• Zülkarneyn nedir? Zülkarneyn peygamber mi? Hz. Zülkarneyn (a.s.) ne zaman yaşadı? Hz. Zülkarneyn’in (a.s.) özellikleri nelerdir? Hz. Zülkarneyn (a.s.) doğu-batı seferlerini neden yaptı? Zülkarneyn Aleyhisselam kıssasında ne anlatılır? Hz. Zülkarneyn’in (a.s.) vasiyeti neydi? Tevhîd sancağını maşrıka ve mağribe taşıyan Hz. Zülkarneyn’in (a.s.) hayatı, mucizeleri ve kıssası.

    Adı Kur’an’da zikredilen peygamberlerden Zülkarneyn Aleyhisselam’ın kısaca hayatı.

    HZ. ZÜLKARNEYN’İN (A.S.) KISACA HAYATI - Zülkarneyn Peygamber Kimdir?

    Zülkarneyn “iki asır sâhibi” anlamına gelir. Hz. Zülkarneyn’in (a.s.) peygamber mi yoksa velî mi olduğu ihtilâflıdır. Hz. Zülkarneyn (a.s.) İbrahim Aleyhisselam zamanında yaşadı. Onunla haccetti ve duasını aldı. Kur’an’da doğu ve batıya yaptığı seferleri zikredilir. Yeryüzünün tamamına hakim olan dört kişiden biri olduğu rivayet edilir.

    Zülkarneyn Aleyhisselam teyzeoğlu Hızır Aleyhisselam’a ordusunda kumandanlık vazifesi verdi. Kâfirlerle savaştı. Yecuc ve Mecuc kavmine karşı bakır ve demir karışımı bir set yaptı. Allah’ın dînini, tevhîd akîdesini yaydı; insanlara hakkı ve hakîkati tebliğ etti. Medîne ile Şam arasında “Dûmetü’l-Cendel” denilen yerde vefat etti. Mekke civarında “Tihame” dağlarına defnedildi.

    Kur’an’da doğu ve batıya yaptığı seferlerle zikredilen Zülkarneyn Peygamber’in hayatı.

    HZ. ZÜLKARNEYN’İN (A.S.) HAYATI - Zülkarneyn Aleyhisselam Kimdir?

    Zülkarneyn kelimesi “iki asır sâhibi” mânâsına gelmektedir. Dünyânın şark ve garbını dolaşması, Allâh’ın kendisine nûr ve zulmeti Mûsâhhar kılması (emrine vermesi) gibi sebeplerle O’na Zülkarneyn lâkabı verildiği nakledilmektedir.

    HZ. ZÜLKARNEYN (A.S.) PEYGAMBER Mİ?

    Hazret-i Zülkarneyn’in Peygamber mi yoksa velî mi olduğu husûsunda ihtilâf vardır. Kur’ân-ı Kerîm’de doğuya ve batıya yaptığı seferleri zikredilmiştir. Hazret-i Nûh’un oğlu Yâfes’in soyundandır. Asıl ismi İskender’dir. Ancak Hazret-i Zülkarneyn, Makedonyalı İskender ile karıştırılmamalıdır. Târihteki Büyük İskender, M.Ö. III. asırda Makedonya’da dünyâya gelmiş, Hindistan’a kadar gitmiştir. Aristo’nun talebesidir.

    HZ. ZÜLKARNEYN (A.S.) NE ZAMAN YAŞADI?

    İskender-i Zülkarneyn -aleyhisselâm- ise, Hazret-i İbrâhîm -aleyhisselâm- zamanında yaşamıştır. Hattâ onunla haccetmiş, duâsını almıştır.

    Makedonyalı İskender’in seferleri, Hazret-i Zülkarneyn’in seferleri gibi, doğu ve batıdaki fetihler olarak değerlendirilemez. Yine Makedonyalı İskender, tarihî bilgilere göre herhangi bir sed inşâ etmemiştir. Şunu da söyleyebiliriz ki, Makedonyalı İskender Allâh’a îmân eden bir kimse değildi. Mağlup ettiği milletlere karşı da şefkat ve adâletle davranmamıştı. Bütün hayâtı kayda geçirilen bu İskender ile Zülkarneyn -aleyhisselâm-’ın hâlleri arasında en küçük bir benzerlik mevcud değildir. Buna ilâveten Makedonyalı İskender’in “Zülkarneyn” vasfını hâiz olabilecek bir husûsiyeti de yoktur.

    Rivâyete göre Zülkarneyn -aleyhisselâm-, teyzeoğlu Hızır -aleyhisselâm-’a ordusunda kumandanlık vazifesi verdi. Kâfirlerle savaştı. Ye’cûc ve Me’cûc kavmine karşı bakır ve demir karışımı bir set yaptı. Allâh’ın dînini, tevhîd akîdesini yaydı; insanlara hakkı ve hakîkati tebliğ etti.

    HZ. ZÜLKARNEYN’İN (A.S.) KABRİ NEREDE?

    Medîne-i Münevvere ile Şam arasında “Dûmetü’l-Cendel” denilen yerde vefât etti. Mekke civârında “Tihâme” dağlarına defnedildi.

    YERYÜZÜNE HAKİM OLAN 4 KİŞİ

    Kurtubî’nin tefsîrinde rivâyet edildiğine göre yeryüzünün tamamına sâdece dört kişi hâkim olabilmiştir. Bunların ikisi mü’min, ikisi kâfirdir. Mü’min olanlar, Zülkarneyn ile Süleyman -aleyhimesselâm-; kâfir olanlar ise, Nemrûd ve Buhtünnasr’dır. Hükmünü bütün dünyâya icrâ edecek beşinci bir şahıs da bu ümmetten olacaktır. O da; “Allâh, İslâm’ı bütün dinlere üstün kılacaktır.” (et-Tevbe, 33) âyeti mûcibince Mehdî -aleyhisselâm-’dır. (Kurtubî, Tefsîr, XI, 47-48)

    Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-, Zülkarneyn -aleyhisselâm-’ın yeryüzünün doğularına ve batılarına ulaşmaya nasıl güç yetirebildiği sorulunca şu cevâbı vermiştir:

    “Bulutlar boyun eğdirilir, lâzım olan her şey emrine verilir, nûrlar ona açılır da gece ile gündüz kendisi için müsâvî olurdu.” (İbn-i İshâk, Sîret, s. 185)

    ZÜLKARNEYN KİMDİR?

    Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Mekke’de yaşamış olan eski kavimlerin başından geçen ibretli hâdiseleri anlatırken Yahûdîler ve İranlılar, geçmiş ümmetlerin hikâyelerini kendilerine göre anlatmaya başladılar. Medîne’de, Âhirzaman Peygamberi’nin kendi içlerinden çıkacağına inanan Yahûdîler vardı. Bunlar, Mekkeli müşriklere:

    “Orada bir peygamber çıkmış, eğer o hakîkî bir peygamberse kendisine Ashâb-ı Kehf, Zülkarneyn ve rûhun mâhiyeti hakkında mâlumat sorun! Şâyet Ashâb-ı Kehf ile Zülkarneyn için tam, rûhun mâhiyeti hakkında da kısmen cevap verirse, hakîkaten peygamberdir; kendisine tâbî olun! Fakat o, bu üç şeyden haber veremezse, yalancıdır!” dediler.

    Mekkeli müşrikler de Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e gelerek:

    “Ashâb-ı Kehf ve doğu ile batıya sefer yapan Zülkarneyn kimdir? Rûhun mâhiyeti nedir?” diye sordular.

