• Yana yana sevdik
    Nasıl da güzeldik öylece...
    ~kendimden hallice
  • Bir keresinde çok sevdiğim  dostum Mürsel demir şöyle demişti: 'Özlemeyi özledim.'Ne kadar yerinde ve makul bir söz.Farkında mıyız acaba bazı duygular yavaş yavaş ölüyor, artık unutuluyor. Bu duyguların başında özlemek geliyor kesinlikle.Teknolojinin gelişmesiyle şüphesiz çok şeye kavuştuk ; Dünyanın diğer tarafındaki sevdiğimize, akrabamıza hemen ulaşabiliyor, her an ondan haberdar olabiliyoruz; bu çok iyi birşey muhakkak ancak eskisi gibi özleyemiyoruz birbirimizi ... Eskiden hasretle beklerdik sevdiğimizi, ailemizi, dostumuzu. Aylarca mektup beklenirdi ,yollar gözlenirdi aşıklar sevdiklerinin mendillerini koyunlarında saklar, hasret giderirdi.Evet duygular bir bir ölüyor... Hatırlarım köyde bir kaç gece de bir toplanılır; meseleler, hikayeler söylenir, sohbetler edilirdi.Özellikle kış geceleri olurdu bu toplanmalar; kışın soğuğu o güzel sohbetler ile sıcacık olurdu.Güzeldi o günler, özlemek güzeldi, kadir kıymet bilmek güzeldi, komşuluk güzeldi... Su kuyudan çekilirdi, suyun kıymeti bilinirdi, buğdayı ekerdin ekmeği kendin yapardın, bu yüzden israf olmazdı ,çalışırdın alın teri dökerdin ama yediğinden tad alırdın.O yüzden düşününce iyi mi oldu böylesi yaşamak diye sormak lazım? Doğru teknoloji gelişti!Bİrbirimizi öldürmek için Daha büyük silahlar ürettik, uzaya gittik, dünyanın diğer tarafından hemen haberimiz oluyor her an, anında yolları köprüleri geçebiliyoruz belki; lakin kalpten kalbe aşılmaz  mesafe koyduk. Bir yandan da özlemeyi unuttuk, sevmeyi unuttuk, hayayı, terbiyeyi en güzel duygularımızı yitirdik. Hiçbir televizyon veya telefon bir mektubun taşıdığı duyguyu veremez,hiç bir dizi, film tren Garı'nda hasretle sevdiğini yolunu beklemeyi tutmaz.hangi beğeni sarılmanın yerini tutar.. Dünya yaşanacak bir yer olmaktan çoktan  çıktı eğer biz yeni bir dünya için güzel amaçlar uğruna yaşamayacaksak ne için yaşıyoruz teknolojiyi ne için kullanıyoruz. çocuklarımıza neleri bırakacağız ne öğreteceğiz biz onlara.. Bu yüzden teknoloji denen ayak bağına  bağlanmadan; Özlemek istiyorumgüzel yürekli insanları üç yaşındaki çocuklara tecavüz etmeyen,hayvanlara zulmetmeyen   insanları özledim.. şairin dediği gibi:
    Özlemek güzel gözlü çocukları
    Emekle  yanan ocakları
    Düş gibi umut gibi özlemek
    o yüzden yeniden  güzel gözlü çocukları özledim .. eski günleri, eski türküleri, eski dünyayı ..özlemeyi özledim...Hasan Ali Gezer
  • Önce bir soru sorarak başlayalım: İnsan bir hastalık vesilesiyle kendini öteki gibi hisseder mi? Bir soru daha soralım: Çevrenizdeki 'hastalıklı ötekiler' kimlerdir hiç düşündünüz mü bunu? Cevap veriyorum: Ben düşündüm, ama öyle bile isteye değil, zoraki haller içinde düşündüm. Çevremizde her daim müthiş bir sağlıklı hayat propagandası yapılırken düşündüm. Gencecik ve yaşlı 'düzgün' bedenler üzerinden estet bir 'asıl' portresi çizilirken düşündüm. Nasıl mı, anlatayım biraz…
    2016 yılının Temmuz ayı hepimiz için o fesat darbe girişimiyle hatırlanacak elbette ama benim için başka bir hatırlama vesilesi daha var, o da artık kol kola yaşamayı başardığım o tehlikeli rahatsızlığımla tanıştığım tarihtir temmuz ayı. Her şey bir türlü geçmeyen bir öksürükle başladı. Evet, öksürük der, geçeriz, hatta çarçabuk geçmesini bekleriz. Ama bendeki öksürük bir türlü geçmedi. Ve hep hastanelerin o belirli bölümlerine gitmekten imtina eden bendeniz, bir anda kendimi acayip bir serüvenin içinde buldum ve daha önce hiç duymadığım kelimeler ve kavramlarla tanıştım.
