• Soru sormak zekânın işlerliğidir. Eğer soru sormayı durdurursanız, soru sormaya izin vermezseniz o ortamda zekâ işlerlik kazanamaz, kişilik gelişemez.

    Fransız Aydınlanmasının önemli isimlerinden olan, yazılarında Voltaire takma adını kullanan François-Marie Arouet “Bir insanı size verdiği cevaplara göre değil, sorduğu sorulara göre değerlendirin” der.

    İyi bir sorunuz var mı?
    Büyük bir bilim insanına, yetişmesindeki en büyük etkenlerin neler olduğunu sormuşlar. Annem” demiş, ”Annem, okuldan döndüğüm her gün,’bugün güzel bir soru sordun mu?’ derdi. Beni yetiştiren en önemli etken budur.”

    Soru sormak zekânın işlerliğidir. Eğer soru sormayı durdurursanız, soru sormaya izin vermezseniz o ortamda zekâ işlerlik kazanamaz, kişilik gelişemez.

    Sorusu olmayan, hep yanıtı olan bir kültür geri kalmış kültürdür.

    Otokrasinin hep yanıtı vardır, sorusu yoktur. Demokrasinin hep sorusu vardır, yanıtı araştırmadır.
    Çocuklar çok soru sorarlar. 3-4 yaşından başlayarak bıktırıncaya kadar soru sorarlar. Dünyayı keşfetmek, olan biteni anlamak canlı algılarının hedefidir. Algılarıyla zenginleşen dikkatleri belleklerini oluşturur, sonra da ”neden öyle olmuş?”, ”bu niçin böyle?” diye muhakeme temelini ararlar. Onları yanıtlamazsanız, araştırmazsanız, susturursanız, durdurursanız bir süre sonra gerçekten susarlar, susmanın rahat etmek olduğunu öğrenirler.



    Siz rahat edersiniz, çocuğun zekâsı da engellenmeyi öğrenir.

    Soru sormak basit bir zihinsel işlem değildir. Soru sormak; 1- Cesaret, 2- Merak, 3- Kararlılık, 4- Sonucu göğüsleyen bir direnç gerektirir.

    Eğer bütün bunlara sahip değilseniz, soru soramazsınız, yapacağınız iş de yanıtları dinlemek olur.

    Bizler neleri merak ederiz, neleri sorarız?
    Bilgisayarların yeni bulunduğu döneme ilişkin bir anekdot vardı: Bütün milletlerin temsilcileri bilgisayarın karşısına geçmişler, soru soruyorlar. Bilgisayar da kısa ve yoğun bir işlemden sonra soruyu yanıtlıyor. Bizim temsilcimize sıra gelince sorusunu soruyor:”Ne var, ne yok?”

    Bilgisayardan bir süre işlem yapıldığına ilişkin sesler geliyor ama bir türlü yanıt gelmiyor, sonunda elektrik şerareleri ve dumanlar içinde kalan gereç iflas bayrağını çekiyor.

    Gerçekten, ne demektir ”ne var, ne yok?”
    Bu, aslında bir soru değildir, bir dolgu konuşmadır. Karşılaştığımız zaman birbirimize sorduğumuz soruların çoğu da basmakalıptır ve anlamsızdır:

    – Ne yapıyorsun? (Anlamsız bir sorudur, soruyu soran karşısındakinin ne yaptığını çok iyi bilmektedir).

    – Nasıl gidiyor? (Bu sorunun da belirgin bir hedefi yoktur, öyle laf olsun diye sorulmuştur, karşısındaki de belirsiz bir el işareti yaparak ”ne olsun?” gibi, ”idare eder”gibi dolgu yanıtlar verir).

    – İşler ne âlemde? (Bu soruyla da hangi işlerin kast edildiği belli değildir, öyle sorulmuştur. Yanıt da aynı yüzeysellikte olur).

    Sorduğumuz sorular genel olarak kişiseldir ya da kişilerin özel hayatlarına duyulan merakın ürünüdür.

    Birisiyle karşılaşıldığı zaman sorulan ”nerelisin?”, ”kimlerdensin?”, ”ne iş yaparsın?”, ”nerede oturuyorsun?”, ”evli misin?”, ”çocuk var mı?”, ”çocuklar iyi okuyor mu?” gibi soruların tümü de güvenlik soruşturmasıdır. Bu sorularla karşısındakinin güvenilir olup olmadığı araştırılır.

    Çevreyle ilgili sorular da kişilerin ne yapıp yapmadığı, ne alıp almadığı, nelere sahip olduğu türünden dedikodu sınıfına giren merak sorularıdır.

    Çocuklara sorulan sorular da sığlığın ve çocuklara değer vermemenin göstergesi değil midir?

    – Anneni mi seviyorsun, babanı mı?

    – Bizim çocuğumuz olur musun?

    – Kazağını bana verir misin?

    Çocuk biraz büyükse ”okulu ve dersleri” sorulur. Bu soru tipleri gerçekte ”soran bir ilgi” yi göstermez.

    Bilimle, kültürle, sanatla ilgili merak soruları ancak bu konularla gerçekten ilgili olanların bir bölümünde görülür. O çevrelerin de önemli bir bölümünün soruları değil, başkalarına aktarılması gereken yanıtları vardır.

    Soru sormayı eğitiminize koyabildiğiniz zaman eğitiminiz başlamış olacaktır. Soru sormayı kültürünüze sindirdiğiniz zaman uygarlık yoluna girmiş olacaksınız.

