• 52 syf.
    ·238 günde·9/10
    Kontrbas, yalnız bir adamın müzik aletine olan tutkusu, ardından nefret derecesine gelen duygu iniş çıkışlarını anlatıyor. Devlet memuru olarak bu çalgı aletiyle olan münasebeti aşk derecesinde hatta diğer aletlerden yüce durumda. Monolog tarzda ilerleyen konuşma sizi kendine çekiyor ve o kısacık kitapta bir düş görüyorsunuz. Kitap kısa ve içeriğini anlatmak taraftarı değilim. İlk önce kitabını okudum, Üsküdar Tekel sahnesinde oyununa gittim. Oyun birebir yansımıştı sahneye. Kitabı okumadan oyuna gitmemenizi öneririm zira sahnede Mozart, Beethoven, Schubert gibi usta isimlere değinirken, ara ara teknik uzun konuşmalar geçerken, nereye geldim demeyin:)
    Keyifli okumalar, iyi seyirler
  • 165 syf.
    ·7 günde·Puan vermedi
    "Ben hasta bir adamım..."

    Kim bu hasta adam?
    Yer altına çekilmiş bir anti kahraman.
    Memnuniyetsiz, öfkeli, nefret dolu, tutarsız, kibirli bir memur. Ama hepsinden de önce mutsuz bir adam. O kadar mutsuz ki kendisi gibi başkalarının da mutsuz olmasını istiyor. Kendisi küçük düştüyse başkaları da düşmeli. Hayatın ondan çaldığı her şeyin hesabını sorma şekli olarak başkalarının canını da o yakmalı. Bir şeyi sevme ya da ondan hoşlanma ihtimali varsa o "şeyi" ortadan kaldırabilir.

    Yapabileceklerinin sonu, sınırı olmadığını bilen biri ya bilerek kötülükler yapar ya da yer altına çekilir. Bu adam ikisini de yapıyor.

    Dostoyevski'nin uzun bir monolog şeklinde yazdığı, Nietzsche'nin "hakikati kanla haykıran kitap" dediği, benim bir adamın sayıklamaları ve hatta kustukları olarak gördüğüm bu kitaptaki karaktere bazen hak verecek ve onda kendinizden bir şeyler bulacaksınız. Arada bir onun için üzülecek, ona çok kızacaksınız. Tanıyıp tanıyabileceğiniz en çelişkili insan bu kitaptadır. Eğer bu karakter ikizler burcu değilse ben de bir şey bilmiyorum.

    Kendi kendini memnun edemeyenleri, kendine kendini beğendiremeyenleri, en acımasız eleştirileri hep kendisine yapanları, içinde susmayan bir ses olanları ve o sesi olumsuz konuşmasına rağmen susturmayanları "sadece ben mi böyleyim?" diye düşünmekten kurtaracak olan da bu kitaptır.

    Çoğu kişi tarafından Dostoyevski'ye Giriş 101 kitabı olarak görülen bu kitabı kısa zamanda okudum. Tam olarak hakkını verememekten korktuğum için, Liza'ya daha da üzülmek için, yemekte buluşulan arkadaşların beni daha da sinirlendirmesi ve bu yer altı adamını daha derinden dinlemek için geniş bir vakitte tekrar üstünden geçeceğim.

