• 510 syf.
    ·7 günde·Beğendi·10/10
    Öncelikle tesirinden uzunca bir müddet çıkamicağımı düşündüğüm ender kitaplardan (Martin Eden ,Böyle Söyledi Zerdüşt) bir tanesi.

    Bu 3 kitabın ortak özelliğinden de anlaşıldığı üzere başarı hakkında sayısız makaleler, kitaplar ve incelemeler okuyup , başarılı olmak adına yapılmış envai çeşit videolar ve başarılı olmuş insanların gerçek hayatlarından uyarlanmış filmlerini dahi tek tek izledim.
    Eskiden çok fazla kitap okuyan bir insan değildim ,sadece başarılı olmak adına yazılmış bilimsel araştırmalı kitapları tercih eden birisiydim bunun nedeni ise çok seçici olmamdan kaynaklanıyordu .
    Peki hayatımın kitaplar ile alakalı olan bölümü nasıl değişti tabikide 1000k sayesinde: kitapları sevmem adına bir çözüm yolu bulmak isteseydim dahi herhalde 1000k gibi bir siteyi asla hayal bile edemezdim. Çünkü 1000k hayallerimin de üzerinde bir site peki ama neden bu kadar seviyorum?:
    En sevdiğim özelliği tabiki de alıntılar bölümü; sadece tek bir alıntının tesiri altında kalıp hemen sipariş verdiğim kitaplar dahi vardı (MARTİN EDEN), bu siteye kaydolmadan 3 ,4 sene sadece alıntıları ve incelemeri takip edip , uzaktan uzağa çoğu okura hayran bile olmuşluğum vardı ve 1000k nın eski hali şu anda ki gibi değildi çok daha kaliteli bir ortam söz konusuydu .
    Kısacası 1000k'ya teşekkürler ediyorum ,bize böylesine güzel bir ortam sunduğu için...

    kitaba geçicek olursak eğer yazıcaklarımın yetersiz olucağını söylemeden geçemiceğim çünkü birebir yaşamak çok farklı bir deneyim dikkat ettiyseniz yaşamak fiilini kullandım çünkü sadece okumuyorsunuz ,yaşıyorsunuz.

    11.yüzyılda kendisini peygamber ilan edip cennetin anahtarının Allah tarafından kendisine verilmiş olduğunu söyleyen günahkar delimizin yani HASAN İBNİ SABBAH'ın sivri zekasıyla kurmuş olduğu sahte bir cennet ve haşhaş ile uyuşturduğu demirden bile sert , aslanlardan bile cesur fedaileri anlatan roman.
    Tabi ki cennet denilince ; Deylem hükümdarları için inşa edilmiş 2000 metre yüksekliğindeki sert, sarp ve dolambaçlı bir yola sahip olan ve ismini kartalın öğretisi” anlamını taşıyan “Aluh Amut'' tan alan yani ALAMUT KALESİ'nden daha iyi bir yer düşünülmezdi.
    kitapta beni kendisine en çok hayran eden karakterler ise fedailerdi; Süleyman'ın cesaretine , yakışıklılığına ve gücüne Yusuf'un devasa fiziğine ve İbni Tahir'in saf ruh haline ve üstün zekasına ve tabikide aralarında geçen o güzel muhabbetlerine bayıldım!!!
    özellikle Süleymanın Yusuf'la maytap geçtiği bölümleri en az 10 kere okudum.Ve fadeilerin ilk cennet deneyimi esnasındaki yaşadıkları ,hurilerin(köle pazarlarından alınmış saf ve güzel kızlar )ve
    İbni Tahirin güzel şiirlerini okurken büyülendim en çok etkilendiğim de;

    Ah, nasıl anlayabilirdim ki Ferhat misali
    Kapılacağımı aşk ateşine
    Nasıl bilebilirdim ki, aşkın kudreti
    Büyükmüş böylesine
    NE peygambere ne Seyduna'ya
    Ne de şehit Ali'ye
    Hislerim aynı değil
    Yüreğim çarpıyorken aşkla

    Ruhumuzun derinliklerini göre Allah'ım
    Meryem'i Şirin'den bile güzel yaratmışsın,
    Her şeyi sen görür bilir ve anlarsın
    Şimdi ben ne yapacağım.

