• 192 syf.
    ·13 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Ötekini Dinlemek dizisinin 18. kitabı olan bu çalışmanın yazarı, Edith Jacobson 1954'te aynı başlıklı makalesini 64'te bu kitapla genişleterek revize ediyor. Psikanalitik literatürün natüralist-teorik tarafında yer alan Jacobson, Freud'un birincil narsizm ve mazoşizm kavramlarını tartışarak, yaşamın başında ruhsal enerjinin libido ve saldırganlık şeklinde iki ayrı dürtü olarak ayrılmadığını, bu dürtü ayrımlaşmasının "iyi" ve "kötü" deneyimlere bağlı olarak sonradan şekillendiğini düşünür. Gerilemeli vakaların dinamiğini anneyle kurulan ilk ilişkilere dayandıran yazar, psikotiğin durumunu,içselleştirdiği tutarsız nesne ilişkileriyle açıklar.

    Freud'un, ölüm içgüdüsü kuramını dayandırdığı temel olan birincil mazoşizm kavramı, Jacobson için işlevsiz bir terim. Yaşamın başlangıcında düşük gerilimli ve henüz farklılaşmamış, psikofizyolojik enerji, zamana ve deneyime bağlı olarak iç ve dış uyaranların etkisiyle idi besleyen libidinal ve saldırgan dürtülere evrilir. Bu "yapısal farklılaşma sırasında, libidinal ve saldırgan dürtüler, birleşme ve kısmi yansızlaşma süreçlerinden geçer. " (s. 24). Böylece haz ve hoşnutsuzluk yaratan coşkusal, düşünsel ve işlevsel deneyimlere bağlı olarak algıların bellekteki izlerinin artmasına koşut nesne ve kendilik imgeleri kendini gösterir. İlkin tutarsız, değişken ve dağınık olan bu imgeler giderek genişler, tutarlılık kazanır ve gerçekçi ruh içi temsillere dönüşür. Kendilik de bu nesne ilişkilerine ve özdeşleşmelere bağlıdır. Kendilik, beden ve beden kısımlarıyla birlikte ruhsal örgütlenme ve onun bölümlerini (id-ben-üstben) de içine alacak şekilde bir bütün olarak ifade edilebilir. İşte bu kendilik duygusu yani kimlik kavramı Lichtenstein'ın belirttiği gibi "değişime rağmen aynı kalma kapasitesine" bağlıdır.

    Kendiliği oluşturmakta temel bir öneme sahip olan özdeşleşme nasıl oluşur peki? Özdeşleşme içe yansıtma ve yansıtma mekanizmalarıyla meydana gelir. Bu süreçlerle kendilik imgeleri içe yansıtılan nesne imgelerinin özelliklerini üstlenebileceği gibi bunun tam tersi de olabilir. Fakat esasında bu psikotik özdeşleşmelere özgü bir durumdur. Yani psikotik, kendi uzvunu bazen kendiliğinin bir parçası olarak algılayabileceği gibi bazen kovmak istediği yabancı bir beden olarak da deneyimleyebilir. Çocuk bu psikotik özdeşleşme biçiminden, gerçek nesne ve kendilik temsillerinin kurulmasına doğru yol alırken de "geçiş nesneleri" kullanır. Bu süreç de algı işlevlerinin olgunlaşmasıyla birlikte gerçeklik sınanmasının artmasına bağlıdır. Bu gerçeklik sınamalarının artışıyla yaşamın ikinci yılı civarlarında kendilik imgelerinin gelişiminde yeni bir evreye girilir. Çocuk, ortakyaşamsal evreden, büyülü birleşme fantezilerinden, ilkel duygusal özdeşleşmelerden geçerek artık bu evrede daha gerçekçi amaçlara yönelir. Bu aşamada çocuk artık gerçekçi ben temsilleri ile arzu edilen temsillerin ayırdındadır ve bu da ben ve ben ideali arasındaki ayrıma götürür onu. Yani nesne ve kendilik imgeleri arasındaki benzerlik gerçekçi bir şekilde yaşanır artık ki bu da kimlik duygusu gelişimini doğrudan etkiler; ben ideali, hedefleri, gelecekteki yönü tayin ederken ben de elde olanı ve geçmiş gelişim çizgisini belirtir, yani değişimlere rağmen aynı kalma duygusu olarak ifade ettiğimiz kimlik duygusunu güçlendirir.

