• ...Unutmaya başlıyorum seni.
    Ürperiyorum bunca sevgiyi unuttuğumu düşündükçe...
  • " Unutmaya başlıyorum seni. Ürperiyorum bunca sevgiyi unuttuğumu düşündükçe..”
  • ...midemi bulandırıyor bu koca şehir. Kaçmak istiyorum ve işin en korkunç yanı, Mehmet’i unutmaya başlamış olmam. Eskiden her saniye Mehmet nerede, Mehmet nerede diye kendimi yer bitirirken, şimdi durumu kabul etmeye başlıyorum. İnsan, kendine kurallar koyulan bir hayvan gibi her duruma alışıyor.
  • "Üşüyorum baba,
    Ne olur tut ellerimi
    Kapama gözlerini.
    Baba,
    Kayboluyorum bu zamanda,
    Bulamıyorum seni,
    İnsan işliyor kalbime,
    Zamanın eli değiyor ruhuma
    Baba,
    Unutmaya başlıyorum
    Yılların sevgisizliğini,
    Ama ben seni unutmak istemiyorum ki
    Baba
    Ne olur hatırlat kendini."
  • Anımsadığına göre
    bir zaman Kamala karşısında üç şeyle
    övünmüştü, yenilgiye uğratılamayacak üç soylu
    beceriydi bu: Oruç - beklemek - düşünmek. Bu
    onun servetiydi o zamanlar, onun gücü ve
    kudreti, onun sağlam asasıydı; gençliğinin
    hamaratlık dolu zahmetli yıllarında bütün
    öğrendiği bu üç maharetti. Oysa şimdi üçü de
    yüzüstü bırakıp gitmişti onu, hiçbiri kendisinin
    değildi artık, ne oruç, ne bekleme ne de
    düşünme. Rezil bir amaç uğruna elden çıkarmıştı
    bunları, en ölümlü şey uğruna, duygusal hazlar
    uğruna, rahat yaşamalar, zenginlikler uğruna!
    Başından geçenler tuhaftı gerçekten. Şimdi ise,
    öyle görülüyordu ki, gerçekten o çocuk
    insanlardan birine dönüşmüştü.
    Siddhartha, durumu üzerinde düşünmeye
    çalıştı. Düşünmekte zorluk çekiyor, aslında hiç
    istek duymuyordu buna, ama kendini zorladı.
    İşte yine, diye geçirdi içinden, bütün bu
    ölümlü şeyler elimden uçup gittiğine göre, işte
    yine küçük bir çocukken olduğu gibi güneşin
    altında duruyorum, hiçbir şey benim değil,
    herhangi bir beceriden, maharetten yoksunum,
    henüz öğrendiğim hiçbir şey yok. Ne şaşılacak
    şey! Artık genç sayılmayacağım, saçlarımın artık
    yarısı ağarmış durumda olduğu, yavaş yavaş
    elden ayaktan düştüğüm şu sıra yine başa
    dönüyor, çocukluktan başlıyorum! Bir kez daha
    gülümsemeden duramadı. Evet, tuhaf bir yazgısı
    vardı! Tepetaklak gidiyordu ve şu an yine eli
    boş, çırılçıplak ve aptal aptal dikiliyordu
    dünyada. Ama bundan dolayı bir üzüntü
    duymuyordu, hayır, içinden işte öylesine
    gülmek geliyordu, kendi kendine gülmek, bu
    acayip, bu sersem dünyaya gülmek.
    “Tepetaklak gidiyorsun!” diye söylendi kendi
    kendine ve güldü. Bunu söyler söylemez ırmağa
    ilişti gözü, ırmağın da tepetaklak yuvarlanıp
    gittiğini gördü, boyuna tepe üstü akıp gittiğini ve
    bu arada şarkılar söylediğini, neşesini elden
    bırakmadığını. Bu hoşuna gitti, dostça
    gülümsedi ırmağa. Sularında boğulmak isteği
    ırmak değil miydi bu, bir zamanlar, yüzyıl önce?
    Yoksa düşünde mi görmüştü bunu?
