• Ve ben şairim.
    Namus işçisiyim yani
    Yürek işçisi.
    Korkusuz, pazarlıksız, kül elenmemiş,
    Ne salkım bir bakış
    Resmin çekeyim,
    Ne kınsız bir rüzgar
    Mısra dökeyim.
  • En sevdiğim şairin en sevdiğim 2. siiri..💕

    UY HAVAR

    Yangınlar,
    Kahpe fakları,
    Korku çığları
    Ve irin selleri, aç yırtıcılar,
    Suyu zehir bıçaklar ortasındasın.
    Bir cana, bir başa kalmışsın vay vay!
    Pusatsız, duldasız, üryan
    Bir cana bir de başa
    Seher vakti leylim - leylim
    Cellat nişangahlar aynasındasın.
    Oy sevmişem ben seni...

    Üsküdardan bu yan lo kimin yurdu!
    He canım...
    Çiçekdağı kıtlık, kıran,
    Gül açmaz, çağla dökmez.
    Vurur alnım şakına
    Vurur çakmaktaşı kayalarıyla
    Küfrünü, Medetsiz, Munzur.
    Şahmurat Suyu kan akar
    Ve ben şairim.

    Namus işçisiyim yani
    Yürek işçisi.
    Korkusuz, pazarlıksız, kül elenmemiş,
    Ne salkım bir bakış
    Resmin çekeyim,
    Ne kınsız bir rüzgar
    Mısra dökeyim.
    Oy sevmişem ben seni...

    Ve sen daha demincek,
    Yıllar da geçse demincek,
    Bıçkılanmış dal gibi ayrı düştüğüm,
    Ömrümün sebebi, ustam, sevgilim,
    Yaran derine gitmiş,
    Fitil tutmaz, bilirim.
    Ama hesap dağlarladır,
    Umut, dağlarla.

    Düşün, uzay çağında bir ayağımız,
    Ham çarık, kıl çorapta olsa da biri
    Düşün, olasılık, atom fiziği
    Ve bizi biz eden amansız sevda,
    Atıp bir kıyıya iki zamanı
    Yarının çocukları, gülleri için,
    Koymuş postasını,
    Görmüş restini.
    He canım,
    Sen getir üstünü.

    Uy havar!
    Muhammed, İsa aşkına,
    Yattığın ranza aşkına,
    Deeey, dağları un eder Ferhadın gürzü!
    Benim de boş yanım hançer yalımı
    Ve zulamda kan - ter içinde asi,
    He desem, koparacak dizginlerini
    Yediveren gül kardeşi bir arzu
    Oy sevmişem ben seni...


    Ahmed ARİF
  • Biraz önce https://1000kitap.com/kitapderya Hanım’ın, Leylim Leylim yorumunu okuyunca aklıma Ahmed Arif’le ilgili güzel bir anım geldi. Sonra da uzun uzun düşündürdü.

    90’lı yılların başında lise 2. Sınıftayken okulumuza bir edebiyat öğretmeni geldi. Hemen hemen yeni mezun sayılacak kadar genç ve güzel bir kadın olan Ayşegül Hocanın edebiyat derslerini unutamam. Artık emekliliği çoktan geçmiş olan ve derslere boşvermiş önceki öğretmenin dersleri neredeyse boş geçiyor sayılırdı. Yeni öğretmenin idealist ders anlatışı ve öğrencilerle mesafeli de olsa arkadaşlıklar kurması hemen dikkat çekmiş ve beğeniyle karşılanmıştı. Bir gün derste “aranızda şiir okuyacak birisi var mı?” diye sordu. Ben de o zamanlar belkide yaşımın gereği hem kendim yazar hem de şiirleri ezberler ve okurdum. Sınıf arkadaşlarımdan bunu bilenler hemen benim ismimi verdiler, zaten diğerlerinden şiir sevenler olsa da tüm sınıf içinde okuyacak birisi yoktu. Öğretmenin ricasıyla ayağa kalkarak o zamanlar çok severek okuduğum Ahmed Arif’in “Uy Havar” şiirini coşkuyla okudum. Gençlik enerjisi ve coşkusu var tabi, şiiri hissederek sözlere göre beden diliyle kah sesimi yükselterek kah hüzünlenerek bazen de heyecanlanarak okumaya başladım. Laf aramızda tek gözlü öğrenci odamızda bu okumaya çok çalışırdım. Sınıfta çıt yok, öğretmen gözünü kırpmadan şaşkın izliyor. Sonradan öğrendiğime göre Ordu’nun gariban öğrencilerinden böyle bir şiir beklemiyordu, hatta şiir beklemiyordu. Şiir okumayı bitirince sınıftaki sessizlik sürüyordu ama sanki az evvel okunan şiir havayı öyle doldurmuş ve asılı kalmıştı ki, tüm sınıf bu şiirin ağırlığından eziliyor ses çıkaramıyordu. Ben ne yapacağımı bilemez ayakta beklerken herkesin gözü öğretmene dönmüştü. Öğretmen birşeyler söylemek istedi ama söyleyemedi, zaten gözleri dolmuş bir şekilde şaşkın bakıyordu, ağlamaklı bir sesle gene konuşmak istedi, olmadı, o da yanıma gelip bana sarılıverdi.