    Kendilik ve nesne temsili yatırımlarında en ciddi değişimler ilk olarak genital dönem öncesi ve sadistik yönelişlerin frenlenmesiyle, sonra hadım edilme tehdidiyle, son olarak da üstben oluşumuyla gerçekleşir (s.86). Çocuk oidipus öncesi, ilk olarak haz-değer eşitliğini kurmuşken ödip sonrası artık güce karşı zayıflık değeri işler. Bu, artan bağımsız ben becerileriyle birlikte gelişir ve büyülü tümgüçlülük fantezilerinin yerini alır. Üstben oluşumu, ebeveyn kişiliklerinin daha kavramsal, soyut ve ayrımcı bir biçimde anlaşılmasını gerektirir. Tabi üstbenin çekirdeğini anne ve babanın öldürülmesinin yasak oluşu ile ensest tabusu oluşturur. Üstben bir uzlaşmadır; çocuğun yasaklanmış cinsel arzularına, saldırgan itkilerine, ödipal ve narsistik yönelişlerine tepki olarak gelişen kapsamlı bir yapıdır. Yani üstben, çocuğu tehlikeli dış ve iç uyaranların tehdidinden koruyan güvenlik aracıdır. Latent evrede her ne kadar çocuğun narsistik yönelişleri frenlenmiş, içsel çatışmalarının sesi kısılmış olsa da bu ergenliğe kadar devam eder çünkü ben ideali hala üstben ile bütünleşmiş değildir ki bu da bu evreyle birlikte oluşur.

    Yazarın, Erikson(1956)*' dan olan alıntısıysa şöyle; "Kimlik oluşumu özdeşleşmenin yararının bittiği yerde başlar. " (s. 161).

    *The Problem of Ego Identity


    İÇİNDEKİLER

    Sunuş, Saffet Murat Tura
    Giriş

    I. Çocuksu, Oidipus Öncesi ve Oidipal Dönemler
    1. Narsisizm, Mazoşizm, Kendilik ve Kendilik Temsilleri Kavramları
    2. Kimlik Sorununa İlişkin Son Dönem Literatürünün Gözden Geçirilmesi
    3. Kendilik ve Nesne İmgeleri Arasındaki Birleşmeler ve İlk Özdeşleşme Tipleri
    4. Çocuğun Kendi Kimliğini Keşfi ve Nesne İlişkileri ile Seçici Özdeşleşmelere Doğru Gelişimi
    5. Çocuğun Cinsel Kimliğini Bulması ve Benin Yapılanması

    II. Üstben Oluşumu ve Gizlilik Dönemi
    6. Üstben Gelişiminin Başlangıç Aşamaları
    7. Sevgi Nesnelerinin İdealleştirilmesi, Ben İdeali Oluşumu ve Üstben Özdeşleşmelerinin Gelişimi
    8. Farklı Üstben Bileşenlerinin Örgütlenip Bütünleşerek Pekiştirilmiş İşlevsel Bir Sistem Oluşturması
    9. Gizillik Dönemindeki Çocukta Gelişim Trendleri ve Suçluluğun Utanma ve "Aşağılık" Çatışmalarıyla İlişkileri

