Lord Among Wolves, bir alıntı ekledi.
13 saat önce · Kitabı okudu · Puan vermedi

tüm ülkelerde ulaşım petrole dayalı; petrol bulunamadığı an ulaşım durur; ulaşımın durduğundaysa yaşam durur; cankurtaranlar petrol yoksa hastaları hastanelere taşıyamaz, öğrenciler petrol yoksa okullarına gidemez; petrol yoksa, kimse işinin basma gidemez, polisler devriye gezemez, suçluları kovalayamaz, ordu görevini yapamaz; buğday, petrol yoksa değirmene götürülemez; un, petrol yoksa fırınlara taşınamaz, dolayısıyla ekmek üretimi durur, toplum aç kalır; otomobiller petrol yoksa yalnızca yakıtsız kalmış olmakla kalmaz, aynı zamanda lastikleri de yok olur, çünkü oto lastiği bile petrolden üretilir; petrol olmadığında asfalt yolunuz bile olmaz, asfalt da petrol ürünüdür çünkü; petrol yoksa, naylon torba da yoktur; plastikten yapılmış her şey yok olur. Petrol ve petrol ürünlerinden elde edilen nes-neler günlük yaşamımızdan çıktığı an, en az yüz yıl geriye gideriz. Petrol, yokluğu ülkelerin yaşamını felç edecek nitelikte, onsuz olunmaz bir yaşamsal ürün olduğu için, ülkeler gereksindikleri petrolü üretici ülkelerden satın almak; bunun için de petrol hangi para ile satılıyorsa o parayı elde etmek zorunda. Orta Doğu'nun Amerikan boyunduruğu altına girdiği 1945'ten sonra petrolün Amerikan parasıyla satılmaya başlanması, tüm ülkeleri petrol alabilmek için Amerikan dolan bulundurmak, biriktirmek zorunda bıraktı.

Bütün ülkeler, petrol satın almak için gereksindikleri Amerikan dolarını elde edebilmek için, kendi dış satım ürünlerini dünya pazarında Amerikan doları karşılığında satmak zorunda kaldılar. Dünya pazarlarına çıkan tüm ürünlerin, kar-

şılığında Amerikan doları verilerek alınıp satılır olması, Amerikan doları basma tekelini elinde bulunduran Amerika'nın, dünya pazarında satılan her şeyi sadece doların matbaada basımında kullandığı kağıt ve mürekkep maliyetine alabilir olmasına yol açtı. Bugün Amerika'nın yurtiçi geliri yaklaşık 9 trilyon dolar, dış borçlarının toplamıysa yaklaşık 6

trilyon dolar. Başka hangi ülke olsa bu dış borçla iflas ederdi.

Amerika'nın bu dış borçla ayakta durmasının gizi, para matbaasını özgürce çalıştırarak, gereksindiği dolan -karşılığı var mı yok mu, hiç umursamaksızın- basıp dolaşıma süre-bilme ayrıcalığıdır. Amerika, dolar basma tekelini elinde tuttuğu için, dış borçlan gelirinin yüz katı olsa dahi batma-yacak, para matbaasını iki saat çalıştırarak tüm dış borçlarını ödeyebilecek biricik ülke. Amerika'nın dünya egemenliği, dünyanın petrole duyduğu gereksinim sürdüğü ve petrol Amerikan dolarıyla satıldığı sürece yıkılmayacak.

Bütün bunlardan çıkan sonuç şu: Amerika'nın dün-ya egemenliği, ancak petrol dolarla satılmayacak olursa sona erer...

Euro Dolar Savaşı, Cengiz ÖzakıncıEuro Dolar Savaşı, Cengiz Özakıncı

Gülse Birsel
DÜN itibariyle artık dolar için “rekorunu kırdı” demek istemiyorum, zira onu çok yaptı ama “artış rekorunu kırdı” diyeyim.

Bir günde 4.55’lerden 4.66’lara çıktı.

Uzun zamandır siyasi görüşe, ekonomik duruma veya bakış açısına göre tartışılan şey şu:

Kimisi diyor ki: “Ben neyi dolarla Euro’yla alıyorum ki, bana ne?”

