• 365 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Bir konunun kavranması,daha iyi anlaşılması için hikaye ile veyahut bir yaşanmış olay ile desteklenmesi her zaman daha faideli olmuştur.Kur'an çokça örneği olan bu anlatım insanın konuyu kavrayabilmesinin en etkili yolu olmuştur.Bu çerçeve içerisinde Selçuklu Sultanı Melikşah'in devlet yönetimi hakkında kapsamlı bir rapor istemesi sebebi ile yazılan,Selçuklu Sultanı Alparslan ve Melikşah'in veziri olarak geçirilen 30 yıllık bir tecrübenin ürünü olan eser
    Nizamü'l-Mülk-Siyasetname
    “Küfr ile belki amma zulm ile payidar kalmaz memleket”
    Sultan Alparslan ve Sultan Melikşah dönemleri Büyük Selçuklu Devleti için çok büyük bir önem arz etmektedir. Özellikle Melikşah dönemi, devletin en parlak dönemi olarak görülmektedir. Elbette dönemin başarılı bir dönem olmasında Büyük Vezir Nizamü’l-Mülk’ün katkısı büyüktür. Dolayısıyla, Nizamü’l-Mülk’ün eseri olan “Siyasetname” hem tarihsel bağlamları açısından hem de günümüzde hala devam eden etkisi açısından incelenmeye değer bir yapıttır. Nizamü’l-Mülk, eserinde Sultan’a sadece öğütler ve tavsiyelerde bulunmakla kalmamış, aynı zamanda da eksikler ve olması gereken düzen hakkında dikkate değer bilgiler vermiştir. Ayrıca, Niccolo Machiavelli’nin “Prens” eserinden yaklaşık 400 yıl önce yazdığı eseri, Prens kitabından çok daha kapsamlı ve detaylı yönetim incelemeleri içerdiğinden önemli bir eserdir.
    Siyasetname, Arapça “siyaset” ve Farsça “mektup”, risale anlamına gelen “name” kelimelerinden türetilmiş olup devlet yönetimiyle ilgili eser anlamı taşımaktadır. Tarihten günümüze kadar, her dönemde, yöneticilerden adil ve merhametli olmaları beklenmiştir. Ancak farklı dönemlerde, farklı yöneticilerin, tebaaya zulmettiği ya da adil davranmadığı da çoğu kez görülmüştür. Elbette, bu tarz devlet ya da yöneticilerin ömürleri pek de uzun olmamıştır. Bu bağlamda, komutanlar, ilim adamları veya devlet adamları yöneticilere, iyi bir hükümdarın nasıl olması gerektiği ve devletin nasıl yönetilmesi gerektiği konusunda öğütler vermek amacıyla yazılar yazmış ve bu yazılar siyasetname geleneğini oluşturmuştur. Siyasetnameler sadece Türk devletleri geleneğinde değil başka devletlerde de kendini göstermektedir. Nizamü’l-Mülk’ün Siyasetname adlı eseri de bunları amaç edinerek, Melikşah’ın isteği üzerine yazılmıştır. Elli bir fasıldan oluşan eser, Büyük Vezir’in ölümünden sonra Melikşah’ın eline geçmiş ve birçok eser arasından, en önemli ve en iyi olanı olarak seçilmiştir. Nizamü’l-Mülk, hükümdara öğütler vermekle kalmayıp, aynı zamanda devlet idaresine ilişkin değiştirilmesi gerekenleri de eserinde belirtmiştir. Geçiş süreci yaşayan bir devlet ve toplumda, Fars geleneklerini ve İslamî ilkeleri devlete empoze etmiştir. Bu dönemde bürokrasi, topluma yabancılaşmıştır. Bu nedenle Büyük Vezir, bu mekanizmanın ıslahına Siyasetname eserinde geniş yer vermiş ve çeşitli önerilerde bulunmuştur.
    Melikşah, vezirlerinden ülkeyi en iyi şekilde idare etmesi, din ve dünya işlerinde gerekli tedbirlerin alınması, kendi yaşam kurallarını, siyasi ve dini davranışlarını dayandırabileceği bir kitap yazmalarını istemiştir. Kısacası, Siyasetname bu talebe cevap olarak ortaya çıkmıştır. Nizamü’l-Mülk’ün Siyasetname’sinde eski Hind siyasi düşüncesi ile karışmış İran (Sasani) gelenekleri yatmaktadır. Yapıtta, sultana sadece öğüt ve tavsiyeler verilmekle kalınmamış, sisteme önemli katkıda bulunabilecek ciddi tekliflerde getirilmiştir. Başka bir deyişle, “olması gerekenler” hakkında somut, pratik ve uygulanabilir önlemler önerilmiştir. Ayrıca yapıt, dönemin devlet ve bürokrasi yapısı, yöneten-yönetilen ilişkisini ve muhalif söylemleri de yansımaktadır. Bu yönüyle, şüphesiz ki yapıtın tarihsel bir değeri bulunmaktadır.
    Nizamü’l-Mülk yönetimin gerekliliği konusunda, Siyasetname’nin daha birinci bölümüne başlarken devletin gerekliliği ve padişahın konumu hakkında şu tespitlerde bulunmaktadır: “Allah her asır ve zamanda halkın içinden birini seçerek onu padişahlık sanatlarıyla (becerileriyle) övülmüş ve süslenmiş kılar. Dünya işlerinden ve kullarının huzurundan onu sorumlu kılar; fesat, karışıklık ve fitneyi ortadan kaldırır. Onun haşmet ve heybetini insanların gönüllerinde ve gözlerinde genişletince, ondan emin olarak devletin devamını isterler.” Bu bağlamda, Nizamü’l Mülk’e göre yönetim, Allah tarafından yöneticiye verilen ve her dönem için gerekli olan bir olgudur.
