• Uyuyamıyorum; uyuyamama sebebimin bu olduğunu söylemek istemiyorum, aslında gerçek endişeler müzikten anlamayan birinin daha ziyade uyumasına neden olur ama yine de uyuyamıyorum. Viyana seyahatinin üzerinden çok mu zaman geçti? Mutluluğumu fazla mı ballandırdım? Süt, tereyağı ve salatanın hiçbir yararı yok da, senin buradaki varlığına mı ihtiyacım var besin olarak? Muhtemelen sebep bunların hiçbiri değil, ama günlerim güzel geçmiyor.
  • Dale Carnegie’nin söylediği gibi, ‘“ Uyuyamıyorsan kalk ve bir şeyler yap. Uyuyamama endişesi uykusuzluğun kendisinden daha yorucudur. “
  • Geceleri, düşüncelerle boğuşup uyuyamama sorunsalı. Çağımızın modern hastalığı...😞
  • 181 syf.
    ·10 günde
    Uyku...

    Hayatımın bir döneminde onunla ilgili çok olumlu şeyler duydum. Uyursam büyürdüm mesela, dinlenirdim. Erken yatarsam uykumu iyi alır sabah dinç uyanırdım.

    Hayatımın başka bir döneminde ise uykuyla ilgili oldukça olumsuz şeyler duydum. Tembellik belirtisiydi mesela. Yapılacak onca iş varken öğlene kadar yatılmazdı. Hem sonra ‘’yalnızca aptallar günde sekiz saat uyur’’ şeklinde bir şehir efsanesi yayılmıştı bir zamanlar.

    Uykuyla ilgili duyduklarım bunlarla sınırlı değildi. Bir de mistik boyutu vardı olayın. Uykudayken ruh insan bedeninden ayrılıp bilmem kaçıncı kat semada gezinirdi, diğer ruhlarla karşılaşırdı. Sonra bir de rüyalar vardı, rüyalar öyle hafife alınmazdı, bazılarında ilahi mesajlar gizli olabilirdi ama bu rüyanın rahmanî mi yoksa şeytanî mi olduğuna bağlıydı.

    Bense uykunun bir ihtiyaç olduğunu düşünürüm hep, yemek yemek gibi. Üstelik karşı konulmaz bir şeydir, uykuya yenik düştüğüm ya da bir yerlerde uyuyakaldığım zamanlar olmuştur. Rüyaların ise tamamen bilinçaltı ile ilgili olduğunu düşünürüm. Bugüne kadar gördüğüm rüyalar ya gün içinde yaşadığım olaylarla alakalıdır ya da o sıralar kafama taktığım bir şeyle. Kötü rüyaları ise hep uyanmam gereken bir saat veya durum varsa ve ben uyanamamışsam, uyanmamın hemen öncesinde görürüm. Anlayacağınız benim açımdan aşırı anlam yükleyecek bir durum değildir rüyalar.

    Uyku bazı bilim insanlarının ve sanatçıların çalışmalarında ve eserlerinde de büyük rol oynar. Bu sanatçılar ve bilim insanları düşüncelerini serbest bırakıp uyku sırasında yeni eserler üretmek için ilhamlar yeni çalışmalar yapmak için fikirler edinirler. Bu kişiler için uyku adeta bir çalışmadır. Albert Einstein ve Salvador Dali bu isimlerden yalnızca ikisi.

    Yaşamımızın bir gerçeği olan, çoğu zaman göz ardı ettiğimiz ama şöyle bir durup düşününce üzerine söylenebilecek çok sözün olduğu, biraz araştırma yapınca hakkında çeşit çeşit bilgiye ulaştığımız bir kavram uyku. Yani üzerine kitap yazılacak derecede kapsamlı.

    Uyku İmparatorluğu bu düşünceyi desteklemek amacıyla mı yazılmış? Emin değilim. Ancak okurunu büyülü bir yolculuğa çıkaracak kadar güzel bir edebi eser olmasının yanında karakterler arasında geçen diyaloglardan tutun da uyku hakkındaki betimlemelerine varıncaya kadar nerdeyse her sayfası oldukça ilginç görüşlerle bezenmiş felsefik bir kitap.

    Adı üzerinde Uyku İmparatorluğu.

    Biraz da kitabın anlattıklarına değinelim. Joseph Cavalcanti, uyku hastalıkları alanında çalışan bir doktor, kitabın baş kahramanı ve onun dünyası uyku üzerine kurulu. Onun için uyku sıradan bir eylem değil öyle ki pijamalarını bile özenle seçiyor. (#37007757) En büyük hayali bir gün insanlara uykunun sanılandan daha önemli olduğunu anlatmak ve onlara düşler yardımıyla yeni dünyaların kapısını açabileceklerini göstermek.

    Bunu başarabilmek için insanları ikna etmeyi sağlayacak bir şeyin (gördüğü düşten yanında getirebilmeyi başardığı bir nesnenin) peşinde Joseph Cavalcanti. Bu yüzden de uykuyu adeta bir ritüel haline getirmiş durumda.

