• Hiç kimse tiryakisi olduğu bir şeye karşı çocuğunu uyarma hakkına sahip değildir.
  • Aşağıdaki cümlelerin hangisinden, ayraç içinde
    verilen anlam çıkarılamaz?

    A) Yeni kredi kartınızı kullanmaya başlamadan, eski
    kartınızı keserek yok etmeniz herhangi bir sorunla
    karşılaşmanızı engelleyecektir. (Uyarma)
    B) Yeni kredi kartınızın kullanım limiti ile hesap kesim
    tarihi, eski kartınızla aynıdır. (Eşitlik)
    C) Yeni kartınızda yer alan çip, sahtecilik işlemlerini
    büyük ölçüde ortadan kaldıracaktır. (Önlem)
    D) Alışverişleriniz ve nakit çekme işlemlerinizde yeni
    kartınızı eski kartınız gibi güvenle kullanabilirsiniz.
    (Benzerlik)
    E) Yeni kartınızla yapacağınız bir işlem, eski kartınızın
    otomatik olarak kullanıma kapatılmasını
    sağlayacaktır. (Öncelik)
  • Bir gün yine Berâ güzel güzel şiirler okuyup develeri coşturunca, hanımların develerine bakan Enceşe de bu işte Berâ'dan geri kalmamak için, şiirler okumaya başlamış, tabi develer coşunca, üstlerindeki hanımlar biraz korkmuştu. O anda Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Enceşe'yi uyarma adına da: "Ey Enceşe! Yavaş ol, billurları/kristalleri kıracaksın" demişti..

    Sözün inceliği muhakkak anlaşılmıştır. Efendimizin sallallahu aleyhi ve sellem dünyasında kadının yerini anlamak için sadece bu söz bile yetmez mi? Ona göre kadın kristal gibi güzel; ama yine kristal gibi hassas bir emanettir.
  • Kitapta Zweig'in dört öyküsü anlatılmakta. Bunlar ''Ay Işığı Sokağı'', Zalimce bir Oyun'', ''Cenevre Kıyısındaki Olay'' ve ''Alman Enflasyonundan Bir Kesit'' isimli öykülerdir.

    Bu öykülerden daha önceki Zweig kitaplarında okumadığım sadece ikisi üzerinde bilgi vereceğim. Bunlardan ''Zalimce Bir Oyun'' isimli öyküde Zweig, bir tatil bölgesinde yaşı ilerlemiş bir adamın, genç bir kıza mektuplar vasıtasıyla yaptığı bir oyundan bahsetmektedir. ''Alman Enflasyonundan Bir Kesit'' isimli öyküde ise olay, Birinci Dünya Savaşı sonrasındaki Almanya'da geçmektedir. Ekonomik yönden çöküntü içindeki ülkede yaşayan bir resim kolleksiyoncusunun dramatik hikayesi anlatılmaktadır.

    Burada bir de uyarı yapmak istiyorum. Zweig kitapları alırken içeriğine çok iyi bakmak gerekiyor. Değişik yayınevleri aynı öyküleri farklı isimlerde ve farklı sıralarda dizip baskı yaparak piyasaya sürmekte ve okuyucu aynı kitabı satın aldığının farkına bile varamamaktadır. Ben bu durumu sık yaşadığım için sizleri uyarma ihtiyacı hissettim.

    Kitap içindeki yeni okuduğum öyküleri de diğerleri gibi beğenerek okudum ve okunmasını da tavsiye ederim.
  • Tarih, muazzam bir erken uyarma sistemidir
  • + Doğa herkese kendi yarattığını sevme içgüdüsünü verir: Karga da maymun da kendi yavrularına gülümser.

    + Platon der ki: "Günün birinde filozoflar kral ya da krallar filozof olursa, insanlık o zaman mutluluğa kavuşur."

    + Bir fırtınada kaptan, rüzgâra söz geçiremiyorum diye gemiyi bırakır mı?

    + İnsan iyiyi getiremiyorsa, kötüyü yumuşatmalı.