    Bunun üzerine Kehf Sûresi nâzil oldu. Bu sûrede Zülkarneyn -aleyhisselâm-’dan bahisle şöyle buyruldu:

    “Bir de Sana Zülkarneyn’den suâl ediyorlar. De ki: «Size O’nun haberlerinden bir kısmını nakledeceğim.» Gerçekten Biz, O’nu yeryüzünde iktidar sâhibi kıldık ve O’na, ulaşmak istediği her şeyi elde etmenin bir yolunu verdik.” (el-Kehf, 83-84) (Âlûsî, Tefsîr, XVI, 24; Vâhidî, s. 306)

    HZ. ZÜLKARNEYN’İN (A.S.) ÖZELLİKLERİ

    Allâh Teâlâ Zülkarneyn -aleyhisselâm-’a güç verdi. O da doğuya ve batıya seferlerde bulundu, Sedd-i Zülkarneyn’i yaptı. Bu sed, bakırla karıştırılmış demirden idi.
    Bulutlar ve başka vâsıtalar Zülkarneyn -aleyhisselâm-’ın emrinde idi.
    Kendisine ilim ve kudret verildi. Böylece müstesnâ bir tasarruf ve hâkimiyet sâhibi oldu.
    O’na beyaz ve siyah sancak ihsân edildi. Gündüz giderken, siyah sancağı arkasına koyunca, ardını karanlık basıyordu. Böylelikle gelen düşman, kendisini bulamıyor ve yolunu kaybediyordu. Karanlıklar içinde kalarak mağlûb oluyordu. Geceleyin ise, beyaz sancağı önüne alıyor, kendisi ve askerleri için gündüz gibi bir aydınlık teşekkül ediyor ve düşmana karşı büyük zaferler kazanıyordu.
    Zülkarneyn -aleyhisselâm-, âdil, tebaasına karşı merhametli bir hükümdardı. Fethettiği bölgelerdeki insanlara:
    “Aranızda suçsuz olanlar için endişeye mahal yok, iyilik yapanlar bunun karşılığını görür.” diyerek, gösterdiği merhamet, müsâmaha ve anlayışla insanların gönlünde taht kurardı. İnsanlığın hayrına olan her şeyi severdi.

    Hırsına mağlup bir insan değildi. İnsanlar sed yapması için kendisine mâlî yardımda bulunmayı teklif ettiklerinde: “Allâh ihsanda bulunduğu şeylerle beni sizden müstağnî kılmıştır. Siz bana bizzat çalışarak beden kuvvetinizle yardım edin.” demişti.
    Cömert bir kimseydi. Diğer hükümdarlar gibi servet peşinde koşmazdı. İkrâmı bol, affetmeyi seven, hilm ve şefkat sâhibi bir hükümdardı.
    Tevâzû sâhibi, vakur ve hikmet ehli bir kimseydi. Esas gâyesi insanlığa hizmet ve mazlumlara adâlet götürmekti. O, servetin, hükümdarların refâhı için değil, halka hizmet için olduğunu düşünürdü.
    HZ. ZÜLKARNEYN’İN (A.S.) TEVHÎDE DAVET SEFERLERİ

    Zülkarneyn -aleyhisselâm-, memleketinin sınırlarını genişletip devletini güçlendirdi. Allâh’ın emir ve nehiylerini dünyâya tebliğ etmeye başladı. Mü’minlerden meydana gelen ordusu ile ilk önce batıya yürüdü. Her yerde kâfirleri tevhîd akîdesine dâvet etti. Batının son noktasına kadar ilerledi. Artık karalar bitmiş, engin denizlerin kıyılarına ulaşmıştı. Güneş, sanki kara bir çamur pınarına batıyor gibiydi. Orada kâfir bir kavme rastladı. Onların bir kısmı îmân etti. Îmân etmeyenlerle harb ederek hepsini mağlûb etti. Sonunda onlar da tevbe edip topluca tevhîd akîdesini kabûl ettiler. Âyet-i kerîmede bu durum şöyle anlatılır:

    “O da (batıya doğru) bir yol tuttu. Nihâyet güneşin battığı yere vardığı zaman güneşi, (sanki) kara bir balçıkta batıyor buldu. Orada bir kavme rastladı. Biz ona dedik ki: «Ey Zülkarneyn! Onları ister cezâlandırırsın, istersen onlar hakkında iyi davranırsın.” (el-Kehf, 85-86)

    Kendisine bu şekilde selâhiyet verilen Hazret-i Zülkarneyn -aleyhisselâm-, ilâhî ölçülere göre hareket ederek:

    “O da demişti ki: «Kim haksızlık ederse muhakkak ona azâb ederiz; sonra Rabbine geri döndürülür, O da onu görülmemiş bir azâb ile cezâlandırır. Fakat her kim de îmân edip sâlih ameller yaparsa buna da mükâfat olarak en güzel âkıbet vardır ve ona emrimizden kolay, güzel ve yumuşak sözler söyleriz.»” (el-Kehf, 87-88)

    Böylece Zülkarneyn -aleyhisselâm-, insanları dâimâ îmâna dâvet etti. Kendisine tâbî olanlar kurtuluşa erdiler, îmân etmeyenler, cezâlarını gördüler.

    Zülkarneyn -aleyhisselâm-, batıdan sonra doğuya sefer yaptı. Güneşin doğduğu yere vardı. Âyette şöyle buyrulur:

    “Sonra yine bir yol tuttu. Güneşin doğduğu yere varınca, onun, kendilerini sıcaktan koruyacak bir siper nasîb etmediğimiz bir halk üzerine doğduğunu gördü. İşte Zülkarneyn, böyle yüksek bir hükümranlığa sâhip idi. Onun yanında ne var ne yoksa Biz hepsini ihâta etmiştik, biliyorduk.” (el-Kehf, 89-91)

    Hazret-i Zülkarneyn’in, arka arkaya ülkeler fethederek doğu tarafına ilerlediği, nihâyet medenî yaşayışın sona erdiği, ibtidâî (çıplak, evsiz barksız) şekilde yaşayan insanların bulunduğu en uzak bir doğuya ulaştığı anlaşılıyor.

    Buranın insanları, güneş vurunca mağaralara veya denize girerlerdi. Ancak güneşin şiddetli sıcağı geçince ihtiyaçlarını karşılamak üzere mağaralarından dışarı çıkarlar, geçimlerini temin için çalışırlardı. Zülkarneyn -aleyhisselâm-, onları da hak dîne dâvet etti.

    Daha sonra kuzeye sefer yaptı. Yabancı dille konuşan bir kavim vardı. Tercüman vâsıtası ile konuşuyorlardı. Allâh Teâlâ buyurur:

    “Sonra yine bir yol tuttu. Nihâyet iki dağ arasına ulaştığında onların önünde, hemen hiçbir söz anlamayan bir kavim buldu.” (el-Kehf, 92-93)

    Hazret-i Zülkarneyn’in karşılaştığı bu insanlar, Zülkarneyn -aleyhisselâm-’a Ye’cûc ve Me’cûc isimli yaratıkların kendilerini rahatsız ettiklerinden şikâyet ettiler. O’ndan kendilerini bu zararlı yaratıklardan koruyacak bir set yapmasını istediler. Bunun üzerine “Sedd-i Zülkarneyn” yapıldı. Bu kavim de, hidâyet yolunu seçip müslüman oldu. Âyet-i kerîmelerde şöyle buyrulur:

    “«Ey Zülkarneyn!» dediler, «Ye’cûc ve Me’cûc bu ülkede bozgunculuk yapıyor. Bizimle onlar arasında sed yapman için sana bir vergi vermeyi teklif ediyoruz, ne dersin?»

    O da şöyle cevap verdi: «Rabbimin bana verdiği imkânlar, sizin vereceğinizden daha hayırlıdır. Siz bana beden kuvvetiyle yardımcı olun da sizinle onlar arasında sağlam bir sed yapayım. Demir kütleleri bana getirin.»

