• 240 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    "Tanrım, beni dostlarımdan koru, düşmanlarımla kendim baş ederim."

    İyi geceler))

    Kitapçıda ellerimde Oblomov ve Suç ve Ceza kitaplarıyla turlarken yanıma gelip "Beyaz Zambaklar Ülkesinde kitabını okumadıysanız tavsiye ederim. İdeolojisi olan her genç okumalı" diyerek beni o kitabın bulunduğu rafa kadar götüren yetmeyip kitabı elime tutuşturan amcaya çok teşekkür ederim. Tavsiyesini dinleyip iyi ki almışım. İyi ki okudum dediğim kitaplardan oldu kendisi.))

    İncelememi biraz geç yazdım ama sorun olmaz sanırım. Kitap Finlandiya' yı ele alıyor. "Neden Finlandiya?" diye soracak olursanız:
    "Petrov, devrim öncesi yazılarında defalarca Hollanda, Çekoslovakya, Almanya ve diğer ülkelerin tecrübesine başvurmuş ve bu ülkeleri Rusya için örnek olarak vermiştir. Fakat kaleme aldığı en samimi, duygu dolu olan kitabında özellikle Finlandiya' yı örnek alır. Bir başka neden ise uzun süre orada yaşamış ve Finlandiya' ya karşı hissettiği hayranlık, sıcaklık duygusudur."

    Kitap, bilinen gerçekleri bir tokat gibi yüze çarpmakta oldukça usta. Bana çok şey kattı. Kesinlikle okunmalı diyorum ve adını bilmediğim güzel amcama tekrar teşekkür ediyorum.)

    "Genç nesli değil, kendinizi suçlayın. Siz nasıl yetiştirdiyseniz, gençler de öyle olacaklar. Gençlere terbiye verdiğinizi söyleyebilir miyiz? Hayır! Anneler ev işlerinden başlarını kaldıramıyor, günleri mutfak, alışveriş, temizlik ve çamaşırla geçiyor. Memuriyet, ticaret ve diğer işlerle uğraşan babalar akşamları meyhane ve kulüplerde oturup kağıt oynuyorlar. Çocuklarla kimse ilgilenmiyor, buna zaman yok, ayrıca, çocuklarla uğraşmak sıkıcı ve meşakkatli bir iştir. Çocuklarla konuşmuyor, hayatlarının nasıl geçtiğini sormuyorlar. Zaman bulunca biraz okşayarak, ellerine bir oyuncak veriyor ve "Çocuklar şimdi gidin kendiniz oynayın." diyorlar. Bu aslında gözümden kaybolun, ne yaparsanız yapın, yeterki bizi rahat bırakın, demektir."

    Gönül isterdi ki Ebeveynler ve Çocuklar bölümünün tamamını paylaşayım. Ama bu pek doğru olmaz, inceleme olmaktan çıkar bir kere. Bu nedenle o bölümden ufak bir alıntı paylaştım.))

    Kitap şöyle devam ediyor: "...çocuklar anne babaları ve çok sayıda teyze ve amcaları ile birlikte aynı evde yaşasalar da, bir yetim gibi büyümektedirler."
  • 128 syf.
    ·8/10
    Eleanor H. Porter-Pollyanna


    #alıntı
    “Efendim, şu ağaçların yeşili, gökyüzünün maviliği, ötüşen kuşlar ne kadar güzel değil mi? İşte yaşam, işte mutluluk ! “


    “Her gün mutlu olaylar yaşayamayız. Yaşam sadece güzelliklerle dolu değildir. Zorluklar karşısında üzülmek, ağlayıp gözyaşı dökmek üzüntülerimizi daha da arttırır. Her olayın minicik de olsa güzel olan bir yanını görerek mutlu olmak çok daha mantıklı. “



    Etrafındaki her insanı mutlu eden küçük bir kız. Benim çevrem de de böyle bir insan olsa nasıl güzel olurdu diye düşündüm. Aslında olumsuzluklarla dolu, kötü bir olay gibi görünse bile bazı şeyler mutlaka bize mutluluk verecek küçük bir yönü vardır diyor Pollyanna. Nasıl da güzel söylüyor bunu. İçinizi ısıtıyor kendinden yaşça büyük düşünceleri ve güzellikleriyle. Sihirli bir değnek gibi en mutsuz insanı bile mutlu edebiliyor..



