• Hümanist Ernest Renan bile şöyle diyordu: "Batı işveren/patron
    ırk, doğu ise amele/işçi ırktır. Bunun içindir ki tabiat amele ırki çoğaltırken, patron ırkı azaltıyor.” Bay S. Freud da diyordu ki: "Batılı insan, teknolojik, yönetsel ve uygarlık yapıcı bir beyne sahipken Doğulu insan, düşünmekten, sistem ve sonuca
    ulaşmaktan âciz vasat bir duygusal beyne sahiptir.” Fransız Komünist Partisi lideri, komünist hareketin dünyadaki sayılı liderlerinden Mouris Tours diyordu ki: "Cezayir ulusu, Afrika ulu-
    su, Kuzey Afrika ulusu ulus değil, henüz ulus olma sürecindedirler.” Yani Fransız sömürüsünün bunlar üzerindeki sultası
    açıklanabilir bir şeydir. Bunlar, uygarlıkla tanışmak, uygar millet olmak için acımasız ve gaddar emperyalizmin kucağında uzun bir sure yaşamak ve terbiye görmek zorundadırlar. Evet,
    bay sosyalistin düşüncesi bu! Fakat adına çöl faresi dedikleri
    böyle bir milletin, aşk ve iman dolu bir bilgi ve bilinç mucizesiyle, kendinde nasıl bir değişim ve dönüşüm gerçekleştirdiğini gördünüz.
    Ali Şeriati
    Sayfa 16 - Fecr yayınları
  • Köylüler, İşçiler ve İmalatçılar


    ...

    Snelman, bütün köylülerin, işçilerin, imalatçıların ve bütün halk kesimlerinin
    her yönden aydınlanmasını, öğrenim ve eğitimini hayatının en önemli görevi
    saymış; bir zamanlar Pierre d’Amiyen’ in Haçlı Seferleri’ni kışkırttığı gibi, o da Finlandiya’da eğitim seferberliğinin öncüsü olmuştur.

    Snelman her yerde şu sözleri söylüyordu:
    -Ülke halkının çoğunluğunun böyle ilkel, görgüsüz ve eğitimsiz kalmasına
    seyirci kalmak ayıptır, suçtur. Uygarlık meşalesiyle aydınlanan bir insanın buna
    duyarsız kalması cinayettir.

    Devlet denilen şey, üst katları geniş pencereli, yüksek tavanlı, sütunlu, bol ve
    temiz havalı ve aydınlık; alt ve bodrum katlarıysa karanlık, rutubetli, dar ve
    penceresiz bir şato değildir.

    Ülke insanının çoğunluğunun eğitimden yoksun bırakılması bir cinayettir.
    Devletin kendi kendini yok etmesi, intihar etmesi demektir.
    Vahşi kabilelerin yoksul olduğunu, ülkelerinin zenginliklerinden yararlanma
    yollarını bilmediklerini ve bu yüzden açlıktan öldüklerini ileri sürüyorlar.

    Ancak bir ülkede yaşayan her insanın, maddi ve manevi yönden güçlenmesine
    duyarsız kalmak, farkında olmamak ve istememek de vahşetin en büyüğüdür.

    En iyi cins ve en değerli on milyon ağaca sahip bir orman düşününüz.
    Bu ormanla kimse ilgilenmez, kimse bakımını üstlenmez ve korumazsa bu
    ağaçların ne yararı olabilir? Koca ağaçlar fırtınaların şiddetiyle devrilir,
    yağmur sularında çürür, o güzel orman da sıtma yuvası bataklığa döner.
    Saf orman havası yerine, yüzlerce kilometre çevresinde sıtma mikropları
    dolaşmaya başlar.

    Anlayınız!.. Anlayınız!.. Anlayınız!..
    Ülkede çalışan ve üreten her bir insan, bir değerdir. Bunun yediği-içtiği
    her şeyi, tüketimini hesaplayınız. Mantıklı bir şekilde yetiştirilen her
    insanın, ülkeye neler kazandırabileceğini bir düşünün!..
    Bir de üretmeden tüketenlerin, sarhoşların, asalakların maliyetini karşılaştırın.
    Eğer halkımız eğitim görmüş olsaydı, bunların her biri,
    ülke için millet için çalışan, üreten birer güç kaynağı olurdu.

