabın bölüm bölüm özeti, hem de incelemesini birarada yazdım.
    İncelemem 2 cilti de kapsamaktadır.

    Musil sonradan Avrupa'da yükselişe gececek olan faşizmin ayak seslerini bu romanında öngörmüştür.

    l-
    Doğum ve Giriş

    Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ya da Kakanien'in başkenti Viyana'da dünyaya geliyor kahramanımız Ulrich.
    Önce matematikçi, sonra orduda teğmen oluyor ve Napolyon gibi başarılı bir komutan olamayınca da ordudan istifa ediyor.

    ll-
    Bonadea ile Karşılaşma

    İmparatorluk, çayın içine atılan şeker gibi erime sürecine girmiştir.
    Birşeyler olmalı-birseyler yapılmalı diye düşünen Ulrich'i üç kişi dövüp cüzdanını çalarlar.
    Oradan arabasıyla geçen ve yüksek mahkeme yargıcıyla evli olan soylu Bonadea, Ulrich'i arabasına alır.

    lll-
    Paralel Eylem

    Almanya, İmparatorlarının otuzuncu yıl taht şenliklerine başlarken, Avusturya ise misilleme olarak 1918'i Avusturya Yılı ilan eder. Bütün halkın bu kutlamalara katılması için Kont Leinsdorf önderliğinde 'Paralel Eylem' grubu oluşturulur.
    Toplantilar genelde Ulrich'in kuzeni Diotima'nin evinde gerçekleşir ve Ulrich de bu grubun genel sekreteridir.
    Grubun önde gelenleri arasında General Stumm ile Alman Sanayici Arnheim de vardır. Amaç Almanya'nın kimliği altında ezilen Avusturya'nın gücünü tüm dünyaya göstermek.

    lV-
    Aşk Öğretmeni Diotima

    Diotima, bakanlıkta çalışan Tuzzi ile evlidir.
    Diotima'nın gerçek adı Ermelinda ikinci adı da Hermine'dir.
    Diotima Platon'un aşk öğretmeni rahibe Diotima'dan gelmedir.
    Diotima, bütün soyluları evinde topladığı ve ateşli/heyacanlı konuşmalar yaptığı için bütün soylular bu aşk ögretmenine aşıktır. Fakat Diotima'nın bedeni kocası Tuzzi'ninse ruhu da Arheim'ındır.
    Diotima, toplumsal kuralların dışına çıkamadığından kocasını da boşayamaz.

    V-
    Moosbrugger Olayı

    O sıralar en çok konuşulan Moodbrugger olayıydı. Bir marangoz olan Moosbrugger,gece Viyana sokaklarında dolaşırken, köprü üstünde bir fahişe görür ve fahişe onun peşine düşer. Moosbrugger ne kadar da kovsa gitmez, durunca kız da durur, koşunca kız da koşar ve bir parka geldiklerinde Moosbrugger kızı çılgınca tutar, boğazını keser, memelerini kopartır, karnını yarıp dışarı boşaltır bağırsaklarını. Otuzbeş yerinden bıçaklar kızı ve ancak rahatlar.
    Defalarca akıl hastanesine girip çıkan bu dengesiz adam, o anda-olay esnasında bilincini yitirmiş miydi yitirmemiş miydi? Bu soru mahkemede de tartışılır ve hakim idama mahkum eder Moosbrugger'i.

    Avusturya bu konuda ikiye bölünmüştür: bir kısım suçlu der, ötekilerse beden suçlu da olsa ruh suçsuzdur, o anda da cezai ehliyeti yoktur der.
    Daha sonra avukatlar kararı temyize götürürler.

    Vl-
    Clarisse

    Clarisse Ulrich'in arkadaşı Walter'le evli genç, güzel, piyano çalan, Nietzsche okuyan bir kadındır. İlk zamanlar kocasını çok seven Clarisse, daha sonra Ulrich'den hoşlanmaya başlar.
    Walter içten içe Clarisse ile Ulrich'i kıskanmaya başlar ve Ulrich de bunu hisseder.