    Devleti, hükümdarın mülkü olarak tanımlayan Nizamü’l-Mülk, devletin görevleriyle ilgili olarak hükümdarlara ilk olarak şu tavsiyede bulunur: “Kanallar açmak, belli başlı ırmaklara yataklar kazmak, büyük sulardan geçiş için köprüler yapmak, köyleri ve tarım alanlarını mamur kılmak, surlar inşa etmek, yeni şehirler kurmak gibi cihanın imarı ile ilgili şeyler yapsın; güzel oturulacak yerler vücuda getirsin; ana yollar üzerinde ribâtlar, ilim talipleri için medreseler yapılmasını emretsin; tâ ki, adı daima kalsın; bu işlerin sevabı öteki dünyada onu bulsun, reâya daima (hayır) dualar etsin”.
    Bürokrasi konusunda ise Büyük Vezir, genel yaklaşım olarak bürokrasiyi dizginlenmesi gereken bir güç olarak görmekte ve bürokrasinin halka yönelik baskıcı tutumunu bir sorun olarak algılamaktadır. Dördüncü bölümün (fasılın) sonunda, padişahın bürokrasiyi sıkı sıkıya denetlemesi gerektiğini şu sözlerle ifade eder: “ Binaenaleyh padişah her daim memurların ne yapıp eylediklerinden haberdar olup tuttukları yolları, törenlerini, yörelerini iyi bellese, bir kanunsuzlukları yahut haddi aşmaları durumunda bir dem görevde tutmayıp derhal azletse ve işledikleri cürüm mesabesinde, diğerlerine gözdağı vermek için, onları cezalandırsa gerektir.”
    Nizamü’l- Mülk’ün kadınlar konusundaki tutumu da kati’dir. Ona göre, tarihin bütün devirlerinde hükümdarın karısı hükümdara egemen olduğunda rezalet, şer, fitne ve fesattan başka bir şey ele geçmemiştir. Bu konuda çeşitli hadisler ve hikâyeler anlatır. Örneğin bir hadiste şöyle buyrulduğunu belirtir: “İşlerinizde kadınlarla istişare ediniz; doğru yapmak için onlar işin nasıl yapılması gerektiğini söylüyorlarsa tam tersini yapınız.” Bunun zayıf bir hadis olmasının beraberinde ayetlerde bu hadisi desteklememesi ve dahi bir çok hadis-i Serifte bunun tam zıttı olarak kadın ve erkek her işin istişare ile yapılması gerektigi belirtilmiştir.Buna karsilik bu zayif hadis bağlamında Kur'an ve Hadislerin farkĺı yorumlanması aslında günümüzde bile ataerkil toplum düzeninin de etkisiyle bu durumun bir nevi devam ettiğini söylemek mümkün. Bu kadar keskin olmasa bile kadınların yönetimde bulunma ya da söz sahibi olma oranı çok düşük. Bu durum geçmişten gelen bir geleneğin devam ettiğinin bir göstergesi olabilir.
    Siyasetname Nizamü’l- Mülk’ün tabiriyle, “Hem nasihat, hem hikmet, hem destan, hem Kur’an tefsiri, hem peygamber sözleri, hem peygamber kıssası, hem geçmiş adil padişahların maceralarıdır. Bizden evvelkilerden haber verirken kalanlardan meyveler devşirir. Uzun olmasına uzun, lakin özlüdür ve adil hükümdarlara yaraşır yazılmıştır”. Nizamü’l- Mülk devlet teşkilatında idari, mali ve askeri alanlarda aldığı tedbirler ve düzenlemeler sayesinde Büyük Selçuklu Devleti’ni ortaçağın en sağlam teşkilatlı devleti haline getirdiği gibi, kurduğu bu kurumlarında bir takım değişikliklerle diğer Türk devletlerine model olmasını sağlamıştır.
    İbni Ömer radıyallahu anhümâ’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken dinlemiştir:
    “Hepiniz çobansınız; hepiniz güttüğünüz sürüden sorumlusunuz. Devlet reisi de bir çobandır ve sürüsünden sorumludur. Erkek ailesinin çobanıdır ve sürüsünden sorumludur. Kadın kocasının evinin çobanıdır ve sürüsünden sorumludur. Hizmetkâr efendisinin malının çobanıdır; o da sürüsünden sorumludur. Netice itibariyle hepiniz çobandır ve güttüğü sürüden sorumludur.”
    Buhârî, Cum`a 11, İstikrâz 20, İtk 17, 19, Vesâyâ 9, Nikâh 81, 90, Ahkâm 1; Müslim, İmâre 20. Hadis-i Şerif'ine istinaden her ne kadar devlet reisi olmasakta sorumlu olduğumuz kişiler sebebi ile bu eserin kesinlikle okunmasını sevgi ile tavsiye ederim.
    Ufkunuz açık olsun
    (Bazı kısımlar internetten alınmış olup tarafımdan eklemeler yapılmıştır bilginize)
  • 184 syf.
    Sakin, anlaşılır hatta kitaptan bahsetmeyi de başaracağım bir inceleme yazmak istiyorum. Yaşadıklarımı anlatsam , şu oldu, bu oldu diye izaha çalışsam da biliyorum ki yine de anlaşılır olamayacağım. Onlarca kez ölmem gerekirdi Fiziken defalarca kez rahatsızlıklar ile mücadele etmiş olsam da ruhumun gücüne binlerce kez minnettarım.
    İnsan, sadece namus kavramıyla değil de eğitim , meslek, hayat standartları ve mutlululuk üzerine önem verilen bir çocukluk geçirip tamamen disiplin üzerine kurulu bir meslekte uzun yıllar çalıştıktan, bir evlilik yapıp devam ettiremeyip ayrılınca , ilişkilere , kadınlara erkeklere dair doktora yapmış gibi oluyor.