Kimisi de diyor ki: “Her şeyimizin ama her şeyimizin girdisi dövizle sen neden bahsediyorsun?”

Boğaziçi’nden ancak 5 yılda mezun olabilmiş oldukça vasat bir ekonomist, yani bendenizin gözüyle, orta halli bir ailenin bütçesinde dolar artışının etkisini incelemeye çalışacağım bugün:

Diyelim ki aylık geliriniz gayet fıstık gibi bir 3500 TL.

Kozyatağı’nda oturuyorsunuz, işyeriniz Kâğıthane’de. Kiradasınız ama otomobiliniz var. 2 de çocuğunuz. Asla yabancı mal kullanmıyorsunuz, giyimde, gıdada, hatta deterjanda bile ince eleyip sık dokuyup sadece ve sadece yerli malı alıyorsunuz.

Mutlusunuz ve geleceğe ümitle bakıyorsunuz. Son 1 senede bu saadet dolu dünyanızda tee dünyanın öteki tarafının parası olan dolar yüzünden ne değişmiş olabilir?


Standart bir ailenin aylık gelirinin yüzde 38’i gıdaya, yüzde 34’ü kiraya, yüzde 9’u giyim harcamasına, yüzde 5’i temizliğe, yüzde 7’si ısınma ve elektriğe, kalan yüzde 5-6 civarı ise diğer harcamalara gider, bu denklem genel kabul görür. Ben, otomobiliniz olduğu için bir de günde 40 kilometre yoldan, çocukların servis ücretlerini filan da katıp aylık 400 TL benzin masrafı ekledim. Çocuklar devlet okulunda okuyor ve masrafları minimumda bu arada, öyle de tatlı yavrular! Bu yüzden her yıl ailece hesaplı bir tatile çıkıyorsunuz ve 1200 TL harcıyorsunuz. Aylık 100 TL’ye denk geliyor.

Yani 2017 yılında, ayda 3500 TL’lik maaşınızı kullanıp, 1140 TL gıda harcaması, 1020 TL kira, 270 TL giyim, 210 TL ısınma ve elektrik, 150 TL temizlik, 100 TL tatil, 400 TL benzin, 180 TL ıvır zıvır yani diğer masraflarla ay sonunu neredeyse sıfır tasarrufla getiriyorsunuz.

Şimdi 2017 Mayıs-2018 Mayıs arası doların 3.57’den 4.65’e yüzde 30 artışını göz önüne alarak hayatımızda ne değişti bir hesap yapalım mı?

Gıdamızın yüzde otuz maliyet girdisi dövizle maalesef. Ve Fransız peynirinden, avokadodan bahsetmiyorum. Antalya domatesi ve Ezine peynirinde de bu böyle. Üretici sadece ve sadece girdisindeki dolar artışını fiyata yansıtsa, artık aylık gıda masrafınız 1245 TL.

Kirayı TEFE TÜFE üzerinden hesap ediyorum ki bu zaten doların da sebep olduğu enflasyon yükselmesi oranına bağlı bir ölçüdür. Yüzde 15-16 arasından, artık bu yıl kiranız 1020 değil, 1183 TL!


Sadece Türk markalarından giysi alıyorsunuz, ne güzel. Ama yerli malı giyimde bile girdinin yüzde 13’ü dövizle. Tekstilci merhametli çıktı ve fiyata sadece bunu yansıttı, ne etti? 270 lira harcıyordunuz, artık aylık giyim masrafı 282 TL.

Isınma ve elektrik gideriniz, devletin, yine döviz ve enerji fiyatlarındaki artıştan yaptığı zamma göre, 210’dan 235 TL’ye çıktı, en iyimser tahminle.

Temizlik masrafı ilginç bir kalemdir, sabuna deterjana çok para gider. İyi niyetli deterjancılar kimyasalların çoğunu dışarıdan aldığımızı unutup sadece TEFE-TÜFE ile yüzde 15 zam yaptılar diyelim. 150 TL’lik temizlik masrafı oldu 172 TL.

