• İnsanlar faize para yatırıp kazandığını zannediyor .
    Ne yazıkkı hem kendin kaybediyorsun hemde Ülkenin çökmesine sebep oluyorsun.
  • 470 syf.
    Jack London'u anlamak

    MARTIN EDEN - JACK LONDON

    https://www.youtube.com/watch?v=wfLo4MYCG8Q

    Yalpalayarak yürüdü, içeri girdiğinde gözüne çarpan tablolara hayranlıkla baktı Martin.

    Bu salona gelen kimdi?

    Martin salona girdiğinde, ben Midnight in Paris filminde çanların çaldığı vakitteydim, kitaplara dokundu, Ruth'un gölgesinde, sığmıyordu oturduğu sandalyeye, kafasındaki düşünce karmaşası gibiydi önünde uzanan masadaki çatal bıçak sayısı. Daha önce de bu kadar canlı mıydı tablodaki renkler? Daha önce gördüğü tablolar böyle değildi; loş ışıklı salonlarda ucuz bira eşliğinde yaptığı valsleri anımsadı. Midesi bulandı. ‘’Martin Eden, hazır dur oğlum, sen artık bu ‘’üstün insan’’ kabilesinde, onların evinde, aynı tabaklardan yemek yiyecek olan, dar geçitli kapıların ardındasın’’diye geçirdi içinde farkında olmaksızın. Oradaydım. Martin, Ruth’a bakıyor, onu kutsallaştırıyor, onu içine sığdıramıyordu, kendi içine de sığmayacaktı, bilmiyordu.

    Artık denizlerin köpüğüne eskisi gibi bakamayacağımı ben de bilmiyordum.
    Martin kimdi?

    İçerde nasıl bir yaşam yaşıyorsunuz sorusunu sorardım uzun yürüyüşlerim esnasında, hala avize kullanılan evlerin önünden geçerken. Martin yürüyüşü esnasında evin içine girme kaygısı taşımadan evin içine girmişti, ben tabloları görmeden, o ise tabloları görerek ''imrendi'' burjuva yaşantısına, makine görmemiş elleri, güneş değmemiş kadının teninde, nefesinin hemen yanında şiirle tanıştı beğenileri eleştirilerek, bir orman adamı yanılsamasında. İçinde taşıdığı yürekten habersiz, ama yapabileceklerinin ayırdında bir ‘’deniz adamı’’ durdu kapıda, uzun boylu, güçlü boynuyla, yara izleri taşıyan bedeniyle bir bireyci olarak Martin olmadan önce, manşetlerce sosyalist damgası yemeden, aç kalmadan, bisikletini almadan; aldığı bisikletini rehin vermeden, ‘’Deniz şarkıları’nı’’ yazmadan, Brissenden ile tanışmadan, Efemera’yı okumadan; dolayısıyla gözleri henüz kamaşmadan; dolayısıyla ‘’okur ikiyüzlülüğü’ne’’ rastlamamışken, Nietzsche’nin tiksintisini içinde duymadan, editör tanımı oluşmadan zihninde ve açlığının sebeplerinde, doğanın döngüsüyle insan hayatının kısır çemberini ayırt etmeden, pullara para bulmak ümidiyle çamaşır yıkamadan, Joe ile tanışmadan, kütüphaneye henüz üye olmadan önce, ‘’iş’’ bulmaya sürüklenmeden bu sürüklenmemişin içinde sürüklenişler silsilesinin sürüklenmesi içerisindeyken henüz, farkında olmadan, burjuvaziden henüz nefret etmemiş, onun ve burjuvaların boşluğunu henüz görmemiş, üniversite eğitimiyle aydın olmanın aynı şeyler olduğuna inanırken; henüz bu yanılgılara düşmeden önce geniş ve yaşamış omuzlarını sığdırmaya çalıştı yalpalayarak ilerlediği kapılarda.

