Fakat aşk, asıl aşk, hakiki hayatta aşk, bunların hiçbiri değildir. Bunlar kadınları bir müddet belki aldatır, bir kere, iki kere, nihayet üç kere, bu rüyalarla eğlenirler, lakin dördüncüsünde asla ... Bütün o şiire asılıp kalan kadınlar, nihayet onu bulamayarak, çünkü o mümkün değil buluna maz, bulamamakla yıkılan hayallerini ve hatta belki bir gün bulmak ümidini saklamakla birlikte aşkta asıl bulunan şeyi ararlar: Hakikat... Evet, bütün maddiliğiyle, o şiirlerden, hülyalardan, çiçeklerden soyutlanmış hakikat!... Biz erkek ler de böyle değil miyiz? Hayatımızın bir dönemi vardır ki o sırada fikirlerimiz yeryüzünün üstünde uçmaya, emelini tatmin edecek hülya kevserinil semaların uçacak kadar hafif kaynaklarındaı aramaya muhtaçtır; yükselir, gözlerini aldatan bu mailikieri geçmek, daha yukarılarda bir şey, bir başka sevda havası bulmak için yükselir, fakat yükseldikçe daha geçilecek mailikler bulur, o aldatıcı ufuklar bitmez tükenmez ... Bu gökyüzü yolculuğu ne kadar sürer? Bu, mizaca ait bir şeydir, o kadar devam edebilir ki dönmeye imkan kalmaz. İşte sen oradan hiç dönemeyecek, biraz top raklara hiç düşerneyecek gibisin. Ben? Ben hatta uçmak için heves bile duymadım. Uçup uçup da düşenler, bütün o kırık kanadarıyla topraklarda sürüklenen, nihayet topraklarda ruhunun gıdasını arayanlar gözlerimin önünde o kadar anlaşılır dersler ortaya koydular ki ben onların bitirdikleri yerden başlamaya lüzum gördüm.