• 277 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Gündüz Vassaf'ın felsefî denemelerinden oluşan "Cehenneme Övgü" kitabına tema olarak seçtiği "totalitarizm" baskıcı bir yönetim anlamına gelmektedir. Fakat Gündüz Vassaf kitapta bu baskıcılığı sadece siyasi otoritede değil, bununla birlikte toplumda, ilişkilerde hatta bireyin kendisindeki yansımasıyla birlikte ele almıştır. Gerçekten de insanlar "totalitarizmi" farkında olarak veya olmayarak o kadar çok benimsemişlerdir ki birbirlerine hatta kendi kendilerine bile uygulamaktadırlar.

    Kitapta yirmi başlık altında "totalitarizm" meselesi ele alınmıştır:

    1. Bölüm: Gündüz totaliter kurumların aktif olarak çalıştığı, insanı baskı altına aldığı, buna karşılık gece ise insanın birçok anlamda özgür olduğu belirtilir.

    2. Bölüm: Sanatta cennet ve cehennem imgelerinin işlenişine yer verilir. Yazara göre sanatçı cenneti ele alırken sınırlandırılmış, baskıcı tutumların etkisindeyken cehennem imgesinde özgürdür.

    3. Bölüm: Bu bölümde duygu, düşünce ve hayallerimizi ifade etmek için kelimelere başvurduğumuzda kelimelerin bizi kendi imkanları doğrultusunda sınırladığı, daralttığı anlatılır.

    4. Bölüm: Bu bölümün konusu "deliler"dir. Tabii ki totalitarizmden onlarda nasiplerini almışlardır. Eskisi gibi kafalarına göre "deli" olmak yoktur artık. Otoriter güç psikiyatriyi icat etmiştir, kimin "deli" olup olamayacağına psikiyatri aracılığıyla otorite karar verir.

    5. Bölüm: Mekanların nasıl kullanılacağı, hangi odada ne yapılacağına otoriteler karar verir. Evimizi kullanmada da özgür değilizdir.

    6. Bölüm: Bu bölümün konusu kahramanlardır. Kahramanlar totalitarizm idealleştirdiği ve bizlere benimsettiği insan modelleridir. Kahramanlara duyduğumuz ihtiyaç, bizlerin kendimize olan güvensizliğin ve boyun eğme arzumuzun bir göstergesidir.

    7. Bölüm: Yaşadığımız çağda haber bombardımanıyla, bilgi kirliliğiyle boğulmaktayız. Bu da bizim haberlere ve bilgilere karşı duyarsız olmamıza yol açmaktadır. Önemli gördüğümüz olaylara karşı bile ilgimizi çok çabuk yitirmekteyiz.

    8. Bölüm: Bu bölümde cinsel roller konusu ele alınır. Burada da toplumun baskısı altındayızdır. Toplum bir erkekten, erkek gibi davranmasını; bir kadından, kadın gibi davranmasını bekler.

    9. Bölüm: Burada seçim yapmak meselesi ele alınır. Daha çocukluğumuzdan itibaren bizden sürekli seçimler yapmamız istenir. Tabii ki yapacağımız seçim, bize sunulan şıklar arasından olacaktır. Kısacası seçim yapmak bize özgürlük getirmez. Asıl özgürlük seçim yapmamaktır.

    10. Bölüm: Totalitarizmde en aşağılık mertebe hainliktir. Öyle ki hain olmak düşman olmaktan daha kötü görülür. Totalitarizmde hainlik otoriteye itaat etmemek ve ona aykırı düşünmek demektir.

    11. Bölüm: "Ölüm" daha dünyaya geldiğimiz anda bizim için kaçınılmaz bir gerçek olduğu halde onun hakkında düşünmek istemeyiz. Halbuki hayatı değerli kılan yaşadığımız her şeyi yalnızca bir kere yaşanacak olmasıdır. Ölümü göz önünde bulundurmadan yaşayan insan yaşamın hakkını da veremez.

    Tanıdığımız fakat yakınımız olmayan kişilerin ölümü konusunda da duyarsızız. Bu kişiler hayatımızın içinde olmadıkları zaman hemen onları unutuyoruz.

    12. Bölüm: Bu bölümde yaratıcı insanlar, sanatçılar, ele alınır. Sanatçı hem yeni bir şeyler söylemenin hem de bunu yeni bir yolla söylemenin peşindedir. Sanatçı acı çeker, acılarını sanatı aracılığıyla azaltır.