    Kitaptan alıntılar yaparak başladığım yazımda, bunu okur açısından olumlu buluyorum. Böylelikle amacım, okurun yazıya ısınmasını sağlamak ve incelemeye olan ilgisini çekmektir. İzninizle, beyaz atlı prensimizin eserine geçebiliriz. :)

    Eserin ismi ile ilgili bilgi vererek baslarşam eğer: Ütopya kelimesi, Thomas More tarafından üretildiği söylenir ve çağını aşarak günümüze kadar gelmiştir. 'Ütopya' kelimesi ile More, "İyi yer" ve "Yok yer" diğer bir ifade tarzıyla "Olmayan yer" anlamını taşıyan bir kinaye amaçlamıştır. Günümüzde ütopya nedir? Diye sorduğumuzda, "Gerçekleştirilmesi imkansız tasarı veya düşünce" tanım olarak karşımıza çıkmaktadır. More, bu eseri yazarken Platon' un 'Devlet' adlı eserinden ilham aldığı söylenir. (Bilinen ilk ütopya Platon'un "Devlet" adlı eseridir)

    Ütopya, gerçekte var olmayan, geleceğe yönelik tasarlanan ideal toplum biçimi anlamına geliyor. Özendirici ya da istenilen toplum şekilleridir de diyebiliriz. Distopyada vardır ve distopya, ütopik toplum anlayışına karşı antitez olduğu söylenir. Distopyalar korkutucudur ve toplumları önceden uyarma niteliği taşır. Ütopya ve distopya olarak yazılmış birden çok eser olmak ile birlikte; biz konudan uzaklaşmadan, konu sınırında hareket ederek yazarın Ütopya adlı eserinin yazınsal içeriğine ve düşünce yapısına dönelim.

    * "Ütopya" nerede olduğu belirtilmeyen bir adadır. Elli dört şehirden oluşur ve tek bir dil konuşulur. Başkenti Amaroute.

    *Bireyler aileleri, aileler "philarch" denen yönetim birimlerini oluşturur. Philarch önderleri daha üst bir kademede temsil olunur. Philarch aynı zamanda bir iş birimidir. Tarlalarda kolektif çalışılır. Sabah üç, öğleden sonra üç olmak üzere günde altı saat çalışılır. (Mülk, Allah'ındır diyerek, özel mülkiyeti sınır koymadan destekleyen ve işçinin alın terini gasp edenlere duyurulur)

    * Devlete ve yönetime dair tüm sorunlar halk kurultaylarında görüşülür. Kurultay ve büyük halk toplantıları dışında memleket meselelerini konuşmak yasaktır ve idamı gerektirir. (En büyük suç da zaten budur. Bence More, ülkenin huzuru için bunu yapmaktadır. Katılmasamda ilginç buldum)

    * Yönetsel olarak cumhuriyetten söz edildiği söylenebilir. Sınıf yoktur. Köleler sadece suç işlemiş olanlardır. Kölelere kötü davranılmaz.

    * Ütopya'lılar altını değersiz buldukları için altın zincirleri köleler takar.

    *Halkın bir canlının ölümüne alışmamaları için yenilecek hayvanları köleler keser. Başka ülkelerden Ütopya'ya gönüllü köle olarak gelenlere halk çok iyi davranır.

    * Her şeyin mülkiyeti ortaktır. Konutlar, on yılda bir çekilen kurayla değişilir ve herkes yeni evlerine taşınırlar.

    * Madenlerin Ütopya' da hiçbir değeri yoktur. Kaplarını topraktan yaparken, çocuk lazımlıklarını altından yaparlar. (Maden, para vs gibi şeylere değer verilmiyor, küçümseniyor)

    * Zorunlu eğitimin tek kademesi tarım eğitimidir. (Günümüzde yaşasaydı More, teknolojiyi ve sanayiyi de alabilirdi belki)

    * Ütopya'da amaç, halkın kendisini bilimsel ve sanatsal anlamda geliştirmesi için mümkün olduğu kadar fazla vakit bırakmaktır. (Günde altı saat çalışıldığı düşünüldüğünde gerçekçi görünüyor ve eğitim çok ciddiye alınıyor)

    * Kolektif yaşam sadece tarlalarda değil, ihtiyaçların giderilmesinde de söz konusudur. Çocuklar ortak bakım hanelerde büyür, yemekler halkevlerinde yenir.