    Meraklısı İçin Not: Kitabın serbest bir uyarlaması olarak Zeki Demirkubuz tarafından 2012 yılında 2 saatten kısa olacak şekilde yapılan "Yeraltı" filmini de izleyebilirsiniz.
  • Üzerine düşündüğüm... Epey kafa yorduğum bir şey bu... Her yanınızı çevrelemişse ölüm, üzerine uzun uzun düşünmek kaçınılmaz oluyor. Rus edebiyati öğretiyorum çocuklara ve on yıl önceki çocuklardan farklı karşımdakiler. Bu çocukların gözlerinin önünde, sürekli olarak, ya bir şeyler ya da birileri gömülüyor... Toprağa veriliyor... Tanıdıkları insanlar... Evler ve ağaçlar... Hepsi toprağa gömülüyor... Bu çocuklar törenlerde sıraya girince on beş-yirmi dakika ayakta beklerlerse bayılıyor, burunları kanamaya başlıyor. Hiçbir şeyle onları şaşırtamıyorsun ya da neşelendiremiyorsun. Her zaman uykulu ve yorgunlar... Yüzleri solgun ve gri. Oyun oynamıyor, ortalıkta dolanmıyorlar. Kavgaya tutuşurlarsa ya da kazayla bir pencere kırarlarsa, öğretmenleri mutlu bile oluyor. Öğretmenler onları azarlamıyor, çünkü normal çocuklar gibi değiller. Ve öyle yavaş gelişiyorlar ki. Derste bir şeyi tekrar etmelerini istediğinde tekrar edemiyor bu çocuklar, söylediğin bir cümleyi hemen ardından yinelemelerini istediğinde, o cümleyi hatırlayamıyorlar. " Aklınız nerede? Burada mısınız cidden?" diye kendilerine getirmeye çalışıyorsun onları. Düşünüyorum... Uzun uzun düşünüyorum... Cama suyla resim çiziyormuşum gibi geliyor, ne çizdiğimi bir tek ben biliyorum, başka kimse onu görmüyor, kimse tahmin edemiyor... Hiç kimse farkında değil...
  • 104 syf.
    ·1 günde·10/10
    Afganistan’da kadın olmanın ne demek olduğunu görsel ve yazılı basından az çok takip ediyoruz. “Sabır Taşı” da bu konu üzerine yazılmış onlarca kitaptan sadece bir tanesi ama benim en çok hoşuma gideni oldu diyebilirim. Bu hikâye sadece tek bir kadının değil, uzun yıllardır Afganistan’da Taliban rejiminin ağırlığı altında ezilen binlerce kadının sesi. Sırf bu yönüyle bile bence okumaya değer. İlginçtir ki bilinç akışı ve monolog anlatım tarzıyla yazılan kitap son derece sade ve anlaşılır. Bu anlatım tekniği bir kadının içindeki korkuyu, nefreti, kızgınlığı, pişmanlığı, en gizli sırları ya da cinsel arzuları ortaya çıkarmak için sanırım en uygun araç. Bu sayede yazar kurguladığı karakterleri derinlemesine okuyucuya aktarmayı başarıyor.

    Öncelikle kitaba da adını veren sabır taşı hakkında kısa bir ansiklopedik bilgi verelim. Pers mitolojisine göre sırlarını bu taşa anlatanlar dertlerinden kurtulur, bir iç huzura kavuşurlarmış. Taş da günün birinde içinde biriktirdiği keder ve üzüntüden dolayı patlarmış. Yalnız buradaki sabır taşı efsanelerde adı geçen o siyah taş değil; etten ve kemikten, ensesine bir kurşun yemiş, bitkisel hayata girmiş savaş gazisi bir kocadır. Afganistan’da herhangi bir yer. İsimler yok. Belki de yazar kasten isim vermiyor, anlattığı olayları Ayşe'nin, Fatma'nın zimmetine geçirmiyor. Anlatılanları genelleştirmek istiyor da olabilir. Bir kadın için susmaktan, zalim bir koca tarafından duygusal istismara uğramaktan, içindekileri dökememekten daha zor ne olabilir acaba? Aslında bu kitap bu soruya verilmiş bir cevaptır.

    Kadın yatalak eşine içindekileri döktükçe rahatlar; toplumsal, evlilik ve dini kuralların baskısından kendisini rahatlamış hisseder. Başlarda çok hafif tonda başlayan sitemler kitabın sonlarına doğru sertleşir ve acımasız bir hale gelir. Yağmalamalar, bombalar ve kurşunlar altında eşinin kendisini duyup duymadığına bile aldırmadan anlatmaya devam eden kadın, içindeki on yıllık nefreti ve kini döker. Aşk ve seks hakkında kendisini hiçbir zaman anlamayan bu adamdan nefret eder, ona şefkat ve saygı göstermez. Kitabın sonunda ortaya çıkan büyük itiraf ise sabır taşını çatlatacak kadar güçlüdür. Son olarak kitabın Fransa’da en saygın edebiyat ödülünü kazandığını hatırlatmadan da geçmeyelim. Sabırla okuyun…
  • 184 syf.
    ·5 günde·Puan vermedi
    KABUK
    Zeynep Kaçar; oyun yazarı yönetmen ve oyuncu.Kabuk, yazarın ilk romanı. Kadınlığımızı yüzümüze vuran, sarsıcı ve etkileyici bir kitap.
    Romanın başında Yüzyıllık Yalnızlık romanını hatırlatan son derece karmaşık bir aile tablosu var. Taşlar yerine oturana kadar bir hayli çaba harcamak gerekiyor.