    * * *

    Snelman konuyla ilgili, Avrupa gezisinde yaşadığı bir anısını anlatır.
    Berlin’de ünlü bir Avusturyalı yazarla tanışmıştır.
    Bu yazar aslen Slav olduğu hâlde kitaplarını Almanca yazmaktaymış.
    Yazdığı birçok gazete makalesi ve kitaplarında, Avusturyalı
    Almanlar’ın, Galiçya’daki Lehler’e; Moravya’daki Çekler’e ve Slovaklar’a;
    Voyvodina’daki Sırp ve Hırvatlar’a egemen olmakla haklı olduklarını
    savunmuş ve bu konuda şunları yazmıştır:

    “Slav ırkı uysal bir ırktır. Bu ırka mensup olanlar hayalperesttirler ama
    romantik şair de olamamışlardır. Doğuştan tembeldirler. Uzun süre esir
    olarak yaşadıklarından çalışmayı sevmezler. Yararsız ve serseri bir
    millettirler. Başarısızlık karşısında insanlık onurunu kazanan uygar
    Avrupalı’yı kendilerinden nefret ettiren bir sefalet ve miskinlik içinde yaşamayı
    tercih ederler. Başarılı olma ve refaha erme halinde ve özellikle ticari hayatta
    vicdansız, yalancı, rüşvetçi, açgözlü, sinsi ve hilecidirler. Büyük ve kolay
    kazançlar peşinde koşarlar.
    Kazandıklarını da aptalca israf ederler.
    Slavlar’a mantıklı ve sert bir Alman disiplini gerekmektedir.
    Slavlar, sık ve yumuşak yünlü ama pis kokulu bir koyun postuna benzerler.
    Bunu temizlemek için Alman Tabbakı’na vermek gerekir.
    O zaman bundan güzel ve sıcak bir kürk olur.”

    Oldukça zeki olan bu dönme yazar, yüksek bir eğitim görmüştü.
    Başlıca Avrupa dillerini iyi biliyordu. Yazıları yalın, akıcı ve espriliydi.
    Makalelerin arasına çeşitli dönemlerde yaşamış filozof, tarihçi ve edebiyatçıların
    eserlerinden alıntılar serpiştirirdi. Ancak bu yazarın yazıları namusluca
    değildi. Çünkü bu yazılarının karşılığında Avusturya hükümetinden
    yüksek paralar alırdı.

    Bu dönme yazar, yapı olarak kötü biri değildi. Sadece zevk ve eğlenceye
    düşkün, kadın ve kumar tutkunu bir ahlâksızdı. Böyle bir hayat içinse bol
    para gerekiyordu. Oysa aldığı eğitime ve sahip olduğu yeteneğe dayanarak
    namuslu bir kazanç elde edebilirdi.
    Ancak böyle bir hayat için, ruhun tutuşmuş olması lazımdı.
    Temiz düşünce, temiz ahlâk, inanç ve bir ideal gerekliydi.

    Oysa bunların hepsi dönme yazara yabancı şeylerdi. Avusturya
    Üniversitesi’nde eğitim gördüğü yıllarda, ülkeye Matternich’in gerici
    politikası egemendi. Matternich, bu eski saray tilkisi, Avrupalı parlamenter
    görünümünde olan bu Bizans uşağı, kendi zorba ve baskıcı politikasıyla
    servetler edinerek, sinsi planları gereği tüm Avrupa toplumlarının ahlâkını
    bozmuştur. O, insanları kendisine bağlamak için bir tek şey bilirdi; o da
    rüşvet. Matternich’in ayrıca rüşveti sistemleştiren uzmanları ve memurları
    vardı. Bunlar kimin, neyle satın alınabileceğini inceler ve araştırırlardı.