    * Ülkenin belli bir dini yoktur. Dinsel hoşgörü egemen ve herhangi bir dinin propagandasını yapmak ceza gerekçesidir. (Hoşgörü ve barış için olsa gerek)

    * Herkes Tanrı'nın varlığında hemfikirdir ve en büyük ibadetin çalışmak olduğunu düşünür. (More burada romantik davranmış bence çünkü hiçbir toplum Tanrı'nın varlığını konusunda hemfikir olamaz, farklı düşünceler biz yaşarken de olacaktır, öldükten sonra da)

    * Savaşçı bir toplum değildir. Sadece kendilerini korumaları gerektiğinde savaşa girerler. (Meşru müdafaa diyebiliriz)

    * Fazla asker besleyip halkın yararlanabileceği ihtiyaç maddesini israf etmek yerine, paralı askerler tutarlar. Yine de devlete ait bir askeri güç vardır. Başlarında bir kralları bulunur ve bu kralın adı Utopus'tur. (Normalde kral yok)

    * Misafir olarak gelen bir Hristiyan kendi dininin propagandasını yapmaya çalışır ve diğer dinleri küçümserse bu durum Ütopya halkı tarafından hiç de hoş karşılanmaz.

    * Kanunlar sayı olarak çok azdır.
    (Ne kadar çok kanun çıkarsa halk kanunlardan haberdar olamaz, bilgi sahibi olmayan halkı da kandırmak kolaydır diye düşünülmüş ve bende katılıyorum)

    More, komünizm gibi bir model öngörür. Ortaklaşa ve eşitlikçi politikalardan yanadır. Eşitlikçi politikalar günümüz devletlerinde de tartışılmakla birlikte, yazarın kitabında da ben eşitlik kavramından uzak düşünceler gördüm. Kitabın 158. sayfasında geçen "Tören yerinde rahip göründüğünde, herkes öyle bir saygı ve öyle derin bir sessizlikle yere kapanır ki sanki tapınağa Tanrı gelmiş gibi, bir ürperti dolar herkesin içine." Belki de More, eşitlikten ziyade mutlak eşitliğin olmayacağını düşünüyor da olabilir.

    More, insanın doğasına fazlasıyla romantik, sempatik yaklaşmış. İnsanın doğasının iyi olduğunu düşünerek ve üstüne Tanrı fikrini koyarak da insanın kötülükten uzak duracağını düşünmektedir. More, ahlak kavramını dinlerle bir tutmuştur. Özgür düşüncesine saygı duymakla birlikte, bu konuda yazar ile aynı fikirde değilim. Çünkü ahlak kavramı dinlerin tekelinde değildir. Dinlerden çok daha önce de ahlak vardı. Bunu felsefe ile uğraşanlar genelde bilir, vatandaşlık ders kitabında da üstü kapalı bir şekilde değinilir. Düşünelim! Ahlak dinlerin tekelinde ve en güzel din bizim dinimiz. (Şüphesiz) Yeryüzünde ateizmin ya da farklı dinlerin hâkim olduğu (Hristiyan, Budizm vs) milletler iyiyi, doğruyu, güzeli bilmeden mi yaşıyorlar? İyiyi, doğruyu, güzeli bilmeden yaşayan bu milletler nasıl oluyorda tıp, teknoloji,uzay,ekonomi,hukuk vs bizden daha iyi durumda oluyorlar. Özellikle dinsiz denilen Hollanda geçen yıl mahkum yokluğundan hapishanelerini kapatırken biz ise hapishane açıyoruz. %60-%70 oranında Japon halkı din bizim yaşamımızda önemli bir yer tutmuyor diyor, ama genelde Japonlar ahlâklı olarak bilinir. Bir imamın aldığı maaş ile zor koşullarda çalışan bir işçinin aldığı ücret farklılığına bakarsak insani midir, vicdani midir? (Diğer farklı kamu görevlileride olabilir) Bu örnekler daha da arttırılabilir tabi. Amacım inançlı insan ile inançsız insanı ahlaksal olarak karşı karşıya getirmek değildir? Kim daha ahlaklıdır vs bunu yapmak da değil. Bunu yapacak kadar hadsizde değilim. Benim demek istediğim devletin insancıl bakış açısına sahip, dinsel ya da öğreti olarak herhangi bir düşünceyi himaye etmemesi. Çünkü bu empoze olur ve eğitim değil propaganda olur. Ülkesini seven bireyler yetiştiren, eğitimini insancıl bakış üstüne kuran milletler de ahlak olabilir. "Düşünen insan, kuru kuruya herşeye inanan insandan daha makbuldur" Dinsel olarak demiyorum, fanatizmin eseri olan insanları kastediyorum. Çünkü "Cehalet, öğrenmez inanır" Bana göre bir insan kitap okumazsa aklını eğitemez, aklını eğitemeyen bir insan, kalbini eğitemez. İyiyi, doğruyu bilemez. İster inançlı olsun, isterse olmasın. Roman, hikaye, şiir vs daha doğrusu hayatımda iyi olarak gördüğüm insanların çoğu edebiyat okurlarıydı. Edebiyatın iyi bir kişisel gelişim aracı olduğunu düşünüyorum. İçindeki insancıl, hayvancıl, doğacıl bakış açısı biz insanları birbirine kenetliyor. Olayları kahramanın gözünden bakmamız, bize muazzam bir empati yeteneği kazandırıyor; bu durumda bizleri saygı ve sevgi ekseninde daha barışçıl yapıyor.

