• “Böyle bir geceyi bütün varlığımızla içemeyişimizin sebebi, kafamızı birçok saçma şeylerin doldurmuş olmasıdır. On bin, yirmi bin sene evvelki insanlar gibi olabilsek, tabiatı onların gözüyle görsek, muhakkak ki şimdi burada böyle sükûnetle oturamazdık. Onlar güneşi, ayı, falanca büyük tepeyi veya filan bulutu ve yıldırımı babalarının hayrına mı Allah yaptılar? Onlar tabiatta saklı duran ruhu bizden iyi anlamışlardır. Halbuki bizim bunu yapmamıza imkân yok. Minimini kafalarımızı ukalaca kitaplar, birbirinden çürük bilgiler, neticesi olmayan hesaplar ve Allah kahretsin, karmakarışık menfaat düşünceleri dolduruyor... Söyle, hangi ilim, hangi şiir, hangi aşk, hangi devlet bu manzaradan daha güzel, daha muhteşemdir? Buna rağmen burnumuzu kaldırmadan bozuk kaldırımlarda yürüyüp gitmekte devam ediyoruz. Dünyadaki insanların acaba kaç binde biri şu anda başını aya çevirmiştir? Halbuki o her şeyi, herkesi görüyor ve gafletimizin üstüne o tatlı, iyi tebessümünü serpiyor.
    Sabahattin Ali
    Sayfa 93 - Yapı Kredi Yayınları
  • EDEBİYAT

    Victor Hugo hakkında az bilinen 10 şey


    Romantik akıma bağlı şair, romancı ve oyun yazarı, aynı zamanda Fransa'nın en büyük yazarı olarak görülen Victor Hugo kimdir? Peki, edebiyat tarihinin en önemli isimlerinden olan Victor Hugo'yu gerçekte ne kadar tanıyoruz? İşte Victor Hugo hakkında az bilinenler...

    ''Öldükten sonra yaşamak istiyorsanız; ya okumaya değer şeyler yazın, ya da yazılmaya değer şeyler yaşayın!''

    1.Victor Hugo'nun en önemli başyapıtlarından biri olan ve sayfaları ile göz dolduran Sefiller'i yazmak Victor Hugo'nun epeyce zamanını aldı. Victor Hugo Sefiller'i tamamladığında takvimler 1862 yılını gösteriyordu. Hugo'nun Sefiller üzerinde tam 17 yıl çalıştığı düşünülüyor.


    ''Yarınlar hep güzel olacak denir. Oysa bugünler, dünün yarınları değil midir?''

    2. Hugo yazı yazarken, ilham gelmediğini hissettiğinde tüm kıyafetlerini çıkarıp hizmetlisine verir ve yanında yalnızca kalem ve kâğıt ile kendini bir odaya kapatırdı. Yaşlılıktan bir o kadar korkan Victor Hugo, sağlığına her zaman dikkat ederdi. Ve yazarken dikkatinin dağıtmamak için ya da dışarı çıkamamak için salı günü hariç bütün kıyafetlerini bir dolaba kilitlerdi.



    ''Öldürmek için silah, hançer mi olmalı? Saçlar bağ, gözler silah, gülüş, kurşun olamaz mı?''

    3. 1868 yılında eşi Adeleyi kaybeden yazar, Fransız-Alman savaşının bitmesi ve cumhuriyetin kurulmasının ardından Paris'e döndü. Kıtlık yüzünden hayvanat bahçesindeki hayvanların kesilip yendiği dönemleri günlüğünde "bilmediğimiz şeyleri yiyorduk" gibi ifadelerle anlattı. Bu dönemde ayrıca Korkunç Yıl isimli şiirini yazdı ve ulusal bir kahraman olarak nitelendirilmeye başladı.



    ''Dürüstlük cesaret. Eğer zekân yetmiyorsa yalan söyleme, cesaretini kullanıp dürüst olmayı dene.''

    4.Victor Hugo sadece bir yazar değil, aynı zamanda resmi bir azizdir. Hugo ölümünün kırkıncı yılında Budizm, Hıristiyanlık, İslam ve diğer dinleri bir araya getiren bir Vietnam dinince aziz ilan edildi. Cao Dai olarak adlandırılan bu inanış 1926 yılında sistematikleşti ve inanışın ilk azizlerinden biri de Victor Hugo'ydu. Bu inanışın kutsal kabul ettiği kişiler arasında Buddha, Hz. İsa, Hz. Muhammed, Jeanne d'Arc, Julius Ceaser ve Konfüçyüs de bulunuyor.



    ''Bir milletin büyüklüğü, nüfusunun çokluğu ile değil, akıllı ve fazilet sahibi adamlarının sayısı ile belli olur.''

    5. Romantizm akımının en tanınmış yazarlarından olan Victor Hugo, ilk romanı Notre Dame'ın Kamburu ile edebiyat alanındaki başarısını ortaya koydu. 1843 yılında Victor Hugo'nun başından onu çok etkileyen bir olay geçti. Kızının bir kaza sonucu boğularak ölmesi sebebiyle, ünlü sanatçının 1852 yılına kadar herhangi bir eser vermedi.



    "14 yaşımdayken karnımı doyurmak için bir parça ekmek çaldığımda beni zindana attılar ve orada tam 6 ay bedava ekmek verdiler. Hayatın adaleti budur."

