Ah Vazgeçmek..acıdan Ölmek..
" Vermeme olanak yok bana verdiklerini
Ama ayrılırken bir hesaplaşma da gerekli
Geçmiş bunca güzellikten bir anı olarak
Ben seni alayım istersen sen de beni "
Onat Kutlar / Unutulmuş Kent

Orhan Pamuk
Yıkıntıların Hüznü: Tanpınar ve Yahya Kemal Kenar Mahallelerde
Tanpınar ile Yahya Kemal İstanbul'un ücra, uzak ve fakir semtlerine birlikte uzun yürüyüşlere çıkarlardı. İkinci Dünya Savaşı sırasında Tanpınar bir kere tek başına gene aynı yerlerde, “Kocamustafapaşa ile surlar arasındaki o geniş ve fakir semtlerde” dolaşırken bu yürüyüşlerin kendisi için ne kadar öğretici olduğunu anlatır. Buralar Gautier'nin de 1853'te yürüyüp şehrin hüznünü içinde hissettiği yerlerdir.

Tanpınar ile Yahya Kemal bu mahallelerde “mütareke yıllarında” yürümeye başlamışlardı. Nerval ve Gautier'nin şehre gelişi ile, bu iki Fransız arkadaş yazarın eserlerini hayranlıkla bilen, onların yolculuk kitaplarını, İstanbul hakkında yazdıklarını çok dikkatle okumuş bu en büyük iki Türk yazarın bu uzak mahallelerde yürüyüşü arasındaki yetmiş yılda, Osmanlı Devleti bütün Balkan ülkelerindeki ve Ortadoğu'daki topraklarım kaybede kaybede, küçüle küçüle yok olmuş, İstanbul'u besleyen gelir kaynakları kurumuş, özellikle Balkanlarda kurulan yeni devletlerin uyguladığı etnik temizlikten kaçan Müslüman göçmenlerin İstanbul'a akın akın gelmesine karşın yüzbinlerce kişi de Birinci Dünya Savaşı'nda öldüğü için şehrin nüfusu ve zenginliği artmamıştı.

Tam tersi, bu yetmiş yılda Avrupa ve Batı çok büyük bir teknolojik ilerleme ve zenginleşme yaşarken İstanbul fakirleşmiş, dünyadaki gücünü ve çekimini kaybettiği için işsiz ve ücra bir kent olmaya başlamıştı. Ben çocukluğumu bir büyük dünya şehrinde değil, büyük ve yoksul bir taşra şehrinde yaşadığımı hissederek geçirdim.

Tanpınar'ın “Kenar Semtlerde Bir Gezinti” başlığıyla anlattığı kendi yürüyüşü ve daha çok da Yahya Kemal'le beraber yaptıklarından söz ettiği yürüyüşlerde yalnızca fakir ve ücra İstanbul'a, kenar mahallelere gitmek değil, Türkiye ve İstanbul'un dünyada fakir ve ücra bir yer olmasına ruhsal bir hazırlık da vardır. Kenar semtlerin bir manzara olarak keşfi, Türkiye'nin ve İstanbul'un da kenar mahalle olmasıyla ilgilidir. Tanpınar, benim de çocukluğumda bol bol gördüğüm yangın yerlerinden, harap eserlerden, yıkık duvarlardan söz eder. Sonra bu fakir ve yıkıntı mahallede “nasılsa ayakta kalmış büyük ve ahşap bir Hamit devri konağından” gelen kadın seslerine (eski alışkanlıkla “harem cıvıltısı” der Tanpınar) dikkat kesilir ama yazının kurduğu siyasi-kültürel programa uygun olarak bu seslerin Osmanlı'dan değil, “bir çorap fabrikasında ya da dokuma tezgâhında” çalışan fakir şehirli kadının modern çalışmasından geldiğini anlatır.