    Bu güzel kitabı uzun yıllar önce okumuştum. O zaman da çok sevmiştim ama şu an daha da sevdim. Mutluluk gerçekten bulaşıcı bir şey. Dilerim herkesin hayatında bir Pollyanna vardır ya da herkesin içinde hep mutlu olunmasını sağlayabilecek bir küçük çocuk vardır. Bu güzel kitabı tekrar okumamı sağlayan benim Pollyanna’m a çok teşekkür ederim Hala okumadıysanız okuyun bir an önce derim. Kızıma okutacağım ilk kitaplardan olacak. Keyifli okumalar ️
  • 80 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    Bilimi örneklemek için soyut ve somut kavramlara başvurduğum bu kitabı okurken, soyut bilimin ne kadar gerekli ve somut bilimin ise ne denli ahmak işi olduğu kanaatini getirdim. Bize gerekli olan bilim insan yaşamının gereksinimlerini karşılamak ve hayatı yaşanılabilir kılmaktır. Bu şekilde dingin ve sağlıklı bir hayat sürmemiz mümkündür. Ancak somut bilim ihtiyaca yöneliktir ve bağlı olduğu zamanı kurtarmakla yükümlüdür. Ve bilimin kadim arkadaşı sanat. Bilimden pek farkı olmayan ancak yörünge bulamadığında hiçbir değere aldırış etmeden, yetişkin-genç-çocuk kimsenin gözünün yaşına bakmadan sapkınlığa davetiye çıkarmanın resmi adıdır. Sanat sapkınlığı asla meşru kılamaz, sadece insanlar sanatı kullanıp sapkınlığa çevirirler.

    “Artık bir insanın namuslu olup olmadığına değil, bir sanata kabiliyeti olup olmadığına bakılıyor; bir kitabın yararlı olması değil, iyi yazılmış olması isteniyor. Parlak zekâ insanı bütün nimetlere kavuşturuyor; erdem ise hiçbir şeref getirmiyor. Güzel söylevlere yüzlerce armağan veriliyor; güzel eylemlere ise hiçbir şey verildiği yok. Ama söyleyin, bu akademinin birincilik vereceği söylevlerin en iyisinin kazanacağı şeref, bu armağanı ortaya koymuş olmanın şerefiyle kıyaslanabilir mi?” (Alıntı #40727864 )

    Eserin yazılması; yazarın evden işe giderken yaya yolunu tercih etmesinden Dijon Akademisi’nin yayımlamış olduğu dergide “Bilimlerin ve sanatların gelişmesi ahlakın düzelmesine yardım etmiş midir?” sorusu etken olmuş ve yazarın hayatını baştan sona değiştirmiştir. Sorunun cevabını dillere destan olacak bir biçimde olumsuz olarak cevaplamıştır. Kendisini ben baştan sona haklı buldum.

    Yazar gün geçtikçe bilimde ve sanatta işlerin çığırından çıktığını, toplumları körelttiğini ve yok ettiğini örnekler vererek açıklamaktadır. Asıl bilimin insanın kendi içerisinde olduğunu ve doğanın ise bunu her zaman desteklediğini savunmaktadır. Olması gereken erdem ve ahlaktır. Bunlar bireylerde ve toplumlarda oldukça her türlü zorluğa göğüs gerebilecek kudrete sahip olduğunu savunmaktadır.