    6. Fransız Devrimi ve Louis Napoleon'un 1851'deki zaferinden sonra Victor Hugo kendiniFransa'nın düşmanı ilan etti ve gönüllü bir sürgüne gitti. 1870'te Fransa'ya dönüşüne kadar Brüksel, Jersey ve Guernsey gibi yerlerde yaşayan Victor Hugo eşi Adele Foucher'in 1868'de vefat etmesi üzerine düzenlenen cenaze törenine de sürgünde olması sebebiyle katılamadı.



    "İnsanların hepsi belirsiz bir süre için ertelenen ölüm cezasına mahkûmdurlar.''

    7. Victor Hugo 80. yaşına girişini Fransa tarihinin en gösterişli törenlerinden biriyle kutladı. Yazarın 80. yaşına girişi şerefine yaklaşık yarım milyon kişi yazarın evinin önünde bir geçit töreni düzenledi. Bu sırada Victor Hugo evinin önünde, torunlarıyla birlikte oturuyordu. 5000 müzisyenden oluşan bir ekip bu tören sırasında yazarın onuruna Fransa'nın ulusal marşını çaldı.



    ''İnsan insanın canavarıdır.''

    8. Yazarın görkemli doğum gününden birkaç yıl sonra gerçekleştirilen cenaze töreni de doğum gününden aşağı kalmıyordu. Hugo'nun cenazesine öyle çok kişi katılmıştı ki geçit töreninin tamamlanması tam altı saat sürdü. Yazarın naaşı Paris'te bulunan ünlü Zafer Takı'nın altına yerleştirildi ve Hugo'ya saygılarını sunmak için gelenlerin sayısı iki milyonu buldu. Victor Hugo'nun naaşı Alexandre Dumas ve Emile Zola ile aynı mahzende gömülüdür.



    ''Seyahat etmek, her an doğup ölmek gibidir. Belki de yolcu bu değişen ufuklarla insan yaşamı arasında bir yakınlaşma yapıyordu.''

    9. Victor Hugo'nun sefiller romanındaki 800 kelimelik cümle, aslında Fransız edebiyatındaki en uzun cümledir: Tarihin mutlaka hafifletici nedenler bulacağı bir babanın oğluydu, ama bu baba, ayıplanmaya layık olduğu kadar, saygıya da layıktı, özel erdemlerinin hepsine, kamuyu ilgilendiren erdemlerin de birçoğuna sahipti; sağlığına, servetine, şahsına, işlerine büyük özen gösterir, bir dakikanın bile değerini bilirdi, ama bir yılın değerini her zaman bilmezdi; itidalli, sakin, uysal, sabırlıydı; babacan adam, iyi bir prensti; eşiyle yatardı ve sarayında evlilik yatağını burjuvalara göstermekle görevli uşaklan vardı, çünkü eskiden ailenin büyük kardeş kolunun gayrimeşru ilişkilerini açıkça sergilemelerinden sonra, düzenli kan koca yatağının iftiharla teşhiri faydalı olmuştu; bütün Avrupa dillerini bilirdi, daha ender görülmüş bir durumdur bütün imtiyaz ve çıkarlann dillerini bilir, konuşurdu; orta sınıfın olağanüstü bir temsilcisiydi, ama onu aşardı ve sonuçta ondan daha büyüktü; kanının değerini takdir etmekle birlikte, özellikle kendi özdeğerine güvenmek ve kendi soyu sorununda, bu çok özel sorunda Bourbonlar'dan değil, Orleanslar'dan olduğunu ilan etmek dirayetini göstermişti; ancak Zat-ı Sani-leri iken soyunun en birinci prensiydi, ama majeste olduğu gün gerçek bir burjuva oldu; toplum içinde uzun ve dağınık, özel hayatında kısa ve özlü konuşurdu; cimri olduğu söylenirdi, ama bunun kanıtı yoktu; aslında kendi fantezileri ya da görevleri söz konusuysa, müsrifliğe karşı pek duyarlı değildi; asilzadeydi, ama şövalye değildi; sade, sakin ve güçlüydü, ailesi ve saray halkı tarafından çok sevilirdi, hoşsohbetti, doğru yolda bir devlet adamıydı, içten soğuktu, o an ilgi duyduğu konuya kendisini tamamen verirdi, daima mümkün olduğu kadar yakından idare ederdi, kin duymak da, minnet duymak da elinden gelmezdi, üstünleri sıradan olanlara karşı merhametsizce kullanırdı, tahtların altında sağır bir uğultuyla homurdanan o esrarlı ittifakları parlamento çoğunluklanyla oyuna getirmekte ustaydı, açıkyürekliydi, bazen açılmakta ihtiyatsızlığa kadar vardı, ama bu ihtiyatsızlık içinde bile fevkalade becerikliydi; tedbiri, çehresi, maskesi boldu; Fransa'yı Avrupa'yla, Avrupa'yı da Fransa'yla korkuturdu, ülkesini sevdiği kesindi, ama ailesini tercih ederdi; otoriteden çok, hakimiyete ve kibirden çok otoriteye değer verirdi, ki böyle bir tutumun şu felaket yanı vardır: Her şeyi başarıya çevirdiğinden hileyi kabul eder ve alçaklığı kesinlikle reddetmez, buna karşılık şu faydalı yanı da vardır: Siyaseti şiddetli çatışmalardan, devleti kopmalardan, toplumu bela ve sıkıntıdan korur, titiz, dürüst, uyanık, dikkatli, nüfuzlu, yorulmak bilmezdi, bazen kendi kendini yok saydığı, yalanladığı olurdu; az önce Avusturya'ya karşı cesur, İspanya'da İngiltere'ye karşı sebatkârdı, Anvers'i bombaladı, Pritchard'a tazminat ödedi; Marseillaise'i tam bir inançla söylerdi; yorgunluğa, bitkinliğe, güzellik ve ideal zevkine, cüretkârca cömertliklere, ütopyaya, ham hayale, öfkeye, boş gurura, korkuya yabancıydı; gözü pekliğin her türlüsüne sahipti; Valmy'de General, Jemmapes'da askerdi; sekiz defa suikaste uğradı ve hepsinden gülümseyerek çıktı; bir humbaracı kadar sert, bir düşünür kadar cesurdu; sadece Avrupa'nın sarsıntıya uğraması ihtimalleri karşısında endişelenirdi, büyük siyasi maceralara göre değildi; hayatını tehlikeye atmaya daima hazırdı, ama eserini asla, kendisine bir kral olarak değil, bir zekâ olarak itaat edilmesini sağlamak için iradesini etki kılığına sokardı; gözlem yeteneği vardı, ama kehanet yeteneği yoktu; düşüncelere pek önem vermezdi, ama insanları değerlendirmesini bilirdi, yani hüküm vermek için görmesi gerekirdi; süratli ve keskin bir sağduyusu, pratik bir zekâsı vardı, kolay konuşurdu, belleği çok güçlüydü; Sezar, İskender ve Napoleon'la tek benzer noktası olan bu güçlü bellekten daima yararlanırdı; olayları, ayrıntıları, tarihleri, özel isimleri bilir, kitlenin eğilimlerini, tutkularını, dehalarını, ruhların iç özdeyişlerini, gizli ve karanlık isyanlarını, tek kelimeyle, bilincin görünmez akımları diyebileceğimiz şeylerin hiçbirini bilmezdi; Fransa'nın üst tabakasında kabul görüyordu, ama alt tabakalarıyla pek uyuşmuş değildi; incelikle her işin içinden sıyrılırdı, fazla hükümet eder, yeterince saltanat sürmezdi; kendi kendisinin başbakanıydı; büyük fikirlerin karşısına küçük gerçeklerden engel çıkarmakta pek ustaydı; uygarlık, düzen ve organizasyon konusunda ki yaratıcılığını bir melekeyi, bir çeşit formalite ve çekişme esprisiyle birleştirirdi, bir hanedanın kurucusu ve hakkın savunucusuydu; biraz Charlemagne'e, biraz da bir avukata benzerdi, kısaca yüksek ve orijinal bir kişilikti; Fransa'nın kaygılanmasına rağmen güçlü devlet olmayı bilen bir hükümdardı, – Louis-Philippe yüzyılın en seçkin kişileri arasında yer alacaktır ve şan ve ünü biraz sevseydi, yararlılık duygusuna sahip olduğu kadar azamet duygusu da taşısaydı, tarihin en ünlü yöneticileri sırasına geçerdi.