    Zülkarneyn iki dağın arasını demir kütleleriyle doldurtup dağlarla aynı seviyeye getirince:

    «Körükleyin!» dedi. Onu ateş hâline getirince,

    «Bana erimiş bakır getirin de üzerine dökeyim» dedi. Artık o Ye’cûc ve Me’cûc’ün ne seddi aşmaya ne de onda delik açmaya güçleri yetmedi. Zülkarneyn şöyle dedi: «Bu, Rabbimden bir rahmettir, bir lutuftur. Rabbimin tâyin ettiği vakit gelince, bunu yerle bir eder. Rabbimin va‘di mutlakâ gerçekleşir.»” (el-Kehf, 94-98)

    Zülkarneyn seddinin yıkılması, kıyâmet alâmetlerindendir. Bu sed, bugünkü Çin Seddi’nden farklıdır. Mekânı hakkında ihtilâf vardır. Kıyâmete yakın yıkılacak, Ye’cûc ve Me’cûc kavimleri yeryüzüne yayılarak fesat çıkaracaklardır.

    YE’CÛC VE ME’CÛC KAVMİ

    Rivâyetlere göre, Ye’cûc ve Me’cûc, kötü ve belâlı iki millettir. Yüzleri yassı, gözleri küçük, kulakları çok büyük, boyları kısa, sayıları çoktur. Kıyâmete yakın yeryüzüne yayılacaklardır. Ye’cûc ve Me’cûc kavminde ânî doğumlar olacak, böylece birden bire artacaklardır. Nasıl sinekler teressübât üzerinde birden çoğalıyorlarsa, onlar da öyle çoğalacaklardır. Şu an bulundukları yer Hak Teâlâ’nın ilminde gizlidir.

    Vakti geldiği zaman, Sedd-i Zülkarneyn dümdüz olacak ve bu kavim yeryüzüne yayılacaktır. Ancak Mekke-i Mükerreme, Medîne-i Münevvere ve Kudüs-i Şerîf’e giremeyeceklerdir. Bu mübârek beldelerin dışındaki her yere gireceklerdir. Geçtikleri yerlerde yiyip içip her şeyi kurutacaklar ve etraflarını fesâda uğratacaklardır. Çekirgeler gibi olacaklar, haşerât gibi zulüm yapacaklardır. Nihâyet Allâh onları helâk edecektir.

    Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuşlardır:

    “(Ye’cûc ve Me’cûc, Zülkarneyn -aleyhisselâm-’ın yaptığı seddi) her gün oyarlar. Tam delecekleri sırada başlarında bulunan reis:

    «–Bırakın artık, delme işini yarın yaparsınız.» der. (Onlar bırakıp gidince) Allâh seddi daha sağlam bir şekilde eski hâline getirir. Böylece günler geçer, kendilerine takdîr edilen müddet dolar ve onların insanlara Mûsâllat olmalarının murâd edildiği vakit gelir. O zaman başlarındaki reis:

    «–Haydi dönün! Yarın inşâallâh seddi deleceksiniz.» der -ve ilk defa inşâallâh tâbirini kullanır-.”

    Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- devamla şöyle buyurdu:

    “O gün dönüp giderler. Ertesi gün geldikleri vakit seddi ne hâlde bırakmışlarsa öyle bulurlar ve (o günkü çalışma sonunda) delerler. Açılan delikten insanların üzerine boşanırlar. (Önlerine çıkan) suları içip kuruturlar. İnsanlar onlardan korkup kaçar. Ye’cûc ve Me’cûc göğe bir ok atar. Bu ok kana bulanmış olarak kendilerine geri döner. Bunun üzerine şöyle derler:

    «−Yeryüzünde olanları ezim ezim ezdik, semâda olanları da alçaltıp alt ettik.»

    Allâh onları enselerinden yakalayacak bir kurtçuk gönderir. Bu kurt, onları toptan helâk edip, herbirini parçalanmış hâlde yere serer. Muhammed’in nefsini elinde tutan Zât’a yemin ederim ki, yeryüzünde bütün hayvanlar onların etinden yiyerek canlanır, sütlenir ve semirir.” (Tirmizî, Tefsîr, 18/6; İbn-i Mâce, Fiten, 33/4080)

    Abdullâh bin Mes’ûd -radıyallâhu anh- anlatıyor:

    “Mîrâc gecesinde, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Hazret-i İbrâhîm, Hazret-i Mûsâ ve Hazret-i Îsâ ile karşılaştı. Aralarında kıyâmeti müzâkere ettiler. Önce Hazret-i İbrâhîm -aleyhisselâm-’dan başlayıp ona kıyâmetten sordular. Onun kıyâmet hakkında herhangi bir bilgisi yoktu. Sonra Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-’a sordular. Kıyâmet hakkında onun da bir bilgisi yoktu. Söz Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-’a geldi. O:

    «–Kıyâmetin kopmasına yakın zuhûr edecek şeyler (alâmetler) hakkında bana bilgi verildi. Ama kıyâmetin kopma vaktini Allâh’tan başka hiç kimse bilemez.» dedi. Sonra (kıyâmetin alâmetlerinden biri olarak) Deccal’in çıkmasını anlattı ve şunları söyledi:

    «−Sonra ben inip onu öldüreceğim ve bundan sonra halk memleketlerine dönecek. Bu defa onların karşısına Ye’cûc ve Me’cûc çıkacak ve her tepeden hızla hücum edeceklerdir. Onlar giderken rastladıkları her suyu içip tüketecekler ve uğrayacakları her şeyi bozup alt-üst edecekler. Bunun üzerine halk feryat ederek Allâh’tan yardım dileyecek. Ben de Ye’cûc ve Me’cûc’ü öldürmesi için Allâh’a duâ edeceğim ve yer onların kokusu ile çok pis kokacak. Ben yine Allâh’a duâ edeceğim. Allâh Teâlâ da bir su gönderecek ve o su, onları taşıyıp denize atacaktır. Daha sonra dağlar ufaltılıp dağıtılacak ve yer, derinin yayılıp genişletildiği gibi yayılıp genişletilecek. İşte söylenen bu hâl vukû bulunca, kıyâmetin insanlara, tıpkı ne zaman doğum yapacağı bilinemeyen hamile kadının durumu gibi yakın (yâni her an başlarına gelmesi muhtemel) olacağı bildirildi.»”

    Hadîsin râvîlerinden el-Avvâm, bu hakîkatlerin Kur’ân-ı Kerîm’deki:

    “Nihâyet Ye’cûc ve Me’cûc (sedleri) açıldığı ve onlar her tepeden akın ettiği zaman...” (el-Enbiyâ, 96) âyet-i kerîmesiyle de sâbit olduğunu söylemiştir. (İbn-i Mâce, Fiten, 33/4081)

    Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Ye’cûc ve Me’cûc’ün helâkinden sonra insanların selâmet bulacağını ve ibâdetlerine devam edeceklerini şöyle beyân eder:

    “Bu Beyt’e (Kâbe’ye) Ye’cûc ve Me’cûc’den sonra da hac ve umre yapılacaktır.” (Buhârî, Hacc, 47)

    Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir diğer hadîs-i şerîflerinde bu zâlim kavmin cehenneme atılacağını haber vermektedir.

    Ebû Saîd -radıyallâhu anh-’ın rivâyetine göre, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdular:

    “Azîz ve Celîl olan Allâh kıyâmet günü:

    «–Ey Âdem!» diye seslenir.

    Âdem -aleyhisselâm-:

    «–Buyur Rabbim! Emrindeyim, bütün hayırlar Sen’in elindedir!» der.

    Âdem -aleyhisselâm-’a şöyle bir nidâ ulaşır:

    «–Allâh sana, cehennem ehlini çıkarmanı emrediyor!»

    Âdem -aleyhisselâm- sorar:

    «–Ey Rabbim! Cehennem ehli ne kadardır?»

    «–Her binden dokuzyüz doksandokuzu!»