    Walter ısrarla Clarisse'den bir çocuk istemektedir. Walter'in çocuk isteklerinden bunalan Clarisse ise bir gece habersiz Ulrich'in evine gider ve Ulrich'e der ki: Walter bir çocuk istiyor benden ama ben Ulrich o çocuğu senden istiyorum, sen de benim gibi tuhaf-gizli ve farklısın.

    Ulrich ise Clarisse anında teşhisi koyar ve bu kadın bir delidir der.
    Clarisse ani bir hareketle Ulrich'in dudaklarına yapışır, Ulrich ise Clarisse'i üstünden atar ve evden dışarı atar.

    Vll-
    Gerda

    Gerda, Lloyd Bankası müdürü Leo Fischel'in yaramaz, güzel ve 23 yaşındakı kızıdır.
    Leo Fischel herşeye karşı olan ve kendisine pis kapitalist diyen kızından yaka silkmiştir.
    Ulrich ise Gerda'nın sevgilisi Hans Sepp ile aşk, evlilik ve mülkiyet konularında sık sık tartışır.
    Gerda, Ulrich'e her zaman yakın ilgi göstermiştir.

    Gerda bir akşam Ulrich'in evine gider, Ulrich buna çok sevinir. Hemen öpüşmeye başlarlar. Ulrich, Gerda'yı soymaya başlarken Gerda der ki: henüz hazır değilim, durumu anlayışla karşılayan Ulrichse hemen geri çekilir.

    Vll-
    Alman Sanayici Arnheim

    Arnheim, doktor, yazar ve büyük alman sanayiciydi.
    Ruhtan söz ederdi sürekli.
    Ruh ve kömür fiyatlarını(para ve imanı) özel şahsında birleştirmişti bu adam ve paralel eylem'in içindeydi.
    Galiçya'daki petrol yataklarını satın almaktı amacı ve ayrıca Diotima'ya körkütük aşıktı.
    Arnheim, Diotima'yı kocasından istemeyi düşünse de toplumsal kurallardan çekindiğinden bunu yapamıyordu.

    lX-
    Tarih ve İnsan

    Tarih ki yazarsız oluşur büyük bölümü,
    bir merkezden gelişerek değil fakat çevreden oluşur.
    O insan ki, hem yamyam hem de moderndir.
    Yine o insan ki, alışkanlıklardan-ön yargılardan ve topraktan oluşur.
    Ne rahattır şu insanlar,
    tarih ilerlerken kendileri ve imparatorlukları, yerinden sayarlar.
    Ne çöküşü algılarlar ne de geçişi.

    X-.
    Paralel Eylem'in Çöküşü

    Büyük bir protestoya neden oldu Paralel Eylem hareketi.
    Parael eylemi almanlar alman karşıtı, slavlar slav karşıtı, halk da kendine karşı bir eylem olarak gördü.

    Sarayında olanları seyreden Kont çok üzgündü ve bir yerde hata yaptık Ulrich dedi.

    Xl-
    Babamın Ölümü

    Senatoda olan Ulrich'in hukuk uzmanı babası hastanede ölünce, Ulrich'e ölüm telgrafı çekilir. Annesini daha çok küçükken kaybeden Ulrich, babasını da kaybedince dünyada yapayalnız kaldım der.
    Ulrich babasının cenazesinde büyük bir sürprizle karşılaşır: çocukluğundan beridir görmediği kızlardeşi Agathe'yi görür.
    İki kardeş birbirine sıkıca sarılır, hasret giderirken Ulrich, seni bulmuşken bırakmam der Agathe'ye.
    Artık Agathe Ulrich'in herşeyidir.

    Xll-
    Matematik ve Hayat

    Bir bütündür matematik,
    kuralları sabit
    sonuçları değişmezdir.
    ne acı ne hayalkırıklığı ne de sürpriz vardır matematiğin doğasında.
    ama hayat
    ne kadar toplarsan topla
    asla ulaşamaz bir bütüne.