Tanpınar'ın “hepimizin çocukluğumuzdan beri tanıdığımızı” söylediği ve Ahmet Rasim'in herhangi bir sayfasında okuduğumuzu hatırlattığı ve bir köşesinde “küçük asma veya salkım çardaklı çeşmesi, güneşe serilmiş çamaşırı, çocuğu, kedisi köpeğiyle, mescidi ve mezarlığıyla” kenar mahalledir burası. Nerval ve Gautier okuyarak şehrin ücra mahallelerinden, yıkıntılardan, izbelerden ve şehir surlarının çarpıcı görüntüsünden öğrendiği melankoliyi, Tanpınar yerli bir hüzne çevirir ve bu hüznü yerli bir manzaraya ve çalışan modern kadının hayatına ustalıkla taşır.

Yaptığı şeyin anlamının tam ne kadar farkındaydı bilemeyiz. Ama kenar mahallelere, şehrin yıkıntılarına, unutulmuş boş sokaklarına “izbe” dediği yangın yeri, yıkıntı, imalathane, depo ve yıkılmakta olan ahşap konaklara özel bir güzellik ve anlam yüklemeye çalıştığının farkındaydı. Çünkü aynı yazıda şöyle der Tanpınar:

“Bu harap semtlerin macerasını bir sembol olarak görüyordum. Bir şehrin sadece bir semtine bu yüzü verebilmek için ne kadar zaman ve ne kadar vaka, hadise lazımdı. Kaç fetih, kaç bozgun, kaç hicretle bu insanlar buralara gelmişler, hangi yıkılışlar ve yapılışlardan sonra bu görünüşü alabilmiştiler?”

Şimdi, belki okurun da aklını kurcalayan şu soruya bir cevap verebiliriz: Osmanlı Devleti'nin yıkılışının, İstanbul'un Batı karşısında bir yandan kendi kimliğini kaybederken, bir yandan da fakir düşüşünün, bütün bu büyük kayıpların uyandırdığı melankoli-hüzün duygusu şehre bu kadar bağlı bu iki büyük yazarda niye Nerval tarzı bir içe çekilme, bu içe çekilmeye denk düşecek bir “saf şiir” (Yahya Kemal “halis şiir” derdi) arayışı yaratmadı?

Nerval'in Aurelia'smda, aşkta kaybedince yükselen melankolinin, onun hayattaki diğer faaliyetleri “kaba saba oyalanmalar” düzeyine indirmesine neden olduğunu görüyoruz. Nerval, İstanbul'a melankolisini unutmak için gelmişti. (Farkına varmadan bu melankoliyi Gautier'nin şehre bakışına taşıdı.) Türk edebiyatının yirminci yüzyıldaki en büyük şairiyle en büyük romancısı olacak Yahya Kemal ve Tanpınar bu hüzünlü, ücra semtlerde dolaşırken sanki kaybettikleri şeyleri ve melankoliyi daha da fazla içlerinde duymak istiyorlardı. Niye? Siyasi bir amaçları vardı: İstanbul'un yıkıntıları içerisinde Türk milletini ve Türk milliyetçiliğini keşfetmek, büyük Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkıldığını, ama onu yapan Türk milletinin (Rumları, Ermenileri, Yahudileri, Kürtleri ve diğer azınlıkları Türkiye Cumhuriyeti Devleti'yle birlikte unutmaya hevesle hazırdılar) hüzünle de olsa ayakta durduğunu göstermek istiyorlardı.

Ama Türk milliyetçiliği fikrini, milliyetçi olmaları gerektiğini öğrenir öğrenmez, güzellikten yoksun otoriter bir söylem kullanan milliyetçi Türk devletinin ideologları gibi değil, emir ve zordan uzak bir “güzellik” ile geliştirmek istiyorlardı. Yahya Kemal Paris'te Fransız şiirini ve edebiyatını tanıyarak on yıl geçirmişti ve Türk milliyetçiliğinin, ancak “Batılı gibi” düşünerek, bu milliyet-çiliğe uygun Batı tarzı bir imgeyle “güzelleştirilerek” yapılabileceğini biliyordu.