    “Her sanatçı alkışlanmak ister. Beraber yaşadığı insanların övgüleri onun için en değerli armağandır. Bugünkü gibi, bilginlerin moda olduğu, eğlence düşkünü bir gençliğin zevklere hükmettiği, erkeklerin kadınlara kul köle olup onların istediği gibi yaşadığı, kadınların ürkek huylarına uygun gelmediği için dram şiirinin şaheserlerine, müzik harikalarına değer verilmediği bir çağda ve ülkede doğmak felaketine uğramış bir sanatçı kendini beğendirmek için ne yapar? Ne mi yapar, baylar? Dehasını zamanın düzeyine indirir; ölümünden çok sonra beğenilebilecek eşsiz eserler yaratacak yerde, yaşadığı sürece hoşa gidecek eserler vermeye çalışır.” (Alıntı #40725741 )

    01 Kasım 2018 tarihinde yazılmış, kısa bir yazımı paylaşmak istiyorum.
    “Ne kadar bilim insanı ve bilim adamı var ise canı cehenneme… Kesinlikle sadece kısa vadede insanlığa ve dünyaya yarar sağlayan bu kişiler yüzünden iler ki nesillerimizin bize “aptal insanlar” demeyeceğini kim garanti edebilir. Çünkü bilimin her buluşu uzun vadede hem insanı hem de dünyayı kaosa sürüklemekten başka bir şey değildir. İnsan ırkının bedenen zayıflatılmasından tutunda, toprağın kalitesini kaybetmesine, dünya nüfusunun bu denli artmasına, tabiat dengelerinin altüst olmasına, yitip giden tohumların dünyadan ebediyen silinmesine, hayvan türlerinin bu denli yok olmasına, oksijenin bu denli kirlenmesine sebep olan tek bir etken vardır buna ise kısaca biz bilim deriz. Çünkü bilim deneme ve yanılma yoluyla varsayımlar kurarak ilerler; önce insan nesli için bir motor icat ettiğini söyler ve ileri ki zamanda ise bu motorun oksijeni mahvettiğini o sebeple farklı bir motor seçeneğine geçmek istediğini söyler ve bu da insanın yararına olacağını savunur. İnsanı özgür kılmayı farz edinen bilim aslında insanı mahkûm edendir. Bilim sadece kendi çağına hizmet eden bir varsayımlar bütünüdür. Aynı şekilde bu sözlerim siz psikolog ve türevleri içinde geçerlidir. Lütfen insan düşüncesinden elinizi eteğinizi çekin! Sizin verdiğiniz hiçbir “antidepresan” bir annenin evladına sarılması kadar, bir babaya koşarken kollarını açan çocuk kadar kişiye dinginlik vermez. İlaçlarınız ancak bedeni ve beyni aldatmaktan öte bir şey değildir.”

    Tanrı'nın insandan istediği saflık ve duruluk insanın kıymetli eserler vermesini olası kılar. Ünlü Yunan ve Roma düşünürleri bunlara en iyi örneklerdendir. Fakirlikleri ve saf dünya görüşlerini o kadar yüce bir şekilde hayatları ile akademilerine döktüler ki kendi dönemlerinin parlayan yıldızları olup, soyut bilimin yani ahlakın ve dahası insanın her halini ortaya döktüler. Ne zaman ki toplumda yükselmeler, zenginleşmeler ve lüks peyda oldu, işte o vakit o toplumlar; zevkin ve lüksün sarhoşluğunda kendi boyunlarına boyunduruklarını takıp yok oldular.

    Aristoteles'in İskender'in ve Apollonius Molon'un Cicero ve Sezar'ın hocası olduğunu önceki okuduğumuz kitaplardan ezber ettik. Bu bilgin kişiler istelerdi bu yöneticilere tabi olup, zevk ve sefa içerisinde hayatlarını idame edebilirlerdi. - Cicero'yu da bu zenginliğin içine katmak mümkündür - Bu hususta verdikleri eserlerden ve değer kattıkları insanlarda ne denli değişimler olabileceğini tasavvur dahi edemezdiniz. Ne Aristo Aristo olarak kalırdı ne de Apollonius Molon Apollonius Molon olarak kalırdı. Ki bizim tarihimizde de toplum dinamikleri olan düşünürlerimiz vardır. Bunlarında istenilseydi eğer ki çok lüks içerisinde hayatları olabilirdi ancak onlar her zaman topluma maal olmak ve bu uğurda bedenleri, beyinlerini heba etme yollarını seçmişlerdir.