    More'un ortak mülkiyet anlayışını destekliyorum. Kapitalizmin aşırı bireyciliği bizleri bencil yapıyor, ben merkezli oluyoruz ve insanların kötülüğünü istiyoruz. Kapitalizm azaldıkça insanlık artacaktır bana göre.

    Ütopya adlı eser felsefik bir romandır. Böyle olunca da ister istemez felsefeye kayıyoruz. Yazarın düşüncelerini, felsefî görüşlerini olumlu ya da olumsuz olarak eleştiriyoruz. Kitabı okuyunca Portekizli denizci Raphael Hytloday ile tanışacaksınız. Size Ütopya toplumunu anlatacaktır. Tabi Raphael'in de yazarın kendisi olduğunu unutmayın, yazarın görüşlerini anlatır. Şehirleri, başkenti, yönetim görevlileri, Ütopya toplumunun yaşayış şekilleri, kıyafetleri, kanunlar, ekonomi, dinler vs bunlar hakkında daha detaylı bilgileri şüphesiz kitapta bulabilirsiniz.

    Dünya döndükçe ve zaman, biz insanlar için var oldukça yazarın eseri okunacaktır, kalıcılığını sürdürecektir. Ben ilerleyen yaşlarımda bir daha okumayı düşünüyorum. Yazarın düşüncelerini beğenmesemde aklını sevdim. Thomas More, büyük oynamayı seviyor, büyük düşünüyor. Bu durum bir düşünür ya da yazara avantaj sağlıyor.

    Eserin dil yapısı hakkında bilgi vermedim, genelde çeviri kitaplarının ağır, zor bir dili olmuyor. Okurken boğulmuyoruz. Her kelimede nefes alarak ilerlediğimi söyleyebilirim. Yazıyı akıcı ve duru bulduğumu ifade etmeliyim. Cümleler arasındaki bağlantı sırıtmıyor. Geçişler sade tutulmaya çalışılmış ve bu da cümlelerin temposunu arttırmış. Esere pozitif bir hava katmış, birde felsefe türünde bir roman olduğu için bu yazının sade tutulması önemini daha da arttırmaktadır.

    Thomas More, Ütopya'sına davet etseydi beni, ona hayır derdim. Çünkü More'un ütopyasında yaşamak istemezdim, ama Thomas More kendi ütopyamı kurmamda bana yardımcı olabilir. Kendi Ütopya mı kurarken More'dan yardım almak isterdim. Kitabından son bir alıntıyla sizlere veda ediyorum sevgili okur.

    " Şahsen, başka uluslarda eşitliğin ve doğruluğun en küçük bir izini bile görüyorsam kör olayım. Bir soylu, bir para babası, bir tefeci, kısacası, hiçbir şey üretmeyen ya da devlete yararsız süsler püsler yapıp satan kişi, önemli bir iş yapmaksızın bolluk içinde güle oynaya yaşarken; öteki tarafta işçinin, arabacının, demircinin, marangozun, çiftçinin, bir lokma ekmek için durmadan çalışıp çabalaması, bunca alınteriyle, yük hayvanlarının bile zor katlanacağı yoksulluk içinde yaşaması hangi adalete, doğruluğa sığar?