    Xlll-

    Agathe/Yasak Aşk/Evrensel Tema

    Ulrichle Agathe el ele Tuna nehri kıyısında gezer, ağaçlar altında oturur ve kuşların ötüşlerini dinlerler.
    Ulrich giderek kızkardeşi Agathe'ye aşık olur ve onun o çekim merkezinden çıkamaz, Ulrich toplum ve onun kurallarını hiçe sayar bu noktada ve bu yasak aşktan kendini geri çekmez.
    Agathe ise Ulrich'in tersine toplum kurallarına ve toplumsala büyük önem atfeder.

    Ulrich, topluma ve işe yaramaz insanlığa şöyle seslenir:
    - Kimi sevdiğim sizi ne ilgilendirir.
    Eğer benim için başka her kadından daha hoşsa neden aşık olmayayım kızkardeşime? Yasak olduğu için mi?Tehlikeye soktuğu için mi soyun devamlılığını? Peki ya bundan vazgeçersek, sizler ayıp diye adlandırdığınız için mi?!
    Oysa bu ayıp YASALDI eski zamanlarda.
    Büyük Goethe der ki:
    ah sen simdi kapanmış zamanlarda
    kızkardesim ya da karımdın.

    XlV-
    Birey Üzerinde Kapitalizm

    Neden sonuna kadar gidemiyordum
    sevgilim ve kızkardeşim Agathe'yle.
    Neden toplumdan korkuyorduk bu kadar.
    İnsan toplumsal bir varlık diye: nedir bu birey üzerindeki kapitalizm.
    Neden sürekli bireyi engelliyor, kolları arasında sıkıyordı bu toplum kapitalizmi.
    Neden bana aşık olduğu halde, bu lanet toplum yüzünden, ileri gidemiyor-kendini bana tam bir teslimiyetle bırakamıyordu Agathe.
    Neden aramızda bir duvar gibi,
    süreklu duruyor-yükseliyordu
    bu toplumsal kapitalizm.
    Neden evlenemiyordum Agathe'yle
    neden bir çocuğum olamıyordu ondan
    neden neden neden!!!

    XV-
    Agathe ile Aşk/Devam
    (bu son bölümü şiirsel bir özet halinde yazdım.)

    Bir gece dışarıya operaya gidecektik Agathe'yle.
    Güzel ve serin bir geceydi.
    Şeftali gibi olgun ve parlak bir ay yükseliyordu Viyana üstünde.
    Aşkım Agathe hazırlanırken o kadar güzeldi ki,
    dayanamadım ve onu pencerenin kenarına-ayın altına çektim
    o güzel göğüslerinin hareketini ta içimde hissettim
    ve onu öptüm
    sonuna kadar gidip
    uçurumdan düşmek istedim
    ama Agathe yine ürktü
    ve engel oldu bana yine
    olmuyor işte Ulrich dedi
    ------aslında bizler korkunç eylemsizleriz
    bir yaşama biçimi değildir sınırsız bireycilik
    unutma ki insan toplumsal bir varlıktır.
    Toplumsalla bütünleşmeyen bütün bireycilikler yokolmaya mahkumdur.

    Agathe'yle aşkımız, tutkulu/melankolik bir çıkmaza girmişti.

    - Roman tamamlanamadığından bu yasak aşk acaba nasil sonuclanacakti diye merak etsem de bütün ömrünü bu kitaba veren Robert Musil beyin kanamasından ve İsviçre/Cenevre'de büyük bir yalnızlık ve yoksulluk ve unutulmuşluk içersinde öldü.

    Ünlü yazar Thomas Mann şöyle yazmış günlüğüne Niteliksiz Adam için:

    “Işıltılar saçan bu kitap epik komedi ile deneme arasındaki hassas dengeyi çok iyi muhafaza ediyor. Tanrı’ya şükürler olsun ki bu artık bir roman değil alışılmış mânâda. Goethe’nin dediği gibi her mükemmel eser kendi türünü aşar ve mukayese kabul etmez yeni bir şey olur. Alaycı tarzı, zekâsı ve maneviyatı ile bu eser son derecede dini, çocuksu ve şiirsel”

    Niteliksiz Adam romanı, bir modernite eleştirisidir. Bir çöküş ve geçiş romanıdır. Adına modern insan denen o çalkantılı dönemin aslında bir gerileme dönemi olduğunun dışavurumudur.
  • 136 syf.
    ·4 günde·Beğendi·9/10
    Nietzsche bu kitabında, adı üstünde, tarihin şimdiki zaman için olan yararları ve zararlarından bahsediyor. Buradaki tarih kelimesini, geçmiş deneyimler olarak da algılayabiliriz.

