• İnsan sevdiğini unutmaz ki. Ben mesela seni asla unutmam.
  • Unutmam mümkün olsaydı, unutmak sürekli olsaydı, gözlerim kapansaydı da azar azar uykunun ötesine, mutlak hiçliğe gömülebilseydim, varlığımı artık hissedemez olacağım noktaya varsaydım, bir mürekkep damlasında, bir musiki ahenginde ya da renkli bir ışında erir giderdim ve sonunda dalgalar ve şekiller öyle büyürlerdi ki, hissedilemezin içinde silinir, yok olurlardı. O zaman dileğime kavuşurdum.
  • 632 syf.
    ·10/10
    Oblomovka sahillerinden selamlar
    Şaka şaka. Evde uzanmış yatıyorum öyle. Zahar'a seslendim seslendim gelmedi. Hatırladım. Benim çorabıma varana kadar giydirecek bir uşağım yoktu. Oblomov kadar tembel olabilmek için zengin olmak gerekiyor.

    Hayatımın değişmeyen roman kahramanları üç erkek. Ta ilkokul sıralarında tanıştım kendileriyle
    Robinson Cruise
    Oblomov
    Raskolnikov

    Neydi acaba benim gözümde bu adamları çekici kılan. Üçünün belirgin özelliklerini az biraz taşımam mı? Onların hayatını yaşamak istemem mi?

    Gerek Oblomov gerek diğerleri benim her yıl düzenli olarak tekrar tekrar okuduğum üç kitaptı. Ki bu bahsettiğim dönemin başlangıcı benim 8 - 10 yaşında olduğum dönemdir. Kitap bulmakta sıkıntı çekilen var olan kitapların çok pahalı olduğu dönemler.

    Her reklamda "baba n'olur kupon biriktirelim bu kitap setini alalım" diye yalvarışlarımı hala unutmam. Biraz uğraştırsa da eninde sonunda kabul ederdi. Gazete kuponları sayesinde bir sürü kitap seti almıştım. Bazı setlerde aynı kitaplar olurdu ve buna üzülürdüm. Keşke farklı bir kitap olsaydı da daha çok çeşit okuyabilsem diye düşünürdüm.

    Gazeteyi alma ve kuponları kesip saklama görevi de benimdi. Kupon harici kalan gazetede babam bir iki haber okur spor sayfasına bakar sonrasında annem sobayı tutuşturmak için kullanırdı o gazeteleri. Gazeteyi bulmak bile sorun olurdu. En çok da cumartesi pazar günleri zor olurdu. 365 günün 300'ünde yağmur yağan Rize'de gazete bile bulamazdım. Yağmurdan iliklerime kadar ıslanır ve tekrar tekrar dolaşırdım tüm gazete büfelerini. Artık büfeciler bile ezberlemişti beni görür görmez yok anlamında kafayı sallardı. Yani girsem büfeye iki dakika yağmurdan sakınsam diye düşünürdüm ama daha kapıdan girmeden yok denilmesi içeri girmemi engellerdi. Eninde sonunda bulduğum gazete eve gelene kadar sırılsıklam olurdu. Dikkatlice kuponu alırdım ve annem ütüyle kuruturdu. Sayısını bildiğim halde her gün tekrar tekrar sayardım kuponlarımı. Şu kadar gün kaldı diye. Canımdan daha değerliydi bu kuponlar çünkü bir sürü kitabım olacaktı. İşte Oblomov bu tarz zorluklar neticesinde sahip olduğum kitaplardan biriydi.

    Oblomov'u ilk okuduğumda çocuktum ve kendisi için "ne aptal adam" sıfatını yakıştırmıştım. Yaklaşık 10 yıl önce tekrar okuduğumda "aslında o kadar da aptal değilmiş" dedim. Ve bugün ise "Oblomov çok zeki bir adam" dedim.

    Aradaki bu düşünce farkı hem insanın olgunlaşması hemde kitapların çeviri durumundan kaynaklanıyor. Gazeteden almış olduğum Oblomov 150 sayfa idi. Şimdi elimdeki bu kitap 620 sayfa. Arada 4 kat fark var. Daha çok kitap okuyabilme adına en ince kitapları seçip aldığım dönemler de oldu. İnsan kitap konusunda aç gözlü olmamalı. Artık gidip kitapların en kalın olanlarını seçiyorum. Çeviri hassaslığını ben bu sitede öğrendim ve belki de bu sitenin bana kattığı en önemli şey bu oldu.

    Kitapta en beğendiğim kısımlar insanların iç ve dış dünyasının (ruhunun ve görünüşünün) en detaylı kesiti şeklinde yapılan karakterlerin kişilik analizleri oldu. Bu analizler o kadar güzel işlenmiş ki önce okuyup altlarını çizdim. Sonra tekrar okudum sonra düşündüm derken tek bir sayfada 1 saat kaldığım çok oldu. Bu kitabı her elime alışımda Oblomov oluyorum. Ana tema tembel bir adam olsa da aslında Oblomov zihnini o kadar çok çalıştırıyor ki bedenen yorulup devamlı yatması garipsenmemeli.