    "Ben bile kendimi tanıyamıyorum; kendi kendime yabancıyım, kim olduğumu ve adımın ne olduğunu, yalnızca Allah bilir."



    "Mahomet başlıklı şiir..
    Hugo'nun, 1855 yılında sürgündeyken yazmaya başladığı ve hâlâ Fransa'nın gerçek anlamdaki tek destanı olarak kabul edilen "La Légende des Siécles" (Yüzyılların Efsanesi) adlı eserinde yer alıyor."

    MAHOMET (HZ. MUHAMMED)

    Vazifesinin yakın olduğu içine doğmuştu

    Metindi, kimseyi kınamıyor, incitmiyordu

    Yolda gördüğü kimselerle selamlaşıyordu

    Her gün sanki biraz daha yaşlanıyordu

    Oysa sadece yirmi ak vardı siyah sakalında

    Durup su içen develeri izliyordu arada sırada

    Böylece, deve güttüğü zamanları hatırlıyordu.

    Sanki Cenneti görmüş, İlahi Aşkı bulmuştu

    Sanki kâinatın yaratılışına şahit olmuştu

    Alnı dik, yanakları kusursuz, benzersizdi

    Kaşları ince, bakışları anlamlı ve keskindi

    Boynu, gümüş bir testinin boğazıydı sanki.

    Tufanın sırlarını bilen Nuh'un havası vardı.

    Ona danışmaya gelenlere, adil davranırdı

    Kimi itiraf eder, kimi güler ve inkâr ederdi

    Sessizce dinler, en son konuşurdu kendisi

    Ağzından dua ve zikir hiç eksik olmazdı

    Çok az yer, karnının üzerine taş koyardı.

    Boş durmaz, koyunlarını sağıp oyalanırdı

    Oturur yere, elbiselerini kendi yapardı

    Artık genç değildi, eski gücü de kalmamıştı

    Yine de, herkesten daha fazla oruç tutardı

    Altmış üç yaşında, bir ateş sardı vücudunu

    Kutsal Kitap Kur'an'ı bir kez daha okudu

    Sonra, sancağı, Said'in oğluna teslim etti.

    Onlara: "Artık aranızdan ayrılma vakti geldi

    Allah birdir, hep onun yolunda savaş" dedi.

    Mahzundu, bakışlarında, yurdundan zoraki

    Sürülen yaşlı bir kartalın hüznü vardı sanki

    Yine, her günkü vaktinde mescide geldi,

    Ali'ye tabi olanlar da arkasından geliyordu

    Ve, kutsal sancak rüzgarda dalgalanıyordu.