    Genç kızlık, evlilik kadınlık, evlilik bitimi dulluk ne çok unvan veriliyor kadınlara. Kim demiş ki adı yok diye?
    Kadınlar bile az biraz geçmişlerinden bahsetmeye başlasınlar ‘’ ben kızken’’ deyimini ne sık kullanırlar. Hiç haz etmediğim kelimelerdir ‘’ ben kızken’’ kadınlığının safhalarını bekarete bağlama ezikliği ve sonrasında ‘’ ben kızken’’ dönemini ‘’ evli barklı kadın olacağım ben ona göre davranmalıyım ‘’ geçiş zavallığı.


    Evlilik geçiş dönemi demişken; uzun yıllar oldu boşanalı birkaç arkadaşımın aracılığı ile dest-i izdivacıma talip olan beyler oldu ve o kadar trajikomik anlar yaşadım ki halen tebessümle hatırlarım.
    ‘’Çoluğum çocuğum evli, eşim beş sene kadar önce vefat etti, emekliyim bir evim ve maaşım var, çocuklarımın eğitimi , evliliği derken bana evlenme sırası gelmedi, eee artık bir ayağımız da çukurda evlenirsek birlikte hacca gider , ibadetimizi yaparız. Siz de kapanırsınız benim çevremde açık kadın pek hoş karşılanmaz ben de gani gani sevaba girerim ‘’ diyen bir beyefendi vardı . İbadetimi Allah için değil de onun sevaba girmesine vesile olmam için isteyen . Ancak tüm bunları istediğini rahatlıkla söylerken çocuklarımın evliliğime dahil olmasını istemediğini gizlemekten çekinmeyen. Açık olmak, ibadetlerini eksik yapmak günah ama çocuklarının varlığından rahatsız olmak, onları kabul etmemek oldukça sevap.
    ‘’ Eşim çok geçimsizdi, ne çok çaba sarf ettim evliliğim sürsün diye , inanır mısınız bir tokat bile atmadım ama kadın deliydi deli. Ne annemi istedi ne de çocuklarına analık edebildi. (Benim akıllı olduğumu düşündü gibi :)) Mecburen boşandım ‘’ diyen adamın geçmişinde eşine şiddet uyguladığı için defalarca uzaklaştırma kararı aldığını , kadının aylarca korunma kanunundan faydalandığını öğrendiğimi bilmeden saatlerce dinledim yalanlarını.
    Kusura bakmasın kimse; ısmarlama aşk, ısmarlama evlilik, ısmarlama kadınlık olmuyor . Daha doğrusu ben yapamıyorum dedim ve oldukça da mutlu bir şekilde hayatıma devam ettim.