    Uyku ile ilgili çok ilginç bulduğum görüşleri var Joseph’in. Bunlardan ikisi:
    * #37246613
    * #37246749

    Beni en çok etkileyeni ise uykunun en büyük düşmanının uyuyamama korkusu olduğuydu. (#37246832)

    Uyumak dediğimiz şey günümüzde zaten olması gereken anlamı ve değerinin çok uzağında. Daha çok çalışma ve bunun için de çalışmaya erken başlama amacıyla uykuya sınırlı bir saat ayırdığımız için birçoğumuzun en büyük korkusu uyanması gereken saatte uyanamamak ve buna bağlı olarak da uyuması gereken saatte uyuyamamak.

    Oysa kitabımızın kahramanı Joseph Cavalcanti ‘’Uykuyu bir zaman dilimiyle sınırlamak, sonsuzluğu kutuya sokmak demektir. Uyku sonsuzluğa açılmalıdır, bir çalar saatin kulak tırmalayan zili üzerinde kırılmamalıdır…’’ diyor. (#37246869 )

    Joseph için uyku bir çalışma alanı halini almışken yaşadığı toplumda bir ‘’sorun’’ halindedir. Çünkü birçok insan uyku problemi yaşar ve bunun üstesinden gelmek için de uyku ilaçlarına yönelir. Joseph uyku gibi önemli bir şeyin bu yöntemlerle yara almasına kesinlikle karşıdır. (#37005016 , #36916984) Bu nedenle uykuyu kurtaracak bir icat geliştirir. Geliştirdiği icat çalar saatin tam tersi bir mekanizma ile işleyen uyutucudur.


    * Kitap hakkında keyif kaçıran ayrıntılı bilgi *


    İnsanların uyku problemine çözümü uyku ilaçlarında bulması ilaç üreten firmaların işine gelen bir durumdur haliyle. Bunların başında da Rapion isimli bir adamın sahibi olduğu bir ilaç şirketi gelmektedir. Joseph geliştirdiği makinenin piyasaya sürülmesi için bu adamla görüşür. İcadın arkasındaki dehayı fark eden ancak makinenin bir getirisi olamayacağını söyleyen Rapion önce teklifi geri çevirir ancak sonra aklına bu icadı kapitalist hedeflerinde (rüyalara reklam yerleştirme gibi) kullanma fikri gelince karar değiştirir.

    Joseph yaptığı icadın bu gibi amaçlarla kullanmasına kesinlikle karşıdır ancak bir gaflet anında anlaşmayı kabul eder. (Daha sonra bir tank ile makinenin üretildiği fabrikayı düm düz ederek bu icadı yok etmek zorunda kalacaktır. Tabi sonrasında akıl hastanesi)

    Yaptığı onca şeye rağmen icadını hayata geçiremeyen ve insanlara uykunun gerçek değerini anlatamayan Joseph içine kapanır, herkesten ve her şeyden kaçarak köyüne yerleşir.

    Kitabın beni en çok etkilediği ikinci nokta ise Joseph'in katıldığı kurultayda gerçekleştirdiği konuşmasında saklı. Bu konuşmanın sonu kitapta en büyük hayal kırıklığını yaşadığım yer oldu. Uyku alanında çalışmalar yapan insanların konuşacağı bir kurultaya katılmak üzere gemi yolculuğuna çıkan Joseph bir ruh doktorunun onu akıl hastanesine kapatması nedeniyle kurulyaya gidemez, ilaçların etkisiyle uyuyakaldığı için konuşma yapacağı günü kaçırır. Uyandığında pijama ile sokağa atar kendini, kurultayın ancak sonuna yetişebilir. Konuşmak için kendini sahneye atar ve inanılmaz etkileyeci bir konuşma gerçekleştirir. Fakat...
    (Devam eden kısmı öğrenmeniz için kitabı okumanız gerekiyor :)) )