    Erdal Atabek

    Matematiksel
  • 158 syf.
    Dostoyevski’nin “Yeraltından Notları” eserini I.Petrov’un verdiği sürgün döneminden sonra yazdığını tahmin ediyoruz.Burada yazar açıkça sürgün döneminde yaşadığı bunalımları, kendini böceğe benzeterek açıkça bizlerle paylaşmış.Muhakkak ki Kafka ve Camus, Dostoyevski’nin “böcek” anolojisinden etkilenmiş olacaklar ki Kafka bunu Gregor Samsa karakteriyle bizlere tüm olağan imgelemiyle aktarmayı başarmıştı.Kitapta salt sürgün döneminin kalıntıları yok, kitapta Dostoyevski’yi “aydın” yapan tüm olgular yer almış diyebiliriz.Kimine göre bu olgular varoluşçuluğun edebiyattaki ilk izlenimleri, kimine göre de Dostoyevski’nin itiraf niteliğinde bir otobiyografisi…Fakat otobiyografi demişken, Dostoyevski’nin yazarların kendi otobiyografilerini tüm çıplaklığıyla okuyucularına dürüst bir şekilde aktaramayacağını “itiraf” etmesi de bizleri bu kitabın bir otobiyografik itiraf eseri olmadığı konusunda pek bir sorgulatmakta.Bu sorgulatma,soru sorma teknikleri neredeyse kitabın çoğu kısmında yer alıyor.Bu da demek oluyor ki Yeraltından Notlar sadece bir roman değil, aynı zamanda okuyucuyla samimi bir diyalog içinde süre gelen bir “sokratik sorgulama yöntemi”, daha doğrusu antik Yunan diyalektiğinin izlerini barındıran bir karşılıklı konuşma…
    Kitabın edebi türünü çok net ortaya koyamasak da bundan daha net olan bir şey var: O da Dostoyevski’nin “hasta bir adam” olduğu.Kitaba “Hasta biriyim ben…” diye başlıyor Dostoyevski.Bu hastalık, kitabın sonuna kadar teşhis edilmeye çalışılsa da ne çare…Varoluşçuluğun çığlıkları son dizelere kadar bas bas inletiliyor Dostoyevski tarafından.Bu çığlıklar kimi zaman Osmanlı,Avusturya-Macaristan ve Rusya’da bulunan ve Avrupa’nın görkemli (!) teknolojisinden,inovasyonundan etkilenmiş komprador aydınları hedef almakta, kimi zaman da tüm toplumu…Dostoyevski çağından oldukça rahatsız.Çağının aydınından da nefret etmekte, toplumun kalıplaşmış değer yargılarını da reddetmekte.Böyle bir insan “hastayım ben” demesin de kim desin? Bu hastalık, eserde bir memur hayatı yaşayan ana kahramanımız tarafından oldukça etkileyici bir şekilde betimlenmiş.”Ana kahraman” lafıma pek aldırış etmeyin.Aslında burada tanık olduğumuz klasik aydın tanımı bulunmuyor.Yani kahramanımız hastalıklı toplumu tedavi etmeye çalışan bir aydın değil.Aksine toplumun tüm hastalığına rağmen “yer üstünde” yaşamak,çabalamak zorunda kalan acınası bir memurun feryadından başka bir şey değil.Yani aydınımız ne aydın olduğunun bilincinde, ne de toplum memurumuzu aydın olarak benimsemekte.Memurumuz kimi zaman varoluşunu sorguluyor,kimi zaman da toplum karşısındaki çaresizliğinin, yoksulluğunun bilincinde olup gururunu ayakta tutmaya çalışıyor.Fakat cabası…Gururu,maddi durumu,varoluşu toplum karşısında adeta azılı bir hayvan tarafından kemiriliyormuşçasına acı çekiyor, zarar görüyor.Tüm bunlara rağmen “yeraltım var benim, o yeter bana” dese de aydınımız, çoğu zaman “yer üstünde” kalmak durumunda kalıyor.Bu zorundalık,istemediği koşullarda yaşama zorunluluğu ve bunun farkında oluşu, memurumuzu içten içe kemiriyor; hırpalıyor.

    “Övülmeye değer olan, iki kere ikinin beş etmesidir!”

