• 11 Haziran 2017

    Umutsuzluktan kaynaklanan intikam duygusuyla bizi üzmek, çektiği acıyı bize de yaşatmak,
    Tanrı yerine bize, sağlıklı insanlara isyanını belirtmek istiyordu.


    Bütün bunlara rağmen onu neşelendirmek bugün hâlâ ne kadar kolay bilemezsiniz! En ufak bir jest bile onu ufak bir çocuk gibi sevindiriyor. En aptalca fıkraya bile gülebiliyor, okuduğu bir kitap onu heyecanlandırabiliyor.


    Ve birden böylesine sağlıklı bir biçimde kısıtlanmadan, zevkle ata binmekten, sağlıklı bir vücuda sahip olmanın ayrıcalığından utandım.


    Başkası yapamıyor diye bir zevkten vazgeçmenin, başka biri mutsuz olduğu için bir mutluluğu kendine yasaklamanın bir anlamı olmadığını biliyordum. Güldüğümüz, budalaca şakalaştığımız her saniyede birilerinin yatağında kıvranıp öldüğünü, binlerce pencerenin gerisinde yoksulluğun kolgezdiğini, insanların açlıktan öldüğünü, hastanelerin, taşocaklarının, kömür madenlerinin olduğunu, fabrikalarda, bürolarda, hapishanelerde sayısız insanın angarya olarak çalışmak zorunda kaldığını; başka birinin acı çektiğini hissetmenin o kişinin acısına bir faydası olmayacağını biliyordum.


    Yeryüzündeki acı ve felaketleri yalnızca düşünmenin bile, geceleri insanın uykusunun kaçması ve dudaklardaki gülümsemenin kaybolup gitmesi için yeterli olacağının bilincindeydim. Ancak kişiyi asıl kederlendiren, üzen şey, gözünde canlandırdığı hayalî acılar değildi; gözle görülüp hissedilenin acısı bambaşkaydı.


    Yüzünde, güzel bir müzik dinleyen bir insanın mutlu ve huzurlu aydınlığı görülüyordu.


    Genç bir insan olarak yaşamımda ilk kez, bu dünyada birine yardım etmiş olmanın bilincine varıyor, benim gibi küçük, sıradan, güvensiz bir subayın başka birini gerçekten mutlu edebilme gücüne sahip olmasına şaşıyordum.


    Yaşamdaki tek amacı görevini eksiksiz yapmak ve kimseye kesinlikle sıkıntı vermemek olan ve yaşamdan esas olarak hiçbir şey beklemeyen ben, yirmi beş yaşındaki bir genç olarak, şimdiye kadar hiç böylesine güçlü, tutkulu bir duygu hissetmemiştim.


    Yalnızca yardımcı olmak, başka birine faydam dokunması fikri bile içimde bambaşka bir sevinç uyandırıyordu.


    Kişi ancak başkaları için de bir değeri olduğunu anladığında varlığının anlamını ve önemini kavrayabiliyordu.


    Yaşamımda ilk kez her tür bağlılığın ruhun asıl güçlerini engellediğini, insanın gerçek kişiliğinin ancak özgür olduğu zaman ortaya çıktığını anlıyordum.


    Şanssızlık, insanı alıngan; sürekli acı ise adaletsiz kılar.


    dünyevi bir acının tek bir biçimini bile gerçekten içinde duyumsayabilen biri, edindiği bu gizemli bilgi sayesinde, kendisine en yabancı ve görünüşte en anlamsız acıları bile anlamaya başlıyordu.


    Uzun süreli bir acı yalnızca hastayı değil, ötekilerinin acıma duygularını da yoruyordu; yoğun duygular sonsuza dek süremezdi.


    Gençliğin anlamı her öğrenilenden coşku duyup yeni keşiflere doyamamasıdır.


    Fedakârlık ederek yüksel, başkalarının kaderiyle hemhal olarak her acıyı paylaşarak ruhunu zenginleştir!


    Ah, biz gençler pahalı şeyleri ne kadar da çok önemsiyoruz!


    Tabii insan mutlu olunca zamanı unutuyor.


    Bu bekleme süresini uyuyan kızı bir tablo gibi inceleyerek geçirdim.


    Küçük hayvanları, güvercinleri, tavşanları okşamak için belki yeterli ama bir şeyi tutmak, kavramak için bile güçsüz elleri... Bu ellerle kendini gerçek acılara karşı nasıl savunabilir ki, diye düşündüm içim yanarak.


    Yalnızca bir şeye katlanamıyor ve onu iğrenç buluyorum. Yalan-riyakârlık-yağcılık!


    Bana her gün bir porsiyon merhamet sunmakla yükümlü olduğunuzu düşünmenizi istemiyorum, en içten acıma duygularınızı bile istemiyorum, acımayın bana!


    İnsan yaşlanınca, daha ilk bakışta karşısındakinin nasıl bir insan olduğunu anlıyor, neredeyse içini okuyor...

    Stefan Zweig | Sabırsız Yürek