    III. Erinlik ve Ergenlik Dönemi
    10. Erinlikte Değişimler ve Bu Değişimlerin Kimlik Deneyimi ve Karşı Cinsle İlişkiler Üzerindeki Etkisi
    11. Ergenin İçgüdüsel ve Coşkusal Çatışmaları ve Ruhsal Yapılarının Yeniden Şekillenmesi ve Gelişimi
    12. Normal ve Başarısız Ergenlik Çatışması Çözümünün Ergenlik Sonrası Kimlik Oluşumu Üzerindeki Etkisi ve Sonraki Kişilik Gelişimi
  • ... üstbenin yapılanması, salt ben ideali oluşumu sürecine dayanmaz. Bu oluşumla iç içe durumda olan, özellikle işitsel yolları kullanan (Isakower 1939), Freud'a göre kendi üstben kodlarını çocuğa veren ebeveynin ve diğer ebeveyn benzeri figürlerin gündelik talepleri ve yasaklarını, yap ve yapma dediklerini, onaylayıp onaylamadıklarını içselleştiren özdeşleşmeler gelişir. Bu süreçler, üstbenin özeleştirel işlevlerini ve ahlaki taleplerinin "yaptırıcı" niteliklerini de geliştirir. Bunu takiben, ben oluşumu genel olarak ebeveynin olduğu kadar üstbenin de kontrolü altında ilerler. Bu andan itibaren ben özdeşleşmeleri artık yalnızca nesnelere değil, içselleştirilmiş ölçütlere de benzemeyi hedefler.
  • 248 syf.
    ·22 günde·Beğendi·10/10
    Ötekini Dinlemek dizisinin 20. kitabı olan bu çalışmada, Chasseguet-Smirgel'in dediği gibi insanlığın evrensel hastalığı olan ideal hastalığı ele alınırken bazı ruhsal hastalıkların ortak çekirdeği açığa çıkarılıyor. Bu bağlamda sapkınlık, aşk, grup, yaratıcı süreç gibi görüngüler ele alınıyor. Aşağıda çalışmanın ilk üç bölümünden bahsetmeye çalıştım.

    "Ben İdeali" kavramı 1914'te yani, "üstben/süperego" kavramından çok önce Freud'un, Narsizm Üzerine (Narsizm Üzerine ve Schreber Vakası) adlı yapıtında ilk olarak ortaya konulmasına karşın zamanla, üstbenin yanında, önemini ve statüsünü kısmen yitirmiş olarak görülebilecek bir kavramdır. Öyle ki köken itibariyle ben ideali, birincil narsizmin, ve üstben ise oidipus kompleksinin mirasçısıdır. Ben İdeali, birincil narsistik mükemmellik durumunun bir ikamesidir, bizim "ben"imizden bir çatlakla, bir yarıkla ayrıldığımız ve her zaman kapatmaya çalışacağımız yere, ikame olarak sunacağımız şeydir. Tabi burada Lacanyen bir terim olarak, "Yarık-Çatlama (Béance-Déhiscence)" kavramını hatırlayacak olursak (Lacan Sözlüğü) , en temel anlamıyla, insanın doğadan kopuşunu ifade ettiğini görebiliriz. Bu "yarık-çatlama" elbette 6. ve18. aylar arasındaki, ayna evresinde kendini ortaya koyar. Bu yarılma, özne-ben'in, nesne-ben [benlik]'e dönüşmesi sürecidir; yarılma, özdeşleşmedir, ki özdeşleşmek demek yabancılaşmak demektir. Öznenin eksikliği işte bu yarıkta gizlidir ve özne de zaten ancak bu eksiklik noktasında tanıyabilir kendini. Bu yarık bu çatlak, kültür ve doğa arasındaki çatlaktır. Lacan'ın, ayna evresi için "bir dramdır" demesi de ondandır ki, burada bedenine yabancılaşan bir varlıktan bahsetmekteyiz. Yetersizliğinden, eksikliğinden kurtulmaya can atarken, imagolara sarılıp bütünlük kurmaya çalışarak kendine yabancılaşan bir varlıktır bu. Fakat elbette bu yarık tamamiyle ancak ölümle kapanabilir, ölüm bütünlüktür çünkü, tamlıktır, dengedir. Sayfa 18-19'da Chasseguet-Smirgel şöyle yazıyor: "Hiçbir zaman gelmemiş olan bir şeyi beklerken, tam bir boşalma ve doyumun gerçekleşmesi için bir şeyler hep eksik kalır." (1938).