    O, yaşanmamışlıkların ardında, tutunma kaygısı gütmeyen böyle bir kaygıyı bünyesinde ve görünüşünde hiç barındırmayan beyaz tenlerin ardında, güneş yanığı teniyle, nasırlı elleri ve aç zihniyle Martin, entelektüel olma kaygısı içerisinde, Latince öğrenmenin başlı başlına ‘’Latince öğrenmekteki yegane amaç Latince öğrenmiş olmaktır’’ telaşesinin boyurdurluğunda, ‘’ideal evlilik’’ tanımı gölgesinde, kadınlığını hiç tatmamış, tanımamış, kadınlığına Latince bilgisinden daha uzak bir üniversite öğrencisi olan Ruth’a gönlünü kaptırmış, daktilosunun başında günlerini geçiren, okuyan, yazan, yazdıkça, okudukça içi içine sığmıyor olan bir öğrenciydi, okula gitmeksizin.



    Martin, denizleri aşıp gelen gün batımlarınca. Martin köpüklerce getirilen, köpükler içinde yitip giden.…Tabloların karşısında kendinden geçmiş Martin, yazabilmek için takım elbisesini rehin veren Martin, O’nu kaleme iten kadının karşısına çıkabilmek için takım elbise diktiren Martin…

    Rehinci ile daktilosu arasında yapılan gelgitler, reddedilişleri ve kafasında canlanan editör suratları. Gittikçe kalabalıklaşan burjuva davetlerinde yenilen yemekler, içi boş sohbetler, aşağılama ve nükteler, parasızlık ve açlık, reddedilişlerin yanında terk edilmişlik, Brissenden’in intiharı ve kabul ediliş… Hayat döngüsünün içerisindeydi. Bu çember içerisine Mariposa’yla gelmişti. Çember içerisinde olduğunu Mariposa’dan çok uzaktayken ayrımsadı.

    Ölümler aşkı caddesinde yürüdü Martin, yazın dünyasından geçip. ‘’..Takım elbisesi rehinde olmadığı zamanlar, bu insanların arasında keçi sürüsü içinde yaşamaya mahkum bir prensin hissedebileceği bir öfkeyle titreyerek bir lord gibi dolaşıyordu..’’Eskiden, Ruth’un yanına ‘’kılıksız’’ gitmek, onun beyaz tenine leke kondurmak istemezdi artık Ruth’un beyazlığının teninden ötesine gitmediğini biliyordu, keçi sürüsü içerisinde yılgın bir lord olarak, kılıksız ya da esvaplı dolaşmasının bir anlamı olmayacağını da biliyordu, artık, ‘’..onun kafasında kültür ve sınıf hep birbirine paralel gitmiş, üniversite eğitimiyle aydın olmanın aynı şey olduğuna inanmakla da yanılmıştı’’ yanılgılarını gördü karşısında tek tek, küçükken nedenini bilmediği halde bulunduğu kavgaları gözünün önünde, ‘’iş bitirildi’’ tümcesi dilinde, yıkık bir yazardı. Hiç olmamış bir anın gölgesinde, yapay duygular eşliğinde kağıda yansıtılmış parlak boyalardan öteye gitmiyordu zihninde yağlı boya tabloları bunun yanı sıra ucuz şarapla gerçek bira arasında bir fark kalmamıştı, buruk boğazından akanın şarap mı bira mı olduğunu bile ayırt edemiyordu. Edebiyat dünyası Martin’i bağrına basmış, ona kucak açmıştı ama Martin edebiyatın bürünebileceği en somut hale ‘’Efemera’’ ile dokunmuş ona yapılanları unutmamıştı hem de yazdıkları Efemera’nın buharıyken, okurun kendisine olan davranışları O’na çok ikiyüzlü geliyordu.