    Bu aşk beni kahrediyor
    ondan başkasını gözüm görmüyor
    Bir tek onu duyuyor onu hissediyorum
    Cennet'ine koyduğun Meryem'im
    Odur benim ruh eşim,sevdiğim
    Allah'ım yalvarırım nedir bu saran yüreğimi
    Yalnızca ruhumu sınamak için mi
    Ben de hepimizin atası Adem misali,
    Kovulacak mıyım yoksa cennetinden?
    Belki de savaşın sonunda alacağım
    Ödüldür bana göstermek istediğin.
    Bu yüce ihsana layık olmak için
    Ne yapmalıyım göster bana ?

    Aşkım Meryem!Şu ana kadar körmüşüm.
    Kalbim amaçsız çarparmış.
    Bomboşmuş zihnim.
    Ama şimdi her şey apaçık.
    Kalbim huzur buldu ,amacım var artık.
    Tarifi imkansız mutlulukla doluyor içim,
    Gözlerinde kendimi kaybetmişim.

    ''Allah'ı tahtından indirip yerine seni geçirme isteğiyle doluyum''

    DEMEM O Kİ OKUYUN ...
  • 1552 syf.
    ·19 günde·Beğendi·10/10
    Daha önce hiç intikam aldınız mı? Sizi üzen veya canınızı yakan bir insanı, aynı şekilde üzmek veya canını yakmak istediniz mi? Eminim ki, intikam alma fırsatını elde edememiş olsanız bile kesinlikle intikam almak istemişsinizdir. Çünkü intikam çok güçlü bir duygudur ve içerisinde ihanete uğramışlık hissini barındırır. Pek tabii hiç kimse de ihanete uğramış olmak istemez.

    İşte Alexandre Dumas Pere'nin müthiş bir intikam öyküsünü işlediği ve yazımını 1844 yılında tamamladığı Monte Cristo Kontu'nda, Edmond Dantes isimli 19 yaşındaki bir denizcinin, yakınları tarafından kıskanılması ve sonucunda onların ihanetine uğraması konu alınır.

    ------Kitabı sevdirecek kadar spoiler vardır. Asla kitabı okumanıza engel teşkil etmeyecektir.------

    Edmond Dantes'e ihanet eden yakınları, aynı gemide beraber çalıştığı muhasebeci iş arkadaşı Danglars, komşusu Caderousse ve Dantes'in nişanlısı Mercedes'e aşık olan Fernand'dır. Bu kişiler Dantes'i kıskanır ve onun başına hiç ummadığı bir çorap örerler. Çünkü Edmond Dantes, geleceği parlak olan bir gençtir ve nişanlısı Mercedes ile güzel bir hayata adım atacaktır. Bu da onun kıskanılması için yeterli bir sebeptir.

    Danglars, Caderousse ve Fernand, birlikte bir mektup yazarak Edmond Dantes'i bir casus gibi ihbar ederler ve evlilik gününde Dantes'i tutuklatarak İf Şatosu'na gönderilmesine sebep olurlar. Dantes haksız bir şekilde İf Şatosu'nda tam 14 yıl tutuklu kalır. Geçen 14 yılda umutları tükenip artık intihar etmeyi düşünen Dantes, hücresinin duvarından gelen tıkırtılarla hayata tutunmaya başlar. Yan hücre komşusu İf Şatosu'ndan kaçma planları yaparken kazdığı tünel tesadüfen Dantes'in odasına çıkar. Kaçma planı yaparak Dantes'in hücresine gelen kişi Rahip Faria'dır. (Rahip Faria efsane bir karakterdir ve kitaplarda karşılaşıp hayranı olduğum yan karakterler arasında ilk üçe kesinlikle girer.) Rahip Faria bilge bir kişidir ve zamanla bütün bildiklerini Dantes’e öğretmeye başlar. Bu noktadan sonra artık ikisi birlikte kaçma planları yaparlar. Ancak Rahip Faria bu esnada bir krize yakalanır ve ölür. Dantes ise onun cesedinin yerine geçerek İf Şatosu'ndan kaçmayı başarır. Bu arada Rahip Faria Dantes'e, Monte Cristo Adası'nda bulunan ve yerini sadece kendisinin bildiği gizli bir hazinenin de yerini söylemiştir ve bu hazine Edmond Dantes'in intikamını alması için kullanılacaktır.