    Başlıktan da anlaşılacağı üzere Dostoyevski, çağının fonksiyonel matematiğini deyim yerindeyse “taşlıyor”.İki kere ikinin dört etmesinin verdiği rasyonaliteyi, refah seviyesinin yükselmesinin tüm insanlığın çıkarına olacakmış gibi hareket edilmesini,uygarlığın gelmiş olduğu seviyeyi okuyucuya sorgulatmaya çalışıyor.Bu konuda oldukça başarılı olduğunu inkar edemeyiz.
    “Evet baylar, bildiğim kadarıyla, sizler insanoğlunun çıkarlarının listesini ortalama istatistik ve bilimsel ekonomik formüllerin rakamlarına göre yaptınız.Öyle ya, sizin çıkar listenizde refah, zenginlik, özgürlük, huzur vb. vardır.Öyle ki, bu listenize açıkça ve bilerek karşı çıkacak biri sizin gözünüzde (bu arada elbette benim gözümde de), bağnazın ve delinin tekidir, öyle değil mi?”
    “Uygarlık, insanı daha çok kan dökücü yapmadıysa bile, en azından, eskiden olduğundan daha iğrenç, daha kötü bir kan dökücü yapmıştır.Eskiden kan dökmede bir adalet arayışı vardı ve insanlar öldürmeleri gerekenleri vicdan rahatlığıyla yok ederlerdi.Günümüzde ise, kan dökmeyi iğrenç kabul etsek de, bu iğrençliği eskiden olduğundan daha çok yapıyoruz.Bu ikisinin hangisi daha kötüdür?..Buna siz karar verin artık.Dediklerine göre, Kleopatra (Roma tarihinden örnek verdiğim için bağışlayın beni), kölesi olan kadınların memelerine altın iğneler batırmayı severmiş.Onların çığlıklarından, kıvranmalarından büyük zevk duyarmış.Simdi siz bana bunun, bir bakıma barbarlık dönemimde olduğunu, günümüzün de bir barbarlık döneminde olduğunu ve gene altın iğneler batırıldığını, şimdi de insanlar, barbarlık çağlarında olduğundan daha açık seçik görüyor olsalar bile, mantığın ve aklın gösterdiği gibi davranmadıklarını söyleyeceksiniz.Ama siz, insanoğlunun eski,kötü alışkanlıklarını geride bıraktıktan, sağlıklı düşünceye ve bilime döndükten sonra insan doğasına uygun davranmaya başlayacağına inanıyorsunuz.İnsanoğlunun bilerek,isteyerek yanlış yapmayı bıraktıktan sonra ister istemez, iradesini olağan çıkarlarıyla bağdaştırmayacağına eminsiniz.Üstelik (gerçi benim için de hayaldir ya bu) bilim ona şunu öğretmektedir: Gerçekte insanın iradesi de kaprisi de yoktur, böyle bir şey de hiçbir zaman olmamıştır; o piyanonun tuşları veya orgun ayar vidaları gibi bir şeydir; öte yandan, yeryüzünde doğanın yasaları vardır;insanın yaptığı her şey, onun isteğine göre değil, doğanın yasaları uyarınca kendiliğinden yapılmaktadır.Dolayısıyla, doğanın bu yasalarını öğrenmek, insanın, yaptıklarından sorumlu olmadığının anlaşılmasına yetecek,hayatı da çok kolaylaştıracaktır.Yaptığı her şey bu yasalara göre matematiğe,logaritmik cetvele göre 108 000’e kadar hesaplanarak takvime geçirilecek;ya da daha iyisi,her şeyin netlikle hesaplandığı, belirtildiği günümüzün iyi niyetli ansiklopedik sözlükleri gibi birtakım yayınlar çıkacak,böylece dünyada bir daha yanlışlıklar da,serüvenler de olmayacaktır.
    O durumda(bunu siz söylüyorsunuz) bütünüyle hazır,gene matematiksel kesinlikle hesaplanmış yepyeni bir ekonomik ilişkiler devri başlayacaktır.Öyle ki, her türlü cevabı içerdikleri için,tüm sorular bir anda kalkacaktır ortadan,kaybolacaktır.Sırça köşk kurulacaktır o zaman.O zaman…Tek sözcükle,Anka Kuşu uçup gelecektir.Elbette o zaman, sözgelimi, hayatın dayanılmaz derecede sıkıcı olmayacağını(Her şey çizelgelerde belirtilmiş,hesaplanmışsa yapacak ne kalır insanlara?) kimse garanti edemez(bunu da ben söylüyorum)…
    İnsan(kim olursa olsun) her zaman,her yerde, mantığının ve çıkarının ona emrettiği gibi değil,canının istediği gibi hareket etmeyi sever.Kendi çıkarının tersini yapmayı bile seçebilir,kimi zaman bunun böyle olması bile zorunludur(benim kişisel düşüncemdir bu).”

    İşte Dostoyevski’nin oldukça net bir şekilde özetlediği gibi: “İşte budur her türlü bilimsel teoriyi işe yaramaz kılan”, özgür irade,yalnızca özgür irade…
    İki kere ikiye gelince: Dostoyevski’nin insanın her türlü iradesinin bilimin tekeline sokulmaya çalışılmasına verdiği tepkinin bir başka versiyonunu “iki kere iki dört eder” varsayımında da görüyoruz.Varsayım olarak adlandırıyorum çünkü bilimin metoduna göre bir “realite” olan bu olgu, idealar dünyasında hiçbir değeri olmayan bir yöntemden başka bir şey değil.Bilimin yönteminin kusursuz,oldukça işlevsel ve “hakiki” olmadığını şu dizelerle açıklıyor Dostoyevski:
    “Bu arada ben insanın,gerçek acıdan,yani yıkım ve kargaşadan uzak durmayacağına eminim.Acı, bilincin tek kaynağıdır.Notlarımın başında bilincin insan için en büyük şanssızlığını söylemiş olsam da,insanın onu sevdiğini, hiçbir zevke değişmeyeceğini de biliyorum.Örneğin, iki kere ikiden sonsuz kere yüce bir şeydir…”

    “Çağımızın kafası çalışan her aydını,ödlek ve köle olmak zorundadır.”