Tatil yapıyordunuz, elbette yurtiçinde. Döviz artınca turizmciler yabancı turistten aynı fiyatlarla minimum yüzde 30 fazla kazanmaya başladılar. Oh ne güzel, ülke ekonomisine bir fayda. Ama tabii adam aynı odayı size niye geçen seneki fiyattan satsın? Zaten yiyecek, deterjan, kira, personel gideri de artmış. Hadi bir kıyak yaptı, sadece yüzde 25 zam getirdi diyelim. Aylık 100 TL olan tatil masrafınız 125’e vurdu.

400 TL benzin parası veriyordunuz her ay. Benzinin zamlanmasıyla, ki bu da ağırlıklı olarak dövizin değerlenmesi yüzündendir, gitti 478 TL oldu!

Diğerleri dediğimiz ıvır zıvır masrafı da dövizden nispeten oldukça bağımsız şeylermiş diyelim, yüzde 10 zam da oraya koyalım.

Ne etti? Siz geçen sene ayda 3500 TL harcarken, dövizdeki artışın temel sebep olduğu zamlar yüzünden, yurtdışıyla hiç alakanız olmadığı halde, yabancı marka sevmediğiniz, Gucci’den çanta filan almadığınız, Amerikan arabası kullanmadığınız, Fransız kaz ciğeri yemediğiniz, esasen yabancı ülkelerin fotoğrafına bile bakmadığınız halde, bütçenize minimum 450 TL ek masraf geldi!

Artık aylık harcamanız 3950 TL!

Patronunuza bu gayet tutumlu, olabilecek en dışa kapalı bütçeyi, bu alçakgönüllü ve tutarlı hesabı gösteriniz ve derhal 450 TL zam isteyiniz.

Bakalım ne diyecek!

Eğitim Felsefesi Dersi'nden...
Japonya’da küçük bir çocuk geçirdiği bir kaza ile sol kolunu kaybetmişti . Yaşıtları okul bahçesinde koşup oynarken mahsun sessiz oturup onları seyrettiğini gören ailesi ve öğretmenleri çok üzülüyorlar aralarında ne yapabileceklerini konuşuyorlardı. Okula yeni tayin olan judo öğretmeni biraz düşündükten sonra çocuğun yanına giderek onu okulun judo takımına davet etti. Bu şaşırtıcı teklif karşısında ne yanıt verebileceğini bilmeyen çocuk Japon terbiyesi ile teşekkür etti ama öğretmene olanca nezaketi ile arkadaşlarının önünde komik ve aciz görünmek istemediğini belirtti. Öğretmen sorunun nedenini anlamamış gibi “yeterince gayret gösterir dersleri takip edersen başarmaman için neden yok “ yanıtını verdi.
İlk dersten itibaren öğretmen bu öğrenci ile özel olarak ilgilenmeye başladı. Her ders başladığında önce bir kaç ısınma hareketi yaptırıyor sonra da öğrencisine belirli tek bir hareketi öğretiyordu. Dersler boyunca sadece o tek hareketi çalıştılar. Çocuk “başka hareket öğrenmeyecek miyim?” Diye sorduğunda öğretmen “sence o hareketi yeterince öğrendin mi ki başka hareket öğrenmek istiyorsun?” diye soru ile yanıt veriyor ve o hareketi çalıştırmaya devam ediyordu .
Bölge okulları arasında turnuva için takım seçmeleri o yıl okulda yapılmadı. Öğretmen herkesin şaşkın karşılamasına karşın okulu temsil etme görevini tek kollu çocuğa verdi. Okulu tek kez olsun bir maça çıkmamış tek bir hareketten başka hiç bir hareket bilmeyen tek kollu bir öğrenci temsil edecekti. Okul idaresi ve veliler çocuğu incitmemek için sustular.
Turnuva gelip çattığında ringe çıkarken çocuk öğretmenine “Ben sadece tek bir hareket biliyorum!” Dedi. Öğretmen de “o hareket sana yeter” diye cevap verdi.
Gerçekten de ilk maçta çocuk o tek hareketle maçı aldı bir üst tura geçti. Daha sonraki bütün karşılaşmaları da herkesin şaşkın bakışlarına karşın o tek hareket ile kazandı ve finale kaldı. Finalde de yılların şampiyonunu aynı hareketle yendi ve kupayı aldı.
Çocuk sevinç içinde idi ama olanları hiç anlamamıştı. Kupayı aldığında öğretmeninin önünde saygı ile eğildi ve sordu “Bu nasıl oldu hocam?” Öğretmen gülümseyerek yanıt verdi “ senin yaptığın hareketten kurtulmanın tek bir yolu vardı ve hiç biri onu yapamazdı. O hamleden kurtulmak için senin sol elini tutmaları gerekiyordu”
--------------------
Bu bilinen öykünün ne anlatmak istediği çok açık. Çoğumuz sahip olmadıklarımıza , eksiklerimize, yolumuzdaki engellere kafayı takar başarısızlığı ve beceriksizliği kendi kendimize yaşamımıza davet ederiz. Oysa olanaklar en az engeller kadar vardır. Beceremeyeceğimizi düşünmemize sebep de, başarabilmenin yolunu bize bulduran da bizim kendi bakış açımızdır. Franz Kafka şunu demiş; “Do not waste your time looking for an obstacle - maybe there is none.” (zamanını hep engel aramakla geçirme, belki de engel yoktur)
Bakış açısı gerçekten önemlidir. Bana göre yalnız karakter/kültür vsr de etkin değil, bu konuda insan kendini terbiye edebilir. Örneğin kalkış saatini bilmediğiniz bir otobüse binmek için terminale gittiğinizde bir önceki otobüsün az önce kalktığını görmüş isek üzülüp hayıflanmak yerine bir sonraki otobüse erken geldiğimiz için sevinmeyi pekala kendimize öğretebiliriz.* Ve bu bakış açısı giderek bizi hem olumlu bir insan yapar hem de enerjimizi yaşamdan keyif alıcı ve giderek hep çözüm üretici bakış açıları yakalamaya yönelmemizi öğretir.
Akıllı kişi, gelişmelerin ve etrafındaki insanlar dahil her şeyin sunduğu fırsatları ve renkleri fark etmeye yönelik düşünebilen insandır.