    Benzi soluktu, döndü ve kalabalığa seslendi

    "Ey insanlar, ömür bitiyor, hayat gelip geçici

    Biz, karanlıkta birer zerreyiz, yüce olan O'dur

    Ey insanlar, O'ndan başka rehberim yoktur

    Onsuz bir değerim olmazdı."

    Bir zat ona : "Ey müminlerin gerçek Sultanı!

    Seni dinler dinlemez, herkes inandı sözüne

    Sen doğduğunda, bir yıldız doğdu gökyüzüne

    Kisra sarayının üç kulesi birden devrildi" dedi.

    O da: "Melekler ölümümü müzakere etti;

    Vakit tamam, dinleyin! Eğer herhangi birinize

    Bir kötülük yaptıysam, çıksın herkesin önünde

    Ben ölmeden, gelsin intikamını alsın şimdi;

    Kime vurmuşsam, o da bana vursun" dedi.

    Ve uzattı usulca asasını oradan geçenlere.

    Yaşlı bir kadın, bir koyunu kırpıyordu eşikte

    Ona: "Tanrı yardımcın olsun!" diye seslendi.

    Bakışlarında bir hüzün vardı, oldukça bitkindi

    Dalgındı; birden, şöyle dedi: "Herkes duysun!

    Allah benim adımı andı! Bundan emin olun

    Topraktan insan, nurdan bir peygamberim

    İsa'nın getirdiği dini tamamlamaya geldim.

    Ashabım, ben sabır taşıyım, İsa tatlı dilliydi.

    Zira her şafak, doğacak güneşin müjdecisi

    İsa benden önce, ama ne Tanrıdır ne de oğlu

    O, gülü koklayan Bakire Meryem'den doğdu.

    Unutmayın, ben de etten kemikten bir faniyim

    Kuruyan bir balçıktan başka bir şey değilim;

    Şu dünyada başıma gelmeyen şey kalmadı;

    Çektiğim çilelere, yol olsa, dayanmazdı

    Baskı ve işkenceden, şu bedenim çok çekti;

    Ve eğer işlediğimiz her bir günahın bedeli

    Korkunç bir haşere olsaydı, o karanlık mezarı

    Bize dar eder, cehenneme çevirirdi orayı.

    Tekrar tekrar bedenlenir cehennem ehli

    Ve kurtlar yeniden kemirir tüm bedenlerini

    Böylece, defalarca tükenir ve yeniden dirilir

    Cezalarını çekince de, yeniden huzura erişir.

    Ben, kutsal savaşların mütevazı meydanıyım

    Bazen bir efendi bazen de bir köle gibiyim

    Kelamım, tıpkı çöldeki kum ve kuyular gibidir

    Bir sözüm korkutuyorsa, bir diğeri müjdecidir;

    Ey inananlar! Çektiklerimi görüyorsunuz işte!

    Karşıma alıp, insanı aldatıp yeniden delalete

    Sürüklemek isteyen o dehşet saçan iblisleri

    Engellemeye çalıştım, bağladım o pis ellerini

    Çoğu zaman, Yakup gibi, karanlıklar içinde

    Çarpıştım durdum, görmediğim kimselerle;

    Fakat insanlar beni özellikle öldürmek istedi

    Bana karşı sürekli kin ve kıskançlık besledi

    Ben ise, asla, Hak davamdan vazgeçmedim

    Onlarla savaştım, ama kimseden incinmedim

    Savaş boyunca: "Bırakın yapsınlar!" diyordum

    Kanlar içinde tek yaralı ben olayım istiyordum

    Varsın hepsi vursun bana, zaten durmazlar ki

    Zira sağ ellerine Ayı, sol ellerine Güneşi

    Versem de, düşmanlarım vazgeçmezdi asla

    Yine de saldırırlardı bana şu çileli yolculukta

    Fakat ne olursa olsun geri adım atmadım

    Zira bu kutsal dava uğruna tam kırk yıl savaştım

    İşte, böyle geçen bir ömrü nihayet tamamladım

    Şimdi Allah'a gidiyorum, dünyayı geride bıraktım.

    Greklerin Hermès'i, Yahudilerin de Lévi' yi

    Desteklediği gibi siz de hiç bırakmadınız beni

    Çektiğiniz bu sıkıntılar, mutlaka son bulacak

    Bu soğuk, ıssız geceye elbet Güneş doğacak

    Müminler, asla ümidinizi kesmeyin O'ndan

    Zira Kronnega dağlarını aslan yuvası yapan,

    Denizleri incilerle, karanlıkları da yıldızlarla

    Donatan Allah, elbet sizleri de koymaz darda.

    Sonra: "O'na inanıp teslim olun " diye ekledi

    İnanmayan, ancak, inkâr da etmeyenlerin yeri

    Cennet ile cehennemi ayıran duvarın üzeri

    Kararmıştır kalpleri, günah işlemek tek işleri;

    Hiç kimse tamamen günahsız değildir belki

    Ama çabalayın ki, Allah cezalandırmasın sizi

    Namaz kılın, bütün azalarınız değsin yere

    Zira o dayanılmaz cehennem ateşi, sadece

    O'nun için yere kapanmayan bedenleri yakar

    O, kapkaranlık dünyayı, masmavi gökle açar;

    Misafiri sevin, dürüst olun, adaletle hükmedin

    Yüce katında türlü türlü nimetler var sizin için

    Yedi göğü geçmek için altın eğerli atlar,

    Ve yıldırımları geride bırakan hızlı arabalar

    Huriler, tertemiz, hep ter ü taze ve neşeli

    İncilerden yapılmış köşklerde oturur her biri

    Cehennem ateş ehlini bekler, vay hallerine!