    Sanatın toplumdan uzaklaştırılmış, sıradan insanın ulaşamayacağı, yalnızca uzmanların ulaşabileceği bir konumda olması, onun otorite tarafından denetlenebilir bir hale getirilmesi de totalitarizme yol açar.

    13. Bölüm: Burada anlaşma ve uyuşma konuları işlenir. İnsanın karşısındakiyle çatışmadan kaçınması, gerçekleri söylemek yerine karşısındakiyle uyum içinde olmayı tercih etmesi de ilişkilerimiz sırasında karşımıza çıkan bir totalitarizmdir. Kendimizi huzurlu ve güvenli hissetmek uğruna insanlarla uyum içinde olmaya çalışırız. Halbuki asıl özgürlük kendimizi her seferinde uyumlu olmak zorunda hissetmemektir.

    14. Bölüm: İnsanların kendileri için kesin hedefler belirlemesi, sürekli hedeflerinin peşinden koşup başka yönlere sapmaması da totalitarizmin sevdiği bir yaşam tarzıdır. Çünkü böyle insanlar kendilerine koydukları sınırların dışına çıkmayan, davranışları önceden kestirilebilen ve denetlenebilen insanlardır.

    15. Bölüm: Bu bölümde ise ilgin bir konu ele alınır: Düğmeler. Düğmeler içimizdeki baskıcılığın ortaya çıkmasını sağlar. Dünyayı düğmeler aracılığıyla yönetiriz. Yapmak istediğimiz eylemi düğmeler aracılığıyla verdiğimiz komutlarla anında yaparız.

    Teknoloji bize getirdiği kolaylıklarla birlikte bizden ruhumuzu almaktadır. Makineler bizim uzantımız olacağı yerde biz makinelerin uzantıları olmuş durumdayız. Hareketlerimiz otomatikleşmiş ve duygusuzlaşmıştır.

    16. Bölüm: Konumuz "evrim". Burada Darwin'in yolundan giden evrim okulu ve İncil'in yolundan giden yaratılışçılar vardır. Birbirine tamamen zıt bu iki kutbun ortak noktası da sistemlerinin en üst noktasına insanı koymalarıdır.

    Homo Sapiens, kendini yaratılanların en üstünü olarak gördüğünden diğer canlılara hatta birbirlerine karşı sürekli bir hükmetme çabası içindedir.

    17. Bölüm: Yazar bu bölümde "Neden çocuk yaparız?" sorusunun cevabını aramaktadır. Ona göre çocuk yapma isteğimiz çoğu zaman gerçekten de bir çocuk sahibi olma isteğinden kaynaklanmaz. Çocuk yapmak isteriz çünkü kendimizi eksik hissederiz, başkalarına çocuk yapabileceğimizi göstermek isteriz. Çocuk yapmak isteriz çünkü ana babalarımız bizden çocuk yapmamızı ister.

    18. Bölüm: Hayatımızda bizi mutlu etmesini beklediğimiz okula başlama, mezun olma, iş sahibi olma, evlilik, çocuk sahibi olma vb. gibi anlar vardır. Yazar bunlara "sihirli anlar" adını verir. Halbuki bu "sihirli anları" beklemekle yaşamı kaçırmaktayız. Yaşam sadece anlardan ibaret değildir, bir süreçtir.

    "Sihirli anların" birçoğu totaliter kurumların tekelindedir. Bizim bu "an"lara verdiğimiz önem, totaliter kurumları güçlendirmektedir.

    19. Bölüm: İnsanın totalitarizmi iliklerine kadar hissettiği bir duygu vardır : Aşk. Aşkla ilgili bize öğretilen yanlışlıklar yüzünde aşkı bir sahip olma, hükmetme ya da itaat etme hali olarak görürüz. Bu da bizi baskıcı ya da baskılanmış birisi durumuna getirir. İnsanların aşkı çabuk tüketmeleri de aşkı özgürlüğü kısıtlayacak bir biçimde yaşamaktan kaynaklanmaktadır.

    Yazara göre aşk konusunda yaptığımız bir diğer hata da aşkın yaşamımızın sadece bir parçası olduğunu idrak edemememizdir. Zira aşkı hayatın merkezine koymak aşkı ve aşıkları bitirmeye sebep olur.

    20. Bölüm. Kitabın bu son bölümü bir "dilek ve temenni" bölümü gibidir. Yazar bize sarhoş olmayı öğütler. Neyle sarhoş olacağımızı bize bırakır. ister şarapla, ister şiirle, ister erdemle... Sarhoş olmakla zamanın kölesi olmaktan kurtulabileceğimizi söyler.