    Çağımızın pozitivist düşüncesini de eleştirdikten sonra Dostoyevski, bu düşünce sistematiğinin ürünü olan aydınları da yermeyi ihmal etmiyor.Onlar için “ödlek ve köle” tabirlerini kullanmasının arkasında yatan yegane sebep, statükonun içinde kaybolduklarını belirtmek olmalı.Statüko,yerleşik düzen,matematikçi yaklaşım ona göre iradeyi,özgürlüğü ve tahayyül yeteneğini kısıtlıyor.Avrupai düşüncenin savunucusu olan Batıcılara ise ayrı bir antipatisi var şairimizin.Şu dizelerde onlara geçirmeyi de unutmuyor:
    “Sizden rica ediyorum baylar,19.yüzyıl aydınlarından birinin diş ağrısı çekmeye başlamasının iki veya üçüncü günü inlemesini dinleyin.İlk günkü gibi inlememektedir artık.Yani yalnızca dişi ağrıdığı için inleyen kaba bir köylünün inlemesine benzemez inlemesi;ülkedeki gelişmişlikten, Avrupa’daki uygarlıktan etkilenmiş,duygulanmış,günümüzde dedikleri gibi “topraktan ve halkın özünden kopmuş” biri gibi inler.İnlemeleri pek bir iğrençleşir,sonunda pis bir hırçınlığa dönüşür,günlerce sürer.”
    Dostoyevski’nin yeraltına saklanmasının görüldüğü üzere birçok nedeni var.Bu nedenler gerek toplumsal,gerek bireysel olgulardan kaynaklanıyor.”Yeraltı öylesine korkulacak bir şey değil” demek istiyor yazarımız.Her insanın bir yer altı edebiyatı olmalı,özellikle Dostoyevski’nin gibisinden…Bu yeraltı,hayatla tüm bağı kesmek anlamına gelmez.Hayatta daha hazırlıklı,acılara karşı daha dirençli olmak için bir hazırlık sürecidir aslında.Hayattan kopmak değil fakat ona hazırlıklı,temkinli olmak…Modern insan ihtiyacı olan da budur belki? Sessizlik,zihin detoksu ve her şeyden önce ne istediğinin,amacının ne olduğunun farkında olmak.Günümüzde daha fazla meta,daha fazla obje,daha fazla materyal var.Evet,materyalizm hayatımızın her anında bize yansıyor.Ancak maddecilik derken “subjeyi” unuttuk belki de.İstediğimiz yegane şey refahın doruk olduğu bir dünya mı, yoksa özgürlüğümüzün,irademizin kısıtlanmadığı bir imgelem dünyası mı?..Tüm problem belki de buradan kaynaklanıyordur.
    İşin özüne değinirsek, hepimizin aynı Dostoyevski’nin sığındığı gibi bir “yeraltı” mahzeni oluşturması şart hale geldi.Modern insan, önceliklerini ve ne istediğini, doğayı suçlamadan belirlemeli.Hayatta acı ve sevinç gibi zıtlıkların önemini kavramalı,bunları her türlü “objenin” önüne koyarak “subjelerini” kavramalı,özümsemeli.Belki de yegane ereğimiz budur, bunu yaşayarak,deneyimleyerek öğreneceğiz.Ya da Dostoyevski’nin önümüze sunduğu gibi,okuyarak öğreneceğiz.
  • Aynı uygarlık tezi, bugünkü bazı Kürt yazarlarınca da savunulmaktadır. Örneğin Cemşid Bender'e göre (1996) Neolitik döneme tarihlenen Çayönü ve Nevala Çori gibi sitler Kürtlerin uyrgarlığa katkılarının kanıtlarıdır. Bu tür değerlendirmeleri "Kürt resmi ideolojisini yaratmak" ya da "Güneş Kürt teorisi uydurmak" biçimde eleştirenleri Bender "...tarih, kültür ve uygarlık konularında Kürt halkının katkılarını yok sayarak asimilasyonu yeniden devreye sokmak..." isteyenler diye değerlendirmekte ve "bu ithamların bilim dışı"lığını "...siyasi erke henüz sahip olmamış ezilen bir halkın resmi ideolojisi olamaz ki..." diyerek cevaplandırmaktadır. Benzer "tarihsel kıdem" meşrûlaştırmasına Anadolu'da etnik varlığıyla tutunma sorunu olan diğer halkların da başvurduğu görülür. Bunun tipik örnekleri Kürt tarihçiliğinde görüldüğü gibi, örneğin bazı Çerkeslerin yazdığı tarihlerde de bulunur.
    Fikret Başkaya
    Sayfa 68 - Suavi Aydın, Resmi Tarihin Temeli: Ulusal Tarih Yazımı ve Resmi Tarihte Mitlerin Kaynağı
  • 90 syf.
    Aslında inceleme yapmayacaktim. Sonra en azından bir iki kelam etmek istedim.

    Biliyorum Avrupa deyince, toplumda muhafazakâr, laik, solcu, sağcı; yani farklı görüşlerden çoğu insanın tüyleri dikiliyor ve istemsiz bir şekilde hemen karşı pozisyona geçiliyor. Ancak yiğidi öldür hakkını yeme demiş atalarımız -yiğit dedik ya aha şimdi buradan da bla bla edilecek, neyse-. Avrupa tarihinde oldukça vahşete imza attı. Bu herkesin malumu bir gerçektir. Lakin aynı Avrupa, bu vahşete imza atan yüzüyle hesaplasarak, aklın ve insanlığın önünde engel olarak karanlıkla mücadele ederek günümüzdeki halini aldı. Evet, günümüzdeki hali de mükemmel değildir, ancak burada vurgulamak istediğim nokta "insan aklı" ve "insan" temelinde kurdukları medeniyettir. Her türlü dogmaya karşı cephe alarak insanın ve evrenin tabiatına uygun şekilde dinamik bir düzen kurdular. Bunu başarmalarinda İslam dünyasında Eski Yunan'in metinlerini çeviren bilim insanlarının büyük katkısı vardır. Zaten Avrupa'nın kendisi de bunu söylüyor. Ancak Eski Yunan işin merkezindedir. Yunan'da Thales ile beraber doğa içinde kalarak açıklama yapma mantığı başlıyor. Devam eden süreçte değişen koşullar altında Sokrates ve sonrası felsefe değişmelere uğrasa da, Yunan'daki felsefenin temeli her zaman korunuyor: İnsan aklı ve buna bağlı çözümleme, kurgulama, düzen kurma, sorunları ele alıp irdeleme ve çözüm üretme... Sonrasında asagilardan gelen Hristiyanlik, Yunan'in son dönemlerindeki Yeni Platonculukla harmanlanarak bir sistem kuruyor. Zaman için giderek dogmatiklesiyor ve Roma'ya, haliyle tüm Avrupa'ya hakim bir kültür haline geliyor. Sonuç olarak da Ortaçağ'da dünya hakkında her şeyin kutsal kitapta olduğu skolastik düşüncesi hüküm sürmeye başlıyor. Kilise ne derse, Papa ve onun uşaklari papazlar ne derse, doğru ve gerçek odur fikri Avrupa'nın üstüne karabasan gibi çöküyor. Ancak tüm bunlara karşın, Avrupa'da kokleriyle buluşup hareketlenen, insan aklına değer veren ve kiliseye karşı zaman içinde isyan bayrağı çeken insanlar gelişiyor. Birçoğu asiliyor, kesiliyor yani bedel ödüyor. Ve Avrupa bu bedel ödeyen insanların fikirleri üzerinde bina edilerek günümüzdeki haline kavuşuyor. Hani birtakım çevrenin gece gündüz kufrettigi ama sıkıştığı ilk anda soluğu orada aldığı Avrupa...