    Matternich döneminde rüşvet yoluyla kolay kazançlar peşinde koşmak âdeta
    bir din hâline gelmişti. Toplumda ahlâk oksijeni kalmamıştı. Çoğu aydın bile,
    Matternich’in uyguladığı alçakça politikalar sonucunda kirlenmişlerdi.
    Gerçekte yüceliklere tutkun olan gençlik bile alçalmış, yozlaşmıştı. Gençliğin
    büyük ülküleri, öncüleri yoktu. Düşünceden yoksun ve ilkesiz olarak yetişiyorlardı.

    İşte bu dönme yazar da böyle boğucu bir ortamda yetişmiş ve ahlâk duygusunu
    yitirmişti. O, idealist girişimleri, çabaları; gülünç, ciddiyetsiz ve yapay
    buluyordu. Hayatta Schiller gibi güzellik ve doğruluk arayanlara şaşıyordu.
    Yıllar geçtikçe bu dönme köpeği bir felsefeci oldu. Almanların çıkarı uğruna
    Slavlar’a saldırmaktan adeta zevk alır olmuştu.
    “Ben çok iyi yazıyorum ve Almanlar da bana iyi para veriyorlar.”
    diyerek kendini temize çıkarmaya çalışıyordu.

    Kendisine ateş püsküren Slav milleyetçilerine karşı ise yazılarında
    kendini şöyle savunuyordu:
    “Benden ne istiyorsunuz? Siz Floransa ve Venedik’teki iki İtalyan heykeltraşı
    Donatella ile Verrochio’nun yaptıkları heykelleri görmediniz mi?
    Floransa ve Venedik kentleri, bu heykelleri paralı askerlerinin, paralı
    komutanları adına dikmişlerdir.

    Bu kentler, komutanlara iyi ücret ödediklerinden, onlar da efendilerine
    karşı görevlerini yerine getirmişlerdir. Eğer Milano, Cenova, Piza, Verona ve
    Roma kentleri bu komutanlara daha fazla ücret vermiş olsalardı, bu kez onların
    hizmetine girecekler ve Venedik ve Floransa için yaptıkları gibi
    kahramanca çarpışacaklardı.

    İşte ben de yazarlık alanında bunlar gibiyim. Bana Almanlar’ın verdiğinden
    daha fazla kazanç sağlayın, sizin için mücadele edeyim. Bunu sağlamazsanız,
    sağlamak istemezseniz, o zaman benim saldırılarıma katlanmayı biliniz ve
    kendinizi savununuz. Ben güçlü düşmanlarla mücadele etmesini severim.”

    Slavlar bu basın yılanından nefret ediyorlardı. Almanlar ise parlak yazarı,
    cesur Slav felsefecisini çok takdir ediyorlardı.

    İşte Snelman, Berlin’deyken bu kişiyle karşılaşmış. Ancak
    Finlandiya’dayken bu yazarın çalışmalarından hiç haberdar olmamış,
    ismini de duymamıştı. Berlin’de biri Fin, diğeri Slav olan
    iki önemli konuğun, Almanlar’ın deyimiyle “Kültürtröger” (uygarlık
    öncüsü) onuruna bir ziyafet düzenlenmişti.

    Ziyafet sonrası davetlilerin azalmasıyla Snelman bu uygarlık öncüsü
    sayılan Slav’ı bir köşeye çekti ve geri kalmış ülkelerle ilgili yapılması gereken
    çalışmalarla ilgili görüşlerini aktardı:
    -Samimi olalım. Almanlar içten gelen bir sevgiyle bizi sevmezler.
    Bu konuda geçmiş için haklı sayılabilirler, ama gelecek için değiller.

    Biz Finler ve siz Slavlar, geleceğin büyük güçleriyiz. Almanya artık güç
    kaybediyor, bizim ülkelerimiz ise henüz enerjik ve üretkendir.
    Ancak çalışmamız lazım. Biz genç milletler, Almanlar’dan,
    Fransızlar’dan, İngilizler’den iki-üç, hatta on kat daha fazla çalışmalıyız ki,
    onların düzeyine ulaşabilelim ve onları geçebilelim.