    Doktor hanım önce ciğerlerimi dinledi. Akciğer dediğimiz organ enteresan bir varlık. Vücutta kalp ve beyinle birlikte kendini yenilemekten uzak bir organ. Ve tahmin edeceğiniz gibi tehlikeli hastalıklar dediğimiz sinsi arkadaşların cirit atmayı en sevdikleri süngersi bir alan. Doktor hanım yapılan tetkikler sonucunda sağ akciğerimde dört santim kadar bir kitlenin olduğunu ve lenf bezlerinde de garip görüntülerin olduğunu söyledi önce. Doktor deyip ötekileştirmeyin hemen, onlar da insan, onların da duyguları var. Karşısında tehlikeli bir vaka var ve ona uygun cümleler arıyor. Bendeniz inatla durumu kavramaktan uzak bir halde sorup duruyorum tabii. Nedir, ne değildir, tehlikeli midir, alışıldık bir durum mudur diye… Ama öyle değil işte. Macera tam da buradan başlıyor.
    Bir dertten kurtulup bir diğerine toslamak
    Ertesi gün kendimi garip aletlerin olduğu bir odada buluyorum. Doktor arkadaş beni teskin etmek için türlü marifetlerle ehlileştiği o korkutucu süreci anlatıyor. Damar yolu açılıyor ve uçmaya başlıyoruz sevgili izleyiciler. Bir uzay filminde izlemiştim. Uzaya gönderilecek gönüllü için bir tür mutasyon süreci başlıyordu laboratuvarda. Deneğimizin orasına burasına çeşitli aletler değdiriliyor ve vücut uzay yolculuğuna hazırlanıyordu. Ben de kendimi tam da böylesi bir süreçte hissettim. Önce sakinleştiriciyi zerk ettiler. Sonra upuzun bir hortumla burnumdan akciğerlerime inip o tehlikeli bölgeden bir örnek aldılar. Hepsi 10 dakikada olup bitti. Yarı sarhoş çıktım odadan. Tek kaldığımda şunu düşündüm hep: Hastalığım büyük ihtimal tehlikeli bir şey çıkacak. Tamam, buna diyeceğim hiçbir şey yok. Modern tıbba hiçbir şekilde inanmıyorum, tamam ama tedavi sürecine kendimi bırakmaktan başka çarem de yok. Korkuyor muyum, niye inkâr edeyim, hem de deli gibi korkuyorum. O halde kendimi kader denizinin içine bırakmalıyım. Hür bir şekilde kulaç atmalıyım. Hastalığın beni ötekileştirmesine müsaade etmemeliyim. Başıma gelenleri bir oyun oynar gibi düşünüp içselleştirmeliyim. Bu tehlikeli arkadaşla olan yol arkadaşlığıma katlanmalıyım.