Osmanlı Devleti'nin Birinci Dünya Savaşı'ndan yenik çıkması, İstanbul'un Tanpınar'ın Sahnenin Dışındakiler adlı romanındaki deyişiyle “esir şehir” olması, Boğaz'da, padişahın kaldığı Dolmabahçe Sarayı'nın önünde demirleyen İngiliz ve Fransız zırhlıları, İstanbul'un ve Anadolu'nun geleceğinde Türk kimliğinin öne çıkarılmadığı çeşitli siyasi tasarılar onları Türk milliyetçisi olmaya zorlamıştı. (İleriki yıllarda devletle ilişkilerini kolaylaştırarak onları elçi ve milletvekili yaptıracak bu zorunluluktan, milliyetçi olmaktan, 6-7 Eylül gibi Hıristiyanlık ve Batı karşıtı etnik şiddet olayları karşısında sessiz durmaktan şikâyetçi değildiler.)

Anadolu'da Yunanistan ordusuna karşı savaş sürerken, savaşı, siyaseti ve askerleri çok da fazla sevmeyen Yahya Kemal Ankara'ya gitmemiş, Tanpınar'ın romanının başlığında ima ettiği gibi, İstanbul'da “sahnenin dışında” kalmış ve bir yandan geçmiş Türk zaferlerini anan şiirler yazarken, bir yandan da bir “Türk İstanbul” imgesi geliştirmeyi üzerine vazife edinmişti.

Yahya Kemal'in başarıyla tamamladığı bu siyasi programının edebi yanı, Farisi edebiyattan devralınmış geleneksel şiir biçimleri ve ölçüleri (aruz) ile yazılıp konuşulan Türkçenin havasını ve edasını birleştirmek ve Türk milletini büyük zaferler kazanmış ve büyük eserler vermiş büyük bir millet olarak anlatmaktı. İstanbul'u milletin en büyük eseri olarak göstermesinin iki amacı vardı: Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra, mütareke yıllarında eğer İstanbul bir Batı sömürgesi olacaksa, bu şehrin yalnız Ayasofya ve kiliselerle hatırlanan bir yer olmadığını, İstanbul'un “Türk” kimliğinin de göz önünde tutulması gerektiğini sömürgecilere anlatmak. Kurtuluş Savaşı'ndan ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasından sonra ise Yahya Kemal İstanbul'un Türklüğünün altını “yeni bir millet olmaya” çalışıldığı için çiziyordu. Her iki yazarın da İstanbul'un kozmopolit, çok dilli, çok dinli yanını görmezlikten gelen, İstanbul'un “Türkleştirilmesine” ideolojik destek veren “Türk İstanbul” adlı uzun makaleleri vardır.

Tanpınar, yıllar sonra yazdığı bir yazıda “Biz acı mütareke senelerinde mazideki eserlerimize nasıl sarılmıştık!” diye hatırlar. Yahya Kemal de “İstanbul Surlarında” başlıklı bir yazısında, aynı yıllarda öğrencileriyle Topkapı tramvayına binip “Marmara'dan Haliç'e kadar kule kule, diş diş, göz alabildiğine giden surun yanından” yürüdüğünü, “yekpare düşmüş duvar kütlelerinin” üstünde oturup dinlendiğini anlatır. İstanbullun bir Türk şehri olduğunu ka-nıtlamak için bu iki yazar “turistik” Batılı gözlemcinin altını çizdiği şehrin uzaktan gözüken siluetiyle, camiler ve kiliselerle yapılmış gölgesiyle yetinemeyeceklerinin farkındaydılar. 
Lamartine'den Le Corbusier'ye kadar bütün yabancı gözlemcilerin dikkat ettiği siluet (Ayasofya'nın da hâkimiyeti yüzünden) Türk İstanbul'un etrafında toplanabileceği “milli” bir imge değil, kozmopolit bir güzellikti. Yahya Kemal ve Tanpınar gibi milliyetçi İstanbulluların yenik, ezik, yoksul İstanbul'un Müslüman nüfusunu vurgulayacak, onun varlığını ve hâlâ kimliğini hiç kaybetmeden yaşadığını kanıtlayacak ve kayıp ve yenilgi duygusunu ifade edecek hüzünlü bir güzelliğe ihtiyaçları vardı. Bu yüzden kenar mahallelere yürüyüşlere çıktılar, şehirde yaşayan insanla eskinin, yıkıntının, geçmişin hüzünle buluştuğu güzel görüntüleri aradılar ve Gautier gibi gezginlerin yetmiş yıl önce keşfettiği (ve çok iyi okudukları) melankolik kenar mahalle manzaralarını buldular. Bütün milliyetçiliğine rağmen Tanpınar Batılı bir gezgin bakışıyla kimi zaman “pitoresk”, kimi zaman da “peyzaj” dediği kenar mahallelerin geleneksel, bozulmamış ve Batı etkisine girmemiş bu yanını anlatmak için “haraptı, fakir ve biçareydi, fakat kendine göre bir hayatı ve üslubu vardı” diye yazmıştı.
 