    İşte hamilelerin çocuğunu düşürdüğü, çocukların ihtiyarladığı, insanların sarhoş olmadıkları hâlde azâbın şiddetinden sarhoşa döndüklerini göreceğin zaman bu zamandır.”

    Bu haber ashâb-ı kirâma çok ağır geldi. Öyle ki yüzlerinin rengi değişti. Efendimiz şöyle devam etti:

    “Ye’cûc ve Me’cûc’dan binde dokuzyüz doksandokuz, sizden ise (binde) bir (cehenneme girecektir). Şunu da bilin ki: Siz insanlar arasında, beyaz bir öküzde siyah bir kıl veya siyah bir öküzde beyaz bir kıl kadarsınız.” (Buhârî, Tefsir, 22/1; Enbiyâ 7)

    Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ümmetini bütün fitnelere karşı uyarmış, husûsiyle de Ye’cûc ve Me’cûc belâsına karşı îkâz etmiştir.

    Zeyneb bint-i Cahş -radıyallâhu anhümâ- şöyle anlatıyor:

    “Rasûlullâh -aleyhissalâtü vesselâm-, birgün korkulu bir vaziyette odaya girdi. Şöyle diyordu:

    «Lâ ilâhe illâllâh, yaklaşan bir belâdan Arab’ın vay hâline! (Baş parmağı ile şehâdet parmağını halka yaparak gösterdi ve:) Bugün Ye’cûc ve Me’cûc’ün seddinden şöyle bir gedik açıldı.» dedi. Ben:

    «–Ey Allâh’ın Rasûlü, yâni içimizde sâlih kimseler olduğu hâlde toptan helâk mi olacağız?» dedim.

    «–Evet, fenâlıklar artarsa öyle olur!» buyurdu.” (Buhârî, Enbiyâ 7; Müslim, Fiten, 1/2880)

    Hadîs-i şerîfte, “Yaklaşan bir belâdan Arab’ın vay hâline!” buyrularak “Arab” isminin zikredilip diğer milletlerin isimlerinin zikredilmemesinin hikmeti, o gün için müslümanların hemen hemen tamâmını Araplar’ın teşkîl etmesi gerçeğidir. Bu bakımdan buradaki ifâde, bütün toplulukları içine almaktadır. Bir kısım ulemâya göre, “yaklaşan belâ” ifâdesiyle de, Hazret-i Osman -radıyallâhu anh-’ın öldürülmesiyle beraber ümmet için başlayacak olan fitneler kastedilmektedir. Ve bu fitneler, Ye’cûc ile Me’cûc’un seddinde maddî ve mânevî bir gediğin açılmasına sebep olarak kabûl edilmektedir.

    HZ. ZÜLKARNEYN’İN (A.S.) İBRET VE HİKMET DOLU KISSALARINDAN

    Zülkarneyn -aleyhisselâm-, yaptığı seferlerden birinde, ölüm endişesi ve nefs engelini aşmaya çalışan bir kavme uğradı. Oradaki insanların dünyâ serveti nâmına altın, gümüş gibi hiçbir şeyleri yoktu. Rızıklarını sebzeden te’mîn ederlerdi. Sebzelerini korumakta çok ihtimam gösterirlerdi. Ayrıca bu kavimde herkes, kendi mezarını kazar, her gün onu temizler ve ibâdetlerini burada yapardı. Zülkarneyn -aleyhisselâm-, bunların hükümdarlarını çağırttı. Hükümdar:

    “–Ben kimseyi istemiyorum. Beni isteyen de yanıma gelir!” dedi. Zülkarneyn -aleyhisselâm-, bu söz üzerine hükümdarın yanına giderek:

    “–Ben seni dâvet ettim, niye gelmedin?” diye sordu. Hükümdar:

    “–Sana bir ihtiyacım yok, olsa gelirdim.” cevâbını verdi. Bunun üzerine Zülkarneyn -aleyhisselâm-:

    “–Bu hâliniz nedir? Sizdeki bu hâli kimsede görmedim!” deyince, Hükümdar:

    “–Evet biz, altın ve gümüşe kıymet vermiyoruz. Çünkü baktık ki bir kimsenin eline bunlardan bir miktar geçince, bu sefer daha fazlasını isteyerek huzûru bozuluyor... Onun için dünyâlık peşinde değiliz.” dedi.

    Zülkarneyn -aleyhisselâm-:

    “–Bu mezarlar nedir? Neden bunları kazıyor ve ibâdetlerinizi burada yapıyorsunuz?” diye sordu.

    Hükümdar:

    “–Dünyâlık peşinde koşmamak için bunu böyle yaptık. Mezarları görüp de oraya gireceğimizi hatırlayınca, her şeyden vazgeçeriz.” dedi.

    Zülkarneyn -aleyhisselâm-:

    “–Niçin sebzeden başka yiyeceğiniz yoktur? Hayvan yetiştirseniz; sütünden, etinden istifâde etseniz olmaz mı?” dedi.

    Hükümdar:

    “–Mîdelerimizin hayvanlara mezar olmasını istemiyoruz. Bitkilerle geçimimizi sağlıyoruz. Zâten boğazdan aşağı geçtikten sonra hiçbirinin tadını alamayız!” diye cevap verdi.[1]

    ZÜLKARNEYN ALEYHİSSELAM KISSASI

    Hazret-i Zülkarneyn -aleyhisselâm-’ın diğer bir ibretli kıssası da şöyledir:

    Birisi Zülkarneyn -aleyhisselâm-’a:

    “–Bana îmânımı ve yakînimi[2] kuvvetlendirecek bir şey öğret!” dedi.

    O da:

    “–Gazap edip kimseye kızma! Zîrâ şeytanın insana en çok hulûl edeceği ân gazap ânıdır. Sakın acele etme! Acele ettiğin zaman, nasîbini zâyî edersin. Yakın ve uzağa karşı mülâyim ol! İnatçı, inkârcı ve zâlim olma!” diye cevap verdi.

    ZÜLKARNEYN PEYGAMBERİN VASİYETİ

    Zülkarneyn -aleyhisselâm- ölmeden evvel şöyle vasiyet etmiştir:

    “–Beni yıkayın, kefenleyin! Sonra bir tabuta koyun! Yalnız kollarım dışarıya sarkık kalsın! Hizmetkârlarım arkamdan gelsin! Hazînelerimi de katırlara yükleyin! Halk, benim son derece ihtişamlı bir saltanat ve dünyâ mülküne rağmen eli boş gittiğimi, hizmetkârlarımın da, hazînelerimin de bu dünyâda kalarak benimle beraber gelmediğini görsün! Bu yalancı ve fânî dünyâya aldanmasın!..”

    Söyledikleri aynen yapıldı. Âlimler bu vasiyeti şöyle tefsîr ettiler:

    “Arkamdan gelen ordular ile doğu ve batıya hâkim oldum. Maiyyetimde birçok hizmetçi ve sayısız asker vardı. Hiçbiri emrimden dışarıya çıkmadı. Dünyâ, baştanbaşa benim idârem altında idi. Sayısız hazînelere sâhip oldum. Fakat dünyâ nîmetleri kalıcı değildir. İşte gördüğünüz gibi mezarıma eli boş gidiyorum! İşte dünyâ malı dünyâda kaldı. Sizler âhirette faydalı olan işleri yapın!..”

    Nitekim Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de Hazret-i Zülkarneyn -aleyhisselâm-’ın vasiyetiyle işâret ettiği hakîkati şöyle beyan buyurmuşlardır:

    “Ölüyü (kabre kadar) üç şey tâkip eder: Çoluk-çocuğu, malı ve ameli. Bunlardan ikisi döner, biri kalır. Çoluk-çocuğu ve malı döner, ameli (kendisiyle) kalır.” (Buhârî, Rikak 42; Müslim, Zühd 5)

    ZÜLKARNEYN PEYGAMBERİN İNFAKI

    Hazret-i Zülkarneyn, zırh yapıp satar, elinin emeği ile geçinirdi. İhtiyacından fazlasını da infâk ederdi.