    Sanatı ve bilimi layığı ile ileri götürenleri tenzih ederim.

    Kitabım İş Bankası Kültür Yayınları’ndandır ve çevirisi gerçekten anlaşılabilecek inceliktedir. Kitap seksen sayfa olmasına rağmen küçük eklentiler yapılarak konu ikinci kez yeniden basılmıştır. Bu sebeple kitabın asıl sayfa sayını kırk dersek yalan söylememiş oluruz.

    “Kendi içimizde bulabileceğimiz mutluluğu, başkalarının bizi beğenmesinde aramak neye yarar?” (Alıntı #40732905 )

    Sözün özü; kitap son derece hoş ve okunulabilir. Özellikle birazcık merakınız var ise bu tarz yazımlara muhakkak okumanızı tavsiye ederim. Çünkü içerisinde çok iyi örnekler ve düşünceler bulunmaktadır.

    Sevgi ile kalın.
  • Sinema tarihinin ünlü komedyeni Charlie
    Chaplin bir röportajinda şöyle demektedir:
    "Küçük bir çocukken babamla bir sirk şovunu izlemeye gittik. Bilet sırasında uzun bir kuyruk vardı ve önümüzde anne, baba ve 6 çocuktan oluşan bir aile vardı. Fakirlik hallerinden belliydi, elbiseleri eski ama temizdi. Çocuklar sirkten bahsederken çok mutlu görünüyordu. Onların sırası gelince, babaları gişeye geçti ve bilet fiyatlarını sordu. Gişe çalışanı ona bilet fiyatını söyleyince adam kekelemeye başladı ve dönüp karısının kulağına bir şeyler
    fısıldadı. Mahcubiyet, yüzünden kolayca okunuyordu.
    Birden babam cebinden 20 Dolar çıkardı ve yere attı. Sonra da eğilip yerden 20 Doları aldı ve adamın omzuna dokunarak şöyle dedi:
    "Paranız düştü beyefendi. Adam babama baktı ve gözleri dolarak: "Teşekkür ederim efendim" dedi.
    Onlar içeri girdikten sonra babam beni elimden çekti ve kuyruktan çıktık. Çünkü babamın adama verdiği 20 Dolardan başka parası yoktu.
    O günden beri babamla gurur duyuyorum ve O iki dakika benim hayatımda izlediğim en güzel şovdu. O gün izleyemediğim sirk şovundan eminim daha güzeldi.. / Alıntı...
  • 120 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Tek kelimeyle "mükemmel" bir kitap. Aslında epey bir alıntı paylaştım ama istisnasız bütün aforizmalarını paylaşmak isterdim. Tolstoy'un büyüklüğünü kimse kolay kolay yadsıyamaz sanırım. Kitap Tolstoy'un aforizmalarından oluşuyor. Herbiri diğerinden güzel sözler.. Özellikle mutluluk, sevgi, istek, inanç üzerine epey bir aforizması var kitapta. Her sözü üzerinde uzun uzun düşünülecek sözlerden. Bu arada kitabın kapağı da ayrı bir güzel. Tatlı bir mavi rengi var kitabın kapağının. Velhasıl tam tamına hediyelik bir kitap. Bu incelemeyi okuyan herkes bence önce bu kitabı okumalı, daha sonra sevdiği birine hediye etmeli.. 🤗 Herkese keyifli okumalar dilerim.
  • Ama en korkuncu, iyi ve güzel olan her şeyi yapabilecek yetenekte, canlı, hayat dolu çocukların küçücük yaşlarından başlayarak ve günde sekiz, dokuz saat çalışarak, üstelik de on, on beş yıl boyunca yapmak zorunda oldukları işlerdir; bu çocukların kimi gam yapmak, kimi kol ve bacaklarını döndürmek, parmak uçlarında yürümek ya da bacağını başından yukarı kaldırmak, kimi solfej okumak, kimi zorlana zorlana şiir okumak, kimi büstlere ya da çıplak doğaya bakarak