    Bu çalışmanın perspektifinde Freud'un "Hilflosigkeit" kavramı yatar, ve bu kavram da "bebeğin birincil aczi, kendi başının çaresine bakamaması, kendi kendine yetememesi, ötekine muhtaç olması" anlamlarını içerir. Bebeğin bu temel güçsüzlüğü onu, ötekini, gerçekliği, tanımaya iter. Karşımızda, altına sıçıp işeyince, kendi bokunu temizleyemediğinden müthiş bir acziyetle kıvranan bir yavrucağız vardır ve tüm bu cehennemin ortasında yardımına koşan bir bakım veren, anne, bir melek, cenneti getiren. İşte bebek, kendinden alınmış olan, tümgüçlülüğü/birincil narsizmi/kadir-i mutlaklığı, nesneye yansıtır yani onun ilk ben idealine. Artık bu andan itibaren yeni özdeşleşmeleri ve ben idealleriyle, trajik bir şekilde, kendi kendimizin ideali olduğumuz o yitirilmiş zamanı ararız. Yani ben'in olmadığı, iç dünya (innenwelt) ve dış dünya (umwelt) ayrımının olmadığı yitik zamanı. Geçmişte kaybettiğimiz ancak gelecekte aramaya koyulduğumuz yitik zamanı. Bu nedenle ölümün vaat ettiği yitirilmiş zamana kavuşmadan evvel, ona giden yolun her bir durağında oyalanmaya devam ederiz, bu duraklar kültürün sunduklarıdır; iyi kitaplar okumak, müzik yapmak , tiyatroya gitmek, evlenmek, çocuk yapmak, başarmak ya da her şeye lanet okumak. Birincil aczimiz bize tek şeyi talep ettirir artık; elbette sevgiyi. En geniş anlamıyla buradaki sevgi, yolda yürürken tanımadığımız bir insanın nezaket duyarak bize gülümsemesinden, romantik-cinsel duygularla bağlılık duyduğumuz insanın bize sevgi sözleri söylemesine kadar geniş bir alana yayılır. Yani sevgi, onaylanmayı ve kabullenmeyi içerir burada.

    Ben ideali ve sapkınlığa bakalım;
    Chasseguet-Smirgel, ben idealinin evrimi önündeki engellerin incelenmesinde, ben idealinin ve bireyin gelişiminde fikir edinmek adına "Sapkınlık" örneğinin anlamlı olacağını söylüyor. Sapkınlığın nedenleri arasında öne çıkan iki olgu var; (1)annenin çocuğa yönelik baştan çıkarıcı tavrı ve (2) anne ve çocuğun, babaya karşı suç ortağı konumunda olmaları. Tabi burada işlenen suç, babayı "bir yabancı, adam yerine konmayan biri, ihmal edilebilir bir nicelik" (s. 25) olarak nitelemektir. Yani anne(bakımveren anlamında), bu konum ve tavır itibariyle çocuğun evrimini durdurur. Erkek çocuğun ben ideali, fallik babaya değil fallik öncesi bir modele bağlanır. Peki, kız çocuk? O zaten çok daha önce sakatlanmıştır çünkü o normsal olarak, "gerçek" cinsel nesnesi olmayan bir ebeveynden doğmuştur. Yani esasında erkek ve kız çocuğun ikisinin de libidinal yatırımı başta anneye iken kız çocuk daha sonra anneden, yani ilk aşkından, dostundan hüsranla libido yatırımını çekerek, yeni yatırımını babaya yapar. Fallik evredeki erkek çocuğun nesnesi hâlâ anne iken kız çocuğu nesne değiştirmiştir, ilk nesne anne geride kalmış onun yerini artık baba almıştır. Bu nedenle ki sapkınlık kadınlara oranla erkeklerde daha sık görülür. Nihayetinde kız çocuk nesne için doyurucu bir nesnedir çünkü.
    Sapkın sahtekârdır, çünkü "sahte" fallusun, öznenin fallik penis olarak dayatmaya çalıştığı kendi anal penisini ikame eden "fetiş"tir. Yani fetişizmde nesne, öznenin narsistik tamamlanmışlığını temsil eder. Sapkın kendi sahte fallusunu yaratan kişidir bu anlamda. Sapkın için her şeyden önce gelen, kendi ben'idir. Sapkın, fallik öncesi nesneleri idealleştirerek, babayı tanımayarak kendi benine narsistik yatırım yapma olanağı yaratır. Chasseguet-Smirgel şöyle diyor bölüm sonunda: "... sapkının tedavisinin kaderi, ben idealinin hareketliliğine, yani baba imgesine yeniden narsistik yatırım yapma olanağına bağlıdır; bu da belirli bir düzeyde, antidepresif mekanizmaların göreli zayıflığı ve telafi edici mekanizmaların yetersizliğiyle (örneğin madde bağımlılığı) iç içe geçer. " s. 37.