    Sonraki günler beklemekle geçti tabii. Alınan örnekler laboratuvara gönderilerek kesin tanının konmasına çalışıldı. Ve sevgili izleyiciler o gün geldi çattı. Her şeye hazırlıklı olarak ve tüm muhtemel senaryoları düşünerek, eşim ve yakın arkadaşım Doktor Gürcan Sünnetçi ile gittik hastaneye. O sonuç kâğıdı denen garip nesneyi elime aldım ve baktım. Durun, projektörü buraya yönlendirin şimdi, kamera da yakından çekebilir elbette. Ama o da ne, beklenen tehlikeli hastalığa dair bir işaret yok. Epikriz raporunda lenflerle alakalı bir hastalıktan şüphelenilmiş sadece. Tamam, bir dertten kurtulduk ama başka bir derde geldik tosladık. Doktor arkadaşım hastalığımın eğer lenflerle alakalı bir hastalıksa sevinmem gerektiğini söylüyor, eşim çok mutlu, çünkü akciğer kanseri denilen o tehlikeden sıyırdık.
    Peki, sonra… Ohooo, sonrası hızla gelişti. Önce Pet çekildik. Gelin hadi Pet'in ne olduğunu merak edenlere de anlatayım bu arkadaşı. Hani tomografi diyorsunuz ya, işte Pet onun epey ilerisi. Vücudunuzda ne var ne yok hepsine bakılabilen garip bir tecrübe. İçinizin her yerini, gizli saklı tüm köşelerini çekebilen bir tür fotoğraf makinesi. İşte onu çekildik ve garip bir şekilde vücudumun her yerinde kabarmış lenfler gördük. Bir iskelet resmi düşünün sevgili izleyiciler, değerli 'asıl'lar, işte o iskeletin içi simsiyah! Haydaa, başımıza bir de mediastenden küçük bir operasyon gelmesin mi… Hayatında doktora gitmeyen bendenizin başına neler gelmişti neler. Ve nihayet hastalığıma bir tanı konulabildi. Hodgkin Lenfoma olarak da bilinen lenf bezleri kanserine yakalanmıştım.
    Gelin burada biraz duralım. Tamam, kansersiniz, adını duymak bile korkutucu. Tamam, ölümcül bir hastalık, tamam psikolojiniz berbat halde, eee. Ee'si şu, işler o kadar da kötü değil aslında. Bir kere kanser denilen o geniş hastalık etrafında dağlar örülmüş durumda. İnsan bırakın kanseri çok basit bir hastalıktan bile güm diye gidebiliyor. Öte yandan kanserin etrafındaki efsaneleri yayanlar, bize bedenimizi bir makine gibi göstermek istiyor. Oysa kesinlikle öyle değil. Çok tehlikeli kanserleri atlatıp çok basit yollarla vefat eden çok insan var. Bu da bir ötekileştirme biçimi. Yani önce ve kesinlikle müsekkinlerden uzak durmalı. Sadece ilaçlardan bahsetmiyorum. Sözel müsekkinlerden de. Bir kanser hastasına asla "moralini yüksek tutmalısın" demeyin mesela. O bunu çok iyi biliyor ama uzun ince bir seyahate çıkmış, her hafta kolundan ya da portundan zehir gibi ilaçlar alan, sürekli kan değerlerine bakılan ve hep yüzüne acınarak bakılan birinden bahsediyoruz. Dolayısıyla siz onun moralini sözle değil başka şeylerle yükseltmenin yollarını arayın. Çünkü moral dediğiniz o şey zaten epey düşük olacak. Bir diğer yanlış da, kanser hastasını bir savaşçı gibi görmek, göstermek. "Ha gayret aslanım, sen bu hastalığı yenersin." Bunu demek o kadar tehlikeli bir şey ki, ya yenilme süreci başlarsa ne olacak. O psikolojiyi nasıl onaracaksınız. Ya da hadi hastalığı yendi diyelim, ya tekrarlarsa ne olacak. Hiçbirimiz ömrü boyunca savaşacak kadar güçlü savaşçılar değiliz ki. O yüzden burada da "Sen savaşçısın" demek yerine her gördüğünüz yerde o arkadaşınızın ellerinden tutabilirsiniz. Enerjinizi öyle de gösterebilirsiniz. Başka şeylerden bahsedebilirsiniz, çünkü arkadaşınızın aklı bu meseleyle dopdoludur zaten. Allah kullarını çeşitli dairelerden geçiriyor ömür boyunca