    İf Şato'sundan kaçtıktan sonra Edmond Dantes ismini Monte Cristo Kontu olarak değiştirir. Düşmanlarını uzaktan izleyerek onlardan nasıl intikam alacağını tüm ayrıntılarıyla ve hiçbir hususu göz ardı etmeden planlar. Çabuk ve hızlı bir intikam istememektedir. Çünkü 14 yıl boyunca her gün intikam yemini etmiş ve beklediği gün sonunda gelmiştir.

    Bu noktada daha fazla bilgi vermek, kitabın içeriği ile ilgili ayrıntıya girmek ve olay örgüsünü deşifre etmek anlamına geleceğinden anlatımımı durdurmam gerekiyor. Oysaki hiç de kendimi durdurmak istemiyorum. Monte Cristo Kontu'nun efsanevi intikam öyküsünü ve detaylı planlarını günlerce konuşmak ve anlatmak istiyorum aslında. Ama bencil olup kitapla ilgili hevesinizi kaçırmak da istemem. Sonucu merak edenlerin kitabı edinerek okuması gerekiyor.

    Monte Cristo Kontu, 1000 küsür sayfalık bir kitabı ikinci defa okumayı göze aldığım, Harry Potter serisinden sonra, ikinci kitap. Benim için efsane bir eser ve ölmeden önce mutlaka okumanız gereken bir kitap. Üzgünüm ama bu kitabı okumadıysanız, hiçbir intikam sizi şimdiye kadar tatmin etmemiştir. Tam bir intikam hissi doyumuna ulaşmak istiyorsanız bu kitabı mutlaka ama mutlaka okumalısınız.

    Son olarak, Monte Cristo Kontu ile ilgili genellikle sadece "intikam" teması üzerinden bilgiler veriliyor olsa da bütün kitap bir intikam öyküsünü anlatmıyor. Bu şekilde düşünürseniz yanlış olur. Kitabın işlediği diğer konular, adalet, aşk, bağışlama, yeniden doğuş ve merhamet olarak düşünülebilir. Zira Edmond Dantes yeniden doğduğu Monte Cristo Kontu ile sadece büyük bir intikam planı kurgulamamış, kendisine zamanında yardımcı olan iyi niyetli insanları da mükafatlandırma amacı gütmüştür.

    Bir eleştiri: Kitabı ikinci defa okuduğum için mi bilmem ama kitaptaki bazı olaylar ve gereksiz rastlantılar bana biraz zorlamayla yazılmış gibi geldi. İlginç tesadüfler her zaman eserin inandırıcılığını azaltmıştır benim için. Efsane olduğunu düşündüğüm Monte Cristo Kontu'nda da bu eleştiriyi yapmadan geçemezdim.

    O zaman bir eleştiri de kendime gelsin: Be adam, madem bu kitabı efsane olarak adlandırıyorsun, neden ikinci bir Alexandre Dumas Pere kitabı okumadın bu zamana kadar?

    Sonuç itibarıyla, bu kitabı mutlaka okuyun, seveceksiniz.
  • 160 syf.
    ·2 günde·10/10
    "Huzursuzluk" içimdeki huzuru paramparça etti. Savaşı uzaktan düşünerek tasvirlemeye çalışmak ile Meleknaz'ın yaşadıklarının içinde yol almak, onun çocuk-kadın ruhundaki yaraların derinliğini anlayabilmek, sanırım bir okur olarak imkansız...


    İnsanların birbirine sadece dininden dolayı bu kadar zulmetmesi ne yazık ki dünya var olduğundan beri devam ediyor. Savaşların sebebi her ne olursa olsun işlenen insanlık suçlarını işleyenlerin de insan olduğunu düşünmek beni dehşete düşürüyor. Bu esere yakın olan Alexandra Cavelius'un Leyla adlı kitabını okuduğumda da aynı duyguları hissetmiş, insanların nasıl olup ta bu kadar hayvanca davrandıklarını anlamaya çalışmıştım. Bu eser ise kendilerinden olmayana ama özellikle kadın ve kız çocuklarına (İŞİD'li insan olmayan varlıkların) tecavüz edip satmalarını ve bunu din adına yapmalarını, tüm dünyanın da bu vahşete seyirci kalmasını anlatıyor...