    Sözün özü, Avrupa yaşadığı Aydınlanmayi ve akabinde kavuştuğu dinamizmi, bilimsel ve kültürel gelişmeyi kazanmak için çokça bedeller ödedi, mücadeleler etti. Lakin biz bu açıdan Avrupa'da oldukça gerideyiz. Vermemiz gereken çokça mücadele ve bedel bulunmaktadır.

    *

    Lale Devri'nden beri en istikrarlı akımımiz olan Baticilik etkisiyle giderek yüzümüzü Batıya dönmeye başladık. Birçok devlet adamı ve padişah da bu iş için çalıştılar. Sonunda Atatürk'ün hızla yaptığı devrimler ile yüzümüzü kesin bir şekilde Batıya döndük; Ortaçağ'in karanlığından, Ortadoğu'nun çöl kumundan kurtulmaya başladık. Kaybedilecek tek bir dakika bile yoktu. Bu nedenle birçok arkadaşının muhalefeti veya yavaş olalım uyarısına karşın Atatürk hızla devrimlerini devam ettirdi. Ancak erken yaşta onu kaybettik. Yaptığı devrimler tüm toplumu sekillendiremedi. Bunda en büyük viraj belki de İnönü zamanında açılan Köy Enstitüleri'nin yobazlikla kapatılması ve keza Halkevlerinin aynı yobazlikla kapatılmasıdir.

    İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra SSCB'nin tehdit olarak gözükmesi ile ABD'ye yanaşılmasi ve DP'nin iktidarı ile ülkenin dinci politikalara yönelmesi ile birlikte asirlardir bu toprakların aydinlanmasinin ve insan aklının önündeki en büyük engel olarak şeriatcilik yeniden hortlatildi. Demokrasi şehidi diye lanse edilen Menderes'in iktidara gelişinin hemen akabinde, Atatürk'ün devrimlerini "millete malolmus ve malolmamis" olarak siniflandirmasi, ilerleyen süreçte daha da güçlenince kendi grubuna seslenisinde "Siz öylesine güclüsünüz ki şu anda isterseniz anayasayı bile değiştirebilir, hilafeti bile getirebilirsiniz" demesi, Said Nursi'yi inzivadaki köyünden alıp sukse etmesi gibi icraatleri aslında birçok şeyi anlatıyor.

    Yani, 1950'den itibaren karşı-devrim için uğraş başlıyor.

    Adım adım bu sürecin isletildigini görüyoruz. Belki iyi niyetle verilen tavizler giderek şeriatcilere yani karsi-devrimcilere daha büyük kapıların açılmasına neden oluyor. İnönü'nün "irtica sinsidir ve her daim uyanık olunmalidir" uyarilarini ya kimse duymuyor ya da duymak istemiyor.

    Damarlarimizdan tam olarak atamadigimiz Şeriatcilik, Soğuk Savaş zamanında ABD'nin sscb'ye karşı dini kullanma taktigiyle hepten zirveye doğru tirmaniyor. 1980 darbesinin de bu çevrelere yaradığını görüyoruz. 1935'te çok doğru bir şekilde, ilkokullardan kaldırılan din dersi, adım adım geri getiriliyor; seçmeli şekilde başlıyor ve nihayetinde 80 darbesinin başı Evren'in yüzünden zorunlu olarak verilmeye başlanıyor. 50'den itibaren dinci politikaların artarak devam etmesiyle tarikatler ve dinciler yeniden yuvalarindan çıkıyorlar ve halkın dini duygularını istismar ederek gidecek büyüyorlar. 1987 tarihli şu raporda Fetoş'un ne haltlar yediği ve planı açıkça ifade edilmiş, dikkatinizi çekerim 1987:

    #54643805

    Aklıma geldi şimdi, tam kronolojik gidemiyorum; DP zamanında artık ne kadar pervasizlasiliyorsa devletin dini İslam olsun diye önerge verilebiliyor ama mecliste görüşülmemis bari. Sonra geliyoruz şu an şirin mi şirin lanse edilen Erbakan'a; adam açık açık şeriata dayalı devlet istediğini beyan ediyor, buna çok rahat yorulabilecek birçok demeci oluyor, nitekim kendisine davalar da açılıyor lakin isteklerinden şunları hepsi artık yapılmış durumdadır. Ancak onun dediği gibi maneviyati yukseldi mi halkın yoksa uçurumdan aşağıya doğru mu gitti; takdir sizindir:

    #54643636

    Kuran kursu deyince şu alintiyi da eklemek gerekir:

    #54645126

    Bu münferit bir olay midir ve halen de buna benzer yeminler ediliyor mudur, bilmiyorum, umarım edilmiyordur.