    Ateşten ayakkabıları olacak ve giydiklerinde,

    Sıcaklıkları kazan gibi beyinlerini kaynatacak

    Cennet ehli ise, pek neşeli ve gururlu olacak."

    Biraz durdu, hep ümitli olmalarını öğütledi

    Sonra, ağır adımlarla yürümeye devam etti

    Ardından : "Ey insanlar! Size sesleniyorum

    Vakit saat doldu, ebedi bir âleme gidiyorum

    Belki bu sizinle son görüşmemiz, acele edin

    Beni tanıyan herkes gelip son kez dinlesin

    Bir hatam olduysa, yüzüme söylesin" dedi.

    Kalabalık sessizce sağa sola açılıp yol verdi

    Gitti ve Ebufleya Kuyusunda sakalını yıkadı

    Biri ondan üç drahmi istedi, çıkardı verdi

    "Şimdi, mezara bırakmaktan daha iyi" dedi.

    Herkesin, bir güvercininki gibi ışıl ışıldı gözleri

    Bakıp, kendilerini hep kollayan o yüce insana,

    Ağlıyordu halk; evine kadar eşlik ettiler ona

    Birçoğu gözünü bile kırpmadan orada bekledi

    Bütün geceyi dışarıda taşların üzerinde geçirdi

    Ve ertesi sabah, günün ağardığını fark edince

    "Ben artık kalkamıyorum, dedi, Ebubekir'e

    Kitap'ı alıp yanına, sen kıldıracaksın namazı."

    Eşi Aişe de o sırada cemaatin arkasındaydı

    Ebubekir okuyor, Muhammed ise dinliyordu

    Nihayet, okuduğu ayetleri usulca bitiriyordu

    O, dua ve zikrini yaparken herkes ağlıyordu

    Ve, Ölüm Meleği çıka geldi akşama doğru

    "İçeri girebilir miyim" diye müsaade istedi

    "Gelsin" dedi. Dünyaya açtığı o ilk günkü gibi

    Yine ışıl ışıl parlıyor ve gülümsüyordu gözleri,

    Ve, Melek ona : "Allah seni bekliyor" dedi

    Memnuniyetle, dedi. Şakakları şöyle bir titredi

    Bir an aralandı dudakları ve ruhunu teslim etti
  • 223 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Öncelikle, şunu belirtmek isterim ki, kitaba bayıldım.!!!
    Yazarın kalemini, tasvirini, üslubunu, çok sevmemden dolayı mı, diye kendime sormaktan alıkoyamadım, fakat hayır kesinlikle nefis bir kitap...
    Bu övgüyü fazlasıyla hak ediyor...
    Beni takip eden arkadaşlarım, bilir ki, okuduğum, kitaptan fazla alıntı eklemiyorum...
    Başka okurlar, için biraz merak kalsın okurken kendiler keşfetsinler, istediğim için...
    Ama bu kitap bu tezimi çürüttü...
    yapıcak bir şey yok. :)

    Yaşanmış gerçek bir olaydan yola çıkılarak yazar, tarafından günlük şeklinde kaleme alınmış bir yolculuğun hikayesi...
    Hristiyan ve dinine bağlı bir genç olan Paulo Coelho, Geleneğ'e bağlı RAM tarikatı üyesi bir Hristiyandır...
    Hristiyanlıkta kutsal kabul edilen tören ve ayinlerden sonra bir kılıç sahibi olmakla şereflendirilmiştir...
    Yazar, Santiago de Compostela yolunu yürümek ve bu yolun sonuna vardığında bir hacı olmak zorunda ve kılıcını bulmak zorundadır...
    Kendisine bir rehber edinerek yaşadığı deneyimleri ve olağanüstü olayları bir günlük şeklinde kaleme alır ve bunu bir kitaba dönüştürür...
    İşte elimizdeki kitap bu olağanüstü yolculuğun ve büyük Hristiyan haccının kitabıdır...

    Konu, gerçekten ilgi çekici, özellikle ben Hristiyan haccını çok merak eden biri olarak ve bizim dinimizle olan farkını da görmek adına bu kitabı okumak istedim.!
    Hristiyan diniyle ilgili de bilgiler içeriyor ama bunlara iyice girerek okuru sıkmıyor...
    Bölüm bölüm yazılmış.
    Bölümler çeşitli isimler içeriyor ;
    Yaratan ve Yaratılan, Zalimlik, Haberci, Sevgi, Evlilik, Coşku, Ölüm, Kişisel Kusurlar, Fetih, Delilik, Emir ve İtaat, Gelenek gibi...
    Kitapta bir ön deyiş, bir de son deyiş var...
    Güzel tasarlanmış bir kitap, aynı zamanda
    20 yıl sonrasında yazarın, hisleri de kitabı renklendirmiş...

    Kitap elbette baştan sona Hristiyan sofuluğu içeriyor, bu sebeple bence herkese uygun bir kitap değil, diye düşünüyorum...
    Sabırlı olmak lazım, hızlı okunan kısımları da var yavaş okunan kısımları da...
    Kitap yine bazı egzersizler içeriyor, aynı bölüm içerisinde yazar'ın yaşarken hissettikleri de kitapta dikkat edilesi güzelliklerden...