    Roman konusunda değinmek istediğim unsur ise; genel olarak romanın sosyolojik yönünden çok psikolojik yönü ağır basması. Romanda en dikkat çekici kısım bana göre Oblomov'un arkadaşı aracılığıyla tembel kalbinde, beklenmeyen bir aşk heyecanı yaratmasıdır. Olganın amacı ise bu tembel adamın üzerinde kendi üs­tünlüğünü kurarak, onu sorumluluk sahibi bir insan haline getirmek. Oblomov her ne kadar kendini Olgaya teslim etse de çalışmak ve tembellik arasında bocalayıp durur. Tembellik hayat felsefesi olmuş bir insana ne yaparsanız yapın kar etmiyor bunu daha iyi anlıyorsunuz.


    Eğer bu kitabı veya klasiklerden herhangi birini okuyacak olursanız kesinlikle Sabahattin Eyüboğlu ve Ergin Altay çevirisini tavsiye ediyorum. Kitabı okumanızı tavsiye etmiyorum. Çünkü bazı kitaplar için herhangi bir tavsiyeye gerek yoktur. Bu kitap o kitaplardan biri. Seveceğinizi garanti edebilirim.
  • Bugün günlerden hiç benim adım yok. Kanatlanıyor içimden binlerce siyah kelebek. Savruluyor rüzgârda yaprak gibi
    Kalbim, uzaklarda bir yerde. Kalbim kayıp.)
    Sessiz, yorgun, ağır, gözkapaklarım kapanıyor yine… Yine…
    (Karanlığa dokunabiliyor sanki ellerim.)
    Yıkık, dökük, bu şehrin duvarları birer birer üstüme yıkılıyor yine…
    (Sadece sesler duyuyorum.)
    Yine…
    (Ayak sesleri uzaklarda.)
    Kuş sürüleri terk ederken bu şehri, ardında yoksul ve kimsesiz çocuk gibi bırakıyor yine…
    (Susuyorum.)
    Yine…
    (Sessizlik keskin.)
    Ve sonbahar sinsice yaklaşarak peşinde köpek gibi bir yalnızlığı üstüme sürüklüyor yine…
    (Bekliyorum)
    Yine…
    (Beklemek keskin)
    Sözler hep yalan! Yeminleri unut!
    Bir veda bir sebepsiz tokat gibi çarpıyor yine…
    (Burdan gitmem gerek)
    Yüzüme…
    Şarkılar yalan! Duyduklarını unut!
    Bir hikaye rüzgarın ellerinde savruluyor yine…
    (Herşeyi unutmam gerek)
    Yine!
    Kestim! Akıttım! Damarlarımdaki kanımda akan o kirli siyah yalanları!
    (Acımıyor bileklerim)
    Olmadı!
    (Acımıyor hiç)
    Sildim! Çıkardım! Yüzümden kazıdım yüzüme çizdiğin o siyah derin yazıları!
    (Acımıyor ellerim avuçlarım)
    Olmadı!
    (Acıtmıyor hiçbirşey)
    Kustum! Tükürdüm içimde senden kalan o keskin o acıtan hatıraları!
    (Acımıyor tenim, ve acımıyor)
    Olmadı!
    (Dokunduğun yerler)
    Söktün! Defalarca diktim o küçük ellerinle açtığın ve sızlayan bütün yaralarımı!
    (Acımıyor artık kalbim)
    Olmadı!
    (Kalbim)
    Bana ne yaptın… Ne yaptın… Ne yaptın… Ne yaptın çocuk!
    (Sadece sessizce durdum ve öylece izledim bir meleğin ellerindeki ellerimin izlerini.)
    Niye yaptın… Niye yaptın… Niye yaptın ahh çocuk!
    (Sadece sessizce durdum ve öylece izledim bir meleğin ellerindeki kaderimin sökülüşünü.)
    Bana ne yaptın… Ne yaptın… Ne yaptın… Ne yaptın çocuk!
    (Sadece sessizce durup öylece izlemek istedim bir meleğin ellerindeki kalbimi.)
    Niye yaptın… Niye yaptın… Niye yaptın ahh çocuk!
    (Sadece öylece durup sessizce izlemeyi istedim, sadece bir meleği sevmeyi.)
    Göremiyorum, duyamıyorum artık dokunamıyorum çocuk!
    (Hep bir şey eksik gibi ve hep bir şey yarım ve hep bir şey yok artık sanki.)
    Anlatamıyorum anlatamıyorum artık ağlayamıyorum çocuk!
    (Ne bir ışık var ne de bir şarkı artık sokaklarında bu kaybetmiş şehrin)
    İnanmıyorum inanmıyorum artık inanamıyorum çocuk!
    (Ne bir isim var duvarlarında, ahh ne de okunabilen bir cümle.)
    Bilmiyorum bilmiyorum artık sevemiyorum çocuk!
    (Sadece sessizce durdum ve öylece izledim bir meleğin ellerindeki ölümümü.)
    Ne yağmur, ne kar, ne yüzüme vuran rüzgar, canımı yakan acıtan sonbahar, daha dinmedi çocuk!
    (Öyle beyaz)
    Seni silmedi çocuk!
    (Öyle maviydi ki)
    Alev alev yanan kirpiklerinde saçılan kıvılcımlarınla başlayan bu yangın daha sönmedi çocuk!
    (Öyle güzeldi ki ve öyle.)
    Sönemedi çocuk!
    (Öyle masum ama…)
    Bu viran şehirde, bu viran hikaye henüz bitmedi!
    Bitmedi bitmedi bitmedi çocuk!
    (Öyle yanlış öyle…)
    Bitemedi çocuk!
    (Öyle yanlış ki ve öyle…)
    Bu aciz şarkılar, bu aciz dualar seni geri getirmedi getirmedi getirmedi çocuk!
    (ve öyle çocuk)
    Dönmedin çocuk!
    (Kalbim…)
    Bana ne yaptın… Ne yaptın… Ne yaptın… Ne yaptın çocuk!
    (Tüm maviler kirli şimdi ve tüm beyazlar utanç içinde ve sadece uyumak)
    Bunu niye yaptın… Niye yaptın… Niye yaptın… Niye yaptın çocuk!?
    (Uyumak istiyorum…)