    Biz onları mutlaka geçeceğiz. Çünkü biz, yalnızca kent insanını aydınlatmakla
    kalmayacağız, ilköğrenimle yetinmeyeceğiz; aynı zamanda hiçbir
    köyü okulsuz ve kütüphanesiz bırakmayacağız. Her köylünün,
    balıkçının, katrancının kulübesini bilgi ışığıyla aydınlatacağız. Çocuklarımızdan
    yepyeni, güçlü, eğitimli, aydın ve asil bir nesil yetiştireceğiz.

    Snelman, karşısında Slav milletinin bir uygarlık hizmetkârı bulunuyor
    zannıyla, bu konuda coşkuyla uzunca bir nutuk çekmişti.
    Avusturyalı hain ise gözlerinden hiç eksilmeyen alaycı bakışıyla, kendi
    kendine, “İşte can sıkıcı bir budala daha,” diyerek dinlemiş,
    Snelman’dan bir an önce kurtulmak için fırsat kollamıştı.

    Ancak daha sonra Snelman’ın ruh tutuşturan coşkulu sözleri karşısında
    yüreğindeki buzlar erimiş, bir şişe içkiyi büyükçe bir bardakta içmeye başlamış.
    Kendini konuşmasına kaptırmış olan Snelman, karşısındakinin içkiyi
    bitirdiğinin farkında olmamış. Avusturyalı yazar, sarhoş bir halde
    ayağa kalkarak Snelman’a şu sözleri söylemiş:

    -Aziz Snelman, bu kadar yeter...
    Büyük ruhunuzun ateşini bu kadar israf etmeyiniz.
    Onu kendi milletiniz için saklayınız.
    Siz bahtiyar bir insansınız... Böyle insanlara sahip olduğundan, sizin
    milletiniz de bahtiyardır. Siz yarın yola çıkıyorsunuz. Çok iyi...
    Ben sizinle ilk kez burada görüştüm.
    Daha önce ne ben sizi tanırdım, ne de siz beni... Bu da iyi.
    Yani beni tanımadığınız daha çok iyi...
    Hâlâ da benim kim olduğumu bilmiyorsunuz.
    Ancak sizi tanımış olmam, benim için iyi mi oldu, kötü mü oldu, bunu bilmiyorum...

    Ey aziz Snelman!.. Nereden böyle ansızın karşıma çıktınız?
    Yalçın bir kaya gibi karşıma dikildiniz. Niçin bu kadar geç rastladım size?
    O sırada saat 24’ü vurdu. Snelman, “Artık geç oldu sanırım.” dedi.

    Avusturyalı şöyle karşılık verdi:
    -Gerçekten de vakit geç oldu. Ama geç olan vakit, bu geceki vakit değildir.
    Geç olan asıl vakit, asıl benim hayatımda ki zamandır.
    Ah, ne olurdu, ben daha genç yaşımdayken, Snelman’la böyle bir kez
    görüşmüş olsaydım. O zaman ben büsbütün başka bir insan olurdum.

    Snelmanlarla görüştükten sonra benim neslim de bambaşka bir nesil
    olurdu. Ama şimdi iş işten geçti... Artık vakit geç oldu... Artık uyumaya
    gidelim... Aziz Snelman, aramızda garip bir iletişimsizlik var...
    Bana elinizi veriniz...
    Bu istek karşısında Snelman elini uzatmış.
    Avusturyalı bu eli tutup öpmüş.

    Snelman şaşkın bir hâlde elini çekip “Ne yapıyorsunuz?” diye sormuş.
    Avusturyalı:
    -Siz en iyisi, beni kendi hâlime bırakın!
    Ben sizin elinizi değil, her dürüst insanın yüreğindeki Snelmanlığın
    elini öpüyorum. Kendi içimde gömülü olan ruhumu öpüyorum, cevabını vermiş.
    -Ben bu sözlerden bir şey anlamadım, demiş Snelman.
    -Anlamanıza da gerek yok zaten, demiş Avusturyalı, “Siz benim Slav
    ruhumun özelliklerini biraz zor anlarsınız!..