    Kitabın başı da sonu da bence merak uyandırıcı...

    Ben Müslüman, olmama rağmen pek çok medeni insan, gibi diğer dinlere ve inananlara da saygı duyuyorum, bu sebeple okumam biraz daha kolay oldu...
    Yine aynı şekilde inanmasanız bile saygıyla okuyup dalga geçmeden ve alay etmeden bitirmenizi tavsiye ederim...

    Kitap, içerisinde bolca mekan ve manzara tasviri mevcut...
    Yazar, uzun ve oldukça görkemli yerlerden geçerek uzun bir yolculuk yapıyor...

    Paulo Coelho'nun bence en anlamlı eseri diyebilirim.!
    Hem gerçek bir yaşanmışlık olmasından,
    hem bir günlük ve anı özelliği taşımasından dolayı, biraz da roman tadın da dersek edebiyatın neredeyse bütün türlerine hitap etmiş oluruz...
    Müslüman haccıyla, ilgili de keşke böyle hatta bundan daha detaylı bir kitap yazılabilse demiyor da değilim...

    Kitaptan öğrendiğim ve not aldığım birkaç küçük cümle var, sizlerle paylaşmak isterim:

    - Bilgeliğin gerçek yolu ; sevgi içermeli, hayata uygulanabilmeli ve herkese hitap etmelidir...

    - Hristiyanlıkta birinci bin yılda üç kutsal yol seçilmiştir ;
    Birinci yol, Aziz Petrus'un Roma'daki mezar yoludur. Bu yolu yürüyenlere Gezginler ismi verilir ve simgeleri de haçtır...
    İkinci yol, Hz. İsa'nın Kudüs'teki mezarına giden yoldur, bu yolu yürüyenlere Palmistler deniyor, ve simgeleri de palmiye dallarıdır... Üçüncü yol, havari San Tiago'nun mezarına giden yoldur, yıldız tarlası da deniyor...

    Ve biraz da kitabın sayfaları arasında dolaşayım, istiyorsanız...

    " Yanında bin, ve sağında on bin düşer ;
    Fakat sana yaklaşmaz...
    Şer sana dokunmayacaktır,
    Çadırına veba da, yaklaşmayacaktır...
    Çünkü bütün yollarında seni tutsunlar diye,
    Mekeklerine, senin için emredecektir..."

    Kitabı, Hristiyan haccını, merak edenlere,
    kısa, anı, roman ya da günlük olarak okumak isteyen herkese keyifle tavsiye ediyorum.!
    Okunası nefis bir kitap...
  • Uyku ve erde hakkında çok iyi konuşabilen bir bilgeyi övdüler Zerdüşt’e: O,  bu yüzden çok saygı görmekte ve ödüllendirmekteymiş ve tüm gençler onun kürsüsü önüne oturdu. Ve şöyle konuştu bilge:

    ‘’Uykuya saygı duyun ve ondan utanın! Bu başta gelir! Ve iyi uyumayan ve gece uyanık duran her şeyden sakının!

    Hırsız bile utangaçtır uyku önünde, hep sessizce süzülür gecenin  karanlığı içinde. Oysa utanmazdır gece bekçisi, utanmadan taşır borusunu.

    Basit bir sanat değildir uyumak; onun iç ve ondan utanın! Bu başta gelir! Ve iyi uyumayan ve gece uyanık duran her şeyden sakının!

    Hırsız bile utangaçtır uyku önünde, hep sessizce süzülür gecenin  karanlığı içinde. Oysa utanmazdır gece bekçisi, utanmadan taşır borusunu.

    Basit bir sanat değildir uyumak; onun için bütün gün uyanık durmak gerekir.

    Gün içerisinde on kez başa çıkmalısın kendinle; bu iyi bir yorgunluk getirir ve ruhun afyonudur..

    On kez barışmalısın tekrar kendinle; çünkü kendini aşmak acıdır ve kötü uyur dargın olan.

    Gün içerisinde on gerçek bulmalısın; yoksa gece de hala gerçeği ararsın ve ruhun aç kalır.

    On defa gülmelisin gün içinde ve neşeli olmalısın; yoksa o sıkıntı babası miden seni gece rahatsız eder.

    Çok azı bilir bunu; ama insanın iyi uyumak için tüm erdemlere sahip olması gerekir. Yalancı şahitlik mi yapacağım?  Zina mı yapacağım?

    Komşunun bekçisiyle mi oynaşacağım? Tüm bunlar iyi bir uykuyla çelişirler.

    Tüm erdemlere sahip olunsa bile bir şeyin daha bilinmesi gerekir: Erdemlerin de uykuya uygun zamanda gönderilmesi.

    Bu terbiyeli kadıncıklar, senin yüzünden birbiriyle kavga etmesinler diye, ey talihsiz kişi!

    Tanrıyla ve komşuyla barışık olmak: Bunu ister iyi uyku.

    Ve komşunun şeytanıyla da barış! Yoksa bütün gece seninle uğraşır.

    Baştaki yöneticileri say ve onlara itaat et, hatta kötü yöneticileri de! İyi uyku böyle ister. Güç yamuk bacaklar üzerinde gezmeyi seviyorsa ben ne yapabilirim ki?

    Benim için koyunlarını en yeşil çayıra süren çoban hep en iyi çoban olacaktır; O zaman bu uykuyla çelişmez.