    Erkeğin keyfine göre belirlenen anlarda ve hazlarda sevişmek, onu mutlu ediyorken mutsuzluğunu gizlemek, utanç duyuyor olmak, doğurmak isteyip istemediğinin kararını erkeğin tercihiyle seçmek !!! Tabii ki ADINIZ OLMAZ..


    Duygu Asena, cesur bir yazar. Cinselliği ve kadını anlatırken o kadar güzel ifadeler kullanıyor ki kitabı okumadan önce feminist duygulara sahipseniz , düşmansanız ilişkilere, babaya, abiye sevgiliye, eşe , duygularınızda esneklik olduğunuzu hissedeceksiniz. Akıllı, sağlam duruşlu bir kadını yaratmanın fomüllerini veriyor, kendisini, annesini ve kız kardeşinin öykülerini anlatırken.
    Kimimiz yediğimiz kazıklar sonrası akıllanıyor, kimimiz daha doğuştan itibaren aklını temkinli kullanıyor, kimimiz ise bir türlü akıllanmıyor.

    Ama lütfen rica ediyorum bu kitabı;

    Her halinde kendinden memnun güçlü, ayakta durmayı başarabilen kadınlar okusun . Kocasının ya da bir erkeğin arkasına sığınan , yalnızlıktan korkan, bu kadar eziyet yeter artık boşanacağım deyip de ertesinde sosyal medya hesaplarından sahte gülücük pozları veren ADI OLMAYAN KADINLAR okumasın. .

    Kaç yaşına gelirse gelsin ‘’ azıcık aşım ağrısız başım’’ felsefesini reddedip sorgulayan , yargılayan değer verip , değer alabilen kadınlar okusun. Tüm hayatı boyunca bir halt öğrenememişlikleriyle yaşayan, kendini tanımayan , biten bir ilişki sonrası gidene ağlayan , yalvaran karakter yoksunu ADI OLMAYAN KADINLAR okumasın.

    Üç beş fazla mal mülk sahibi olmak için hayallerini , gençliğini , kişiliğini , bunlar yetmeyince de vücudunu satanlar , hemcinslerine ölümcül darbeler vuran o….pular hiç okumasın.
    İsterim ki kadının yanında durmak için çabalayan , ruhuna uygun adımlar ile girmeyi öğrenmek isteyen tüm erkekler okusun.

    Keyifli okumalar..
  • 459 syf.
    ·12 günde
    “Sen hiç yılanı deri değiştirirken gördün mü, zor iştir. Öldürür yılanı. Yılan önce yumuşak otlu bir yer bulur kendine. Bir süre orada otların üstünde döner durur. Sonra yay gibi iki üç kez gerilir. Gerilir bırakır, gerilir bırakır. Sonuncusunda çok uzun gerilir, bir top olur açılır. Bir de bakmışsın ki yılan o anda kavlamış, derisini upuzun, bambaşka, bir çalı dibine bırakmıştır. Derisini bıraktıktan sonra yılan bir sersemlik, bir korku içindedir, ne yapacağını, nereye gideceğini bilemez. Oralarda sersem sersem dolanır durur.”