    Gerçekten tuhaf bir yaşam sürdüm, diye
    düşündü Siddhartha. Dolambaçlı tuhaf yollardan
    geçtim. Çocukken tanrılar ve onlara sunulan
    sungularla uğraştım yalnızca. Delikanlılık
    çağımda yalnız riyazetle, düşünme ve
    meditasyonla ilgilendim, Brahman’ı arayıp
    durdum, Atman’da ölümsüzlüğe taptım.
    Gençliğimde çilekeş keşişlerin peşine takıldım,
    ormanlarda yaşadım, soğuğa sıcağa katlandım,
    aç kalmayı, nefsimi öldürmeyi öğrendim.
    Derken yüce Buddha’nın öğretisi bir mucize gibi
    açtı gözlerimi, dünyanın birlik ve bütünlüğüne
    ilişkin bilginin kendi kanım gibi damarlarımda
    dolaştığını duydum. Ama Buddha’dan da, o
    büyük bilgiden de yine kendimi koparıp yola
    düştüm. Kamala’dan sevme sanatını öğrendim,
    Kamaswami’den de ticaret sanatını; paralar
    biriktirdim, paralar harcadım, midemi sevmeyi,
    nefsime keyif vermeyi öğrendim. Yıllar yılı
    zekâmı yitirmeye, düşünme sanatı denen şeyi,
    birlik ve bütünlük denen şeyi unutmaya çalıştım.
    Yavaş yavaş, dolambaçlı yollar izleyerek bir
    büyük adamdan bir çocuğa, düşünen biriyken
    bir çocuk insana dönüşmüş değil miyim? Ama
    yine de bu yolu izlemem çok iyi oldu, yine de
    yüreğimde şakıyan kuş ölmedi, yaşıyor. Ama
    yol da yoldu doğrusu! Yine bir çocuk olup
    yeniden başlayabilmek için pek çok budalalıkta
    buldum, pek çok kötü huy edindim, pek çok
    hata işledim, pek çok iğrençlik, düş kırıklığı ve
    umarsızlık yaşadım. Ama iyi oldu böylesi,
    yüreğim yaptıklarımı onaylıyor, gözlerim
    gülümseyerek onaylıyor. Esenliğe
    kavuşabilmek, Om’un sesini yeniden
    işitebilmek, yine doğru dürüst uyuyup doğru
    dürüst uyanabilmek için umutsuzluğa kapılmam,
    düşüncelerin en aptalcasına, intihar düşüncesine
    kafamda yer verecek kadar alçalmam
    gerekiyordu. Atman’ı benliğimde yeniden
    bulabilmek için budala birine dönüşmem,
    yeniden yaşayabilmem için günah işlemem
    gerekiyordu. Yolum daha nereye götürecek
    beni? Acayip bir yol, dönemeçler çizerek
    ilerliyor, belki de bir çember çiziyor. Nasıl
    ilerlerse ilerlesin, izleyeceğim bu yolu.
    Yüreğinin sevinçle kaynayıp coştuğunu
    hissetti Siddhartha, olağanüstü bir duyguydu.
    Nereden, diye sordu yüreğine, nereden
    alıyorsun bu sevinci, neşeyi? Beni işte öylesine
    rahatlatan o uzun, o güzel uykudan mı?
    Ağzımdan çıkan Om sözcüğünden mi yoksa?
    Kaçmamdan, kaçışımın tamamlanmasından,
    sonunda yine özgürlüğe kavuşmamdan ve gök
    kubbesinin altında bir çocuk gibi duruyor
    olmamdan mı? Oh, kaçıp kurtulmak, özgürlüğe
    kavuşmuş olmak ne hoş! Ne kadar temiz, ne
    kadar güzel buradaki hava! Ne rahat
    solunabiliyor! Kaçıp geldiğim yerde her şey
    merhem kokuyordu, baharat, şarap kokuyor,
    bolluk, fazlalık kokuyor, miskinlik kokuyordu.
  • Başka her şey insanı kitaptan daha çabuk yoruyor !...