    Suriyelilere özellikle kadınlarına bakarken acaba o donuk gözlerle karşılaşsam, ben ne yapardım sorusunu eserin son sayfasına kadar kendime sorarken buldum. Ama ne acıdır ki cevabını bulamadım...

    İnsanın kendi özünden uzaklaşmasının, yıllarda geçse mümkün olmadığını, İbrahim'in ölen arkadaşı için gittiği Mardin'de büyüdüğü sokaklarda ve çocukluk anılarında yaşadığı hüzne tanıklık ederken, kişi nerede çocukluğunu geçirmişse orada bir kökü olduğunu ve bu kökün nereye giderse gitsin döndüğünde onu anılarıyla kucaklayıp, sarmalayışında ki sıcaklık hissi beni de sarıp sarmaladı...

    Yezidiler hakkında bilmediğim bir çok bilginin de yer aldığı kitabı okurken, Ortadoğu gerçeklerinin, aşk ile harmanlanıp, ızdırap dolu yolculuklarına şahitlik ettim...

    Meleknaz ve Hüseyin'in hikayesini okumanızı tavsiye ederim...
  • 328 syf.
    ·14 günde·Beğendi·9/10
    Vadideki Zambak’ı ikinci kez okudum. İlk okuyuşumda özellikle kırlardaki çiçeklerin anlatıldığı kısımlarda betimlemelerin fazlalığı nedeniyle rahatsız olmuştum. Dahası Balzac’ı betimlemeyi abartan bir yazar olarak değerlendirdim. Ve bu sitedeki bir yorumda bu rahatsızlığımı paylaştım. Belki bunda daha önceki okuduğum çevirinin de payı olabilir. İkinci okuyuşumda Kübra A. ‘ nin Klasikler ve Çevirmenler iletisini (#26528064) dikkate alarak İş bankası Yayınlarından Volkan Yalçıntoklu çevirisiyle okudum.

    İncelememe başlarken Sait Faik’le ilgili bir giriş yapmaya çalışacağım. Sait Faik öncelikle: “Ben herhangi bir ḳāriʾ değilim, yazar okuyucuyum” diyor. Daha sonra ise bir yazardan bahsedildiğini duyunca: “Ondan yazar olmaz, daha balık çeşitlerini bilmiyor” diyor. Dolayısıyla, kitap yazı ve şiir atölyesinde ders konusu olarak verildiği için; ikinci okuyuşumda kurguyu takip ederek, nasıl yazıldığına, cümleleri kurma şekline, anlatım diline, gizli ve açık mesajları nasıl yerleştirdiğine dikkat ederek okumaya çalıştım. Bu kadar farklı iki sonuca nasıl ulaştığıma hayret ettim ve kitaba hayran kaldım. Ortalamamın çok üzerinde paylaşımlar yaptım. Demek biz hep aynı insan değiliz. İç dünyamızla ve okuma anındaki duygu ve beklentilerimizle farklı sonuçlara ulaşabiliyoruz. Diğer önemli bir nokta ise; yazarın botanik bilgisi ve kırlarla, çiçek ve aşk üzerine yaptığı benzetmeleri dikkatle okudum. Ve Sait Faik’in bahsetmeye çalıştığı bu olmalı diye düşündüm. Tanpınar’ın musiki eşliğinde hikâyeyi taşıması gibi burada da demet demet çiçeklerle bir aşk hikâyesi taşınıyordu.