    Sonrasında neler oluyor ülkede, giderek artan şeriatcilik sesleri ile Muammer Aksoy, Uğur Mumcu, Turan Dursun, Bahriye Üçok gibi aydın isimler katlediliyor. Humeyni İran'inda Turan Dursun'un ölümü ilk haber olarak ve de mutlu karşılanarak veriliyor. Humeyni, Şeytan âyetleri kitabı yazarı Salman Rusdie hakkında Peygambere hakaret etti diye ölüm Fetvası veriyor; Salman Rusdie (sanırım) 6 ay içinde 53 ev değiştirerek rekor kırıyor; sonradan özür dilese de fetva kaldirilmiyor. Bir başka hoca da Şeriat ve Kadın kitabı yazarı İlhan Arsel hakkında aynı gerekçe ile ölüm Fetvası veriyor. Sonra Hayrettin Kahraman bu fetvalarin gerekçelerinin dinde olduğunu söylüyor. Aynı şekilde Diyanet İşleri Başkanlığı da çıkardığı dergide benzer şeyleri yazıyor. Hoşgörü dolu metin bu:

    #54644614

    Şeytan Ayetleri'ni çevirdi diye Aziz Nesin tepki alıyor. Meşhur Sivas katliamı esnasında birçok insan katlediliyor, Aziz Nesin de katledilmekten son anda kurtuluyor ve kitap da burada bitiyor.

    Yani, okurken insanın sinir olmaması ve kahrolmamasi içten bile değil. Atatürk'ün devrimlerinin nasıl yavaş yavaş yipratilarak, özgür birey haline getirilmek istenen halkımızın yeniden kul köle haline getirilmeye çalışıldığını okuyoruz aslında. Kolay değil 600 seneden fazla bu toprakların insanı kul diye egitildi. Bu psikolojiden kurtulmak tabiki bir anda mümkün değildir. Lakin göz göre göre ülkenin karanlığa itilmesi, bunun da nasil adim adim yapildigi, verilen her tavizde daha buyugune kapi aralandigi goruluyor ve bunlar karşısında insanın elinden bir şey gelmiyor olmasi çok vahim bir tablodur.

    Zannederim ki bu halk, Şeriatin ne olduğunu bu, başına gelmeden anlamayacak. Aynı şekilde Atatürk'ün ve onun yaptıklarının değerini; Şeriat başına gelmeden, Atatürk'ün devrimleri yok olmadan anlamayacak.


    Çok yazık...



    *

    Son söz olarak yine de Atatürk'ten bir iki söz paylaşıp umitvar olmaya çalışacağım:


    ● "Efendiler ve ey millet iyi biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru ve en hakiki tarikat, tarikatı medeniyedir. Medeniyetin emir ve talep ettiğini yapmak insan olmak için kafidir."

    "Efendiler!
    Dünyada her şey için; uygarlık için, hayat için, başarı için en hakiki mürşit ilimdir; fendir. İlim ve fennin dışında rehber aramak dikkatsizliktir, bilgisizliktir, yanlışlıktır. Yalnız ilmin ve fennin yaşadığımız her dakikadaki devrelerinin olgunlaşmasını kavramak ve yükselişini zamanla izlemek şarttır. Binlerce sene önceki ilim ve fen dilinin çizdiği kuralları, şu kadar bin sene sonra bugün olduğu gibi uygulamaya kalkışmak, elbette ilim ve fennin içinde bulunmak değildir..."

    ● "Din, bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanın emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünce ve tefekküre karşı değiliz. Biz sadece din işlerini, millet ve devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyoruz, kasde ve fiile dayanan bağnaz hareketlerden sakınıyoruz. GERİCİLERE FIRSAT VERMEYECEĞİZ."

    "Hükümetini ayakta tutmak için dini kullanmaya gerek duyanlar zayıf yöneticilerdir. Âdetâ halkı bir kapana kıstırırlar. Benim halkım demokrasi ilkelerini, gerçeğin emirlerini ve bilimin öğretilerini öğrenecektir. Batıl inançlardan vazgeçilmelidir. İsteyen istediği gibi ibadet edebilir. Herkes kendi vicdanının sesini dinler. Ama bu davranış ne sağduyulu mantıkla çelişmeli ne de başkalarının özgürlüğüne karşı çıkmasına yol açmalıdır."


    ● "Bir toplum, cinslerden yalnız birinin yüzyılımızın gerektirdiklerini elde etmesiyle yetinirse, o toplum yarı yarıya zayıflamış olur. Bizim toplumumuzun uğradığı başarısızlıkların sebebi, kadınlarımıza karşı ihmal ve kusurdur."

    "Ey kahraman Türk kadını, sen yerde sürüklenmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın."


    ● Son olarak:

    "ARTIK TÜRKİYE, DİN ve ŞERİAT OYUNLARINA SAHNE OLMAKTAN ÇOK YÜKSEKTİR. BU GİBİ OYUNCULAR VARSA KENDİLERİNE BAŞKA TARAFLARDA SAHNE ARASINLAR."
  • “Andolsun ki Nuhu kavmine gönderdik te, onların arasında bin seneden elli yıl eksik kaldı. Onlar zalim kimseler iken nihayet tufan onları yakaladı. Fakat Nuhu ve gemi halkını kurtardık. Ve bu hadiseyi âlemler için bir ibret kıldık” (Ankebut: 14-15)

    İşte bu ayetler yeryüzünde yaşanmış büyük bir tufanı bizlere haber vermektedir. Öyle bir tufan ki, yer yüzünün bir bölümünü kaplamış ve bir uygarlığı ortadan kaldırmıştır.

    Acaba ümmi, yani okuma yazma bilmeyen, hiçbir kitap okumamış ve hiçbir harf yazmamış bir zat, elindeki kitaba dayanarak, asırlar öncesinde yaşanmış bu tufanı, sanki görüyormuş gibi bizlere haber verse, ve verdiği bu haber, asırlar sonra, bütün tarihçiler ve arkeologlar tarafından ilmi çalışmalar neticesinde tasdik edilse, acaba hiç şüphemiz kalırmıydı ki bu zat, geçmişi ve geleceği bilen Allah’ın peygamberi ve elindeki kitap ta o zatın fermanı olmasın.

    Şimdi Kur’an’ın haber verdiği bu tufan hadisesinin bilim adamları tarafından nasıl ispat edildiğine geçiyoruz.

