• 476 syf.
    ·17 günde·7/10
    Öncelikle okunması çok kolay bir kitaptı akıcı bir kitaptı diyemeyeceğim.Okurken kayboldum.Bırakmamak için çok direndim ve sonunda bitirdim.Daha önce Masumiyet Müzesi ve Kırmızı Saçlı Kadın kitabını okumuş ve çok beğenmiştim Kara Kitap romanını okurken açıkçası yoruldum son 100 sayfasına kadar hiçbir şekilde ilerlemedi.Kitabın bir de Kara Kitap’ın Sırları adlı bir kitabı daha varmış onu da okuyacağım çünkü bazı yerleri hala şifreli üstü kapalı kaldı bende.Yazar kitabın son sözünde yazma hikayesini anlatmış kendini Galip karakterine benzetmiş ama ben yazarı hep Celal Salik gibi gördüm anlatmak istediklerini onun ağzından yazılmış köşe yazıları gibi okudum.Sonu da beklediğim gibi bitmedi bir yerde Rüya ile karşılacağını umdum ters köşe oldum kitabı bitirdiğimde .
    Aslında Galip’in Rüya ve Rüya’nın üvey abisi Celal Salik’in izini sürmesi alt metin bana göre İstanbul’u,mistik öykülerini,kendi fikirlerini ve masal tadındaki hikayelerini anlatmak için bu bir yol.Farklı bir roman arayışında ve sabırla sonuna ulaşmak isteyenlere tavsiyemdir.
  • Ölüm cezasının kaldırılması hakkındaki bu önemli teklif Tuileries'den Vincennes'e düşen dört bakan için değil, ama ama ana yolların önünüze çıkan ilk hırsızı için, sokaktan yanınızdan geçerken bakmaya tenezzül bile etmediğiniz, isimlerini ağzına bile almadığınız, tozlu dirseklerinin ceketlerinize değmesinden kaçındığınız, çocukluğunda çamurlu kavşaklarda çıplak ayaklarıyla koşan, kışın rıhtımlarda titreşen, akşam yemeği yediğimiz M. Vefour'un mutfağının havalandırma deliklerinde ısınan, çöplükten çıkardığı bir ekmek kabuğunu yemeden önce kurutan, bir metelik bulmak için bütün gün çiviyle çamur birikintilerini karıştıran, kralın şenliklerini ve onun gibi ücretsiz olan Greve'deki infazları izlemekten başka bir eğlencesi olmayan, açlıkla hırsızlığa, hırsızlıkla ölüm cezasına sürüklenen, üvey analık eden bir toplumun öksüz çocuğu olarak on iki yaşında ceza evine giren, on sekiz yaşında küreğe, kırkında giyotine mahkum edilen, iyi yürekli, ahlaklı, yararlı olmaları için bir okulun ve bir atölyenin yeteceği, ama sizin tıpkı gereksiz bir yükmüş gibi kâh Toulon'un kırmızı karınca yuvasına, kâh Clamart'ın ıssız zindanına gönderdiğiniz, özgürlüklerinden sonra hayatlarını da ellerinden aldığınız o sefillerden biri için getirilseydi, o zaman bu oturumunuz yüce, kutsal, soylu, saygıdeğer olarak anılacaktı.
    Victor Hugo
    Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
  • Ankara Palas’ın balo salonuna girince, bir de baktım, ezilmiş domates renginde, çok koyu kırmızı görkemli bir suare elbisesi giyen Şefika, Mustafa Kemal ile konuşmakta. Hemen Ruşen Eşref’lerin elinden koptum, anneme koştum, bir şey söylemeden yanında durdum. Şefika fena bozuldu; beni görmemezlikten geldi. Ama Mustafa Kemal durumun farkına varmıştı. “Hanımefendi, bu çocuk kim?” diye sordu. Annem de “kızım, efendim” demek zorunda kaldı. Mustafa Kemal, karşıma geldi, elini uzattı. Ben de elini öpeceğime, sıkı sıkı tutup, salladım. Annem, “öp” dercesine, belli belirsiz bir hareket yaptı. Mustafa Kemal, bunun da farkına vardı. “Hanımefendi, o benim arkadaşım, elimi neden öpsün ki?” dedi. Sonra, “yiyecekmiş gibi, neden öyle bakıyorsun bana?” diye sordu. “Efendim, sizi daha önce hiç görmemiştim de ondan” dedim. Mustafa Kemal, “görmedinse senin kabahatin. Çankaya’daki evimi bilmiyor musun? Oraya pekâlâ gelebilirdin. Artık beni tanıyorsun. Canın istediği vakit oraya gel, beni görmek istediğini söyle” dedikten sonra, yaşım, gittiğim okul, hangi oyunları sevdiğim, kitap okumaktan hoşlanıp hoşlanmadığım, büyüyünce ne olmak istediğim konusunda bir sürü soru sordu. Derken orkestra bir vals çaldı. “Gel, seninle dans edelim” dedi. Benim vals filan bildiğim yok. Bana öğretmek için, biraz çaba gösterdi; ama gene de beceremiyordum. “Sen bu işi yapamayacaksın” diyeceğine, “ben senin için fazla ihtiyar bir kavalyeyim. Yaşına uygun genç bir kavalye bulalım sana” dedi. Çevresini gözden geçirdi; on dört on beş yaşlarında bir oğlan buldu. Hızla boy attığı için pantolon paçalarıyla ceket kolları kısa kalmış, sivilceler içinde, en nankör yaştaydı zavallı oğlan. Ona dans etmesini bilmediğimi söyleyip, Mustafa Kemal’in peşinden büfeye gittim. “Oğlanı pek beğenmedin galiba” dedi ve bana bir kadeh şampanya verdi. İlk alkollü içkimi Mustafa Kemal’in elinden içtim böylece. Şampanya hoşuma gitmişti. Büfenin arkasındaki garsondan tam ikinci kadehi istiyordum ki, annemle üvey babam tepeme dikildi. Vaktin geç olduğunu, uyumam gerektiğini söyleyerek, beni oradan aldılar. Ankara Palas’ın kapıcılarından birine teslim edip, bir otomobile bindirdiler. Ama ben götürülmeden önce, Mustafa Kemal o güzel elini kaldırmış, “seni Çankaya’da beklerim, unutma” demişti.
  • Elma