    Eserde üç nesil kadının hayatı kendi dillerinden anlatılıyor. Anneanne Sabiha, kızı Sezin ve torun Füsun.Üç takıntılı kadının hayatlarının kesiştiği noktalar zaman zaman savruk ama samimi bir dille anlatılmış. Kadınların deli hâllerinin anlatımında iç monolog ve bilinç akışı teknikleri başarıyla kullanılmış. Kitapta kadınların meşguliyetleri, kanayan yaraları, umutları ,kuşaktan kuşağa aktarılan yazgıları anlatılırken tekrarlardan yararlanılmış.Gelenekle mücadele eden kadın, aşkı yaşayan kadın, kendisiyle ve diğer kadınlarla hesaplaşan kadın, yalnız kadın, mutsuz kadın, inkâr eden, vazgeçen, bağışlayan kadın...Kısaca kadına dair ne varsa hepsi yazılı bu kitapta.Romandaki erkekler silik fakat kadınların hayatlarında derin yaralar açacak kadar etkililer.Kadınla birlikte eşyanın, insanın bir gün eskiyeceği gerçeğine de değinmiş yazar.Bu fani dünyada sadece mutluluk değil acı da vardır, demiş.
    “ Hayat gelir ve geçer. Ağır ve yorucu ve uykusuz ve zalimdir hayat. Umduğunla başına gelenler arasında dünyadan güneşe uzanan yol kadar mesafe vardır. Hep mutlu olmayı ummak kocaman bir aptallıktır.”

    Kitaptaki kadınların birçok ortak noktası var:Hepsi 33 yaşında.Hepsi gerçeklerden kaçıyor ve hepsi eksik kalan sevginin peşinde.

    “Her çocuk emin olmalı annesinin sevgisinden. Bir tek bu bilgi bile yeter insana ömür boyu ayakta durabilmek için. Bunu bilmeden, hiçbir zaman gerçek bir hayat yaşamıyor insan, gerçek insan olamıyor.”

    Kimi zaman limanları kimi zaman engelleri olan kabuk, onları saran aile aslında.Birlikteyken hepsi daha güçlü.Ayrılınca yalnız kadınlar...Kabuğun içi bir muamma adeta.Orada neler olacağını kimse kestiremiyor.

    “Başka bir dünyada, başka bir ülkede, başka bir şehirde, başka bir sokakta, başka bir evde insan insanın ilacıdır. İyi gelir yan yana durmak. Hep bir arada. Hiç yıkılmayacakmış gibi. Hep sonsuzmuş gibi, orada, kadim. Bir arada. Beraber ve mutlu. Kim bilir, kim bilebilir sıradan bir ailede büyümenin verdiği o dünyalara sığmaz güveni. Kim bilebilir…Annenin asla delirmeyeceğini, babanın her akşam eve döneceğini ve kardeşin hiç terk etmeyeceğini bu kabuğu?”

    Hayata tutunmaya çalışırken çırpınışlar, geleneğe karşı koyuşlar yaraların kabuk bağlayışı ve kabuktan sızan ışık...Umut her daim var. “Beş para etmez umut.”

    “Ne çok hayat.Ne çok hikâye, ne çok telaş, korku, umut, endişe...Ne çok gelecek ve hiç gelmeyecek ne çok gün, gece...Bir anda bitiyor oysa her şey,sözleşmeler feshediliyor,dükkânlar kapanıyor, şirketler iflas ediyor, bir anda işten kovuluyor insanlar, birbirlerini terk ediyorlar anlamsız sebeplerle ve sonra başka insanlara koşuyorlar başka işlere, başka evlere taşınıyorlar.Yeni hayatlar kuruluyor kolayca, yeni başlangıçlar...Umut hep...Hep b...tan beş para etmez bir umut.”

    Oyun yazarı aslında Zeynep Kaçar.Aynı zamanda oyuncu.Oyunları şehir tiyatroları ve devlet tiyatroları tarafından sahnelenmiş, İngilizce ve Çinceye çevrilmiş.Yazdığı oyunlarda da odak noktası “kadın”. Kabuk, yazarın ilk romanı ama bana göre son olmayacak. Özgün üslubu, akıcı dili, gizemli anlatımı ve sağlam kurgusuyla Zeynep Kaçar edebiyat dünyasında daha uzun yıllar bizimle olacak gibi görünüyor.

    Berna Karakaya
  • Sen
    yürümelisin,
    beni bırakarak...

    Kadın sustu.

    SARILDILAR

    Bir kitap düştü yere...
    Kapandı bir pencere...

    AYRILDILAR...

    Nazım Hikmet