    Ben idealinin gelişiminde annenin çocuğa verdiği narsistik onayın dozunun önemini sanıyorum ki sapkınlığı anlamaya çalışırken görüyoruz. Yani çocuğa verilen narsistik onay, çocuğu o evrede takılıp kalmaya özendirmeyecek biçimde yeterli düş kırıklığını barındıracağı kadar, çocuğu geri dönmeye itmemesi için de yeterli ödülü sağlayabilmelidir. Çocuğun ben idealinin yani biricik projesinin kalbi olan umudun korunması için bu optimal kırılmalar gereklidir. >>(Oyun ve Gerçeklik) Ve öyleyse eğer her yeni zafer, yas içerir.

    Şimdi daha önce yukarıda demiş olduk ki bizi doyumsuz kılan, bu anlamda ileriye taşıyan şey kendi kendimizin ideali olduğumuz zamanların özlemidir. Peki öyleyse yolumuzda ilerlerken, kültürün içinde, bu özlemi en iyi şekilde ne giderebilir, tabi ki aşk. Aşk, ayrılık travmalarımızı, bu anlamda pasifize etmeyi amaçlar. Aşkta, anlaşılmamak söz konusu olmaz, olamaz, aşık olduğumuz kişi ile o ilkel, yitik zamandaki eşduyumu kurarız, şarkıda dediği gibi,

    Ben ağlayınca ağlayıp gülünce gülen
    Bütün dertlerimi bölüp kalbimi bilen
    Sanki kalbimi bilerek yüzüme gülen

    Aşk, öznenin narsistik libidosunun bir kısmının nesneye aktarılmasıdır yani nesne (aşık olduğumuz kişi), ben idealinin yerini tutmuştur. Bu anlamda nesne değerlendikçe, parladıkça, muhteşemleştikçe, güzelleştikçe, özne daha az talepkar ve mütevazi olur çünkü nesne, ben'i soğurur, emer. "Ben, ben olmaktan çıkıyorum." diyen aşık, narsizminin sınırlandığını ifade eder bu bağlamda. Fakat yazar uyarır; bu narsizmin çekilmesi görünüştedir çünkü eğer öyle olsaydı depresif bir ton kazanırdı aşık olma durumu. Oysa aşık olan kişinin ilkin büyük heyecan ve sevinç duyduğu aşikardır. Chasseguet-Smirgel şunu kaydediyor "Bana öyle geliyor ki aşkta -ve ilk anlardan itibaren-, seçim anından başlayarak, özne ve nesne, ben(özne) ile ben ideali(nesne) arasındaki ilişkinin nesnelleşmesini temsil ederler. Başka bir deyişle, özne kendini ete kemiğe bürünmüş idealinin yanı başında bulur. " s. 63.
    Freud 1921'de şunu der, "İnsanlar arasında en kalıcı bağları yaratan şey, amacından sapmış cinsel eğilimlerdir. " Bu bağlamda aşkın süreklilik sağlaması, cinsel hedefinden sapmış saf şefkat öğeleriyle birleşmesine bağlıdır. Yani aşık olduğumuz kişi, verili bir anda doğaüstü mükemmelliğiyle değil, eksikliğiyle de sevilebilecektir. Aşk, öznelerinin, yeri geldiğinde annelik yapabilmesidir. Aşk, öznenin nesnesine yanılsama sunabilmesini ister. Tıpkı ideolojik grubun özneye sunduğu tümgüçlü anne yanılsaması gibi.