    Bir uygarlığın birdenbire ortadan kalkması durumunda ki bu bir doğal felaket, ani bir göç veya bir savaş sonucu olabilir bu uygarlığa ait izler çok daha iyi korunmaktadır. Çünkü bu gibi felaketlerde, insanların içinde yaşadıkları evler ve günlük hayatta kullandıkları eşyalar, kısa bir zaman içinde toprağın altına gömülmekte ve böylece uzunca bir süre insan eli değmeden saklanmaktadır. Ve nihayet gün ışığına çıkartılmalarıyla da geçmişteki yaşam hakkında önemli ipuçları sunmaktadırlar.

    Nuh tufanıyla ilgili birçok delilin günümüzde ortaya çıkarılması da bu sayede olmuştur. M.Ö. 3000 yılları civarında gerçekleştiği düşünülen Tufan, tüm uygarlığı bir anda yok etmiş ve bunun yerine tamamen yeni bir uygarlık kurulmasını sağlamıştır. Böylece Tufan’ın açık delilleri, bizlerin ibret alması için binlerce yıl boyunca korunmuştur.

    Mezopotamya Ovası’nı etkisi altına alan Tufan’ı araştırmak için yapılmış birçok kazı vardır. Bölgede yapılan kazılarda başlıca dört şehirde, büyük bir tufan sonucu gerçekleşmiş olabilecek sel felaketinin izlerine rastlanmıştır. Bu şehirler Mezopotamya Ovası’nın önemli şehirleri Ur, Uruk, Kiş ve Şuruppak’tır. Bu şehirlerde yapılan kazılar, bunların tümünün MÖ 3000’li yıllar civarında bir sele maruz kaldıklarını göstermektedir.

    Leonard Woolley bu tufanı araştırmış çok önemli bir bilim adamıdır. British Museum ve Pennsylvania Üniversitesi tarafından ortaklaşa yürütülen bir kazı çalışmasına da başkanlık etmiştir. Sir Woolley’in kazıları Bağdat ile Basra Körfezi arasındaki çölün ortalarında gerçekleşti. Reader’s Digest dergisinde Woolley’in kazıları şöyle anlatılmaktadır:

    Kazı yapılan bölgede, derine inildikçe çok önemli bir buluntu ortaya çıkarılmıştı; Bu, Ur şehrinin krallar mezarlığıydı. Araştırmacılar Sümer krallarının ve soyluların gömülmüş olduğu bu mezarlıkta birçok efsanevi sanat eserlerine rastladılar. Miğferler, kılıçlar, müzik aletleri, altından ve kıymetli taşlardan yapılmış sanat yapıtları.

    İşçiler, çamur olmuş tuğlaların içinden bir metre kadar derine daldılar ve çanak çömlekleri çıkarmaya başladılar. “Ve sonra birdenbire herşey durdu.” Woolley böyle yazıyordu. “Artık ne çanak, ne çömlek, ne kül vardı, yalnız suyun getirdiği temiz çamur.”

    Woolley kazıya devam etti, iki buçuk metre kadar temiz kil tabakasından geçilerek derine dalındı ve sonra birdenbire işçiler,bu devrin insanları tarafından yapılmış zımpara taşından aletler ve çanak çömlek parçalarına rastladılar. Çamur iyice temizlenince altında kalmış bir medeniyet ortaya çıktı. Bu durum, bölgede büyük bir su baskınının meydana geldiğini gösteriyordu. Ayrıca mikroskobik analiz, temiz kilden kalın bir katmanın, eski Sümer uygarlığını yok edecek kadar büyük bir tufan tarafından buraya yığılmış olduğunu gösteriyordu.

    Bu araştırmalar sonunda kazıya başkanlık eden Woolleyin vardığı neticeyi dikkatle dinleyelim;

    “Tek bir zaman diliminde oluşmuş böylesine büyük bir kil kütlesi sadece çok büyük bir sel felaketinin sonucu olabililir. Bu ancak efsanevi Nuh Tufanının kalıntıları olabilir.”

    Alman arkeolog Werner Keller de söz konusu kazının neticesini şöyle ifade etmiştir.

    “Mezopotamya’da yapılan arkeolojik kazılarda balçıklı bir tabakanın altından şehir kalıntılarının çıkması burada bir sel olduğunu ispatlamış oldu.”

    Şimdi bilim adamlarının bahsettiği efsanevi tufanının 1400 sene evvel Kur’an’da nasıl haber verildiğine bakalım;

    “Nihayet azabımız gelip kazan kaynadığında Nuh’a dedik ki; Herbirinden ikişer çift ve üzerine azap sözümüz geçenler müstesna ehlini ve iman edenleri gemiye bindir. Ve zaten onunla beraber iman edenler pek azdı.

    Nuh dedi ki; Gemiye binin, onun akıp gitmesi de durması da Allah’ın ismiyledir. Şüphesiz ki Rabbim Gafurdur ve Rahimdir.

    Ve gemi onları dağlar gibi dalgaların arasında götürdü. Ve nihayet şöyle denildi: Ey yer suyunu yut, ve ey gök suyunu tut. Su çekildi, iş bitirildi ve gemi cudinin üzerine oturdu. Ve zalimler topluluğu helak olsun denildi.” (Hud :40-44)

    Acaba Kur’an’ın verdiği haber ile bilim adamlarının tespitlerinin birbirine tam uyması ne manaya gelmektedir?

    Kur’an’ın Allah’ın kelamı olduğunu kabul etmeyenler, Kur’an’ın 1400 sene evvel bu tufanı haber vermesini ne ile izah edeceklerdir?

    Bir beşerin tek başına binler sene evvel yaşanmış bir tufanı görür gibi haber vermesi mümkün müdür?