    Gündüz Vassaf, bu kitabında hayatın birçok alanından ele aldığı meselelerle bize özgürlüğümüzü kısıtlayan şeyleri gösterir. Daha özgür ve daha özgün bir yaşam için okumanızı öneririm.
  • Sırf günü huzurlu geçirmek için sık sık “evet” der, ama aslında “hayır”ı kastederiz. Uyuşmak suretiyle başkalarıyla” aramızda bir bağ kurarız. Anlaştığımız insanları sever, uyuşmadıklarımızdan hoşlanmayız.
    Genellikle uyuşmamaktan çok uyuşmaya vakit ayırırız. Evliliklerin, uzun süreli arkadaşlıkların, olumlu iş atmosferlerinin, yönetenlerle yönetilenler arasındaki ilişkilerin kalıcı olabilmesi ancak uyuşmayla mümkündür. Bir şey ters gittiğinde danışmanın, öğretmenin, endüstri psikologunun, halkla ilişkiler uzmanının görevi, taraflar arasında yeniden uyuşma sağlamaktır. Köklü değişikliklerden genellikle pek hoşlanmayız. Yeryüzündeki bütün sefalete, adaletsizliğe ve mutsuzluğa rağmen, kendi kendimizi ve öteki türleri yok ettiğimiz bir dünyada yaşıyor olmamıza rağmen, kurulu düzenle, kitaplarla ve birbirimizle uyuşmayı sürdürürüz. Hep birlikte uyum içinde yaşamaya devam ederiz. Oysa anlaşmanın getirdiği yalancı uyum duygusu, bizi felakete götüren rayları sağlamlaştırır. Yine de, anlaşmazlık çıkartarak sevimsiz olmak istemeyiz. Birbirimizle ve yetkililerle uyuşma çabasını sürdürürüz, ta ki, sonunda herkes birbirini boğazlama noktasına gelene dek. Uyuşma, uyuşmazlıkla değil, tam bir kar-gaşayla sonuçlanır. Ama o ana dek, olumsuz beyanlarda bulunmaya cesaret edemeyiz. Kendi kurduğumuz hapishanelerde kendi kendimizin sansürcüsü oluruz.
  • "...Genellikle uyuşmamaktan çok uyuşmaya vakit ayırırız. Evliliklerin, uzun süreli arkadaşlıkların, olumlu iş
    atmosferlerinin, yönetenlerle yönetilenler arasındaki ilişkilerin kalıcı olabilmesi ancak uyuşmayla mümkündür. Bir şey ters gittiğinde danışmanın, öğretmenin, endüstri psikologunun, halkla ilişkiler uzmanının görevi, taraflar arasında yeniden uyuşma sağlamaktır. Köklü değişikliklerden genellikle pek hoşlanmayız. Yeryüzündeki bütün sefalete, adaletsizliğe ve mutsuzluğa rağmen, kendi kendimizi ve öteki türleri yok ettiğimiz bir dünyada yaşıyor olmamıza rağmen, kurulu düzenle, kitaplarla ve birbirimizle uyuşmayı sürdürürüz. Hep birlikte uyum içinde yaşamaya devam ederiz. Oysa anlaşmanın getirdiği yalancı uyum duygusu, bizi felakete götüren rayları sağlamlaştırır. Yine de, anlaşmazlık çıkartarak sevimsiz olmak istemeyiz. Birbirimizle ve yetkililerle uyuşma çabasını sürdürürüz, ta ki, sonunda herkes birbirini boğazlama noktasına gelene dek. Uyuşma, uyuşmazlıkla değil, tam bir kargaşayla sonuçlanır.
    Ama o ana dek, olumsuz beyanlarda bulunmaya cesaret edemeyiz. Kendi kurduğumuz hapishanelerde kendi kendimizin sansürcüsü oluruz. "
  • Renkler ve kokulara;ve onların imtizaçlarına(kaynaşma uyuşma uyum sağlama) tutkunum.....
  • İlk taarruz kuvvetleri kumandanı olarak oraya gönderilen
    Halil Bey, Kafkasya’dan Diyarbakır’a geldiğini bildirmişti.
    Bunlardan başka neler yapılmıştı: Bir kayak birliği kurmak
    için müttefiklerle görüşülmüş, İstanbul’daki Avusturya-
    Macaristan askerî yetkilileri aracılığı ile Pomiankovvski,
    Enver Paşa’nın talebi üzerine, Doğu Anadolu’daki Türk subay
    ve askerlerine kayak yapmayı öğretmek üzere Türkiye’ye
    gelmişti.
    Almanya ve Avusturya-Macaristan’ın yeni Tahran Büyük