    Ertesi gün Snelman, Suomi’ye hareket etmiş.
    İki-üç hafta sonra beş satırlık imzasız bir mektup almış.
    Mektupta şunlar yazılıymış:
    “Siz benim ruhumu tersine çevirdiniz. Şimdi artrk benim bu hayata
    tahammülüm yok. Şimdiye kadar yaşadığım şekilde yaşamak, bana iğrenç
    geliyor. Sanki istemeyerek hayatıma son veriyorum.”

    Snelman mektuptaki yazıyı tanıyamamış. Bundan bir şey anlamamış.
    Son bir ayın Viyana gazetelerini taramış ve şu haberi görmüş:
    “Üzücü bir kaza... Büyük bir kaza...
    Slav yazar, korkusuz düşünce adamı, dikkatsizlik sonucu ağır bir şekilde
    kendini yaralamış ve üç saat sonra ruhunu teslim etmiştir.”

    Bu haber üzerine araştırma yapan Snelman, kaza sonucu ölen kişinin,
    Berlin’de verilen ziyafette elini öpüp de
    “Eğer ben böyle Snelmanlar’a rastlasaydım, ben ve benim neslim
    büsbütün başka insanlar olurduk. Gençliğimde niçin sizinle tanışmadım?”
    diyen Slav yazar olduğunu öğrenmiş.

    Snelman bu anısını anlattığında dostları bu yazarın hangi milletten
    olduğunu sordular:
    -Çek mi, Leh mi, Bulgar mı, Sırp mı,
    Hırvat mı, hangi milletten? İsmi nedir? diye ısrar ettiler.

    Snelman:
    -Boşuna merak ediyorsunuz. Bu kişinin hangi milletten olduğunu bilmeniz
    neye yarar? Adam ağır bir hata işlemiş ve cezasını da yine kendisi vermiş.
    Kendi varlığını yeryüzünden yine kendi eliyle silmiş. Bunun adını niçin analım?
    Burada asıl önemli olan şeye dikkat edin. Üstün yeteneklere sahip bir insan,
    büyük bir zekâ, ender bulunan geniş bir bilgi, parlak bir edebi yetenek ve sonuç:
    Zevk ve eğlenceye düşkün, kumarcı, müsrif, sefih, kalemini kiraya vermiş,
    mensup olduğu millete ihanet etmiş bir ahlâksız.

    Oysa bu adam mantıklı bir eğitim görmüş olsaydı ve gençliğinde ona halk
    kitlesinin ruhunu ve gönlünü tutuşturmaktan doğan zevkin, hayatı boşa
    geçirmek zevkinden daha üstün olduğu söylenmiş olsaydı; bu insan kendi
    ülkesinde bir uygarlık havarisi olurdu. Üniversite okumuş, bilimadamı ve
    edebiyatçı olmuş, başkentte yetişmiş, daha ne istersiniz? Böyle biri adam
    olmazsa; hiç okulu, kütüphanesi olmayan ve hayatın daha güzel, daha mutluluk
    dolu, daha düzenli olması için neler yapılması gerektiğine dair hiç söz
    edilmeyen bir yerde yetişen sıradan halktan ne beklenebilir ki?

    *

    Milyonlarca halk bedenen, ruhen, fikren ve ahlâken çürüyor da hiç kimse
    bu kokuşmuşluğu görmüyor. Herkesin karakteri bozulmuş veya herkes bu
    yozlaşmışlığa alışmış da bunu doğal bir durum sanıyor sanki.
    Ama bu böyle mi olmalıdır?

    Milyonlarca insan doğuyor, derin bir sefalet içinde yaşıyor ve ölüyor.
    Bu böyle mi olmalıdır? İçlerinde birçok zeki insan bulunmasına rağmen
    milyonlarca insan, hayvanlar gibi sersem ve cahil kalıyor. Sayısız küçük
    kardeşiniz huy olarak zalimleşiyor. Peki bu böyle mi olmalıdır?