    * İşaretleri yazarken kitabımda sayfa 12 ve sayfa 13'ten yararlandım. Bazen doğrudan, bazen de kendi cümlelerimle harmanlayarak yazdım. O sayfaların kitap hakkında iyi özetler verdiğini düşünüyorum. Başlığı da "Thomas More'un Ütopia'sı Hakkında) (Tutku yayınevi)

    Elimden geldiğince kimseyi kırmadan, meramımı anlatmaya çalıştım. Mümkün olduğunca diplomatik bir dil kullanmaya çalıştım. Kalbinizi kırdıysam peşinen özür dilerim.

    Sevgiyle kalın!!!
    Çiçeklerle tabiki :))
  • Duyduğum en güzel haber..😢 duygulandım haberi okurken.❤❤ andımız Geri dönüyor...💖💖💖🇹🇷

    Danıştay 8. Dairesi, ilköğretim okullarında uygulanan "Öğrenci Andı"nı kaldıran yönetmelik hükmünü iptal etti.

    Hani öğrenciler her sabah güne bir ant ile başlarlardı :
    "Türk'üm, doğruyum, çalışkanım.." diye..

    İşte bu andı, 23 Nisan 1933'de, Reşit Galip Bey yazmıştır !

    1931 sonbaharıydı. O geceki tartışma, Milli Eğitim Bakanı Esat Mehmet'in bir yakınmasıyla başladı.
    Esat Mehmet, Atatürk'ün Harbiye'den "tabya öğretmeni"ydi.

    Kazım Özalp'in "Atatürk'ten Anılar" kitabında (T. İş Bankası Y., 1992, s. 48-49) yazdığına göre konu, kız öğrencilerin kıyafetinden açıldı.

    Esat Mehmet,

    -Kızların kısa etek, kısa çorap ve kısa kollu gömlek giymelerini uygun görmediğini,belirtti. Bir tamim yayınlayıp daha kapalı giyinmelerini isteyeceğini söyledi.

    Bunun üzerine Reşit Galip söz aldı:

    -Yanlış düşünüyorsunuz beyefendi, dedi. Bu bir geriliktir. Kadınlar eski durumda yaşayamazlar. İnkılaplardan en mühimi, kadınlara verilen haklardır. Başka türlü, Batılılaşmakta olduğumuzu iddia edemeyiz.

    Sofra gerildi. Gazi, vekilini zor durumda bırakan bu çıkıştan hoşlanmadı.

    -Bu konuyu uzatmayalım. Kısa çorap giyip giymemek çok önemli değildir, sonra tartışırız, dedi.

    Ama Reşit Galip alttan almadı.

    -Af buyurunuz Paşam! Bu, inkılap ve zihniyet meselesidir. Müsaade buyurursanız fikrimizi söyleyelim. Hatta daha ileri giderek diyeceğim ki, sizin huzurunuzda bu sofrada inkılapları zedeleyeceği icraattan bahsedilmesi küstahlıktır, hoş görülemez.

    Reşit Galip'in tartışma yaratmasının özel bir nedeni vardı:

    Halkevi'nde sanatı yaygınlaştırmak için tiyatro çalışmaları yapıyor, ancak sahneye çıkacak kadın oyuncu bulamıyorlardı. Buna gönüllü kadın öğretmenler için, Maarif Vekaleti'nden izin alamamışlardı.

    Reşit Galip:

    -Bu kokuşmuş kafayla devlet yürümez, diye kestirip attı.

    Atatürk'ün kaşları çatıldı.

    -Sözlerinizde müsamahalı, ölçülü olunuz, diye çıkıştı.
    Herkes yaklaşan fırtınayı hissetmişti. Ama Reşit Galip bulutların üstüne gitti. 57 yaşındaki Milli Eğitim Bakanı'nı işaret ederek dedi ki:

    -Devrimci devrimcidir. İnsanlar bir yaştan sonra ister istemez tutucu olurlar. Meclis'te bunca genç, idealist, bakanlık yapacak yetenekte insan varken, böyle yaşlı kimseleri Milli Eğitim Bakanı yapmak hatadır.

    Atatürk yeniden uyarma gereği duydu:

    -Esat Bey yeteneklidir. Davamıza inanmıştır ve benim hocamdır. Beni okutmuş olması sence bir değer taşımıyor mu?

