• 416 syf.
    ·5 günde·Puan vermedi
    “Eğer insan, gökten gelecek bir işaretle, kendi kendinin üstüne sıçramağa muvaffak olsaydı, o emir şöyle bir şey olurdu: Arş, kendini aş!” diyor Peyami Safa.

    Ve ekliyor:
    “Bu yıkılışın sırrını bul, kendini çöz, içini ayıkla, şuurundan utanan ve ruhunun izbelerinde kaçacak delik arayan suçlu hislerini yakala, getir.''

    Bütün roman boyunca da bu fikri bize yerleştirmek için elinden geleni yapıyor. Böyle bir roman hangi ruh halindeyken yazılır ve nasıl tecrübe gerektirir, insan düşünmeden edemiyor.

    Açıkçası lisedeki olgunluktan uzak okuma serüvenimden edindiğim eksik tecrübelerle, Peyami Safa eserlerinin sıkıcı ve boğucu olduğu önyargısı vardı hep zihnimde. Ona haksızlık ettiğim ve kendisini bu kadar geç idrak ettiğim için utandığımı söylemeliyim. Ama bir taraftan da her kitabın bir zamanı olduğuna inanmıyor değilim.

    Yalnızız; dönemin içinde bulunduğu kaosu, buhranı ve dönem insanının zavallılığını gözler önüne sererken, isabetli psikolojik tahlillerle okuyucusunu mest eden güzel bir roman. Başarılı tahlillerin yanında, sonlara doğru polisiye romanları aratmayacak hareketliliğe de sahip bir eser. Sürükleyici bir film izliyor gibi bir çırpıda okunuyor 416 sayfa.

    Romanı; toplumun ahlak kurallarının kabullenemeyeceği korkunç bir şüphe ile başlatan yazar, daha ilk sayfalardan kitaba karşı merak uyandırıyor. Ancak esas olay örgüsü, birbirine giderek yabancılaşan ve sonunda kalabalıklar içinde yalnız kalan bireyler üzerine kurulu. Aynı ev içinde yaşayan dört farklı karakterin yaşamlarından kesitler sunuyor bize yazar. Ruhsal ve psikolojik tahlillerle somutlaştırdığı karakterlerin, toplumsal hayattaki yaşamlarını gözler önüne seriyor. Besim, Mefaret ve Renginaz üzerinden komik ve neşeli diyaloglarla da karşılaştırıyor bizi. Samim karakterinin gözünden insanları tanıma sanatını da öğretiyor. Bu karakterin kurduğu Simeranya adlı düşsel bir ülkeye götürüyor. Mutlu insanların yaşadığı, bedenlerin ve zihinlerin köleleştirilemediği bir ülke olan Simeranya’ya. Samim’in yaşadığı dönemin karmaşaları, çarpıklığı ve yalanlarından kaçmak için kullandığı hayali bir sığınaktır burası aynı zamanda. Peyami Safa’nın Samim üzerinden bireysel ve toplumsal sorunlara getirdiği çözümleri; eğitimde, ekonomide getirdiği yeni fikirleri öğretmek için kurduğu bir ütopya.

    İnsan denilen sosyal mahlukun, büyük kalabalıklar ortasında kendi iç dünyasında şifasız bir yalnızlığa mahkum olduğunu söylüyor Peyami Safa. Hepimiz yalnızız diyor. Ve aslında yalnızlığa itilişimizi romanlaştırıyor. Romandaki karakterleri de çeşitli sebeplerle yalnızlığa itilmiş radikal insanlardan seçiyor. Samim, Besim, Selmin, Meral, Ferhunde, Necile, Renginaz Kalfa.. Her biri yalnızlık kurbanı insanlar. Yazar bu karakterlerin iç çekişmeleriyle, insanın varoluşsal gerçekliğini ve çelişkilerini gözler önüne seriyor. Materyalizm kıskacından kurtulmaya ve kaybettiğimiz ruhu bulmaya çağırıyor bizleri. Çağımız insanının problemlerinin temelinde materyalizmin yattığını ve tek çözümün Allah'ı bilmek olduğu tezini işliyor. Doğu-batı, ruh-beden gibi ikilemler üzerinde duruyor.