    Kitabın başında insanların anı yaşamak ve mutlu olmak açısından "tarihdışı" olan hayvanlara özendiklerini anlatıyor ama bu mutluluğu elde etmek için insanların hayvanlara dönüşmeyi göze almayacaklarını ve insanlıklarından feragat etmeyeceklerini de ekliyor. Biz, tarihsel varlıklar olarak, geçmişteki tecrübelerimize göre karar alıyor ve hayatımızı şekillendiriyoruz.

    İşin asıl düğümü de burada. Tarihi inceleyen biri, büyük olayların şans eseri ortaya çıktığına tanık olabiliyor, ya da tarihin tekerrürünü görüp alaylı ve kötümser bir havaya bürünebiliyor. Bu noktada tarihe ve yaşamın ilerleyişine katkıda bulunmayı fuzuli bir uğraş olarak görme riski de var.

    Burada bir denge olmak zorunda. İnsan gerektiği zaman hatırlayabilmeli ve gerektiği zaman da unutma yetisine sahip olmalı ki ne vicdansızlık ve gamsızlığa ne de hatalarını tekrar etme korkusundan ötürü eylemsizliğe ve paniğe itilsin. Tarihin şimdiyi kapatması (örtmesi) toplumları bir kültür sahibi olmak yerine sadece geçmiş bir kültürü bilmekle yetinmeye götürüyor. Bir şeyleri yaşamak yerine, yaşananlara karşı soğuk ve soyut bir tavır sergiliyoruz.

    Nietzsche tarihe üç yaklaşım olduğunu söylüyor. Anıtçı, koruyucu ve eleştirici.

    Anıtçı tarih, eskilerin yüce kişiliklerini, onların yaptıklarını konu ediniyor ve miraslarını koruyor. Bu tutumun meyvesi, insanlara umut ve azim verebilmesindedir ama kötü yanları da vardır şüphesiz. Konu edindiği dönemin o "biricik" şartları bir daha hiçbir zaman tıpatıp yaşanmayacağından bu umudun bir kısmı boşa çıkabilir, üstüne üstlük bu "anıt kimseler" öylesine büyütülebilir ki, mirasları hayata hakim olup orijinal fikirlerin doğmasının önüne geçebilir.

    Koruyucu tarih, muhafazakar tarihtir. Kültürel kimliğin iyi bilinmesi ve hissedilmesi topluma fayda sağlar ve sanata katkıda bulunabilir. Fakat yine, bu abartılırsa ve geçmişe dair olan her şeye yapay bir hayranlık duyulmaya başlanırsa tarih sadece akademik bir uğraşa dönüşür. Kimse neden tarih araştırdığını hatırlayamaz hale gelebilir. Eski olana yoğun hayranlık duyulduğundan yeni bir şey üretmeye gerek duyulmayabilir.

    Eleştirici tarih, koruyucu tarihin zıddıdır. Yeni şeyler üretebilmek için geçmişi yargılar. Bunun riski de geçmişe karşı adaletsiz olma riskini taşımasındandır. Yapılanları gerekli kılan neden yadsınabilir.

    Kısaca Nietzsche'ye göre, tarih eylemi kısıtlamamalıdır ve yaşama hizmet etmelidir. Mantıklı mı? Mantıklı. Dağılabiliriz.
  • 116 syf.
    ·2 günde·Beğendi·8/10
    Sitemizin değerli okurlarından https://1000kitap.com/Nesrinay hanımefendinin #25923319 incelemesi vesilesiyle tanıdığım ve kısa sürede önce kitaplığıma sonra da zihnime kazandırdığım bu eser, bir 'gezgin' olarak, okuma yolculuğumun önemli duraklarından biri oldu.