    ‘’İş bitirildi’’ cümlesi içinden çıkamayan tek şey oldu. ‘’Aşk Şiirleri ve Deniz Şarkıları’’ şairi, reddediliş karşısında muntazam adımlarla daktilosuna doğru ilerleyen yazar Eden, uykunun ve durgunluğun akışına direnmiyordu, Swinburne ile rastgelişine kadar okumadı.
    ‘’Değil mi ki hayat sonsuza dek sürmez,
    ölüler asla dirilmezler
    Ve
    en yorgun ırmaklar bir yerde denize karışırlar’’





    Martin lavtayı bırakacaktı.



    ‘’Bitirdim,
    Lavtayı bıraktım bir kenara
    Mor yoncalar arasında
    Salınan gölgelikler gibi
    Şarkılarda son bulacak yakında
    Bitirdim,’’




    Bostanlı - Karşıyaka istikametinde, gölgelerin yüksek katlı binalara vurduğu saatlerde yürürken, yol üzeri, yüksek katlı evlerde gördüğüm, içerisinde hep biraz ‘’sezonu yeni bitirdik, hep yerlisi kaldı buraların, gelenlerden aşina olduğumuz yüzler yahut gitmeyenlerden de burayı tanıyanlar kaldı’lık’’ tablolar.. Tablolar görürdüm bende uzak yerlerdedir hani, huzurlu gibidir sinsi; hafif ürkünç, patika yollu, değirmenli taş ev, beyaz taş evin silüetini taşıyan havanın azdan hallice buhranlı izlenimini verdiği tablolar, portre tablolar, bu tablolara bakarken içimdeki müsvedde kağıtların toparlanışını, pullanıp yollanışını, reddedilişini, güneş yanığı rengini, içimde daktilo başında denizci Martin’in yaşadığını bilmezdim.




    Güverteye kadar onunlaydım, sonra bir daha beyaz köpüklere eskisi gibi bakamayacağımdan, içimdeki Martin Eden’den bir haber onu izledim.
    Tablolar değişmedi, beyaz tenler hep aynıydı, pul ücretlerine zam getirilmedi başından sonuna kadar, bakkalın Martin’e verdiği kredi cüzi bir değişiklik gösterdi ve tüm bunlar olurken güvertede de olduğum gibi yanındaydım, içimde taşıyarak. Spencer’i düşünmüş müdür bilmiyorum, Efemera bir an için aklına gelmiş midir, Nietzsche belirmiş midir dalgaların üzerinde, Brissenden ile veremi, geminin hızına, köpüklerin beyazlığına eşlik etmiş midir?.. Bilmiyorum. O an, beyaz’ın köpükle birleşip suyla kavuştuğu o sonsuz gibi gelen akışına, dalgaların delirmişliğine bir daha eskisi gibi bakamayacağımı bilmiyordum.
    Artık biliyorum. Artık yaşama içgüdüsüyle son kulaçlarını atan Denizci Martin’i içimde hep intihara dayandıracağım bir yaşamla anacağımı da biliyorum.


    Vapura binişlerimde yalpalayarak ilerlemek zorunda kaldığım anlarda, yalpalayarak yürüyen ve denize doğru ilerleyen birini yaşatıyorum artık intiharına kadar içimde. Lavta elimde, bir gün en yorgun ırmakların bir yerde denize karışacaklarını bildiğimden midir şuan elimde tutuşum; Martin’i onu tanıyıp izleyinceye dek içimde taşıdığımdan habersiz Martin ile bir müddet yürüdüğümden mi gene bilmiyorum. Sonsuza dek sürmeyecek bu yaşamda Bostanlı-Karşıyaka istikametinde, tabloların ilk gün heyecanı artık beyaz köpüklerle birlikte denizde. Mariposa ile geldiğim ilk sayfadan Martin’i Mariposa’da uğurladığım son sayfada bir bisikletim rehinde değil sanki. İçimde kulaç atan Martin, üstünde beyaz köpükleri denizin; mor yoncalıklar arasında salınan gölgeliklere, gölgeler ekliyorum yaşam esrikliğinde.

    Bugün benim doğum günümdü.
    Bitirdim ve Martin.

    ...
    https://www.youtube.com/watch?v=F3_LAUo62CI