    Cem Adrian
  • Unutmam mümkün olsaydı, unutmak sürekli olsaydı, gözlerim kapansaydı da azar azar uykunun ötesine, mutlak hiçliğe gömülebilseydim, varlığımı artık hissedemez olacağım noktaya varsaydım, bir mürekkep damlasında, bir musiki ahenginde ya da renkli bir ışında erir giderdim ve sonunda dalgalar ve şekiller öyle büyürlerdi ki, hissedilemezin içinde silinir, yok olurlardı. O zaman dileğime kavuşurdum.
  • 572 syf.
    ·39 günde·Beğendi·7/10
    Bu zamana kadar sadece Bir İdam Mahkumunun Son Günü' nü okumuştum Hugo' dan. Araya bir dolu meşguliyetin girmesi sebebiyle hayli uzun bir sürede okuyabildim. Bunda ilk 200 sayfadaki Paris tanımının sokak sokak, bina bina detaylar verilerek anlatılmış olması da yatıyor. Ne yazık ki bir okur olarak bu detayları kafamda canlandıramadım ve bu bölümlerde çok sıkıldım.
    Kitabın konusunu herkes üç aşağı beş yukarı biliyor. Bu trajediyi anlatıp kahramanalarımızın başından geçenlerden bahsetmek yerine Hugo' nun tüm metne yaydığı zengin-yoksul ayrımı ve bu ayrımın altında, krallığın ve kilisenin baskısında ezilen, sefalet çeken veya canından olan garibanları resmettiğine dikkat çekmek istiyorum.
    Adaletin gücünün nereden geldiğinin günümüz dünyasında da pek değiştiğini düşünmüyorum.
    Din kavramına körü körüne saplanıp kalan milletlerin en basit doğa olaylarında, her türlü aksilikte inandıkları din her ne ise o dindeki günahkarı suçlayarak ve vahşet içeren yöntemlerle cezalandırarak kendilerini temize çıkarmaya çalıştıkları da halen devam eden bir olgu ne yazık ki. Küçük bir örnek olsun diye paylaşmak isterim hiç unutmam toprak kayması videosuna denk gelmiştim başlığı ise ''dağ yürüdü'' idi :) İnançlarına bağlı insanları eleştirmek asla haddime olmamakla beraber bu inançlar masumlara zarar veriyorsa mevcut sistemde bir sorun var demektir diye düşünüyor, zarar gören tüm masumları (insan, hayvan ya da doğa) koruyabilecek güçlü bir adalet sistemi diliyorum tüm insanlığa.
    Sevgiler.
  • Hiç unutmam bir keresinde Amerika’ya gittiğim günlerde, bu büyük ülkeyi gezerken, bir üniversitenin duvarında yüz bilim adamı için yer ayrılmış olduğunu gördüm, henüz elli bilim adamının adı yazılmıştı bu duvara, elli yer.boştu yani. İstedim ki boş kalan yerlere bizim insanlarımızın da adlan yazılsın; bunu herkese söyledim, aman dedim, ne olur bu duvara adınızı yazdırmaya bakın, biraz da bunu düşünün, hep kendinizi düşünmeyin, biraz da şu cennet vatanın uğruna feda olun.
    Oğuz Atay
    Sayfa 145 - İletişim Yayınları