    Zaten kendisi de bir inceleme olarak kaleme alınmış bu kitabın hakkını vererek incelenmesi çok kolay değil. Kitapta ele alınan konuların her biri, üzerinde uzun uzadıya yazmayı, konuşmayı, tartışmayı hak edecek kadar derin ve detaylı konular. Bu yüzden ben de 'scroll çatlatan' bir incelemeden kaçmak ve sizi de yarı yolda kaçırmamak için azami bir gayret göstereceğim:) Yine de olur da lafı uzatırsam, şimdiden affınıza sığınıyorum...

    Üç ana bölümden oluşan kitabın ilk bölümü, 'Bir gezgin olarak okur, dünyayı tanıma olarak okuma' adını taşıyor. Adından da anlaşılacağı üzerine yazar burada dünyayı, okumamız gereken bir kitap olarak olarak ele alıyor. Bu durumda biz okurlar da bu dünyayı okuyarak gezen gezginler oluyoruz.

    Manguel'e göre bu okuma, kurgu, matematik, haritacılık, biyoloji, jeoloji ve nice yollarla türlü biçimlerde yapılabilir, ama temel varsayım aynı kalır; evren belirli yasalarla yönetilen tutarlı bir işaretler sistemidir ve o işaretler, bizim kavrama yetimizin ötesinde bir anlam taşırlar. O anlamın içine bakabilmek için bizim de dünyanın kitabını okumaya çalışmamız gerekir.

    Bu metafor, eski kutsal metinler, Gılgamış Destanı ve Dante'nin İlahi Komedyası üzerinden detaylandırılıyor.

    Yine yazarın bakış açısıyla kitapların sayfalarında yol alan gezgin, bir süre sonra bazen ne geçtiği yerlere ne de oranın sakinlerine aldırmadan, deyim yerindeyse, bir sığınaktan diğerine ilerlemeye başlar ve böylece gezginin okuma eylemi dünyanın içinde yaşamak yerine ondan kaçındığı bir mekânla sınırlı kalır. İşte bu noktada, kitabın ikinci bölümüne yani günümüzde de sıkça kullandığımız 'Fildişi Kule' metaforuna bir geçiş yapıyoruz.

    Kule metaforu, basit bir anlatımla ifade edersek, başlangıçta bir yazarın veya bir okurun iç dünyasını beslemek adına yalnız kalma ihtiyacını karşılayan; derin okuma ve derin düşünme eylemini gerçekleştirebileceği bir sığınak, veya 'kendine ait bir oda' olarak anlaşılmakta. Montaigne bu ihtiyacı 'Evinde kendisiyle başbaşa kalabildiği, kendi kendisine gözlerden uzak saygı sunduğu ve saklandığı hiçbir yeri olmayan adam (bence) sefildir!' sözüyle açıklıyor.

    Ancak yazarın 'melankoli' olarak ifade ettiği bu durum, bu derin düşünme eylemi, her ne kadar yaratıcılık hali olsa da atalet (eylemsizlik) boşluğuna düşmeden sürdürülmesi kolay bir şey değil. Böyle anlarda kule besleyici gücünü kaybederek ruh ve akıl enerjisini tüketen bir yere dönüşebiliyor. İşte Fildişi kuleye yüklenen anlam da tam bu noktada değişime uğruyor. Yazar bu değişimi şu cümlelerle özetliyor:

    "Çalışkan aydınlara inziva yeri sağlayan kule imgesi çok geçmeden sığınılacak bir liman yerine saklanılacak bir mekân olarak, aydınların dünyevi görevlerinden kaçtıkları hücreyi tasvir etmek üzere kullanılmaya başladı. Fildişi kule halkın imgelemine, sokaklardaki hayata karşı bir sığınak, orayı mesken edinmiş aydınlar da bir züppe, kısır, dalgacı, mizantrop, halk düşmanı olarak yerleşti."

    Ve bu bölümde kule metaforu, çok geniş bir Hamlet incelemesi ile detaylandırılıyor.