    Kitap hakkında giriş bilgisi olarak şunu söyleyebiliriz: Vadideki Zambak, 1836 yılında ilk yayınlandığında beklenen ilgiyi görmez ve Balzac’ın o dönemde en az satılan romanı olmuştur. Ama yazar eserine olan güvenini asla kaybetmez. Ve onun kitaba olan derin inancı eseri bugünkü başarıya kadar ulaştırır. Bugün bazı yazarlar tarafından Balzac’ın başyapıtı olarak kabul edilir. İşte 1836’larda ilk okuyup beğenmeyen, Daha sonra 2019’da okuyup beğenenlerden biri benim :)

    Bu noktadan sonra kitabı daha detaylı aktarabilme amacıyla hikâye hakkında fazla derine girmeden rahatsız etmeyecek derecede spoiler bulunabileceğini vurgulayarak devam etmek istiyorum.

    Hikâyemiz, istenmeyen bir çocukluk geçiren Felix’in sağlığının düzelmesi için kırlara gönderilmesi ile başlıyor. İncelemenin başında ifade ettiğim betimlemeler burada başlıyor. Ve doğal güzellikten etkilenen kahramanımız âşık olduğu kadını bu vadinin zambağı olarak simgeliyor.
    Kontun krallık ordusundaki yenilgi ve sürgün sonrası gergin ve tutarsız davranışları kontesi evlilikle ilgili büyük bir hayal kırıklığına uğratır. Ve şatodaki yaşantı ve karakter tahlillerinin anlatıldığı bu bölümde yazar oldukça başarılıdır.

    Burada özellikle kitaba damgasını vuran mektuplardan bahsedilmesi gerekiyor. Birincisi kitabın girişinde Nathalie’ye yazılan mektup ile kitabın sonunda Nathalie’nin yazdığı mektup. Diğerleri ise; kitaba önemli ölçüde değer katan kontesin yazdığı mektuplardır. Mektuplar aracılığıyla insan, toplum ve kurallar üzerine yazar önemli denemeler ortaya koyar. Aşığa yazılan öğütler şemsiyesi altında ahlak ve değerler üzerine göndermeler yapılır. Mektupların gerek yazışma, gerek vasiyet şeklinde olsun son derece samimi ve öğretici olduğunu düşünüyorum. Ve bu romanda kitabın kurgusunun tamamlanması ve mesajların yerine oturtulması için son derece ustalıkla yerleştirildiğini gördüm. Özellikle kontesin Felix’e yazdığı iki mektupta yazarın hayat hakkında söylemek istediği birçok mesajın kuvvetli bir şekilde aktarıldığını görüyoruz. Felix Paris’e giderken kontesin onun karşılaşacağı iş, siyaset, çevre ve kadınlar hakkında her şeyi önceden görüp uyarma amacıyla yazdığı mektup, yazarın tüm birikimine ışık tutacak derece kuvvetliydi. Yine kontesin öldükten sonra aşığına okuması için bıraktığı mektup; aşk, fedakârlık, inanç ve ihanet kavramları açısından son derece etkili ve öğreticiydi.

    Ben genelde batının anladığı aşk kavramının fiziksel ve fayda merkezli olduğunu, doğudaki aşkın ise duygusal, manevi ve fedakârlık eksenli olduğunu düşünüyorum. Nitekim Leyla diye yola çıkan birçok âşık ya fiziki olarak verem derdine düşmüş veya manevi olarak Mevla’ya ulaşmıştır. Elbette günümüzde doğu ve batı diye bu kadar net sınırlar çizmek mümkün değil, ama kültürel olarak böyle bir kaynaktan beslendiğini düşünüyorum. Zweig’in(Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu) ‘nda işlenen uzaktan sevme temalı romanında bile tek taraflı dahi olsa, bir faydaya uzandığı ve ulvi olmaktan uzak olduğu görülebilir. Daha fazla derine inmeden kitabımıza dönüyorum.

    Bu romanımızda ise; yazar, aşk, fedakârlık, annelik ve ihanet kavramlarını iki kadın karakter üzerinden sorgulamamıza imkân tanıyor. Âşık olan, fakat çocuklarından vazgeçemeyen Fransız kadını ile yine aynı kahramanımıza âşık olan ve aşkı için ailesi, serveti ve itibarından vazgeçen İngiliz kadınını karşılaştırma imkânı buluyoruz. Tabi her ikisi de evli olan kadınların eşlerine ihaneti ve bu ihanet için zemin sağlayan büyük hoşgörü konusuna girmiyoruz. Zira buradan çıkmamız zor olur. Ben özellikle çocuklarından vazgeçebilme noktasına ve yazarın hangi tarafı tuttuğuna dikkat çekmek istiyorum.