    Demişti Yaşar Kemal sayfa altmış ikide. Beni inanılmaz etkilemişti bu tasviriyle. Zira hem durum öyküsünün izlerini hem de olay öyküsünün izlerini natüralist bir çizgide görmüştüm. Yılanın deri değiştirmesi ne kadar etkileyici olabilirdi ki? Yaşar Kemal’den bu satırları okuyana dek hiç bunu düşünmemiştim. Yılan, derdim. Yılan işte, deri değiştirir. Yumuşak otları düşünmezdim. Yay gibi gerilişini düşünmezdim. Okurken düşündüren bir yanı var Kemal’in. Düşündürürken hüzünlendiren, hüzünlendirirken farkındalığı artıran bir yanı var.

    Yılan kimdir? Yılan metaforu neden kullanılmıştır? Yılan, hükümetin olmadığı, geçiş dönemi denebilecek yıllarda feodalistlerdir. İnce Memed’in yılanı Abdi Ağa’dır. Gürül gürül akan suların kenarında, mürül mürül kokan Yaşar Kemal çiçeklerinin; yarpuzların, üçgül pembesi, muhabbet çiçeklerinin yumuşak terü taze çapalanmış topraklarındaki otların üstünde dönüp duran, o otlara kimsenin sere serpile bir ağız tadıyla uzanmasına müsaade dahi etmeyen Abdi Ağa yay gibi üç kez gerilir. Gerilir bırakır, gerilir bırakır. Sonuncusunda çok uzun gerilir, bir top olur açılır. Bir de bakmışsın ki yılan o anda kavlamış, derisini upuzun, bambaşka bir çalı dibine bırakmıştır. İşte o deri esasen Abdi Ağa’nın cesedidir. Derisini bıraktıktan sonra yılan bir sersemlik, bir korku içindedir, ne yapacağını, nereye gideceğini bilemez. Oralarda sersem sersem dolanır durur.

    Yeni derisinde Ali Safa vardır, o da türlü dolandırıcılıklarını yapar. Haramzede Ali Safa edindiği mülklerin üzerinde gerinir, gerinir, gerinir. Tüm insanları etrafında toplar, kendini izlettirir, o uzandıkça, güneşte kavlandıkça bir güzel; tüm köylü onun kavlanışıyla birlikte kavrulur. Köylünün kavruluşu hükümetin yetersizliğindendir. Evet Mustafa Kemal bir rejim kurmuştur. Bu rejim yeniliği sebebiyle toy, toyluğu sebebiyle de bazı boşluklara sahiptir. Hukuk bu boşluklardan biridir. Feodal sisteme yargı gereğini yapmamış, işi “Efendisi” olan köylüden evvel ağalara bırakmıştır. Feodal sistemin ekmeğine yağ sürmüştür.

    Üç kez gerilen Ali Safa yılanı, gerilir bırakır. İnce Memed gibi bir yüreği duymuştur. Baştan sona çakırdikenlikle dolu arazilerin içinde bir çelik diken olan İnce Memed’i. Çakırdikenliğin içinde onu rahatsız eden bir şeyler daha vardır içten içe. Gerilir, bırakır. Sonuncusunda çok uzun gerilir, bir top olur açılır. Bir de bakmışsın ki yılan o anda kavlamış, derisini upuzun, bambaşka bir çalı dibine bırakmıştır.

    Yeni derinin altından Kel Hamza çıkar. Dölü kuruyasıca Kel Hamza kafası pek çalışmaz bir yılandır. Feodal sistemin savunucusu cahil eski köylülerden biri gelip “birkaç ölümsüz toprak uğruna” bütün bir köylüyü feda edene dek. Kel Hamza, kendinden evvel olan zulümkar düzene hemen ayak uydurur. Ayak uydurduğu bu düzen o kahpedir ki insan olan bir insanın yüreği katlanmaz. Pamuk yüreklerden çakırdikenliklerinin çıktığı andır işte bu uyanış.

    Çakırdikenlerin içinden çıkan çelik dikenin efsanesidir bu efsane de. Hükümete de yandaşlarına da hukuk ve adil yargıya; feodal sisteme bir başkaldırıdır. Birlik olmanın çağrısıdır. Cemil Meriç diyordu ki "Ağaç, köküyle yaşar.İnsan da öyle." Kökünden, toprağından vatanından sürülenlerin, diliyle mücadele içinde olanlar içindir. İnsan toprağı evvel anadilidir. Dilini özgürce konuşamamak da sürgündür. Dilimizi en içimizde konuşmanın sürgünü var. Bu roman bir başkaldırı romanıdır. Gelin, dostlar, yoldaşlar birlik olalım demenin Çukurovalıcasıdır, Yaşar Kemalcesidir.