Parisli iki arkadaş şair-yazardan, İstanbullu iki arkadaş şair-yazarın Osmanlı Devleti'nin yıkıldığı ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulduğu yıllarda etkilenmesinin milliyetçilik, yıkım, Batılılaşma, şiir, manzara gibi iplerle teker teker örülmüş hikâyesini düğüm düğüm anlatmaya çalıştım. Bazan ipleri birbirine istemeden dolayarak ortaya çıkarmaya çalıştığım bu hikâyenin sonunda İstanbulluların dana sonra yaygınlaştırarak benimseyecekleri bir fikir, bir hayal çıktı ortaya. İlk kaynağını şehir surlarında ve civarında ıssız, izbe ve yoksul mahallelerden alan bu hayale “yıkıntıların hüznü” demek, bu hüznün en iyi hissedildiği şehir manzaralarına da, dışarıdan bakan birinin bakış açısıyla (Tanpınar gibi) pitoresk demek uygun olacak. İlk olarak pitoresk manzarada bir güzellik olarak keşfedilen hüzün, İstanbulluların kayıp ve yoksullaşma yüzünden daha yüz yıl yaşayacağı hüzne denk düşüyordu.

Orhan Pamuk

İstanbul Hatıralar ve Şehir

Belkin, bir alıntı ekledi.
17 Tem 20:48 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Yol yorgunu aşk, dokundu gövdene kadar, günlük ekmeğimiz

Unutulmuş Kent, Onat KutlarUnutulmuş Kent, Onat Kutlar
Belkin, bir alıntı ekledi.
17 Tem 20:47 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Toz toprak içinde homurdanarak
Nereye gider dizi dizi kamyonlar?

Unutulmuş Kent, Onat KutlarUnutulmuş Kent, Onat Kutlar
Belkin, bir alıntı ekledi.
17 Tem 20:44 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Pişman değilim
Benden konuş ey sevgilim bir başka benle

Unutulmuş Kent, Onat KutlarUnutulmuş Kent, Onat Kutlar
Belkin, bir alıntı ekledi.
17 Tem 20:43 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Hep tedirgin ayrılıyor çiftler
Birbirlerinden
Bir tek fısıltı duyuluyor: Hoşça kal! Hoşça kal!
Gecenin soğuk caddelerinde

Unutulmuş Kent, Onat KutlarUnutulmuş Kent, Onat Kutlar
Belkin, bir alıntı ekledi.
17 Tem 20:42 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Söz konusu olan gümüş rengi türküsüdür yaşamın
Tan ağarırken kaynaktan fışkıran

Unutulmuş Kent, Onat KutlarUnutulmuş Kent, Onat Kutlar
Belkin, bir alıntı ekledi.
17 Tem 20:39 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Penceremden
Sesleniyordu yüreğime:
"Bak
Hiçbir zaman ilerlemedin
Battın sen!"

Unutulmuş Kent, Onat KutlarUnutulmuş Kent, Onat Kutlar