    Dipnotlar:

    [1] Hakikatte Allâh Teâlâ’nın helâl kıldığı hayvanların etinden yemenin hiçbir mahzuru yoktur. Burada bahsedilen, o kavmin kendisine mahsus bir tercihidir.

    [2] Ya­kîn: Şüp­he­den kur­tul­muş, doğ­ru, sağ­lam, kuvvetli ve ke­sin bil­gi; mut­lak ka­na­at ve tam bir it­mi’nân.

    Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Nebiler Silsilesi 2, Erkam Yayınları
  • Kaan
    Kaan Atatürk - Modern Türkiye'nin Kurucusu'yu inceledi.
    750 syf.
    Andrew Mango'nun bu eserini, Atatürk'ün hayatıyla ilgili en başarılı biyografilerden biri olarak duymuştum. Ben bir 'en' belirleyecek kadar biyografi okumadım ama oldukça beğendiğimi söyleyebilirim. Bunda baş etken yazarın son derece objektif yaklaşımıdır. Kitabin her yerinde yazarın bir bilim insanı yaklaşımıyla konuyu ele aldığını görebiliyoruz. Buna ek olarak tabiki kendi yorumları ve analizleri de vardır. Ben yazarın bu yorum ve analizlerini beğendim; büyük ölçüde de kendisine katıldım okurken. Atatürk'le ilgili özellikle yabancı birinin bakış açısını okumak istiyorsanız direkt bu kitabı tercih edebilirsiniz diyebilirim.

    Kitaba gelecek olursak yazar, girişte Osmanlı Devlet ve toplumunun halini ortaya koyarak başlamış. Bunu özet şeklinde yapmıştır. Burada özellikle gayrimüslim ve Müslüman halkın durumlarının karşılaştırılması önemlidir. Devletin Batıdaki gelişmeleri takip etmemesi, kendi içinde bilimsel ve felsefi gelişim saglamamasi, giderek dinin devlet üzerindeki etkisinin artması, bu iki halkın ekonomideki ve sosyal hayattaki konumları gibi nedenlerden dolayı gayri müslim halkın özellikle ekonomik ve kültürel durumu Müslümanlardan daha iyi bir hale gelmiştir. Bunlarla birlikte dünyaya hükmeden bir imparatorluk ve dünyanın en üst kültürel gücü olmaktan üst üste yenilgiler alan hasta adam haline geliş ve kültürde, fende ve her türlü gelişimde geri kalmış hale gelmenin ezikliginin de etkisiyle Müslüman halkta devletin son zamanlarinda, gayrimuslimlere karşı düşmanlık duyguları artmaya başlıyor. Gayrimuslimlerin bir kısmı özellikle İstanbul gibi büyük şehirlerde rahat bir yaşamları vardır; daha kirsaldaki azınlıklar ise Fransız devriminden yayılan milliyetcilik akimlariyla ve Osmanlının içinde ikinci sınıf vatandaş olmak istememeleri, reform vaatlerinin de etkili olmamasi gibi etmenlerle ayrılmak için büyük devletlere yakinlasmaktadirlar. Bu noktada yazarın şu sözleri durumu özetler niteliktedir:

    "Müslümanların beynini kemiren soru, ülkenin varlığını sürdürüp sürdüremeyeceği değil, kendilerinin bu ülke içinde yaşamlarını sürdürüp sürdüremeyecekleridir."

    Büyük Savaşta Osmanlı mağlup olur. Ama Çanakkale'de M. Kemal'in yıldızı parlar. İmzalanan ateşkesten sonra İstanbul'da önemli makamlara gelerek bir kurtuluş çareleri bulunabilir mi fikri çerçevesinde bir süre arayışta geçer ama bir yandan da yakın arkadaşlarıyla Anadolu'ya geçmenin ve oradan bir hareket düzenlemenin planları yapılır. En sonunda üst düzey yetkilerle Samsun'a ayak basarak Kurtuluş Savaşı'nı başlatır. Onun savaş boyunca temel stratejisi "düşmanı bölmek yabancı dostlar edinmek" olmuştur. Yani önce politikacı sonra asker olmak durumundaydi. Her ne kadar meclisteki çoğu insan ısrarla onun hep ordunun başında olması gerektiğini düşünseler de... Meşhur bir söz vardır "Savaşta her şey mübahtır," diye ve Muhammed'in sözü "Savaş hiledir," diye; M.Kemal de savaş boyu hem yabancı güçlere karşı hem de kendi halkına, destekcilerine ve muhaliflerine karşı bu iki sözün doğrultusunda hareket etmiştir diyebiliriz. Buna birkaç örnek verelim: Atatürk'ün sanırım dini siyasette kullandığı tek zaman İstiklal Savaşı yıllarıdır. Meclisi cuma günü açıyor. Açılmadan evvel camiye gidiliyor, peygamberin sancağını tutan hocaların arkasında yürünüyor, kurbanlar kesiliyor ve bunların yurdun her yanında yapılması isteniyor. Ayrıca İstanbul Hükümetinde Şeyhülislamin İstiklal Savaşını yapan kadro hakkında çıkardığı bunlar kafirdir, katli vaciptir fetvasına karşılık Ankara'da Börekçi önderliğindeki hocaların karşı fetvasindan faydalaniliyor. Benzer şekilde M.Kemal konuşmalarında dine olumlu vurgular yapıyor. Bu tavrı 1924'e kadar devam edecek. Burada bir dipnot olsun; M.Kemal, Çanakkale Savaşı sırasında yazdığı mektuplarda askerlerinin manevi gücünü artıran dinsel inançlarından bahseder. Bir başka mektupta da Nuri(Conker)'ye verdiği bir cezadan bahsederken cennet konusunda espri yaptığı görülür(-Corinne'e yine şaka yaptı: "Allahtan cennette kendisi(Nuri) için yapılan, fakat henüz inşa halinde bulunan köşk temennisiyle bitinceye kadar sabretmesi için verdiğim nasihatlere kulak verdi"-)
    Diğer bir örnek; askeri ve mali yardım için Sovyetlerle ilişki kuruluyor. Bu esnada mecliste komünizm yanlısı bir kesim oluşuyor ve savaş sırasında hemen komünizme geçilmesi isteniyor. Çerkes Ethem gibi başıbozuk ama o sıralar askeri güç konusunda önemli olan bir kesim de bu gorustedir. Başlarda M.Kemal de buna ses çıkarmıyor hatta bu görüşte olan Ali Fuat'a bir mesajında "Yoldaş" diye de sesleniyor. Sovyetlerle sıkı ilişki kuruluyor lakin her zaman bu ilişki bir mesafede oluyor, yani M.Kemal, Sovyetlerin fikir ihracına mani oluyor. Nitekim dengeler değişirken mecliste, komünist kesimden birtakım isimler denize atılıyor. Çerkes Ethem tehlikesi de hallediliyor. İngilizleri yalnız bırakmak için Fransizlarla anlaşma yolları her fırsatta aranıyor. Bunun gibi bir sürü örnek verilebilir. Savaş sırasında M.Kemal düşmanın verdiği fırsatlardan da en iyi şekilde faydalanmasini biliyor. Bu konuda en önemli iki örnek; Yunanlilarin İzmir'i işgali (M.Kemal 1924'te "Ahmak düşman buraya gelmeseydi belki bütün memleket gaflette puyan kalırdı") ve İtilaf güçlerinin resmi olarak İstanbul'u işgali ve akabinde Meclisi Mebusan'ı basmalari. M.Kemal ilk hata sayesinde halkın bilinçlendirilmesini sağladı. İkinci hata ile de meşru siyasi ve askeri gücün Ankara olduğunu kabul ettirdi.

