• Biraz kazılsa toprak görünür aslında. Biraz kaldırılsa dünyanın kabuğu görünür gerçek var olan çıplaklığıyla... Görünür o muhteşem yazı. Dev harflerle. Bütün kıtaları kaplayan ve hepsinin altına kazınmış olan: MADE IN USA
  • Anlamadığımın dayandığı bir şey yok. Dünya bu usa aykırılıklarla dolu. Anlamını kavrayamadığım bu dünya gerçekte uçsuz bucaksız bir usa aykırılıktan başka bir şey değil.
  • Albert Camus, bireyin intihar serüveninden hareketle yaşamın anlamlı olup olmadığını, ona dair yargıda bulunup bulunmaya-cağımızı tartışma konusu yapmıştır. Ona göre, intihar tek önemli felsefe sorunudur. Bu sorunu ele alırken, insanın ölüm karşısındaki çaresizliğini, yaşama dair iç bulantısını, sıkın-tısını, endişesini ve bir bütün olarak hayatın ve evrenin usa, mantığa aykırılığını, yani absürtlüğünü gözler önüne serer. Ama yine de bütün bunlara rağmen, yani bu uyumsuzluğa rağmen intihar uyumsuz insanın varacağı son durak değildir.
    Albert Camus, yapıtlarında bir yandan yaşamın ölümle sonuçlanan anlamsızlığını vurgularken diğer yandan ölüme karşı başkaldırmayı ve yaşamı yüceltmeyi amaçlamıştır. Tıpkı Sisifos’un bitimsiz cezası gibi, insanın yazgısı da, elbette uyumsuzluğun (absürt olanın) bilincine varmış insandan bahsediyoruz, yaşamın absürt olduğunu bile bile yaşamaktır, bu anlamsızlığa böylelikle başkaldırmaktır.
  • Amerigo, güzelliğe duyduğumuz bu gereksinim nedir, diye düşündü. Sonradan edinilmiş bir özellik mi, koşullu bir tepki mi, dilyapısal bir gelenek mi? Peki, ya fiziksel güzellik nedir? Bir işaret, bir ayrıcalık, bu kızların çirkinliği, biçimsizliği, özürlülüğü gibi usa aykırı bir şey, kaderin cilvesi mi? Yoksa, kendi icat ettiğimiz, boyuna değişen, doğaldan çok tarihsel olan kendi kültürel değerlerimizin bir izdüşümü mü?
  • Blaise Pascal çok ünlü Fransız matematikci, fizikçi ve yazar. Matematikte binom acılımında kullanılan Pascal üçgeninden, fizikte basınçla ilgili kuramlarına ve felsefe alanındaki görüşlerine kadar birçok sahada dikkate değer çalışmaları olan bir bilim insanı.

    Pascal aynı zamanda inançlı bir insan, bir Hristiyan. Dağınık notların biraraya getirilmesiyle olusmus ve tamamlanamamıs bir eser görünümü veren "Düşünceler" aslında bir yönüyle de Pascal'ın Hristiyanlık savunusu olmuş. Buraya kadar diyecek bir şey yok ama Pascal eserde inanclı bir kişi olarak Hristiyanlığı savunurken İslam'la Hristiyanlığı -bence oldukça gereksiz yere- kıyaslama yanlışına düşmüş. Sadece İslam diniyle yapılan bu kıyaslamalarda dile getirdigi düşünceleri destekleyen kanıtlar da sunmamıs Pascal ve bu yüzden bana görüşleri temelsiz ve hatta çocukça geldi. Mesela Türklerin önyargılı olup atalarının yanlış inançlarını izlemelerinin insana acı verdiğini söylerken aynı şeyle kolaylıkla kendisinin de suclanabileceğini hiç aklına getirmiyor gibi görünüyor. Bir yerde de Hz. İsa ile Hz. Muhammed'i mucizeler yönünden kıyaslamış ve kolaylıkla itiraz edilebilecek bir düsünce ortaya koymuş. Pascal gibi büyük bir alime böyle basit ve onu hicbir yere vardırmayacak kıyaslamalara girip küçük düşmek yakışmamış. Şimdi kısaca Pascal'ın eserde aktardığı bazı görüşlerini belirtmek istiyorum:

    -Pascal usa(akla) bağlı kalmanın, usu kullanmanın gerçek Hristiyanlık oldugundan bahsediyor.