    Kitap, Ötüken Yayınları tarafından sadeleştirmeden yayınlanmış. Bu sebeple sahip olduğu estetik dil korunmuş. Eğer eski üsluptan hoşlanıyorsanız bütün kitabı, anlamanızı hiç de zorlaştırmayan tatlı bir sarhoşluk içinde okuyorsunuz. Ayrıca isabetli psikolojik tahliller, fark edilmeden yapılan hareketlere yüklenen derin anlamlar, karakterlerin kuruntularıyla olan mücadeleleri, zaman zaman hepimizin içinden geçirdiği bazı düşünceler ve o dönemden bu yana halen geçerliliğini koruyan bazı tespitler muazzam şekilde dile getiriliyor.

    Peyami Safa, psikoloji eğitimi almadığı halde insan ruhunu okuyabilen bir yazar. 13 yaşında okulu bırakıp iş hayatına atılmış bir insan. Ancak buna rağmen kendisini çok iyi yetiştirmiş. Dönemi analiz ederken çağın felsefi, psikolojik, tarihi birikimlerini çok iyi anlamış ve bizlere aktarabilmiş. Oldukça başarılı bir edebiyatçı olmasının yanısıra sosyolojik ve psikolojik tahlilleriyle de hayranlık uyandırıyor. İnsan olmanın erdemleri, aşk, yalan ve değerler üzerine ince ince dokunuyor. Döneminden çok çok ileride yaşayan bir insan olduğunu düşündürüyor.

    Geç tanıştığım bu eser benim için Türk Edebiyatının en başarılı eserleri arasında. İkinci defa okunacaklar listemdeki yerini ise çoktan aldı. Anlayarak Peyami Safa okumak için doğru bir başlangıç mı bilmiyorum, ancak ben diğer kitapları için de müthiş bir merak duyduğumu söyleyebilirim. Halen benim gibi okumamışlar varsa, mutlaka tavsiye ederim. Kendinizden ve etrafınızdan bir şeyler bulacağınıza eminim. Keyifli okumalar dilerim.
  • Yalnızlık iki avucun içine sığmayacak kadar büyük,
    Yalnızlık kitaplara sarılacak kadar masum,
    Bütün masum haller bize kalsın,
    Yeter ki bizden uzak olsun insanlık.
  • 168 syf.
    ·Puan vermedi
    Belki de her şeyin gittikçe pratikleştiği ve mutluluğa ulaşmanın ise bununla birlikte zorlaştığı günümüz dünyasında en okunması gereken kitaplardan biridir Siddhartha. Bize mutluluğun, içsel huzurun ulaşılması kolay bir hedef olmadığını; zengin, duygusal açıdan tatmin olmuş ve göreceli olarak şöhreti yakalamış Siddhartha'nın içinde bulunduğu huzursuzlukla (Bununla alakalı Jim Carrey'nin 2016 Altın Küre ödül töreni konuşması güzeldir) anlatmaya çalışan Hermann Hesse, 1877'de Almanya'da İsviçreli bir ailenin çocuğu olarak doğmuştur. 1962'de İsviçre'de ölen yazar, 1946 Nobel Ödülü'nün sahibidir. Özellikle en ünlü eserlerinden ikisi olan Siddhartha ve Bozkırkurdu'nda tanrısal bir üslup kullanmış fakat her karakterin içine tek tek nüfuz etmiş ve bizi karakterlerin zihinde mi yoksa nesnel olarak mı var olduğu konusunda tereddütte bırakmıştır.(Biz kendi aramızdaki kitap tartışmasında hangisi olduğuna karar veremedik.)

    Siddhartha, okunması kolay bir kitap değil. Öncesinde Budizm'le ilgili küçük bir araştırma ve karakterlerin isminin Sanskritçe'deki anlamlarını öğrenmek, kitabı daha iyi kavramak açısından faydalı olacaktır. Bunları yapmayan ben, kitabın ilk 15 sayfasını 3 kez okumak zorunda kaldım.