    Düşman kovulup yurt kurtarildiktan sonra ise M.Kemal kültür devrimine başlıyor. Öncelikle 1922'de Saltanat kaldırılmışti. 1923'te Cumhuriyet ilan ediliyor. Bundan kendilerini haberdar etmediği için birtakım arkadaşlarının tepkisini çekiyor. Ayrıca bu arkadaşları savaş boyu da onun liderliğini kabul etseler de ilerisi için onun hedefleri konusunda endişe duymuslardi. Şimdi de bir savaş kahramanı, yurdu kurtaran unvanlarin verdiği güçle otoriter tek güç olmasının, ve hedeflerini yapmasının önünde hiçbir engel kalmadigindan dolayi daha çok endişe duymaya başladılar. Saltanat tepki çekmeden kaldırılmıştı lakin 1924'te hilafetin kaldırılması tepki çekti. Öyle ki muhaliflerden ülkenin başına halife geçmeli diyenler bile çıkmış. Yani herkes hilafetin kaldirilmasindan yana değildi. Lakin kaldırıldı. Bunla beraber artık muhaliflerin endişeleri din konusunda yapılacaklara geldi. M.Kemal 1922-23'lerde İslam dinini de tasarılarına koymaya cabaliyordu diyor yazar ve onun konusmalarindan birkaç örnek veriyor: "Dinsiz kimse olmaz. Bu genelleme içinde şu din veya bu din demek doğru değildir," "İslam ise bütün dinlerin en olgunu, en mantıklısıdır ve bilgi peşinde koşanların davranış biçimini saptar," Balıkesir'de vaaz verirken "Allah birdir, şanı büyüktür," diye başlayıp çağdaş islamcilarin görüşlerini aktardı: camilerin işlevi ve Türkçenin dinde öneminin artırılması vs. Askerliği sırasında dinin, halkı üzerindeki gücünü görmüştü. Savaşta bunun çokça faydasını görmüştü. Bu güç, devrimleri sırasında yani savaştan sonra da işe yarayabilir miydi; daha önemlisi İslam ile bilim(kendi hedeflerindeki ülke) bütünleşebilir miydi? Savaştan sonra da bu nedenle bir süre buna çabaladı ama bundan vazgectigi görülebiliyor. Karabekir, M.Kemal'in halife olamayacağını anlayınca bundan vazgectigini söylemiş ama yazar buna katılmıyor; vazgecmesinin nedeni "dini duyguların, projesinin gerçekleşmesini engellediğine karar vermesi" diyor. Nitekim 1924'ten sonra onun yayınlanmasını desteklediği kitaplar materyalist ve determinist ideolojileri destekleyen kitaplar olduğu, M.Kemal'in dine açıktan olumlu vurgularinin bittiğini ve akabinde de 1928'te İslam'da reform fikrinin tamamen rafa kalktığını ifade etmiş. Zaten Atatürk'ün çevresindekilerde hakim olan görüşün, "İslam'da yapılacak bir reformun, kuru bir dalı aşılamak kadar yararsiz olduğu yönündeydi," olduğu belirtilmiş.

    M.Kemal her ne kadar yurdu kurtaran savaş kahramanı itibari olsa da yapmak istediklerini rahat bir şekilde yapamiyordu. Özellikle muhaliflerin artması ciddi sorundu. Açıkçası muhaliflerin hayatı, dünyayı ve halkı M.Kemal gibi goremedikleri çok bellidir. Bir örnek sadece, M.Kemal laikliği getirmek istiyor ama muhalifler daha ılımlı bir çalışma olmasını, M. Kemal kadınlara özgürlük istiyor ve bunun için medeni kanunda keskin değişim planlıyor, muhalifler ılımlı, ve dine de yer açılmasını istiyor. Muhaliflerin aslında ne istediği ve istediklerinin de gerçek düzlemde bir karşılığı olduğu belli degil; aslında belli, gerçek düzlemde bir karşılığı yok. Dine yer açılsın diyorsan; İslam'daki hukuk geçerli olacaksa kadın özgür olamaz. Kadına vereceğin her özgürlüğe karşı şiddetli bir ses çıkar ve ileride de mutlak bu özgürlük elinden alınabilir. Yani bir kültür devrimi için minnosluk, ılımlı, şirin pozlar değil M.Kemal'inki gibi keskin ve kararlı bir tavır ve planin uygulanmasi gerekir. Yazarin bu konuya örnek olacak bir analizi vardir; "Atatürk ile yurtiçinde kendisine muhalif olanlar arasındaki en temel fark, onun dış dünyadan korkmamasina karşın otekilerin korkmasiydi,". M.Kemal, bu gerçekçilikten uzak aşırı romantik ve dogmatik fikirlere sahip insanların arasında yalnizdi ve halkını ve ülkesini uygar yapabilmenin tek yolunun kendisinden geçtiğine inanmışti. Bunun için de daha güçlü olmalıydı ama bu güç istemi amaç değil aracti. İşte buna giden yolda iki önemli olay etkili oldu. Bunlardan biri Şeyh Sait isyanı ve akabinde çıkarılan Takdiri sükun kanunu diğeri de izmir suikastıdır. M.Kemal daha otoriter konuma yükseldi ve devrimler de hızlandı.