    -Kusura bakma Paşam, taşımıyor! Okuttuklarının içinde sizin gibi bir devrimci çıkmış ama kim bilir nice tutucu da çıkmıştır.

    Bunun üzerine Gazi'nin sabrı taştı:

    -Bu sofrada hocama ve bir Milli Eğitim Bakanı'na hakaret etmenize müsaade edemem, diye haşladı.
    Ama Reşit Galip sineceği yerde hepten üste çıktı:

    -Devrimleri korumak için sizden müsaade istemiyorum. Hatayı yapan siz de olsanız, sizi de eleştiririm. Mesela Rose Noir'a verdiğiniz 15 bin liralık kredi mektubu da siz yaptınız diye hata olmaktan çıkmaz.

    İlk kez Atatürk'ün sofrasında Atatürk bu kadar sert eleştiriliyordu.

    Reşit Galip'in sözünü ettiği Rose Noir, Beyoğlu'nda, Rus karı-kocanın işlettiği bir barın adıydı. Atatürk bir gece oraya gitmiş, mekanın sahibi Madam Senya'dan "İş Bankası'ndan kredi alamıyoruz" yakınmasını dinlemiş ve orada bir kağıda İş Bankası Genel Müdürü'ne hitaben "yardımcı olunması" isteğini yazmış, Rus çifte vermişti.

    Reşit Galip bu iltimas talebini eleştiriyordu.

    Atatürk bu kez kızmadı;

    -Yoruldunuz, buyurun biraz istirahat edin, diyerek kibarca Reşit Galip'i sofradan kovdu.

    Ama genç devrimcinin yılmaya niyeti yoktu. Yıllar yılı bir efsane gibi anlatılacak çıkışını o an yaptı:

    -Burası sizin değil, milletin sofrasıdır. Milletin işlerini görüşüyoruz. Burada oturmak sizin kadar, benim de hakkımdır.

    Atatürk kendi fikirleriyle kendisini vuran bu genç adama baktı, sonra yanındakilere dönüp,

    -Öyleyse biz kalkalım, dedi.

    Sofradaki bütün heyet ayaklandı; Reşit Galip'i sofrada yapayalnız bırakıp çıktılar.

    Reşit Galip bütün geceyi Dolmabahçe Sarayı'nda pencere kenarındaki bir koltukta geçirir.

    Atatürk uyandığında Genel Sekreteri'ne Reşit Galip'i sorar.

    -Sabaha kadar bekledi, mahcubiyetini size iletmemizi istedi. Ankara'ya gidecek kadar borç para istedi. 25 lira verdik" derler.

    Atatürk ;

    -Ankara'ya gidecek adama 25 lira mı verilir. Bari benim hesabımdan birkaç yüz lira verseydiniz, der.

    Sonra:

    -Cebinde beş parası yok ama karakterinden hiç taviz vermiyor. Parası yok ama cesareti var, diye ekler.

    1932 sonbaharında Atatürk, Reşit Galip'in Ankara Radyosu'ndaki bir konuşmasını dinler; "Devrimleri her yerde, herkese karşı savunacağız. Gerekirse babamıza ve çocuklarımıza karşı bile" demektedir.

    Atatürk birkaç gün sonra kendisini yeniden sofraya davet eder.

    Hemen yanındaki sandalyeye buyur eder.

    Onun yanına da, hocası Esat Mehmet'i oturtur.

    Ve orada yeni Milli Eğitim Bakanı'nın 39 yaşındaki Reşit Galip olduğunu açıklar.

    Rose Noir olayı mı?

    Onu da hatırlatalım:

    İş Bankası Genel Müdürü Muammer Eriş, Atatürk imzalı kağıdı alınca doğruca Dolmabahçe Sarayı'na gelmiş, Ata'nın ricacı olduğu krediyi vermeye kuralların uygun olmadığını bildirmiş, talebi reddetmiştir.

    ( Yener Oruç'un "Atatürk'ün Fikir Fedaisi : Dr. Reşit Galip" , Kazım Özalp'ın "Atatürk'ten Anılar" ve Falih Rıfkı Atay'ın "Çankaya" adlı kitaplarından yararlanılmıştır..)