    Her sayfası üzerinde konuşulabilecek bu güzel kitaba kısaca değinecek olursak:
    Siddhartha, konuşması, bakışı, yürüyüşü ve hayata baktığı nokta olarak diğer herkesten ayrılan bir karakter, "Böylece herkes seviyordu Siddhartha'yı. Onu görmek herkese haz veriyor, herkesin gönlünü şenlendiriyordu." Ancak o, hazdan ve neşeden uzak yaşıyor. Her gün tanrılara sungular sunuyor ancak ne bu, ne de aile ve arkadaşlarının sevgisi onun susuzluğunu gidermeye yetmiyor. Hayatın amacını, mutluluğun kaynağını öğrenme isteği gün geçtikçe içinde büyür ve bir gün dostu Govinda'ya: "Yarın sabah erkenden, dostum, Siddhartha samanalara katılmak üzere yola çıkacak. O da bir samana olacak." der ve ertesi sabah, babasını bütün gece elinden gelen en az şekilde inciterek ve annesine veda ederek yola çıkar.

    Önce samanalığı yaşar arkadaşı Govinda ile. Orucu, beklemeyi, düşünmeyi öğrenir ama bunlar ona yetmez. Zamanla kendini bir çemberin etrafında dönüp sürekli aynı yerde seyreden biri olarak görmeye başlar. Dostu Govinda'ya göre ise bu bir spiraldir ve sürekli yukarı doğru hareket etmektedirler. Bu şekilde yıllar geçirdikten sonra yeni biri çıkar ortaya, Buddha olduğunu iddia eden biri, Gotama. Onun peşine düşüp ondan etkilenirler ve Govinda, Gotama'ya katılmaya karar verir. Siddhartha ise gerçek bilgeliğe ancak kendi öğrenerek ulaşabileceğine inanmaktadır ve arkadaşına katılmayı reddederek farklı bir hayata doğru yola çıkar. Siddhartha artık yalnızdır. Bu yalnızlık hissi onun kalbinde bir üşümeye dönüşür, irkilir.

    İlerler ve yeni bir yaşam bulur kendine "çocuk insanlar"la birlikte. Küçük gördüğü o çocuk insanlarla birlikte yıllar geçirdikçe; "Dünya onu avucunun içine almış, zevk, şehvet, miskinlik ve nihayet kötü huyların her zaman en aptalcası olduğunu düşünüp hepsinden çok küçümsediği ve alay ettiği aç gözlülük onu ele geçirmişti. Ayrıca mal, mülk ve servet hırsı da yakasına yapışmış, bir oyun, bir süs olmaktan çıkıp bir zincire, bir yüke dönüşmüştü. Siddhartha bu hepsinden kötü bağımlılığı, tuhaf ve hileli bir yoldan, zar oyunlarıyla edinmişti."

    Gittikte nefret ettiği bu yaşam tarzının son gününde bahçesindeki bir mango ağacının altında, ailesini ve dostlarını; onlardan niçin ayrıldığını hatırlar ve o anda içinde bir şeylerin öldüğünü hisseder. Tüm bu hayatı geride bırakarak tekrar yeni bir hayata yelken açar.

    Kendinden nefret etmektedir Siddhartha; bıkkınlık, perişanlık ve ölümle dolup taşmaktadır. O an öldürülmeyi umar ama olmaz. Birkaç gün içinde kendini toparlamaya başlar, hatta komikleşir bile: "Hayır, bir zamanki Siddhartha'nın bilgin biri olduğu kuruntusuna asla kapılmayacağım artık! Artık kendi kendime duyduğum nefret ve hınca son vermekle, o saçma ve kof yaşama sırt çevirmekle iyi ettim, beğendim bu yaptığımı, gurur duymalıyım bundan! Bravo sana Siddhartha, budalalıkla geçirdiğin bunca yıldan sonra yine parlak bir düşünce geldi aklına, iyi iş başardın, yüreğindeki kuşun şakıdığını işitip peşinden gittin. Böylece övgüler dizdi kendine Siddhartha. Kendi kendinden memnunluk duydu, ..."

    Sonunda yıllar önce onu bu şatafatlı hayata taşıyan kayıkçıyla kesişir yolu. Bu kayıkçıdan Siddhartha'nın öğreneceği çok şey vardır. Belki en önemlisiyse herkesin unuttuğu "dinleyebilmek"tir. Kayıkçımız -Vasudeva- ise: "... can kulağıyla Siddhartha'yı dinledi. Onun bütün anlattıklarını, soyu sopuna, çocukluğuna, öğrenmelerine, arayışlarına, sevinçlerine ve sıkıntılarına ilişkin bütün sözlerini kendi içine aktardı. Dinlemesini onun kadar iyi bilen çok az kişi çıkardı. Hiçbir şey söylemese bile, konuşan kişi, ağzından çıkan sözlere Vasudeva'nın nasıl suskun, açık yürekli, bekleyerek ruhunun kapılarını açtığını, konuşulan sözlerden nasıl hiçbirini kaçırmadığını, hiç sabırsızlık göstermediğini, ne övgü, ne yergiye başvurduğunu, yalnızca dinlediğini hissederdi hemen. Siddhartha böyle bir dinleyiciye açılmanın, böyle bir dinleyicinin yüreğine kendi yaşamını, kendi arayışlarını ve çilelerini gömmenin nasıl bir mutluluk olduğunu seziyordu."