resim yapmak, kimi belli bir dönemin kurallarına göre kompozisyon yazmak zorundadır ve insan onuruna yakışmayan –çoğu kez yetişkin olduktan sonra da sürdürdükleri– bu işler uğruna çocuklar fiziksel ve zihinsel bütün güçlerini harcar, yaşamın anlamını yitirirler. Bacaklarını kaldırıp ayaklarını boyunlarının üstüne koyan küçük akrobatları izlemenin insanın yüreğini paramparça ettiği söylenir; iyi de, on yaşında konser veren bir çocuğu izlemek daha mı az yürek paralayıcıdır? Ya dokuz, on yaşlarında Latince dilbilgisindeki kuraldışılıkları ezberden sayan bir ortaokul öğrencisi? Bu çocuklar fiziksel ve zihinsel olarak bozulurlar, hatta ahlak olarak da bozulurlar ve sonuçta insanlar için gerçekten gerekli herhangi bir şeyi yapamaz hale gelirler. Toplumda varlıklıların eğlencesi olma rolünü üstlenen bu gençler, insanlık onurlarını da yitirirler ve kendilerinde övülme, alkışlanma tutkusu o denli gelişir ki, şöhretperestlik hastalığına yakalanırlar ve bütün ruhsal güçlerini bu tutkularını tatmine harcarlar. İşin en elem verici, kahredici yanı ise şudur: Sanat uğruna yaşamlarını mahveden bu insanlar, sanata herhangi bir katkıda bulunmadıkları gibi, tam tersine büyük zarar verirler. Akademilerde, liselerde, konservatuvarlarda taklit sanatın nasıl yapılacağını öğrenen bu insanlar giderek öyle yozlaşırlar ki, gerçek sanatı üretme yetilerini tümüyle yitirirler ve dünyamızı sayısız örneğiyle dolduran taklit, değimsiz ya da ahlaksız sanatın üstencileri haline gelirler. Sanatta bozulmanın, yozlaşmanın ilk sonuçlarından biri budur.
    Lev Nikolayeviç Tolstoy
    İş Bankası Kültür Yayınları / E-pub
  • (ALINTI)
    Kitap iki ayrı bölümden -iki ayrı uzun hikaye- oluşuyor; 1. bölüm Hristiyan Mehdi inancındaki dirimi, 2. bölüm ise Mısır Mitolojisi'ndeki Osiris'in dirimi.
    Dirim, hiçlik ve ölüm kavramları din, yaratım, inanç ve tanrılık kavramları ile iç içe bir kurgu oluştururken kitap boyunca diğerlerinden herhangi bir üstünlüğü bulunmayan rütbesiz ve ayrıcalıksız bireyin bu kavramlarla giriştiği bilinç çatışmasının kısa ve güzel anlatımını okuyacaksınız. -hem de Bilge Karasu'nun incelikli Öz Türkçesi ile.
    İsa ve Osiris yeni dirimleri ile eskisinden tamamen farklı yeni bi' yaşamı arzularken eski yaşantılarının bilinçlerinde ve vücutlarında bıraktığı kalıntıları da bi' bulantı gibi taşımaktadırlar.
    Aslında, kendilerini eskisinden ne daha iyi ne de daha kötü hissederler. Hissettikleri, yeni dirimlerinin kemiklerini sızlatan sancısı ve ölümlerinden önceki eski duyguların bütünüdür.
    Kitap, Bilge Karasu tarafından çevrilmiş. TDK da Öz Türkçe ile süper çevrilmiş bu kitap için Bilge Karasu'ya çeviri ödülü vermiş.
    "Söz, akşam üstleri insanı ısıran tatarcıktan başka bir şey değildir. Sözler insana, tatarcıklar gibi eziyet eder, mezarına değin kovalarlar onu ama mezardan da öteye gidemezler... Şimdi, sözlerin insanı artık ısıramayacağı yeri geçtim, hava duru, söylenecek bir söz yok, kendi derimin içinde yapayalnızım; kendi derimin içinde, yani olanca mülkümün sınırları arasında..."