    Yeni yetme delikanlılığımı yaşayan ben, ince bedeni kısacık kesilmiş saçlarıyla suratım kıpkırmızı olmuş bir şekilde, ellerim ve kollarımın duruşunu bile belirleyemez halde, en güzel tabiriyle dondum kaldım. Bizim yetiştiğimiz yerde insanlar sevdiklerini pek belli etmezler, öyle ağdalı sevgi sözcüklerini de hiç bilmezler zaten. Anne babalar bile çocuklarına sarılmaz, sevgi sözcükleri söylemezlerdi. Kaldı ki öğretmen bile olsa bir kadın bana sarılınca ne yapacağımı bilememem çok doğaldı aslında, beldi de ilk defa akrabam olmayan bir kadın samimiyetle bana sarılıyordu, bedenim ve zihnimin alışık olmadığı bu yeni davranış karşısında şoka girmesi de normaldi. Neden sonra öğretmen kendini toparladı ve tüm sınıfa Ahmed Arif’i ve şiirlerini anlatmaya başladı. Benim için de bu müthiş anı hafızama o şiirin dizeleriyle beraber silinmemek üzere kazındı. Şimdi ne zaman Uy Havar şiirini dinlesem veya okusam dudağımda bir tebessümle o şaşkın yeni yetmeliğim aklıma düşer bir tuhaf olurum.

    Bu olaydan yaklaşık yirmi sene sonra İstanbul Pendik’teki evimin bahçesindeki çardakta babamla oturuyoruz. Kızım apartmandan arkadaşıyla otoparkımızda akülü arabasını sürüyor biz de babamla sohbet ediyoruz. Babamın dalgın hüzünlü bir duruşu var ama pek belli etmiyor ama bir eve, bir benim arabaya bir de çocukların oyununa bakıp duruyor. Bir ara bana dediki “ Muzaffer, babam şu anda bunları görseydi ne düşünürdü, torununun İstanbul’daki evini, lüks arabasını ve çocuğunun lüks oyuncaklarla oynadığını görse ne olurdu”. Gözleri yaşardı, koca adamın, köyün ileri gelenlerinden namı diğer koca “Bayramın Ali” ağlayarak devam etti. “Deden o yoklukta hiç oyuncak görmedi ve bize de hiç alamadı” devam edemedi, hıçkıramadı da, sadece gözlerinden akan yaşları durduramıyordu. İşte o zaman bile sarılamadım babama, o kadar içten gelen bu dürtüye karşı koyduk ikimiz de. Adı batsın töresinin de alışkanlığının da. Böyle bir an'da baba oğul sarılıp birlikte ağlaşamazlar mı?

    Dedik ya bizde sarılmak bilinmez diye. Şimdi kızıma sarılırken o günlerin hıncını çıkarırcasına sarılırım. Anne babamız elbette bizi seviyorlardı, ancak çocuk kısmı hissetmek istiyor, kendini güvende hissedeceği bir kucak arıyor ama bilmediğinden anlatamıyor. Ben kırk yaşıma yaklaştığım şu günlerde halen bu isteği duyuyorum ve babamın son zamanlarda köydeki evde, gürgen odunuyla gürül gürül yanan kuzineli sobanın başında artık seyrelmiş ve aklaşmış saçlarını örten kasketiyle düşünüp muhakeme yaparken bu isteği benden daha fazla duyumsadığını hissediyorum...