    Yazarımızın İngiliz soğukluğu ve menfaatçiliği aleyhine bir duruşu olduğunu ve Lady Dudley üzerinden bütün İngiliz kadınlarını suçladığını söyleyebiliriz. Markizin aşkının yüzeyselliği anlatılırken; Britanya’lılara özgü bencil tutumu ve aşkına dünyayı boyun eğdirtme vurgusuyla yine İngiliz düşünce dünyasına bir gönderme yapmaktadır. Bir diğer konu ise; Protestanlık ve Katoliklik karşılaştırmasıyla yine Fransız kadınının dini duyarlılığı ve erdemleri ön plana çıkarılmaktadır. Ve kitabın ana özünün; Kontesin aşkını yüreğine gömüp, erdemin yüceliğine vurgu yapması ve aşığını değil çocuklarını tercih ederek ölüme gidişine varan bir yüceltme ile yazar tarafından ödüllendirildiğini düşünüyorum.

    Gerek kitaplar, gerekse sinema ve tiyatro olsun, insanın iç dünyasındaki çelişkilerin anlatıldığı eserleri son derece dikkat çekici buluyorum. Beş Katlı Evin Altıncı Katı ‘ da olduğu gibi. Burada ana karakter Felix’in iki aşk arasındaki çelişkisi, diğer iki kadın karakter Kontes ve Markizin aileleri ve aşkı arasındaki çelişkileri, daha sonra iki kadının birbirlerine karşı tutumlarını belirlerken yaşadıkları çelişkiler uzun uzun incelenir. Daha sonra, tanımadığımız Nathalie kitabın sonunda yazdığı mektupta bütün bu çelişkileri Felix’e gösterir ve kahramanımızın etik yönden muhasebesini yaparak kitabı finale taşır.

    Son olarak söylemek istediğim kontesin bu kadar yoğun aşk duygusunu annelik vurgusuyla taşıması, kızını aşığıyla evlendirme çabası ve Felix’in yaşayamadığı anne baba sevgisini ve korumacılığını bu aşkta araması ilginç olan ve buralardan bakınca anlaşılması çok kolay olmayan kitabın başka bir yönüydü.

    Kitaba geri dönüp baktığımda aklımda özellikle kalan noktalar; çelişkiler, sorgulamalar, vicdan azabı, kıyaslamalar ve özellikle kontesin ölüm döşeğinde Felix’ i karşılaması oldu. Konunun ve mesajın tamamlanması adına başarılı bir sahneyle sayfanın kapatıldığını düşünüyorum. Sayfalar kapansa da artık ara sıra açılması gerektiğini biliyorum.

    Eksiklerimiz olabilir ama kitaba özür mahiyetinde elimden geleni yaptım:)
    https://hizliresim.com/4jBDZG

    Keyifli okumalar dilerim…
  • Gidemedim bir türlü yanına. Gözlerindeki nefret o kadar keskindi ki kocaman soğuk bir sınır çizmişti etrafına. Ama yorgundu da, merhamete susamış aciz bakışları vardı hem davet eden hem korkan. Bekledim öylece, uzaktan izledim bir süre. Elimdeki hasta listesinde onun da ismi vardı. Tarafıma dirençli bulantı, kusma nedeniyle konsulte edilen genç bayan hastanın yanında 6-7 yaşlarında oğlu da vardı gecenin bu saatinde. Üzerinde ince bir kazak, bu soğukta nedense üşümüyordu da. Diğer hastalar için işlerimi tamamlamaya çalışırken başından şahit olmuştum Zeynep Öğretmen'in acile gelişine.

    Sırasıyla giriş yaptırdığı sekretere, acil hemşiresine, doktora derdini anlatmak için harcadığı her bir çabayı izledim uzaktan.
    - ‘’Darp raporu için muayene olacaktım..’’ derken o kadar kısıktı ki sesi, sanki utanması gereken O’ymuş gibi.