    elçiliği “itimat mektubu”nu götürmek üzere başkentte
    bulunan Büyük Elçi Graf Loghottet’i ve refakatindeki Prens
    Reuss ve Albay Ileller, Wangenheim ile görüştükten sonra,
    İttihat ve Terakki’nin jön-Türk üyeleriyle de görüşmeler yapılmış,
    her şeyi konuşup görüşmek üzere, sayısız telefon ve telgraf trafiği yaşanmıştı.
    Her seferinde olduğu gibi, yokluğunda kendi yerine 12
    Aralık’tan beri kendine vekalet eden Sultan’m baş yaveri General
    Freiherr von Goltz’a selâm verdiğinde, hiç değilse dış
    görünüşte de olsa, yine o sevimli gülümsemesini bulup takındı.
    İkisi arasında candan bir uyum, güçlü bir sempati vardı.
    Bu, kibar bir profesör yüzü taşıyan iri yapılı yetmişlik asker,
    —gözlüklerin arkasında iyi yürekli, akıllı gözleri gizleniyordu—
    hafif öne doğru eğik durur, dobra dobra esprili konuşurdu.
    Daha çok neşeli ve insani yönü, kendine hiç uygun
    düşmeyen askerî yönüne ağır basardı.
    Uzun yıllardır genç Türk askerlerinin eğitimleri onun
    eli erindeydi. İnceliği ve büyük hassasiyeti sayesinde, ülkede
    herkesin itimadını kazandığı gibi, Türkçe’ye de hakimdi.
    “Pere de la Turquie” lâkabını, eski Türk askerî öğrencileri takmışlardı, ama; Almanya'da Freiherr von der Golz’dan
    bahsedildiğinde, ona “Türk General” derlerdi. Yüksek tabiatlı
    bu kişi hep yanlış tanıtılıyordu.
    Birkaç önemsiz sözden sonra, Mareşal Zor günler geçirdiniz,
    Ekselans” dedi.
    Enver Paşa birden gülümsedi ve zorlanarak:
    — Maalesef!
    Freiherr von der Golz duraklamadan devam etti:
    Büyük bir üzüntü ile öğrendim. Dün, Freiherr von
    Wangenheimin yanında General Bronsart tabi bütün gizli
    taraflarıyla durumu bize anlattı.” Aslında niyeti, bu konuyu
    daha derinden irdelemek, bunun yanında kendi görüşlerini
    içinde bulunduğu durumla, ileride Kafkasya’da Türk birliklerini
    savunma durumunda tutmanın faydalı olacağını açıklamaktı
    Rusları sınırlı sayıda zayıf kuvvetlerle geri atabilmek
    için, son derece uygunsuz arazide bir taarruzun etkisiz
    olacağını anlattığında, duyguları ona, halâ açık bir yaraya
    bastığını söylüyordu. Bir ara, kaşlarını kaldırarak: “Bu, General
    Bronsart’ın Almanya’ya, Berlin’e çağrılması ve geri dönüşü
    demektir” dedi.
    Enver Paşa: Bundan haberim var. Ama ben rıza göstermeyeceğim”
    diye ciddi bir kararlılıkla karşılık verdi.
    Benim kurmay başkanım benimle kalır.”
    — Albay von Leibzig, gelecekte benim; sizin birinci,
    kendisinin de ikinci kurmay başkanınız olarak görev almamız
    gerektiğini bir uyuşma olarak ileri sürdü.
    Harbiye Nazırı başını salladı: Buna da olur diyemem
    Ekselans. Elbette benim için büyük bir şereftir ama, sizin
    mevkinizi tartışmak kesinlikle söz konusu olamaz”.
    Mareşal şaka yollu bir serzenişle: Ve bu yaşımda?” — Ben kesinlikle bu fikirde değilim, Ekselans.
    — Ama diğer taraftan bunu hissettiğime inanıyorum.
    Yalnız şimdi çok daha önemli bir savaşımız var, önce bunu
    düşünmeliyiz?
    Elini kaldırarak sessiz bir ifadeye bürünüverdi.
    — Sık sık gençliğim bana serzeniş konusu oluyor?
    — Doğruysa, becerikli bir karşı çıkış, Ekselans.
    Mareşal güldü. Yüzünde sanki daha otuzdört yaşında
    bile olmayan birinin sinsi sıcaklığı vardı. Zat-ı âlinizi
    memnun etmek zor?”