    Şimdi sen çırılçıplak elma yiyorsun
    Elma da elma ha allahlık
    Bir yarısı kırmızı bir yarısı yine kırmızı
    Kuşlar uçuyor üstünde
    Gökyüzü var üstünde
    Hatırlanacak olursa tam üç gün önce soyunmuştun
    Bir duvarın üstünde
    Bir yandan elma yiyorsun kırmızı
    Bir yandan sevgililerini sebil ediyorsun sıcak
    İstanbul’da bir duvar

    Ben de çıplağım ama elma yemiyorum
    Benim öyle elmalara karnım tok
    Ben böyle elmaları çok gördüm ohooo
    Kuşlar uçuyor üstümde bunlar senin elmanın kuşları
    Gökyüzü var üstümde bu senin elmandaki gökyüzü
    Hatırlanacak olursa seninle beraber soyunmuştum
    Bir kilisenin üstünde
    Bir yandan çan çalıyorum büyük yaşamaklara
    Bir yandan yoldan insanlar geçiyor çoğul olarak
    Duvarda bir kilise
    İstanbul’da bir duvar duvarda bir kilise
    Sen çırılçıplak elma yiyorsun
    Denizin ortasına kadar elma yiyorsun
    Yüreğimin ortasına kadar elma yiyorsun
    Bir yanda esaslı kederler içinde gençliğimiz
    Bir yanda Sirkeci’nin tren dolu kadınları
    Adettir sadece ağızlarını öptürürler
    Ayaküstü işlerini görmek yerine
    Adımın bir harfini atıyorum

    Cemal Süreya

    (Süreya’nın üvey kızı Gonca Uslu’nun aktardığına göre iddiaya girmeyi çok seven şair, arkadaşıyla bir telefon numarası üzerine iddiaya girer ve kaybederse soyadındaki “y” harfinden birini sildireceğini söyler. İddiayı kaybeder ve Süreyya olan soyadını Süreya olarak değiştirir. Bazı rivayetlere göre iddiaya girdiği kişi, kimliğini bir sır gibi sakladığı “Üvercinkasıdır”.