    Bilgisayar başında söylenirken sekreterler;
    - ‘Her aklına esen geliyor darp raporu için bu saatte, şimdi uğraş dur adli rapor..vs . Sonra uğraştığımızla kalıyoruz burada, şikayetçi de olmaz çoğu!’’ diye yanındakine sesli sesli dert yanarken bakmadı hastanın gözlerine elbet. Sanki gecenin üçünde darp edilmek, şiddet görmek en büyük hobisiydi de, düşünememişti kimseleri bu bencillikle???

    Sonra acil odasına girdi hayalet gibi sessizce, kimseler duymadan fark etmeden işini bir bitirebilse. Hali de mecali de yoktu kimseye derdini anlatmaya, anlamazlardı da.

    Şikayetiniz ne diyen dr arkadaşa :
    -‘’Eşim beni darp etti..’’dedi usulca..
    Yüksek sesle tekrar sordu dr,
    -‘’ Bayan şikayetiniz nedir?’’
    Sonra tekrar -en büyük şikayetini, ağrısını, derdini, yarasını, isyanını- yüksek sesle tekrarladı Zeynep Öğretmen..
    -‘’Birkaç saat önce eşim beni dövdü, darp raporu…’’ demeye kalmadan ;
    -‘’Kim darp etti diye sormadım, şikayetin ne??, neren ağrıyor?? diye sordum, burası hastane, mahkeme değil..’’ diye sesini yükselten bayan doktor bir yandan da saatine bakıp söyleniyordu..
    -‘’Zaten hep de beni bulur bu hastalar , doldur şimdi adli raporu, hiç işim yok sanki..üff…’’ derken de gözlerine bakmadı elbet hastanın ..
    -‘’Geç şuraya .. nerene vurdu aç, göster ..’’derken perdeyi bile çekme ihtiyacı hissetmeden..

    ''Yaw be mübarek zaten merhamete muhtaç, nezaketsizlik de en büyük zulüm değil mi?? O da yaralamaz mı? Nezaket çok mu çok zor ya??’’ diye sayıklarken ben; kocaman, ama koskocaman sarılasım geldi yüreğine de…
    Daha beş dakikalık şahitlikte bu kadar ağırdı yükü, biraz boşaltsaydı keşke her ne varsa içinde… Anlatsaydı, ağlasaydı, nefes alsaydı keşke… Belli ki insanlar yüktü şimdi, ya da tüm güzel duygularını yutan koca karadelikler… Keşke güneş olsalardı, ya da gökkuşağı… Görseydi keşke… Aslında vardı öyleleri de… Şimdi kapkaranlıktı, göremezdi ki????

    Dişlerini sıktığı belliydi ağlamamak için, yüzünü çevirdi hızlıca. Omzunu, bacaklarını açtı. Vurduğu yerleri gösterecekti de, doktorun çalan telefonu ile bekledi sonra.
    _ ‘’Aşkımmm, Evet deliler gibi yorgunum bitanem.. Ama seni daha çok özledim... Yok beni almana gerek yok … Kaç kere aramışın canım, seni çok seviyorum, bu kadar üstüme düşmesen??..
    8’ de beni alabilirisin .. Dışarıda yesek?... Tamam hadi öptüm bitanemmm..’’

    Bugün dışarıda soğukta kalan bir hayvan için sosyal medyada bilmem kaç adet duyarlı paylaşım için zamanını feda etmişti dr arkadaşım da, karşısında insanlığa, merhamete, belki de sadece ‘’seni anlıyorum’’diyen samimi bir bakışa muhtaç hemcinsini nasıl göremiyordu bu duyarlılıkla bilemedim ki. Aç bir adamın karşısında kemali lezzetle en ala yemekleri yiyen biri misal.. Şahsi mutluklarımız daha mı bencil yapıyor acaba bizleri? O kadar kör edecek kadar kocaman mutluluklarımız var da … Mutluluk niye bulaşıcı değil ki??