    “Evet böyle olmalıdır!” diye yüzlerce kez tekrarlanan iğrenç sözlerden
    utanmıyor musunuz? Snelman’ın konuşmaları yüksek bir
    ilham kaynağı oluyor, o zorlama ve nasihatleri en uyuşuk ve durgun akılları
    uyandırıyor, kalplere ateş ve enerji saçıyordu.

    *

    Doktorlar, köy papazları, ilköğretim öğretmenleri, hükümet memurları; çeşitli
    bölgelerdeki toplum kesimlerinin hayatlarını araştırmaya koyuldular.
    Gazetelerde, dergilerde, ve çeşitli kitaplarda halkın hayatını konu edinen
    haberler, röportajlar, araştırma yazıları yayınlanmaya başlandı.

    Özellikle iki kitap çok daha fazla ilgi görmeye başladı.
    Bunlardan birisi Bir Köy Doktorunun Hatıraları, diğeri de
    Bir Köy Papazının Notları adlı kitaplardı. Bu iki kitap kültür ve basın
    dünyasında bir fırtına kopardı. Kimi yazarlar bu kitapları çok beğendiklerini
    söyleyerek göklere çıkarıyor ve eleştirilerinde övgüye yer veriyorlardı.

    “Halk için yüreği sızlayan ve okuryazar olan herkes, mutlaka bu
    kitapları okumalıdır. Bu kitaplar körlerin gözlerini açar, ruhu henüz
    tamamen körelmemiş biri, bu kitapları okuyunca utancından kızarır.”

    Kimileri de bu kitaplara fena hâlde kızıyorlar ve yazarlarına ateş
    püskürüyorlardı. Bunlar da şu eleştirilerde bulunu yorlardı:
    “Her iki kitapta da Fin milleti küçük düşürülüyor. Bu kitaplar yalanlarla
    doludur. Bu anlatımlarda her şey olduğundan fazla abartılmış ve
    karikatürize edilmiştir.”

    Bu iki kitap hakkında yapılan birinci eleştiri, hakkı teslim etmektedir.
    Gürültüleri koparanlar, millet kavramını yanlış anlayanlar ve “Milletin, kaba ve
    çirkin de olsa, her şeyi gizli tutulmalıdır!” diyenlerdi. Onlar çöldeki
    deve kuşu gibi, önlerindeki tehlikeyi görmemek için başlarını kuma
    gömüyorlar ve başları dışarı çıkarılınca da hiddetleniyorlardı.

    Her iki kitabın yazarı da Finler’in yüksek tabakasına var
    güçleriyle şöyle sesleniyorlardı:
    -Uyanınız! Yurttaşlarınızı kurtarmak için işbaşına geçiniz! Halkımızın dörtte
    üçünün yaşamakta olduğu hayat fecidir.
    Köylümüz ve işçimiz ölümle pençeleşiyor, ruhen ve bedenen çöküyorlar.
    Güçlü yazarlarımızdan olan sayın Doktor ve Papaz, eserlerine uydurma
    şeyleri yazmamışlar ve sizleri öfkelendirmemek için olayları tek yanlı
    ele almamışlardır. Bunlar sadece bulundukları köylerde yaşayan halkın
    hayatına yakından tanıklık ederek, gerçekleri olduğu gibi yansıtmışlardır.

    İnsanı dehşete düşüren gerçekleri öğrenenler
    “1,5 milyon insanımızın böyle bir hayat sürmesine nasıl
    dayanabiliriz? Bu durumun suçlusu biziz!..” diyorlar.
    Kitapları okuyunca dehşete düşen diğer bir kesimse “Acaba
    bu insanlar böyle hayata nasıl tahammül edebiliyorlar? Bunlar azizler
    zümresinden midir, yoksa iki ayaklı birer hayvan mıdırlar? Bu hayat,
    Dante’nin Cehennem’inde tasvir ettiği hayattan daha berbattır.
    Orada insanlar, günahlarından dolayı o azabı görüyorlardı.
    Peki ülkemizdeki insanların günahı nedir?
    Sonuçta Dante’nin Cehennem’i baştan sona dahice kurgulanmış bir romandır.
    Burada ise kahredici bir yazgı, acı bir gerçek ve utanç verici bir iğrençlik var!..”