    “Elma” şiirinde, adındaki “Y” harflerinden birini attığını ilan eder, ve şöyle anlatır bu olayı: “O zaman çok güvenirdim belleğime. Telefon numaralarını falan kaydetmezdim. Belki de kaydetmediğim için kalırdı. Ona dedim ki, eğer bu böyleyse, ismimden bir harf atarım dedim. Kaybedince, ismimde harf aradım, iki tane olandan birini atmak daha uygun geldi.”)
  • 800 syf.
    ·16 günde·Beğendi·10/10
    "Avcı ona acıdı ve dedi ki,
    'Ormana kaç kızım ve bir daha geri dönme.'"

    Evveett, tam olarak 800 sayfalık final kitabını da bitirmiş olmanın mutluluğu ama en sevdiğim serilerden birinin son kitabı olmasının burukluğu ile karşı karşıyayım. İnanılmaz zevk aldığım, ayıla bayıla karakterlerini okuduğum, canları yanınca belki de yazardan daha çok üzüldüğüm düşünülürse böyle olmasına çok da şaşırmamak gerekir sanırım.

    Her kitapta farklı bir masal uyarlamasıyla karşı karşıyayken finalimiz de Pamuk Prenses ile yapılmış oldu. Winter bir önceki kitaptan bildiğimiz üzere Levana'nın üvey kızı, Cinder'in de kuzeni oluyor. Aslında çocukluktan birbirlerini tanıyorlar ama malum Cinder sayborg operasyonu sırasında geçmişe dair tüm anılarını yitirmişti. Winter'ın da aslında çok sağlam olduğu söylenemez ama o Cinder'i yine de hatırlıyor ve bu kitapda kuzenine yardım etmek için elinden geleni yapıyor.

    Winter, çok uzun zaman önce Aycı yeteneğini reddedip Aycıların gözünde güçsüz ama dünya güzeli bir kız olmayı kabul etmiş. Gerçi onun için ay güzeli demek daha doğru olur sanırım ;) Levana için sadece bir süs bebeği diyebiliriz onun için... Hatta Levana onun bu kadar güzel olmasına dahi tahammül edememiş de kızcağızın yüzündeki yara izleri onun eseri olmuş. Ama ne onun aycı yeteneğini kullanamamasının yan etkisi olan halüsinasyonları ne de yüzündeki yara izleri halkın onu sevmesini engellemiş. Winter Ayın prensesi olarak halkın gönlünde taht kurmuş. Cinder'in attığı kıvılcımla isyan son hız devam ederken sonunda elbette beklenen olup, masal bu ya Levana Winter'ı öldürmesi için bir avcı seçti. Bu da bizim Cress'ten tanıdığımız Winter'a canından çok bağlı olan Jacin oldu.

    Jacin karakteri hiç bir zaman benim çok da sevdiğim bir karakter olmadı. Tıpkı Scarlet gibi... (Gerçi düşündüm de Scarlet ile karşılaştırmam pek doğru olmaz. Ben bu kırmızı saçlı kızı yine de seviyorum.) Ama nasıl Scarlet'i Wolf'la seviyorsam çift olarak Jacin ve Winter'ı da öyle sevdim. Zaten kitapta öyle gıcık olabileceğiniz türde karakter bulmak çok zor. İnanın bir yerden sonra artık Levana'yı bile anlamaya çalışıyorsunuz bu kadının derdi ne diye.

    Şöyle bir edebiyat harikası böyle bir anlatım falan diyemem elbet kitap için.. Ama çok sağlam bir kurgu ve hayal gücünün eseri olduğunu söyleyebilirim. Çocukluğumuzun masallarını harmanlayıp sonrasında da bu kadar farklı bir dünya yaratmanın kolay olduğunu düşünmüyorum.