    İÇİNDEKİLER

    Sunuş, Saffet Murat Tura

    Giriş Notu
    Giriş
    1. Ben İdeali ve Sapkınlık
    2. Ben İdeali ve Gelişimi
    3. Ben İdeali, Âşık Olma Durumu ve Genitallik
    4. Ben İdeali ve Grup
    5. Ben İdeali ve Yaratıcı Süreçte Yüceltme
    6. Ben İdeali ve Benin Gerçekliğin Sınanmasına Tabi Tutulması
    7. Üstben ve Ben İdeali
    Sonuç Yerine
    Ek: Freud'un Yapıtında Ben İdeali

    Kaynakça:
    Kitapta Gönderme Yapılan Metinler
    Freud'un Yapıtında Ben İdeali
    Freud'un Yapıtında Yüceltme (P. Letarte)
  • .., eğer "aşk aşktan çok daha fazla bir şey" ise, anneye duhul etme arzusunun, narsisizminin koparılıp alınmasıyla açık kalmış olan yarası nihayet iyileşecek olan bir benin sınırsızlığını, mutlaklığını, mükemmelliğini yeniden bulma arzusunu içerdiğini vurgulamak istiyorum.
  • 1932. Nunberg
    Nunberg (1932) ben idealini, "içgüdüsel bir doyumdan sevilen nesneyi yitirme korkusuyla vazgeçişin" bir sonucu olarak görür: "Ben bu nesneyi soğurur ve ona libidinal yatırım yapar; nesne benin bir parçası haline gelir. Onu üstbenden ayırt etmek için ben ideali olarak adlandırıyoruz. İnsan, idealine duyduğu sevgi nedeniyle onun gereklerine boyun eğer. Ben, üstbene cezalandırılma korkusu nedeniyle tabi olur... Ben ideali, sevilen nesnelerin bendeki imgesidir, üstben ise nefret edilen ve korkulan nesnelerin... Ben idealinin daha çok anneye ilişkin libido, üstbenin ise babaya ilişkin libido içerdiğine kuşku yoktur. "
  • ...Piers utancı narsisizme bağlar. Yazara göre utanç, suçlulukta olduğu gibi üstben ile ben arasındaki gerilimden değil, ben ideali ile ben arasındaki gerilimden kaynaklanır. Suçluluk bir sınıra(üstbenin koyduğu) dokunulduğunda ya da bu sınır ihlal edildiğinde ortaya çıkarken, utanç bir amaca(ben idealinin koyduğu) ulaşılamadığı zaman kendini gösterir. Utanç başarısızlığa eşlik eder, suçluluk ise ihlale.
  • Joseph Sandler, üstben üzerine makalesinde (1960) şu saptamada bulunur: "Aslında, başka yerden yeterli bir narsistik destek elde edebildiği kimi durumlarda, ben, üstbenin tüm kriterlerini ve davranış kurallarını tamamen göz ardı edebilir. Bu etkileyici görüngüyü, bir üniformayı taşımanın ve bir grupla özdeşleşme duygusunun sonucu olarak ideallerde, kişilikte ve ahlakta ortaya çıkan çarpıcı değişikliklerde gözlemleyebiliriz. Bir grubun ya da önderin idealleriyle özdeşleşmenin sağladığı narsistik destek yeterliyse, o zaman üstbenin tümüyle göz ardı edilmesi ve işlevlerinin, grubun idealleri, davranış kuralları ve tutumu tarafından üstlenilmesi mümkündür. Eğer grubun bu idealleri, içgüdülerin dolaysız bir tatminini sağlarsa, kişilikte tam bir dönüşüm ortaya çıkabilir; ve üstbenin bu biçimde terk edilmesinin nerelere varabileceği, Nazilerin son savaş öncesinde ve sırasında işledikleri tüyler ürpertici cinayetlerde açıkça görülebilir."