    Burada durduğumuz yettiyse kendi maceramdan devam edeyim. Evet, hepinizin duyduğu ama çoğunuzun hiç şahit olmadığı o süreç başladı: Kemoterapi. 12 tane alacağım bu arkadaştan da bahsedeyim size: Hastanenizin onkoloji ünitesine gidiyorsunuz, yatak da olabilen bir koltuğa uzanıyorsunuz ve uzman hemşire çeşitli ilaçlardan oluşan serumları başınızdaki makineye bağlıyor. Bu tatlı makine de damarlarınıza zarar vermesin diye o serum halindeki sıvı ilaçları belirli süreler halinde damarlarınıza zerk ediyor. Ortalama Üç dört saat sürüyor, sonra hoppp saçlar dökülüyor biraz, benim gibi esmerseniz hafif beyazlıyorsunuz, mideniz bulanıyor biraz. Hayat daha itinalı bir hale geliyor. Ama size bir şey söyleyeyim, damarlarınıza sadece zehir şırınga edilmiyor, Allah tarafından inanılmaz bir güç de geliyor üzerinize. Gündelik tabirle söyleyecek olursam "her şeyi o kadar da sallamıyorsunuz." Gelip geçiciliğinizin farkına varıyorsunuz. Ölümle dans ederken hayatın değerine; hayatın içinde gelip giderken ölümün kıymetinin farkına varıyorsunuz. Bir ayıkma hali yaşıyorsunuz. Canlı rüyalar görüyorsunuz, ölgün hayallere dalıyorsunuz. Bazı perdeler kalkıyor. Bazı görünmezliklere eriyorsunuz. Netleşiyor her şey. O yüzden tehlikeli hastalık yaşayanların yüzüne baktığınızda görebileceğiniz o 'temkinsiz' hal aslında size çok akraba olan arifane bir hal. Allah kullarını çeşitli dairelerden geçirir ömür boyunca. Sizin daireniz de bu. Siz bir uzaylı, bir öteki değilsiniz. Saçlarınız yine çıkacak, renginiz yerine gelecek yine, moraliniz düzelecek ama unutmayın ki, Allah içinize bir ışık bıraktı, bir nur. O nurun kıymetini bilin.
    Hadi mikrofonu hazır almışken kendimden bahsetmeyi sürdüreyim. Kemoterapi ajanlarımı almaya devam ediyorum. Hafiyelik sürüyor ama çok şükür iyiyim, koruyucu tedaviye geçtik. Sadece ilaçlar sayesinde değil, başta bu dünyada tanıdığım en mükemmel insanlardan olan, insanı tedavi eder gibi elini sıkan doktorum Hakkı Onur Kırkızlar sayesinde oldu. O bir üniversiteye hoca olarak gitti ama geride iyiliği kaldı. Sonra eşim ve ailem. Hepsine kalp kalp kalp. Sonra arayan soran herkese de aynı dileklerimle teşekkür edeyim ve son olarak şunu söyleyeyim: Yolda, otobüste, metroda maske takan birini gördüğünüz zaman ondan korkmayın, ondan uzaklaşmayın, o sizden korunmak için takıyor maskeyi, size hastalığını geçirecek bir ajan taşımıyor. Çünkü korunaksız, çünkü kan değerleri çok düşük. Lütfen gülümseyin. Benim başıma gelmez dediğiniz her şey gelebiliyor insanın başına. Ve güler yüzlü olmak neydi onu hatırlayın. Gülerken, ağlarken, ölürken, yaşarken güler yüzlü olmak…

    Mustafa Akar -Lacivert Dergi