    -Ona göre her kişi kendince bir Tanrı yaratır.

    -Önyargılar insanı yanılmaya götürür.

    -İnsan düşünmek için yaratılmıştır ve onun görevidir bu.

    -Mutluluk insanın ne icinde ne de dışındadır, Tanrı'dadır. Bu yüzden dışımızda olan içimizdedir.

    -Doğrulukla güc birleşmelidir.

    -Tanrı'yı duyan gönüldür, us değildir.

    -İnsan doğasında ilerleme yoktur, geliş gidiş vardır.

    -Gerçeklik sadece usla kavranamaz, gönülle de bilinir.

    -Us insana baskı yapar. Ona bağlı kalırsak mutsuz oluruz, ona uymazsak deliyiz demektir.

    -Yazara göre ancak Tanrı'nın kayrasına inanan kişi kutsaldır, buna inanmayan ne kutsaldır ne de insanın ne oldugunu bilir.

    Kitabın Say Yayınlarından çıkan ve çevirisini İsmet Zeki Eyüboglu'nun yaptığı baskısını okudum. Kitap dağınık notlardan olustugu icin tam bir konu birliği saglanamamış halde ve bu da kitabın akıcılığını etkilemiş. Ayrıca dilin ağırlığı da eseri sıkıcı yapmış. Eserde yeni, dikkate değer hicbir düşünce bulamadım. Çogu düşünce zaten genel olarak teizmin klasikleşmiş tezlerinden ibaret. Sonuc olarak keyif aldığım bir okuma olmadı diyebilirim.
  • https://youtu.be/kuQgy4EmLs8 (Radyo Tiyatrosu linki)

    Goethe‘nin 1774 yılında ilk kez sahneye koyulan, 5 perdelik Dram’ı. Sturm und Drang- Coşumculuk/ Coşkunluk akımı dönemi eserlerindendir. Sturm und Drang, Aydınlanma (Aufklaerung) düşüncesine karşı, yani us’a karşı, yeni bir insan ve sanat görüşü getirmiştir. Bu görüş, us’un tek vücuttaki insanını duygu ve deha ile tek tek bireyler halinde sunar bize. Coşkunluk akımı, birbirine benzemeyen insanları, her insanın ayrı bir birey olduğunu, birey olarak kendilerine has özellikler geliştirdikçe de özgürleşeceklerini savunur. Deha çağı, dahi sanatçının us’u aşması yolunda başlamış, özgürlük ve dahi sanatçı birbirine bağlanmıştır bu sanat akımında.

    [içerik]:

    İradesiz, gözünü mevki hırsı bürüyen fakir çocuk Clavigo, İspanya kralının gözdesi olmak için sevdiği kadına, Mari’ye verdiği bağlılık ve sadakat sözlerini tutmaz, kadim dostu Carlos’un onun önüne serdiği makam, mevki ile kendi arzularını terk eder. Clavigo, Fransa’dan İspanya’ya bir tüccar ile gelen 2 kız kardeşin, Mari ve Sophie’nin yanına sığınır vaktiyle, Sophie, Clavigo’nun Mari ile olan derin aşkına destek olur, evlenmelerini o da kız kardeşi için gönülden ister. Fakat Mari, Clavigo ile evlenmek için Clavigo’nun kendisini ıspat etmesini, soyluluğa, saraylılığa erişmesini ister. Clavigo da başta üstün yetenekleri ile kralın gözdesi olana dek çalışmıştır. Clavigo’nun ruhunu şeytana satması da geldiği konumdan sonra, önce Mari’yi terk etmesi ile sonra da iradesizliğinin cefasını çekişi ile başlar.

    Clavigo, Mari’nin ailesi için artık intikam ateşini yakan biri olup çıkmıştır. Vefasızlık, verilen sözlere ve aşka ihanet, mevki-makam ve para hırsı, iradesizlik kralın arşiv memuru Clavigo’yu saran erdemsizliklerdendir.