    Bu arada Yazarımız "Bu masallarda mutlu sonu kadınlar yazacak!" derken de haklıymış. Resmen göğsüm kabardı okurken. Bu kitabın kadın karakterleri ayrıca zevk veriyor bana... Bu nedenle de herkes olması gerekeni yaşadı, hikaye adım adım ilerledi ve masal tüm çiftlerimiz için mutlu sonla bitti diyebilirim gönül rahatlığıyla... Eksikleri yok muydu diyeceksiniz belki, elbette vardı. Winter ve Cinder'ın daha yakın olmasını isterdim, ikisinin arasında daha sıcak bir bağ hayal etmiştim. Bir de Scarlet ve Wolf var. Onlara çift olarak hiç kıyamıyorum. Çift olarak hak ettiklerinden daha fazla acı çektiklerini düşünüyorum. Birbirlerine kavuşmak için son dakikaya kadar savaş verdiler. Çok tatlılardı. Cress ve Thorne efsaneydi, ki Thorne'un zaten efsane bir kaptan olduğunu düşünürsek böyle olmasına tabiiki de hiç birimiz şaşırmadık ;) Kai ve Cinder ise gerçekten ama gerçekten olması gerektiği gibiydi. Her zaman mutlu sonlar sadece Kral ve Kraliçelerin evlenmesi ile gerçekleşmez. Benim için çok anlamlıydı.

    Güzel bir seriyi daha bitirmiş durumdayım ama Rampion mürettabatı sizi asla unutmıcam. Bu arada tabiiki de tavsiye edilir. Herkese iyi okumalar :)
  • Kayboluşumun beşiğini sallıyorum bu akşam
    Büyüyor yavaş yavaş
    Sırtında parmak izleriyle zamanın
    Bir tekir kedi ile beraber
    Seyrediyorum hayatı:
    O meleklerin cebinden düşen anahtardı,
    Son zikrin halkası
    Allah'ın son hatırası
    O bizim kaçırdığımız fırsattı
    Uğurböcekleriyle parmak uçlarında
    Küçümsedi hep ona olan aşkımı
    Gözünün yaşına bakmadan şimdi ben Kovuyorum ihtiyarı

    Ardımda kırık bir ayna
    Üvey anneleri hayatımın.
    Batsın diye güneşe tempo tutan o kız çocuğu...
    Evden kaçışımın pembe spor ayakkabıları vardı.
    Hüzün neydi sanki o zaman
    Artık kullanılmayan dikiş makinesi annemden kalma.
    Ölüm neydi sanki o zaman
    Bir önseziden başka.
    Evden kaçabilirsin çocuk, ama kaderden asla!
    Babam
    Çıkarılmış bir adam bütün fotoğraflardan
    Kader neydi sanki o zaman,
    Masada açık unutulmuş
    Turuncu kulaklı bir makastan başka.
    Bir ağaca bakıyorum şimdi
    Başladığı yerde bitiyor dünya
    Alışıyor dil şimdi
    Azı dişinin bıraktığı boşluğa.
    Bastırıldı nihayet hayatın kadife kalesinde çıkan isyan.

    Söküyorum şimdi sözleri birer birer
    Kalpten kalbe giden yolu kapayan.
    Kalbim, anlatılmaktan usanmış,
    Yıldızı sönmüş bir komedyendir artık,
    Dilencinin önünde kahkahalar atıyor,
    Kirli bir mendille çıkınlanmış şimdi dünya. Hayretle bakıyorum kedinin gözlerindeki çapağa,
    Geri vermiş hayata çaldığı şiirleri,
    Ne zaman aşkı tersinden okusam
    Anlıyorum kediler bile meğer alışmış bu yokluğa
    Sallayıp duruyorum bu akşam kayboluşumun beşiğini,
    Gönüllü hemşire birinci sigarasına.

    Sarhoşum kaderlerde biriken tozla
    Çekil diyorum kağıda, çekil,
    İçer ve zehirlenir
    Ne zaman gözlerimden mürekkep damlasa. Kalbime dokunuyorum bir kelebeğe dokunur gibi
    Yetmez mi acaba bu dökülen pullar aşka? Yoksa şu sızıyı
    Sobası tüten evin şiirinde mi saklasam?
    Şu sardunyanın kırmızı çiçek açışına
    Yetmez mi acaba ah kör olmuş bir Türk filminde ağlasam?
    Ne zaman sorsam,
    Anlıyorum kediler bile meğer alışmış zamana.

    Dünyayı bir salyangozun izlerinde dolaşsam, Elimde parlak bir harita
    Hiçbir atlasta henüz yer almamış.
    Ardımsıra yollara hayalimin kırıklarını bıraksam
    Yeter mi bu izler beni kendime getirmeye acaba?