cicoretti, bir alıntı ekledi.
23 May 11:45 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 9/10 puan

Ucuz ve sanattan uzak bir roman okumak, gündüz hayal görmekten farklı değildir. Böyle bir kitap, okurda hiçbir üretici tepki doğurmaz. Tıpkı boş bir televizyon programı seyrederken, düşünülmeden atıştırılan çerezler gibi, bu roman da öylesine yutulur.

Sahip Olmak Ya da Olmak, Erich FrommSahip Olmak Ya da Olmak, Erich Fromm

Hevesle seriye başlamaya niyet etmiştim fakat Server Tanilli'nin sürekli kendini tekrarlayan sıkıcı dili, üstelik tarih gibi çok geniş kapsamlı bir bilime, örneğin bir uygarlığın yaşayışını anlatırken tamamen ''üretici güçler'', ''üretim ilişkileri'' gibi dar ve Marksist bir çerçeveden gitmesi beni rahatsız etti. Marksizme karşı değilim ama bence bir tarih kitabı uygarlığı her yönüyle ele almalı. Sanat yaşamı, sosyal yaşam, dini yaşam vb. Ekonomi de içinde olmalı tabii. Kısacası konusu güzel olsa da anlatımını beğenmediğim bir kitap ve yazar.

DESTİNA ÖYKÜ, Yaşarken Açılan Miras'ı inceledi.
22 May 21:40 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Robert MUSIL – Yaşarken Açılan Miras

Kitabı bitireli yaklaşık bir hafta oldu. Fakat bu eseri yorumlamadan önce iyice sindirmek istedim.
Eser Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkmış olup Ahmet CEMAL çevirisi ile biz okuyuculara sunulmuştur. Ahmet Cemal çevirisi ile okumak paha biçilemez idi.

Esere gelecek olursak, 3 bölümden oluşan durum hikayeleri bütünü diyebiliriz. 2.bölüm oldukça zorladı beni çünkü betimlemeleri anlamak biraz zamanımı aldı. Sebebi ise olayları dolaylı yollar ile oldukça karışık betimlemesi. Derin mizah da cabası.