    Ancak M.Kemal'in idealinde bir diktatörlük yoktu. Halkına bir diktatörlük yapısı bırakmak istemiyordu. Bırakmak istediği ileride demokrasiye dönüşebilecek bir düzendi. Ancak demokrasi için şartlar uygun değildi. Nitekim iki dünya savaşı arasında uygar dünyada bile demokrasilerin düştüğü durum ortadayken Atatürk'ten o yıllarda şu anki gibi Parlamenter demokratik bir yapı getirmesini beklemek ultra polyyanacilik olacaktır. Bırak 1920-30'lu yılları 2020'ye gelmişken kimi ülkeler kendi elleriyle parlamenter demokrasilerini mahvettiler. Yazar da bu konuda şu sözü ediyor; "Atatürk ardında bir diktatörlük değil, bir demokrasi yapısı bırakmıştı." Ülkesine komünizm, faşizmin girmesine mani oldu. Yönetiminde tek bir defa borç alarak büyük bir ekonomik ve sosyal gelişim sağladı. İslam birliği veya Turk birliği gibi hayallere kapılıp ülkesini Enver gibiler gibi maceralara sürüklemedi. Kadınların özgür ve uygar dünyaya uygun bir konuma gelmesini sağladı. Yazarın da dediği gibi "İslamiyet medeni kanuna hukmettikce, tam eşitlik olanaksizdi ve kadın özgürlüğünde herhangi bir ilerlemeye karşı cikilabilir ve tam tersine cevrilebilirdi. TÜRK KADINI ELDE ETTİKLERİ HAKLARI ATATÜRK'E BORÇLUDUR." Atatürk merkeze laikliği koyduğu bir kültür devrimi yaptı. "Ülkesini tamamen bağımsız, uygar ülkeler topluluğunda saygın bir üye yapma amacını gerceklestirdi" ama devrimleri yurdun her yanına, her kesime ulaşmadı. Erken ölümü, ardından gelenlerin ABD'ye yanaşmakta aşırıya giderek Soğuk Savaş'ta ABD idealleri için pompalanan dini politikalara kendilerini kaptirdilar. Komünizm yuvası diye köy enstituleri önce islevsizlestirildi, sonra kapatildi; yerlerine imam hatipler açıldı. İhtiyaçtan fazla camiler yapıldı, ilahiyat fakülteleri açıldı sürekli, Diyanet İşleri kuruluş amacından sapti ve başta ayrılan bütçeden çok daha fazlasını almaya başladı; aydın din adamı değil yobaz din adamları yetistirildi. Kapatılan tarikatlar açıldı, ortalıkta yedi yaşındaki kızla evlenilmedi diye deprem oluyor; zina olduğu için başımıza bela geliyor, kadınlara ... km uzağa kendisi gitmemeli, laiklik şeytan işidir, dine göre yonetilmeliyiz, diyen hocalar, insanlar türedi. Ve bunlar ilk tavizle başladı. Sanildi ki Atatürk'ün laik merkezli kültür devriminde dine de yer açılabilir. Ancak siyasal islama elini veren kolunu kaptırir. Bazı ülkeler şu an başka yerlerini de kaptirdi ama kimilerinin hala bundan haberi yok. Bazen dışarıdan bakan bir insan çok daha iyi görüyor ve analiz edebiliyor. Yazardan bir pasajı aynen aktaracagim. Oldukça haklı ve doğru bir analiz, tespit: "Mantık açısından bakınca Fransız laisizmi Müslüman bir topluma uygulanamazdi. Dinin kişiye özel olduğu ilkesi İslam Tarihi açısından tutarlı değildir. KURAN YALNIZCA AHLAK İLKELERİNİN TOPLAMI DEĞİL, AYNI ZAMANDA HZ.MUHAMMED'IN YARATTIĞI DEVLETİN MEDENİ HUKUKU VE CEZA HUKUKUYLA ANAYASASIDIR. KURANLA BİRLİKTE PEYGAMBERİN SÖZ VE EYLEMLERİ(SUNNETI), TOPLUMSAL VE BİREYSEL DAVRANIŞ BİÇİMLERİNİN AYRINTILARINI AÇIKLAYARAK MÜSLÜMANLIĞIN TEMELİNİ OLUŞTURUR. Açık kafalı din düşünürleri kutsal yasaları farklı yorumlayabilir ve açıklayabilir ama bunların gecerliligini yadsimak, bir Müslüman için devrimci bir harekettir. Atatürk, 1924 yılında hilafeti kaldirdiktan sonra işte bunu yaptı." Ve peşine yazar şunu ekler; "Falih Rıfkı Atay, Kemalizmi İslamiyetin reformu olarak tanımlarken, dinin ibadet kuralları dışındaki bütün kurallarını iptal eden bir reform olduğunu söylemişti." Şu an da zaten Türkiye'deki müslümanların çoğunluğu bu doğrultuda bir Müslümanlık yaşar. Yani Atatürk, bir zamana kadar dinle yapmak istediklerini uyusturabilecegini düşünüyordu. Ancak bir yerden sonra bunun mümkün olmadığını anladı ve dini bir kenara koydu. Yoluna öyle devam etti. Nitekim 1928'de yabancı bir yazarın (çünkü eleştirel kitapları ancak yabancı yazarlar yazabiliyor) islam tarihi kitaplarını okuyor ve özellikle 'cariye' ve 'beni kureyza katliamı' gibi noktaların altını çiziyor, notlar alıyor. Buna benzer şekilde (ama bunu ne zaman okumuş bilmiyorum) 'Allahın mevcudiyeti inkar edilebilir mi?' adlı Türkçe bir inceleme/kitap da okuyor ve bu kitap konusunda "Din düşünürleri kurallarını güçlendirmek için bilim ve felsefeyi birbirine karıştırmak konusunda ellerinden geleni yapmışlar," notunu düşüyor. Bir zamana kadar 'gerçek islam bu değil," şeklinde de düşünmüş ancak sonradan fikri değişmiş de olabilir. Ancak nihayetinde vardığı yol, devlet işlerinden dini tamamen çıkarmak, buna ek olarak halkın dinin kaynaklarına bizzat ulasabilmesi için kuran ve hadisleri Türkçe'ye çevirmek; Islamı ibadetleri edilen ve kişinin salt vicdanına ve özel hayatına bırakılan hale getirmek oluyor. Türkçe çeviri ve türkçe ezan vs konusunda Atatürk, İslam'ı olabildiğince Turksellestirmeye çalışmış olması da muhtemeldir. Ayrıca Atatürk'ün kendi kişisel olarak vardığı noktada da benim görüşüm ki yazar da aynı görüşte; dinden uzaklaştıgi ve çıktığı yönündedir. Bu konuya örnek olarak birçok sözü vs verilebilir. Ancak bunu dememin nedeni salt bir sözü değil, onun sözlerini, yaptıklarını kronolojik olarak izledigimde bunu görüyorum. Ama illa örnek verilecekse; Atatürk'ün evrim hakkında da çokça kitap okuduğu bilinir, bunlara aldığı notlarda olsun başka çalışmalarındaki açıklamaları olsun(Türk Tarihinin Ana Hatları adlı kitapta, "Her durumda, hayata, herhangi bir tabiat harici etkenin müdahalesi olmaksizin, dünya üzerinde tabii ve zaruri bir kimya ve fizik seyri neticesi olduğunu kabul etmek gerekir") hayatı, insanın ve dinin oluşumunu evrimsel ve salt doğa içinde kalarak açıkladığı görülür. Keza parti programı için sarfettigi sözler ki hayatının sonlarina aittir; "Bunun kapsadığı prensipler, idarede ve siyasette bizi aydınlatıcı ana hatlardir. Fakat, bu prensipler, gökten indiği sanılan kitapların dogmalarıyla asla bir tutulmamalidir. Biz ilhamlarimizi gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz." Kendi kaleme aldığı medeni bilgiler kitabının İslam ve Muhammed'le ilgili kısımları olsun ve 1928'de Grace Ellison'in 1926-27 yıllarında Atatürk'ün kendisine söylediği sözlerini aktardığı pasaj olsun ("Benim bir dinim yok ve bazen bütün dinlerin denizin dibini boylamasini istiyorum. Hükümetini ayakta tutmak için dini kullanmaya gerek duyanlar, zayıf yöneticilerdir; adeta halkı bir kapana kıstırırlar. Benim halkım demokrasi ilkelerini, gerçeğin emirlerini, ve bilimin ogretilerini öğreneceklerdir. Batıl inançlardan vazgecmelidir. İsteyen istediği gibi ibadet edebilir. Herkes kendi vicdanının sesini dinler. Ama bu davranış ne sağduyulu mantıkla çelişmeli ne de başkalarının özgürlüğüne karşı çıkmasına yol acmalidir") gerekse dönemin ABD elçisine gizli kalması şartıyla söylediği sözleri olsun; birçok örnek verebilir. Ama dedigim gibi salt bir sözünden değil sözlerinin, hayatını, işlerini kronolojik olarak analiz edince bu sonuca varıyorum. Nihayetinde onun şahsi inancı ve onun vicdanına kalmış bir durumdur. Bunları belirtmemin nedenleri; kitapta yazar sık sık bu konuya deginmistir ve nihayetinde ben de bu kitabı inceliyorum; konuyla ilgili kendi fikrimi beyan etmek istemem ve adamı zorlaya zorlaya yedi yaşında hafizdi, on iki yaşında hacıydı gibi absürd sözlerle ve kutsal metinlere yapilagelen orda onu demek istemiyorculugu adamın kendisinin cekinmeden söylediği sözlere de uygulamaları ve sonuçta da (bence) tarihi bir hata(kimilerinki bilerek çarpitma) yapılıyor olmasıdir. Bu çabaların iki nedeni var: Bir kesim onu dinsel inancıyla halkın gözünden düşürmeye, hatta Deccal diye göstermeye çalışması; diğer kesim ise bunlara bir yanıt olarak onu ekstra dindar(bir dine mensup vs) göstererek halkın ondan sogumamasina calismalaridir. Bir kesim de gerçekten onunla ilgili dindar diye de düşünüyorlardir, bu da normaldir; bir sözüm yok. Lakin Atatürk bu halk için hem askeri hem kültürel, ekonomik, sosyal, siyasal, toplumsal yönde bu kadar önemli işler yapmışken, onu yeniden dünya saygı gören bir konuma taşımışken ve asirlardir üzerinde taşıdığı ezikligi ve ölü toprağını, cehaleti üzerinden atmasını saglamisken onu sevmenin ve daha önemlisi ona saygı göstermenin kilit noktası, şartı onun dinsel inancı ve bu konulardaki şahsi fikirleri olmamalıdır. Şu eleştiri gelebilir bana da; sen dine inanmiyorsun ondan dolayi onu zorla böyle gösteriyor veya niteliyorsun; ben açıkçası kısa bir zaman dışında dine mensupken de onun bir dine inandığını düşünmüyordum şimdi de düşünmüyorum. Yaniliyorsam da ve bir zaman makinesi olsa da gitsem sorsam ve ben Müslümanım veya başka bir dine mensubum dese de benim ona sevgi, saygı veya ona bakışımda bir değişim olmaz.