    Cumhuriyet denen rejime bir hasrettir. Hükümet politikalarının insanca olması için bir ağıttır. Abdi Ağaların evvelden beri olduğunun kanıtıdır. Arkasına siyasileri alıp Ankara’da olan dayılara duyulan güvenin ne kadar alçakça, şerefsizce olduğunun hikayesidir. Vicdanından değil “Mustafa Kemal, Paşam, duymuş mudur?” sorusunu sormanın ne denli soysuzca olduğunu anlatır bize. Bize; bizi anlatan bir romandır İnce Memed 2.

    “Bir daha, bir daha öldürürsün, bir daha gelir. Bir daha, bir daha gelir. Abdi gider, Hamza gelir, Hamza gelir, Hamza gelir.” diyordu İnce Memed.

    Çelik diken, sen bir öldürürsün. Bin yaşarsın. Bin öldürürsün. Bir olursun. Bir oluruz. Biz oluruz. Bu bizim başkaldırımızdır. Bu hükümete ağıdımızdır.


    Çakırdikeni der, Yaşar Kemal. Üçgül pembesi der; Hatçe’yi ansıtır. Yarpuz der Seyran’ı ansıtır. Hayıt der, Iraz Ana’yı; peryavşan der Hürü Ana’yı; pıtırak der Topal Ali’yi; - zira yumuşak yanı onun geçmişi, dikenli yanı onun alçaklıklarıdır.- salkım söğüt; Koca Osman’ı ansıtır.

    Çakırdikeni; feodalizmi ansıtır. Baştan sona acıtır. Zulüm eder insana çakırdikeni. İnce Memed’in canını yakar, yarar. İnce Memed’in can çekişi, derinin kavlanması vardır çakırdikeninde. Çakırdikeni Abdi Ağadır, Ali Safa “Bey”dir, Kel Hamza’dır… Ve daha diğer soysuz dölleridir, vicdandan nasibini alamamışlara gelen bir “Çelik Diken İnce Memed”dir. Çelik diken, çakırdikenin yok oluşunun müjdesidir, insanın derisinin çizilmeyeceğinin, artık kanamayacağının; acısını anlamanın müjdesidir.

    İnce Memed, Yaşar Kemal’in ağzından hükümet politikalarının eleştirildiği geçiş döneminin boşluklarını gözler önüne seren doğa tasvirleriyle, kendine özgün çiçekleri ve otlarıyla bizi baştan sona içine alan bir toplumcu-gerçekçi romandır.
  • İslam dininde, bizi utandıracak ve kendisini müdafaa etmemizi gerektirecektek bir nokta dahi yoktur. Yine onda, sempatik görünmek için çırpınacağımız ya da hiçbir değişiklik yapmaksızın aynen açıklamaktan çekinip tereddüt geçireceğimiz en küçük bir husus bulunmamaktadır.
  • İslam davetinin bugün en başta gelen vazifesi, kendilerini müslüman addeden, gerçekte ise cahiliyeye mensup olan insanları tekrar İslam'a döndürüp yeniden müslüman etmektir.
  • İşin hakikati İslâmiyet içtimaî nizamlarla hukuk sistemlerinin yanısıra kurumları ve pratiği, bunlarla birlikte kafa yapısını ve duygu dünyasını da kökten değiştirir.
  • İslâmiyet kendisine gerekçe ve ölçü olarak cahilî düzenleri ve onların çarpık, bozuk uygulamalarını almaz.
    ...
    İşte İslam'ın kendisini insanlara açıklayacak kesin ve apaçık beyanı: " İslâmiyet'in getirdiği nizam, çağdaş düzenlerden, onlarla kıyaslanamayacak kadar üstün ve hayırlıdır. O, kendi dışındaki cahilî düzenleri tasvib etmek üzere gelmemiş; tamamen kaldırıp yerlerine kendi nizamını tesis için gelmiştir. Yine o, insanların medeniyet maskesi takmış bu bataklıklarda çırpınmalarına alkış tutmaya değil onları oradan kurtarıp selamete çıkarmaya gelmiştir."