    Ne çok saygı ne de büyük hazineler istiyorum; bu dalakta iltihaplanma yapar. Fakat iyi bir adın ve küçük bir servetin yoksa da, iyi uyunmaz.

    Küçük bir toplum benim için kötü bir toplumdan iyidir; ama o da uygun zamanda gelmeli ve gitmelidir. Bu iyi bir uykuyla da uyuşur.

    Kıt akıllılar da çok hoşuma gider benim; onlar uykuyu teşvik ederler. Mutludur onlar özellikle kendilerine devamlı haklı oldukları söylenirse.

    Böyle geçer erdemlilerin günü. Gece geldiğinde de uykuya seslenmekten çekinirim! Erdemlerin efendisi olan uyku kendisine seslenilmesini istemez!

    Aksine gün boyunca ne yapmış ve ne düşünmüş olduğumu düşünürüm. İnek benzeri bir getirmekteyken sorarım kendime: Hangileriydi ki senin kendini on kez aştığın durumlar?

    Ve hangileriydi gönlümü hoş eden on barış, on gerçek ve on gülüş?

    Böyle çeşitli şeyleri muhakeme eder ve kırk düşünceyle sallanırken uyku beni aniden bastırır, çağrılmamış olan, erdemlerin efendisi.

    Uyku göz kapağımı tıklatır; o zaman o ağırlaşır. Uyku ağzıma dokunur; o zaman o açık kalır.

    Gerçekten yumuşak adımlarla gelir bana, hırsızların en sevileni ve benim düşüncelerimi çalar; aptalca dikilir kalırım orada bu kürsü gibi.

    Ama artık uzun zaman dikilmem ayakta; yatmışımdır çoktan.’’

    Zerdüşt bilgenin böyle konuştuğunu duyunca içinden güldü; çünkü içine bir ışık doğmuştu. Ve kendi kalbine şöyle konuştu:

    ‘’Bana göre delinin biri bu bilge, kırk düşüncesiyle; ama uyku konusunu çok iyi bildiğine inanıyorum onun.

    Kim bu bilgenin yakınında oturuyorsa mutludur! Böyle bir uyku bulaşıcıdır, kalın bir duvarın arkasından bile bulaşır bu uyku.

    Kürsü bile büyülü. Zaten gençler de boşuna bu erdem vaizinin önünce oturmuyor.

    Onun bilgeliği şu anlama geliyor: İyi uyumak için uyanık kalmak. Ve gerçekten yaşamın anlamlı olsaydı ve ben saçma olanı seçmek zorunda kalsaydım o zaman bu benim için de en seçilebilir saçmalık olurdu.

    Şimdi açıkça anlıyorum eskiden erdem öğretmeni aranırken en çok neyin arandığını: İyi bir uyku aranıyormuş ve buna ek olarak afyon çiçekli erdemler.

    Tüm bu övülen kürsü sahibi bilgeler için bilgi, rüyasız bir uyku gibiydi: Onlar yaşamın daha iyi bir anlamını tanımıyorlardı.

    Bir gün bile hala bu erdem vaizi gibi olanlar bulunuyor ve her zaman böyle dürüst de değil; ama onların  zamanı geçti ve artık daha fazla ayakta kalamazlar: İşte yere serilmişler bile.

    Mutludur bu uykusu gelmiş olanlar; çünkü onlar hemen uykuya dalacaklardır.’
  • 504 syf.
    ·8 günde·Beğendi·10/10
    “Kara Kitap”ı ilk elime aldığımda 90’lı yılların ortalarındaydık. Bir Eskişehir ziyaretinde, anneannemlerin evinde kimsenin beni hemencecik bulmamasını umarak kendimi bir odaya kapatıp resmen kitabın içine düşmüştüm. Ergen yıllarımın (yaşımı hesaplamışsınızdır sanırım bu noktada) kitap kurdu zihniyeti ile okuduğum roman beni resmen büyülemişti. Elimden bırakamayıp kapalı kapıların ardında çok fazla vakit geçirince aile büyüklerimin “nerede bu çocuk? Bir yüzünü görseydik,” dediklerini hatırlıyorum. Birkaç günlük o ziyaretin ardından eve dönünce kitabı içer gibi okuyup bitirmiştim. Muazzam derecede etkilenmiştim; Doğu ile Batı’nın arafında sıkıştırılmış bir kültürün 80’lerde doğmuş, 90’larda büyümüş bir ferdi olarak romanda anlatılanlar beni derinden sarsmıştı; Pamuk’un İstanbul’una aşık olmuştum; paragraf uzunluğunda cümleleriyle kendimden geçmiştim; içimde filizlenmekte olan edebiyatçıyı aldığım edebî tat ile fazlasıyla doyurmuştum.

    Bugün, basımının üzerinden tam 29 yıl geçmişken ben “Kara Kitap”ı yeniden aldım elime. Elimde bu sefer Can Yayınları’nın beyaz kapaklı 90’ların baskısı yok ama romanın bana hissettirdikleri aynı ve hatta daha da kuvvetli. Bu sefer okuduğum kitap, romanın 25. yıl özel baskısı ve bence çok özel bir baskı olmuş çünkü yazarın elinden çıkma çizimler, notlar ve karalamalar sayesinde Orhan Pamuk’un romanı yazarken yaşadığı dünyanın içine dalıyorsunuz. Siz romanı okurken sanki bir yandan da yazım sürecine tanıklık ediyorsunuz. Bu açıdan da bu baskısı, zaten postmodern Türk edebiyatının en güzel örneği olan bu eser için oldukça anlamlı ve yerinde olmuş.