    'Kitapkurdu, dünyanın mucidi olarak okur' adını taşıyan son bölüm, kendimizden de çok şey bulabileceğimiz, 'kitapkurdu' olmakla övünenlerin şapkasını önüne alıp düşünmesine neden olacak oldukça keyifli bir bölüm.

    Grandvill'nin kitap sayfalarına sarıp sarmalanmış, o sayfalar içinde kaybolmuş bir adamı karikatürize ettiği görselle başlayan bölümde (https://www.kisa.link/6WCE) bu betimleme ile, okunacak kitaplar olduğu sürece kitapkurdunun dünyadan kopuk yazgısına mahkum olduğu görülmekte.

    İlk bölümde bahsedilen okur-gezgin bazen kitapları yiyip bitirir, ancak bunu yaparken amacı, kitapların ve hayatın sergilediği öğretiden yararlanmak değil, sadece sözcüklerle patlayasıya doymak olur. Kitap okumanın amacı, bir yerden sonra kitap okumanın kendisine dönüşür. Doymak bilmez okur, sözcükleri özümsemek, metni sağlam deneyimlere aktarmak yerine umutlara kapılarak onları yutmakla yetinir.

    Bu bölüm de Don Quijote, Madam Bovary gibi kitaplar üzerinden detaylandırılıyor...

    ----------------------------------

    Gezgin, Kule ve Kitapkurdu'ndan bana kalanları, böyle özetin özeti diyebileceğimiz ve açıkçası çok da içime sinmeyen bir şekilde kısaca ifade etmeye çalıştım. Kitapta ayrıca, burada değinemediğim derin okuma/yüzeysel okuma, baskı okuma/dijital okuma gibi hepimizin sık sık konuşup tartıştığı konular hakkında da çok önemli tespitler ve biz okurların önünde bekleyen, sinsi sinsi büyüyen bazı tehdit ve tehlikelere karşı önemli uyarılar yer alıyor.

    Bu 116 sayfalık kısa ama etkili kitabın yazarı Alberto Manguel'den de birkaç satır bahsetmeden geçmeyelim... Arjantin'de doğan, çocukluğunu İsrail'de geçiren ve sonra Kanada vatandaşı olan, dünyanın pek çok ülkesini gezip görmüş bu çok uluslu, çok kültürlü aynı zamanda 3-4 dil bilen yazar, aynı zamanda çevirmen ve yayıncı olarak edebiyat dünyasının her alanında varlığını sürdürüyor. Biyografisinde, öğrencilik yıllarında Borges'e 4 yıl boyunca kitap okuduğu bilgisi yer alıyor ki, bu birikimin tohumlarının ilk nerede atıldığını bu vesileyle öğrenmiş oluyoruz.

    Biraz da kitaptan aldığım ilhamla, incelemeyi belki bir metafor denemez ama küçük bir kelime oyunuyla sonlandırmak istiyorum;

    Yediğimiz yemeklerin midemize gittiğini biliyoruz. Peki ya okuduklarımız? Onlar nereye gidiyor? Nerede sindiriliyor? Ortaya çıkan enerjiyi nereye ve nasıl harcıyoruz?

    Annem küçüklüğümde yemek yerken sürekli çiğnemeden yutmamam gerektiği konusunda beni uyarırdı. Manguel de bu kitabında aynı öğüdü okuduklarım için veriyor.

    Sen bir gezginsin ve kitapların dünyasında yolculuğun tadını çıkar. Kitaplarda dünyayı, dünyada ise hayatı okumaya çalış. İhtiyaç duyduğun her an kulene kapanabilirsin. Ancak orada pencere kenarında oturmayı unutma ve asla kitapların büyüsüne kapılıp hayatla ilişkini kesme. Kitaplarını okurken derinlemesine oku, düşün ve kitaptan aldıklarını hayatına uygula. Başkalarının hayatlarına da dokun. Aksi halde kitap okurken sen de bir kitaba dönüşüverirsin ve kimse farkında olmaz.

    Ve en önemlisi... Okuduklarını asla çiğnemeden yutma...

    Herkese keyifli okumalar dilerim...