    Böyle bilgin bir ruhun yanında Siddhartha, "siddhartha" olur; aradığını başarır Sanskrit dilindeki anlamı gibi.
    Mustafa MISIRLI

    Siddhartha Hermann Hesse
  • ...yalnızlık denilen şey sahiden var mı? İnsanların yalnızlık dedikleri şey, adını koymaya çekindikleri ya da artık adını bile unuttukları bir başka şey mi acaba? Dağ başındaki çoban, ormandaki avcı bulundukları yerde insan olarak tek başına kaldıkları halde yalnız değiller; insanlardan uzak yaşamayı bile isteye seçmiş bir kimseye yalnızlık içinde değil de inzivada diyoruz. Buna karşılık büyük şehirlerde çok sayıda benzerleriyle birlikte, onlarla yan yana yaşayan her günkü sıkı ve birbirine bağımlı ilişkiler içine gömülmüş insanların yalnızlık içinde olduğunu söyleyebiliyoruz. Öyleyse yalnızlık adını verdiğimiz şey, insana dışından gelen bir şey değil. İnsan yalnızlığı içinden türetiyor, insanların içini kaplıyor yalnızlık.
  • "Yalnızlık bir yağmur gibidir.
    Denizlerden akşamlara yükselir
    Uzak ve ıssız ovalardan esip gelir
    Çıkar göğe her zamanki yerine
    Ve düşer gökten kentin üstüne."
  • SİTEM

    Ben ona, sıkıntılı güz günleri içinde
    Yedi renkli yaz yağmurları dilemiştim
    Kırmak istememiştim duygu filizlerini.
    Büyük bir ustalıkla susturup içimdeki uğultuyu
    Rüzgârımı olanca yumuşaklığıyla salmıştım üzerine
    İncinmesin diye tek, acıyı bile tersyüz eden
    İncelikli bir gülümsemeyle yüzümde.

    Ben ona, gittikçe soğuyan zamanlarda
    Sıcacık bir sığınak olayım demiştim
    İnsanlar içinde üşüdükçe güvenle gelebileceği
    Kuşların kanatları neden vardır?
    Bir insan neden ağlar yarı yaşına gelince?
    Bulutlar gökyüzünün yükü müdür süsü müdür?
    Tutsağı mıdır rüzgârın, sevgilisi midir?
    Konuşayım istemiştim bir yüreğin dilince
    Yanıtı olmayan sularda boğmak istememiştim.

    Ben ona, sabah olamasam da
    Dingin bir ikindiüstü olayım istemişimdir
    O her şeyin usul usul durulduğu saatlerde
    Gelsin, yüzünde uçuk bir gülümsemeyle
    Yaslasın yorgunluğunu gövdemin yaşlı çınarına
    Serip üstüne yapraklarımın ağırlıksız yorganını
    Dinlendireyim istemiştim, gölgemin serinliğinde
    Üşütmek istememiştim.

    Ben ona, sevgi bir büyük deniz
    Ömür bir köpüktür demiştim dalgaların ucunda
    Uçuşan kırılan dağılan çoğalan;
    Mavi resimler çizerek nemli bir sesle
    Kentin, yürüyüşüyle güzelleşen yollarına…
    Ne köpüksüz deniz, ne denizsiz köpük olur
    Ve kimse bilemez demiştim hangi kıyılara vuracağını…
    Alıp o ak köpüğü avuçlarıma, zamansız
    Öldürmek istememiştim, çarparak yüreğimin kayalarına…

    Ben ona ne istemişsem bu yalnızlık aylarında
    Gecikmiş, ince, güzel ve uzak
    Biraz da kendime istemiştim sevgi adına