    Yanına gitmek için muayenenin bitmesini bekledim sessizce. Yanında oğlu vardı ya, sıkıca tutmuştu ellerinden annesinin, hiç bırakmadı. Onun da gözlerine baktım uzunca, annesine ne kadar da benziyordu. Bal rengi, hafif ıslaktı gözleri ama misketler gibi de soğuk, öylesine sert ama cesur. Annesine yaklaşan herkese nefretle bakıyordu. Daha da sıkıyordu annesinin elini, bu yaşta tebessümün süslemesi gereken yüzünü öfkeyi de yüklenmiş yorgun bakışları, çatık kaşları kaplamıştı. Nefret vardı o gözlerde, sanki annesine her yaklaşacak adama saldıracak bir aslan gibi. Bu soğukta üşümüyordu da, bir ince kazakla apar topar geldiği belliydi. Öfke ya da korku, sıcaktı muhtemel… Büyüme hormonu almalılar diye kendi çocuklarımı ısrarla yatırdığım bu saatte hiç de uykusu yoktu bu koca adamın. Evet, karşımda koca bir adam vardı…. Önce ondan izin alma ihtiyacı hissettim neden bilmem.

    Annesi seslenirken adını duymuştum zira, adaletin temsili Ömer’di adı, daha şimdiden yükünü almışçasına...
    -‘’Afedersin, müsaade edersen annenle biraz konuşabilir miyim Ömer?’’ dedim yanına eğilerek.
    Konuşmadı, onaylar gibi başını salladı sadece. O da konuşmaktan çekiniyordu annesi gibi. Konuşmaktan aciz, sevgi dilini bilmeyen, şiddet diliyle hayatın içine eden, dünya dolusu gerzek varken niye susardı ki?? Gerçi gözleri konuşuyordu da, fazlaydı sanki. Hani derler ya; ‘’Şiddet eğilimi, şiddet olan evlerde yetişen çocuklarda gelişir, şiddeti normal görür, şiddet ehli olur ileride’’ diye. Ama ben bu gözlerde şiddetin beslediği acizlikte merhameti gördüm. Annesine merhameti… Mazluma, haksızlığa uğrayana şefkati… Bilmiyorum çözemedim ben bu denklemi… ??

    Adli rapor kağıdına baktım : ‘Ekimoz, kanama yok, fizik muayene normal. Birkaç kızarıklık.. vs, hayati tehlikesi yok’’ yazıyordu acelece yazılmış dr yazısıyla.
    Halbuki ekimoz (morluk ) birkaç gün sonra otururdu ki. Karnını muayene ederken gördüm; kolları, bacakları, boynu kızarıktı. Tırnağı kopmuş, saçları çekilmişti. Kaşında kurumuş kan aşağı doğru akmaya çalışmış, belli belirsiz duruyordu. Dudağını ısırmıştı darbeyle muhtemel, dişlerinde kan lekesi vardı.
    Ve karşımdaki bir insandı….

    Bacakları, elleri titriyordu. Zihni, hayalleri, ruhu, yüreği, cesareti, güveni, saygısı toptan yara almıştı. Evliliğini savaş meydanında yaşayan kadınlardandı Zeynep Öğretmen. Her dakika hesap yapan, gizleyen, kaçan, hesap biriktiren, susan… Öylesine yorgundu işte. Yorgundu da sorularım yarım kaldı. Ne gerekti. Sustu öylece..

    Hem sadece darp belirtisi bu mu ki?? Hiç gözlerine bakmadı ki muayenede dedim kendime. O kadar çok şiddet izi vardı ki…
    O gözlerde isyan vardı, hasret, korku, utanma, pişmanlık, kocaman nefret hatta ölme isteği....
    Yaw o kadar çok şey vardı ki, daha fazla misafir olsam o yüreğe öleceğim sandım da, belki de o yüzden kimse bakmıyordu gözlerine uzunca.

    -‘’İstirahat raporu ister misin?’’ dedim. Zira ilkokul öğretmeniydi, hayal edemedim tertemiz öğrencilerine güven duymayı, sevgiyi, paylaşmayı nasıl öğretecekti ki, hayatını paylaştığına bu kadar pişmanken. Yarım kalmış ruhunun hırçınlığıyla, zira yalnızlık ta hesap sorardı ki??
    …….
    Merhamet güzel şey... Aşk değil, merhamet….Aşktan bnlerce kez evla olan merhamet….Öylesine güzel.. Tedavi edemeyeceği yara var mı ki??..
    EY şefkat hem ne güzelsin.. hem de çok ağırsın be…