Musil, yazarların özellikle her şeyin tüketici ve üretici kavramlarıyla etiketlendirildiği modern dönemde yalnızlıklarının hangi boyutlarda olduğunu anlatıyor. Söylemek istediği birçok yazarın hala anlaşılmayı bekleyen “bilge-ölüler” olarak yerini aldığı ve ölüden geriye kalan mirasın bu sürekli eskiyen yeni zamanlarda açılamayacak kadar kilitli oluşu. Bu yazarların dünyasına sızmak isteyen bireylerin daha çok çalışması gerekecek ona göre.

Robert MUSIL hayranı bir okuyucu olarak ‘’Keşke’’ dediğim tek nokta; ‘’Niteliksiz Adam’’ kitabını KEŞKE ‘’Yaşarken Açılan Miras’’ kitabından sonra okusaydım. Çok daha keyifli olur ve taşlar yerine otururdu. Çünkü bu kitabında Musil resmen ‘’Niteliksiz Adam’’ kitabına hazırlanmış.

Ne diyor Musil; ‘’Bir yazarın meşhur olmadan yaşaması normaldir; yaşamını sürdürmeye yetecek kadar okurunun olmaması ise utanç vericidir."

Kitapta altı çizilmeyen tek satır kalmadı galiba. Yine büyüledi beni Musil. Eğer bu kalemin sihri ile tanışmadıysanız daha fazla geç kalmayınız.

Herkese rahatsız okumalar dilerim edebiyat sever güzel insanlar.

tabula rasa, bir alıntı ekledi.
17 May 20:39 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Öyle görünüyor ki, çelişkilerini çöz­mek, çözmüş olma sanısına ulaşmak ya da unutmak için, her bireyin, hatta her toplumun belli bir saçmalık dağarcığına ge­reksinimi vardır: yetişimlerine, konumlarına, yönelimlerine gö­re, kendilerine en uygun saçmalıkları seçerler. Salaklar, yani saçmalık üreticileri de, ürünlerinin tutunduğu ölçüde büyüye­ceklerini bildiklerinden, bu durumu hiçbir zaman gözden uzak tutmaz, ürünlerini alıcılarına göre biçimlendirir, alıcılarını da, olanakların elverdiği ölçüde, ürünlerine göre yönlendirirler. Belki de bu yüzden, bu sıkı bağımlılık sonucu, saçmalık başka ürünlerde hiç bulunmayan bir özellik sunar: tüketicisi kendini üretici sanır.
Salaklığın ölümsüzlüğü öncelikle bundan kaynaklanır.

Salaklık Üstüne Deneme, Tahsin YücelSalaklık Üstüne Deneme, Tahsin Yücel
Erdem, bir alıntı ekledi.
17 May 07:54

Ekonomik seçilim
...Günümüz kapitalist ekonomisi, bireyin içine doğduğu ve kendisini, en azından bireye içinde yaşamak zorunda olduğu nesnenin değiştirilemez düzeni olarak gösteren engin bir sistemdir. Piyasa ilişkileri sistemine dahil olduğu kadarıyla bireyi kapitalist eylem kurallarına uymaya zorlar. Uzun vadede bu normlara uymayan bir üretici ekonomik arenadan silinecekken aynı normlara uyamayan ya da uymayan bir işçi de kendini işsiz bir halde sokakta bulacaktır.

Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu, Max Weber (Sayfa 57 - Nilüfer)Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu, Max Weber (Sayfa 57 - Nilüfer)
Nilüfer Kuzu, bir alıntı ekledi.
16 May 19:30

Emperyalizmle çıkar ilişkisi kurulabilir mi? Tarihçi Williams'a göre hayır. Peki, O'ndan kurtulunabilir mi? Evet... Üretici güçlerin önayak olacakları bir devrimle...

Oltadaki Balık Türkiye, Mehmet Emin Değer (Kilit Yayınları)Oltadaki Balık Türkiye, Mehmet Emin Değer (Kilit Yayınları)