    “Kara Kitap” ile ilgili yapılmış onca araştırma ve yazılmış haklı ya da haksız eleştiriler içeren makaleler varken benim bir inceleme yazısı yazmam haddim değil. Ne var ki sadece şunları söylemek isterim: Orhan Pamuk’un dört yılda yazıp tamamladığı bu eser, Türk edebiyatında daha önce denenmemiş, yapılmamış birçok şeyi yaptığı için yani gerçek anlamıyla yeni ve farklı olduğu için çoğu insana algılarının ötesinde tuhaf gelebilir. Ama bu tuhaflık, romanı öyle özel kılıyor ki aslında okuyucuyu metinlerarası göndermeleriyle muazzam bir karmaşaya (kendi içinde mantıklı bir karmaşa) davet ediyor; üstkurmacanın dolambaçlı yollarında tatlı bir serüvene dahil ediyor; sadece yazıldığı dönemin değil, evrensel bir günlük hayatın Türk toplumunda nasıl yaşandığını anlatıyor; Şehr-i İstanbul’u, romanın bir karakteri olacak düzeyde canlı ve detaylı sunuyor; tipik bir polisiye romanın parodisi olacak seviyede postmodern bir polisiye kurguyu başarıyla yaratıyor; kimlik, benlik, isim ve kılık değiştirme, hafıza, öz değerler, değersizlik, yalnızlık, yenilgi, mutluluk, varoluşçuluk, aşk, başka birileri olma arzusu gibi temaları en sarsıcı şekillerde anlatıyor; Doğu ile Batı’nın birbirlerine göre durdukları yerler; anlatılan hikayenin kendisinden ziyade o hikayenin anlatılıyor olmasıyla ilgileniyor ve kadim hikayecilere (Mevlana, Şeyh Galip, Şehrazat, Dante, Dostoyevski, Proust, Jorges, vb.) açık ya da kapalı göndermelerde bulunuyor; hurufîliğin esrarlı dünyasında bir yolculuğa çıkıyor ve şizofren ruh hallerinin en tepe noktalarında baş döndürücü hikayeler anlatıyor.

    Son olarak, diyebilirim ki uzun süre etkisinden çıkamayacağınız bu romanı okumadan önce bilin ki çetin bir okuma süreci sizleri bekliyor ama karşılığında “Kara Kitap”ın büyüleyici anlatımıyla sunduğu gizemli bir dünyaya dalmakla ödüllendirileceksiniz. Bu müthiş kitabı, daha iyi anlayabilmek için lütfen yazarın onu yazdığı gibi okumaya çalışın. Bu süreçte yardımcı olacağını düşündüğüm yan okuma olarak “Kara Kitap’ın Sırları”nı ve “Orhan Pamuk’un Edebî Dünyası”nın romanla ilgili bölümlerini tavsiye ederim.
  • 312 syf.
    ·4 günde·Beğendi·8/10
    İstemediğimiz, bizi üzen, utandıran anılarımızı silebilmek için bir seçeneğimiz olsaydı kaçımız hiç çekinmeden bunu kullanırdı?

    Feribe de onu üzen ve utandıran anılarından kurtulmak isterken yolu Mazi İmha Merkezi’ne (MİM) düşüyor.

    Nermin Yıldırım ile ilk kitabım. Bu kitapta yazım dili biraz arabesk ile mizah karışımı. Başkası söylese çok yapmacık duracak bazı cümleleri romanın içinde anlamlı kılmış. Kurgu yer yer yavaşlasa da kitabın yarısından sonrası hızla yükselişe geçiyor ve büyük bir ihtimalle tahmin edilemeyecek bir sona ulaşıyor.

    Unutma Dersleri bir kişisel gelişim kitabında anlatılsa bu kadar etkili olmazdı. Feribe ve okuyucu bu unutma yolculuğunda beraber. Psikolojik açıdan unutma, kabullenme evrelerini yazarın güzel aktardığını düşünüyorum. Kitabın güzel yanı unutma yolunda atılan bu adımları Feribe’nin dünyasından yer yer hüzünlü olsa da komik bir şekilde anlatılması. Feribe’nin unutmak istediği olay asla tahammül edemeyeceğim bir şeydi benim için. O yüzden Feribe’ye kızdım, sinirlendim. Ama kitap bana bu konuda da bir ders verdi. ‘Asla yapmam deme. İnsanız sonuçta.’

    Yazarla güzel bir tanışma oldu benim için. İlk kez okuyacaklar için güzel bir başlangıç olabilir.

    Unutmak, kaçmak isteyenler, uzun zamandır zor kitaplar okuyorum arada akıcı, bana değer katan bir kitap okumak istiyorum diyenler için özellikle tavsiye ediyorum. Mutlu hafta sonları

    https://www.instagram.com/...igshid=13bt76zf94emt
  • Ah, o zaman kalplerindeki büyük kederi kovmak için sevmeye acele ederlerdi. Kendileri için gururlu, cesur olurlardı ama birbirine karşı çekingen davranırlardı. Herkes başkasının hayali mutluluğu üzerinde titrerdi. Birbirlerine karşı şefkatli olurlardı, şimdiki gibi sıkılmazlardı, birbirlerini de çocuklar gibi okşayıp severlerdi. Karşılaştıkları zaman uzun, anlamlı bakışlarla bakışırlardı, gözlerinde sevgiyle hüzün okunurdu…