    Kitap boyunca okuru büyülü bir anlatımın içine alıp düşler ülkesinde yolculuk yaptıran bu anlatımın mutlu sonla bitmemiş olması beni biraz hayal kırıklığına uğrattı açıkçası. Joseph, her ne kadar geleceği pembe gözlüklerle görsek de içinde bulunduğumuz gerçekliğin umutsuzluğu ile yaşadığımızı bir kez daha hatırlattı.
  • 238 syf.
    ·12 günde·Beğendi·9/10
    Zor bir kitap. Okuması veya anlaması değil, okuduktan sonra anlatılması zor olan bir kitap. 238 sayfanın içinde birçok olay, birçok geçmiş ve birçok kişi okunuyor. Her bir geçmiş de kaderin cilvesi olarak bir şekilde ana konuya bağlanıyor haliyle, kimi konuyu etkiliyor kimi ise ana konunun yanında kalıyor. Bu geçmişlerin bir güzelliği ise içinde az da olsa mizahi taraflar barındırması. Bu kadar çok yan hikâyeler olmasına rağmen de konudan uzaklaşmak yerine aksine konunun içine daha çok girebiliyor ve merakımız daha da artıp kitaba ve karakterlere olan bağlantımız daha da kuvvetleniyor. Aslında İhsan Oktay Anar bunu kitabın daha giriş kısmında yapıyor. Eski kelimelerle ve farklı betimlemelerle çok basit bir şeyi, sadece hangi şehirde kurguya başladığımızı söylüyor ama kolay bir şekilde de vermiyor. Tabir-i caizse lafı evirip çevirip, eski kelimelerle süsleyip bulunduğumuz şehri ancak söylüyor. Anlıyoruz ki sonucu İhsan Oktay Anar kolay bir şekilde vermeyecek bize, yan hikâyelerle ve geçmişlerle anlatıp bize verdiği kurgu gibi birçok betimlenen öğeyi de kolay yoldan vermek yerine yine farklı kollara ayrılarak, geçmişlere giderek verecek. İki düşünce geliyor insanın aklına, “Kitap hep böyle mi?” ve “Farklı bir şey okuyacağım” gibi. Farklı bir şey okumanın yanında bazı betimlemelerin birden fazla okunması gerektiği de bir gerçek. Cümleler yer yer oldukça uzun, eski kelimelerin kullanılması da ve bu tekrar okumaların da hiçbiri sıkmıyor, aksine hem o kullanılan kelimelerin kuvvetine ve anlamına vakıf olma isteği oluşuyor hem de betimlemeyi doğru anlayabilmek adına merakla beraber keyifle okunuyor.

    Dediğim gibi, 238 sayfa kadar az bir sayının içinde gerçekten de çok fazla unsur var kitabın içinde. Bu kadar çok şey anlatıp da bununla beraber ana kurguyu oluşturup ve kitaptan okuru sıkmadan aksine akıcı bir şekilde yazmak, okuru kitaba bağlamak bana göre büyük bir başarı. Bir şey de dikkatimi çekti ama kitapta ya da anlayamadım, kitabın içinde sürekli uyuma veya uyuyamama ve apış arası yoklama takıntısı var gibi. Benzer cümleleri birden fazla okuyunca bunları birbirine bağlayan bir şeyler mi var diye düşünüyorum ama sebebini anlayamadığım için de merak etmeden duramıyorum.

    Kitabın sonu da çok güzeldi, yani içindeki olaya sebebiyet veren, karakterler tarafından ulaşılmak istenilen sonuçlar ve bunların açıklanması da çok iyiydi. Kitaba her ne kadar fantastik bir havası da var desek özellikle “boşluk” için yazılanların bir gerçek olması, zaman için yazılanların da Einstein’ın izafiyet teorisinin bir nevi tarih uyarlaması dersek ve bunların yanına kıyameti de eklersek bu kısa ve çok katmanı olan kitabın aldığı başarının sebebini de öğrenmiş oluruz. Kitabın geçtiği zamana ve tarihin elindeki bilgilere göre bence çok başarılı bir şekilde ele alınmış. Geçen teoriler de hem açıklanış olarak hem de karakterlerin karşılıklı konuşmasında verilen örnekler ile bu konulara ilgisi olan veya olmayan tarafından anlaşılabilinmesi en basite indirgenmiş.
  • Uyuyamıyorum; uyuyamama sebebimin bu olduğunu söylemek istemiyorum, aslında gerçek endişeler müzikten anlamayan birinin daha ziyade uyumasına neden olur ama yine de uyuyamıyorum. ... Mutluluğumu fazla mı ballandırdım? Süt, tereyağı ve salatanın hiçbir yararı yok da, senin buradaki varlığına mı ihtiyacım var besin olarak? Muhtemelen sebep bunların hiçbir değil, ama günlerim güzel geçmiyor.
  • Ama insan artık kendisini uykuya adamıyor, onu tüketiyor. Yatağa zevkle girecek yerde, uyuyamama korkusuyla yatıyoruz. Bizi içimizdeki derinliklere, kendi krallığımıza tepe taklak gönderecek uykuya kanatlarımızı açacak yerde, gözlerimizi bir karış suratla kapatıyoruz. Uykuyu mekanizmamızın sıradan bir çarkına dönüştürerek, onu bir iç sıkıntısı nedeni yapıyoruz. Alınacak ders: Olayları aşırı denetlemek isteyince, insan sonunda onların tutsağı olur. Alınacak bir başka ders: Önceden kestirilemeyenden, rastlantıdan, şaşırtıcıdan, çılgınlıktan, bilinmeyenden, örgütlenmemiş olandan, esriklikten, karşılık beklememeden, şiirden, aşktan korku; toplumumuzu düğmeye basınca çalışmaya başlayan bir mezbahası olan ultra-modern bir hormonlu dana yetiştirme merkezine dönüştürmektedir.