    Başka meselerde bilim adamlarının sözlerine delil olarak kabul edenler, Nuh tufanı konusunda bu kadar ilmi açıklamaya gözlerini mi kapatacaklar, ya da kulaklarını mı tıkayacaklar.

    Evet, bilim yine Kur’an’ı tasdik etti, ve bilim adamları Kur’an’ın vermiş olduğu haberlerin doğruluğuna imza attı, ve hakikat ortaya çıktı ki;

    Kur’an asla bir beşer sözü olamaz, ancak ve ancak ezel ve ebed sultanı olan, geçmişi ve geleceği tek bir sayfa gibi gören Allah’ın sözü olabilir.
  • 236 syf.
    ·2 günde·9/10
    Solaris, stanislaw Lem'in "dünya dışı zeki bir varlıkla iletişim mümkün müdür?" sorusu üzerinden insanlığın iletişim ve evrensellik kavramlarına ne kadar dar görüşlü baktığını ortaya koyan kitap.

    Carl Sagan'ın kitabından uyarlama Contact filmindeki iletişimle bundaki sözü geçen iletişim denemelerini karşılaştırabiliriz. Sagan, matematiğin evrensel dil olduğunu varsayar ve uzaylılarla iletişim kurmanın ancak bu matematik dili sayesinde mümkün olabileceğini söyler.

    Solaris'i okuduğunuzda ise gezegenin yüzeyini kaplayan canlı okyanusun, Yer'deki bilim insanlarının hiçbir iletişim denemesine cevap vermediğini görürsünüz. Her türlü yol denenmiş fakat kesin bir iletişim, bir cevap elde edilememiştir. Bu da Stanislaw Lem'in aslında bu "evrensel dil matematiktir" görüşünün temelde ne kadar hatalı olduğunu kanıtlar. Matematik, katı, sıvı, gaz ve diğer bilimum fiziksel kavramlar insansı düşünüş biçimine ait kavramlar (fiziğin kendisi değil, kavram); bütün bunların evrensel olduğu savını doğru kabul ediyorsak aynı zamanda başka gezegenlerdeki uzayıların da "insansı" bir bilince sahip olmasını zorunlu kılıyoruz demektir ki yanıldığımız nokta burası.

    Kendi bilinç akışımız dışında bir bilinç akışında evreni algılayamadığımız için "insansı" bakış açısından dışarı çıkamayız, bu da evrenin uzak köşelerindeki zekanın evreni algılama şeklinin tıpkı bizim gibi olduğunu düşünmemize yol açar. Solaris'te bu böyle değil. Okyanus insanın hafızasındaki travmatik anıları bulup çıkarabilir, insanın geçmişinde ona acılar yaşatmış insanların tıpkısını yaratabilir ama onunla yine de bir iletişim kurulamaz. Okyanus canlı ve "zeki"dir ama nedense evrensel dilimizle onunla konuşamayız. Çünkü evrensel dil dediğimiz şey sadece insanlar için evrenseldir aslında, geriye zekanın diğer olabilecek tüm biçimleri katarsanız bizler bu konuda olağanüstü dar görüşlüyüz. Yani Lem bir nevi der ki, senin bilinç akışında mantıklı kuramlar, matematik, maddeyi algılayış biçimin sadece sana özgü. Maddeye katı sıvı gaz plazma diye ayırmak, matematiğin her konusu vs. Yoksa evrensel falan değil. Biz maddeyi duyularımızla algılarız, canlı bir yaşam varsa bile bizim gibi duyduğunu, gördüğünü, hissettiğini nereden çıkarıyoruz? Bizim katı dediğimiz formu çok farklı şekilde algılıyor olabilir, bilinç akışı bizimkinden çok farklı şekilde çalışıyordur ve böylece evreni, maddeyi, çok farklı bir şekilde algılıyoruzdur. Böyle bir durumda matematik nasıl evrensel olur? Düşüncenin tek biçimi olduğunu nereden biliyoruz?

    **

    Bir ara dünya dışı zeki yaşam formu konusunda araştırma yaparken Kardaşev Kademeleri'ne rastlamıştım. Kardaşev, kendisi Rus bir fizikçidir, uygarlıkların enerji kullanım seviyesine göre seviyelere ayrıldığı bir ölçek hazırlamıştır (biz bu kademede birincide bile değiliz). Şimdi mesela tip 3 şöyle bir şey:

    "Galaktik bir uygarlık olan Tip 3 ise içinde bulunduğu tüm galaksinin enerjisini kontrol altına alıp kullanabilir. Bilimkurgu filmlerinde çok rastladığımız galaksiyi kontrol altına alıp kolonileştiren, galaksinin içindeki yıldızların enerjisini tamamen kullanabilen medeniyet tam olarak bu seviyeye denk geliyor."

    Bunu dediğinizde, uzaylıların yine insansı düşünüş biçimine, insansı bir fiziksel forma ve insansı zekaya sahip olduğunu kabul etmiş olursunuz. Daha zekiler ama yine de bize benziyorlar. Halbuki Lem'in kitabına baktığımızda yaşamın çok farklı bir türüyle karşı karşıya oluruz. Okyanus'u bu ölçekte bir yere koyamazsınız.

    **

    Kitapta Kelvin'in güzel bir Tanrı tanımı var. "İyi ve kötüyle ilgisi yok. Sözünü ettiğim Tanrının, maddenin dışında bir varoluşu yok. Kendini maddeden kurtarmak istiyor ama boşuna..." Saatleri yaratan, ama saatlerin ölçtüğü zamanı yaratamayan bir Tanrı.

    Dr. Snow da ona şöyle cevap verir: "Senin Tanrın için Tanrısızlık, bir ereksizlik durumu gerçekte. Bunun için de karamsarlığa gömülüyor. Ama o karamsar Tanrı sizin şu insanoğlunuz değil mi, Kelvin?"