Tom Amca’nın Kulübesi’nin ilk otuz sayfasında Harriet Beecher Stowe, köleliğin bireyler üzerindeki yıkıcı etkilerini güçlü bir şekilde ortaya koyarak başlıyor. Roman, Mr. Shelby’nin borçları nedeniyle en sadık kölesi Tom’u ve Eliza’nın küçük oğlu Harry’yi satma kararıyla açılıyor.. Bu durum, köleliğin yalnızca ağır iş yükü değil, aynı zamanda ailelerin parçalanmasına yol açan acımasız bir sistem olduğunu da okuyucaya maalesef acı bir şekilde gösteriyor. Eliza’nın oğlunu kaybetme korkusu ve annelik içgüdüsüyle yaşadığı duygusal çalkantılar, okuyucuya köleliğin en insani duyguları nasıl hiçe saydığını hissettirir. Tom ise dindar, sabırlı ve çalışkan bir karakter olarak tanıtılıyor; ancak bütün bu erdemlerine rağmen bir mal gibi satılacak olması, köleliğin insanı nasıl değersizleştirdiğini gösterir biz okuyuculara. Bu ilk bölümler bana köleliğin sadece zincirlerden ibaret olmadığını, aslında en çok kalpleri ve aile bağlarını parçaladığını düşündürdü. Özellikle Eliza’nın çaresizliği ve Tom’un onurlu duruşu, köleliğin insanlığın vicdanını da esir aldığını açıkça ortaya koyuyor.
Yazan yazdığının görülmesini ister, roman ya da tek kelime. Sonra görüldüğünü bilmek ister. Üstelik gören de gördüğünün bilinmesini ister. Tam bir dairesel oluşturur bu. Tahta masaya tek kelime, biri okusun, kim okursa.
Şimdi bir derin mavide akşam oluyor
Gök mavi deniz mavi
Mor dağlar yeşil ağaçlar mavi
Bozuk düzen mavi gecelerden sesleniyorum sana
Ne operası aryaları
Ne beşinci senfonisi Beethoven'ın
Bir yalnızlık marşıdır çalınıyor uzakta
Gün ışığı arkamızda kaldı bak
Tanyerinde unuttuk gözlerimizi
Gel artık
Hayata yeniden başlayalım
Gel artık
Bu mavilerde kimse görmez bizi...
Ama bilirsiniz, yolculuklar hep böyledir. Yüzlerce değişik çehreyle karşılaşır insan ve çoğuyla da kısa, kıpkısa bir an yalnızca. Değişik yönlere giden iki yol bir noktada kesişir ve ardından hemen yine ayrılıverir. Kimse bilmez, bir daha nerede, ne zaman...