    Bu noktada yani iki farklı yaklaşımın neden onun şahsi özellikleri üzerinden tartışmaya girdiginin nedenini söylemek gerekiyor. Yazarın çok iyi açıkladığı gibi, Türkiye'deki devrimler Atatürk'le yani kişiyle bütünleşmiştir. Haliyle de devrimlerden yana olanlar ile olmayanlar da tartışmayı onun şahsı üzerinden yapabiliyorlar.

    Şahsi özellikleri demişken de Atatürk; hayvan ve doğa sevgisi yüksek bir insandır. Çocukları çok seven, kadınlara çok değer veren bir yapıya sahiptir, kadınlar konusunda utangaç olduğu da belirtilmiş. Buna karşın aşk hayatında mutlu olduğu soylenilemez. Zaten buna da ne kadar zamanı oldu ki. Bir çocuğunun olmaması ve başka nedenler, kendisini halkının babası olarak görmesine neden olmuş olabilir. Tartışmayı ve kendi görüşünü mantık düzleminde diğerlerine kabul ettirmeyi seven biridir. Düzeni seven ve bu yönde sert de olabilen biridir. Yönünü uygarlığa, bilime, fene ve bu yönde olduğunu gördüğü Batıya dönen ama bunu yaparken hiç sorgulamadan ne varsa alayım mantığında davranmayan biridir. Bu parafı konuyla ilgili yazarın iki pasajini alintilayarak bitirecegim:
    "Atatürk yetenekli bir komutan, kurnaz bir politikacı ve son derece gerçekçi bir devlet adamiydi. Hepsinden öte, Aydınlanma çağının bir insanıydi. Ve Aydinlanmayi yaratanlar evliyalar değildi," ve "Atatürk'ün verdiği mesaj, Doğu ile Batının evrensel laik değerler ve karşılıklı saygı temelinde bir araya gelebileceği, milliyetcilikle barışın uyumlu olabileceği, insan aklının yaşamdaki tek gerçek rehber olduğudur. Bu iyimser bir mesajdir ve geçerliliği her zaman kuşkulu olacaktir. Ama saygı gösterilmesi gerekilen bir ilkedir."

    Bir önceki parafla ilgili bir şey daha Atatürk bir Türk milliyetçisidir. Bunu yeni bir parafta yazmamin nedeni, bunun peşine hemen Dersim olayları ve Kürtlere yönelik uygulanan şeyler gelmesidir ve bunlara da yeni bir parafta deginmenin daha mantıklı olmasıdır. Atatürk olsun ve o devrin insanları olsun etkilendikleri yer Fransız aydınlanmasidir. Keza Atatürk'ün etkilendiği bir isim olan Namık Kemal'in 1878'de "Ülkemizde Türkçe dışındaki bütün dilleri yok etmeye çalışmalıyız... Ulusal birliğe karşı dil belki de dinden daha sağlam bir engel oluşturur," sözleri verilmiş. Sonuçta;
    Atatürk de çevresindekilerin de tahayyullerindeki devlet yapısı; tek dili olan tek bir ulustan oluşan üniter bir devlettir. Etnik kimliklerin/gecmislerin özel hayata itilmesi istenir. Atatürk'ün savaş sırasında Kürtlere özerklik sözü verdiği ve bu esnadaki konusmalarinda Kürtler diye bahsettigi ama hep Türklerle Kürtlerin ayrılamaz kardes oldukları vurgusu yaptığı belirtilmis. Ancak savaştan sonra Atatürk'ün konusmalarinda Kürtlerden açıkça ismen bahsedilmedigi belirtilmiş. Keza uygulanan politikalara kısaca deginilmis. Yazar, "Kürt sorununun sürüp gitmesi, Türk milliyetciliginin Atatürk'ün paylaştığı, ama başlatmadigi hatalı bir yaklaşımın sonucu" olduğunu söylüyor. Özerklik tanimamasinin olası nedenleri olarak; az önce belirtildigi gibi düşünsel yön, Kürtlerin o dönemde kendi aralarında savasmalarinin buna uygun olmayacağı ve çağdaşlaşma yolundaki reformlara mani olabileceği etmenleri verilmiştir. Nihayetinde de Atatürk'ün bu sorunun çözümünü kendinden sonrakilere ve zamana bıraktığı belirtilmis.


    İyi okumalar
  • siz' siz “olun uzaktan uzağa âşık olmayın kimseye. Gerekirse dibine kadar gidip iyice emin olun. Ya da en iyisi boş verin aşkı maşkı. .. Aşk denen illet, her kötülüğün başıdır. Muhayyilesine bir girdi mi işte böyle ahmaklaştırır adamı.

    Çünkü beyinde çok yer kaplar bu illet, başka düşüncelere yer bırakmaz...
  • Kendinden çok uzağa vuran
    gölgesi
    bütün dünlerimizin
  • Ne kadar uzağa gittiğini bilmiyorsan, çok uzaktır.
    Forrest Carter
    Sayfa 225 - Say yayınları
  • Tanrı ne yaparsa iyi yapar.
    Kanıt ararsanız buna,
    Uzağa gitmeye ne lüzum var,
    İyi bakın balkabaklarına.
    Köylünün biri derin düşüncelere dalmış Balkabağı üstüne:
    — Bu koskoca meyvenin, demiş; İncecik dalda işi ne?
    Yaradan ne düşündü bilmem,
    Bunu böyle yaparken.
    Yanlış yere koymuş, belli,
    Allah diye eyvallah dememeli.
    Ben olsam meşelere asardım, Böylesi meyveye öylesi ağaç lazım. Vallahi, demiş, Tanrı bilmeliydi
    de Beni almalıydı hizmetine.
    Öyle güzel yerleştirirdim ki her şeyi.
    Papaz efendi duymasın ama,
    Çok daha iyi olurdu vallahi.
    Palamuta bak mesela, Küçük parmağım kadar yok bile, Yerinde mi sanki meşe de? Allah bal gibi aldanmış işte.
    Palamutun yeri orası, Balkabağının yeri burası.
    Ulan be; Tanrı alay mı etmiş bizimle?
    Bu kadar düşünmek yormuş köylüyü: — İnsan bu kadar kafalı oldu mu, Uykularından oluyor, demiş;
    Ve gitmiş,
    Bir meşenin dibinde çekmiş uykuyu. Derken bir palamut düşüvermiş tepeden Tam adamın burnuna.
    Uyanıp yüzüne götürünce elini
    Bakmış bir palamut duruyor sakalında. Burnundaki acı ve palamut Şimşeği çaktırmış kafasında:
    — Vay, vay! demiş köylü; Ufacık şeyin yaptığını gördün mü?
    Ya daha ağır olaymış, maazallah! Balkabağı mesela! Allaha şükür! Hakkı varmış: Meşeye yakışan palamutlarmış.
  • Çok ölüm gördüm, ama hiçbiri senin kadar uzağa gidemedi. .