• Hayatın değeri uzun yaşanmasında değil, iyi yaşanmasındadır: Öyle uzun yaşamışlar var ki, pek az yaşamışlardır.
  • 344 syf.
    ·10/10·
    Bu kitapla tanışmam birkaç gün öncesine dayanır. Nurdan Damla’nın daha önce çıkan “Aşka Adanmış Bir Ömür, Hazreti Hatice” kitabını bilsem de onu da henüz okumamıştım. Bu vesileyle her iki kitabı da edindim Önce hakkında daha önce hiç bilgim olmayan “Sabır ve Vefa Timsâli Hazreti Zeynep”ten başladım.

    Elbette kitabı bir kritikçi veya eleştirmen gözüyle okumadım. İstifade etmek için okudum. Adı üstünde okuduğum bir romandır. Gerçeklere bağlı kalınmakla beraber yazarın hayalinden sudur eden yazılardır. O dönemde cereyan eden her şeyi bir tarihçi titizliğinde anlatmak ayrı; bir tarihçinin bilemeyeceği iki kişinin arasındaki gönül bağlarını o gönle yakın bir söz yazarının bin bir mahcubiyetle hayalen anlatması ayrıdır. Ki yazar, zaman zaman kendi anlatımlarından benliğini arındırıp o dönemin kahramanlarını konuşturarak romanını yazıyor. Bu anlatım tarzı benim kitaptan istifademi oldukça kolaylaştırdı.

    Kitabın konusuna gelince, bu bir aşk kitabıydı. Zeyneb’in sabrı, teslimiyeti, tevekkülü, ayrılığı, hasreti, dökülen gözyaşları ile teyzeoğlu Ebu’l As’ın Zeyneb’i çok sevmesine rağmen, inatçı gururunun yol açtığı ayrılıktan doğan çileleri anlatıyordu.

    O acılar ki terennüme gelmiyor. O acılar ki hüzün yıllarında Zeyneb’in bütün yakınları, kalben sevdikleri karşı cenahta, Zeynep ise müşrik kocasının yanında. Müşrik ama müşfik. Müslüman olmayı, “ne derler’”e bağlayan gururlu bir müşrik. Beline taş bağlayarak açlığını bastıran babasının bütün hislerini yüreğinde hisseden, elinden bir şey gelmeyen, gözyaşlarını sel eden bir Zeynep.

    Hüzün yıllarında annesi Hazreti Hatice’yi kaybediyor. Aynasını kaybediyor. Zeynep Hazreti Hatice’ye en çok benzeyendir çünkü. Garip bir tevâfuktur ki, El Emin olan Hazreti Peygambere de en çok benzeyen Ebu’l As’tır. Ticaret yapıyor Ebu’l As. Tıpkı peygamberimiz gibi. İşinde hile yok, yalan yok, dalavere yok. Bütün Mekke ona güveniyor. Her dönüşü kârlı. Her dönüşünde tıpkı kutlu kayınpederi gibi çocukları sevindiriyor; yetimleri, düşkünleri hediyeleriyle unutmuyor.

    Zeynep hicreti en ağır haliyle hüzün yıllarında yaşıyor. Bütün sevdikleri orada, tehcir edilmiş, ama gidemiyor. Kokusunu duyuyor ama hayır, elinden bir şey gelmiyor. Ve bir vakit geliyor ki bütün sevdikleri Yesrib’e, Medine’ye gidiyor. Annesinden başka yanında hiç kimse kalmıyor. Ebu’l As müşfik, âşık koca, Zeynebini mutlu edebilmek için elinden ne gelirse yapıyor ama gurur ona kalbinden geçenleri yaptırmıyor. Bu duruma Zeynep hissettirmeden, kocasına karşı olan sevgisini azaltmadan için için ağlıyor. Ebu’l As da biliyor, günden güne Zeynep eriyor, ama her şeyin önünde Ebu’l As’ın gururu var. Yapamam diyor, sonra kavmim bana ne der?

    Kavmi de boş durmuyor tabi. Taa en başından beri Ebu’l As’a “Bırak Muhammed’in kızını!” diyorlar. “Sana kız mı yok? Bak kimi beğenirsen onu sana alalım.” diyorlar. Hatta bir gün onu çağırıyorlar Darün Nedve’ye. Vaad üstüne vaadler. “Bırak Zeyneb’i, boşa Zeyneb’i, Terket Zeyneb’i” diyorlar, diyorlar da ne mi cevap alıyorlar: “Siz ne diyorsunuz, siz benden canımı istiyorsunuz. Gözümü istiyorsunuz. Göz ışıksız olur mu? Zeyneb’le ben göz ile ışık gibiyiz. Canla beden gibiyiz. Tenle tırnak gibiyiz. Hayır, hayır, eşimden ayrılmayacağım. Başka hiçbir Mekke kızına da bakmayacağım. Hem zaten Zeyneb’e denk birisinin olmadığını siz benden daha iyi bilirsiniz.”

    Ebu’l As diyor ki sonrasında Zeynebine: “Dünya bir olup üstüme gelse, yine senden vazgeçmem. Saçının bir teline zarar verdirmem. Kimseye söz düşmez. Biz bu gönül bahçesini hep sevgiyle sulayıp, sabırla yeşerteceğiz.” Zeynep bir peygamber kızı. Ebu’l As müşrik ama adil, ama o da vefalı.

    Hikaye uzun. Yazı yeri dar. Kısa keseyim. Bedir muharebesine Ebu’l As müşriklerin cephesinde katılıyor. Zeyneb’i düşünebiliyor musunuz. Bir tarafta babası, bir tarafta kocası. Kızına diyor ki “Belki de şimdi ikimizden biri yetim kalacak.” Bu durumu anlatmak kelimelere sığmıyor. Ama Nurdan Damla anlatmış. Ve sanırım, okuyan herkesi de ağlatmıştır. Muharebe sonunda Ebu’l As esir düşer. O şefkat ve merhamet peygamberi esirlere iyi davranılmasını söyler. Ölümü bekleyen esirler şaşkındır. Onlara giysiler verilir. Karınları doyurulur. Ve diyet karşılığında serbest bırakılacakları söylenir. Zenginler diyetlerini verir, fakirler ise on çocuğa okuma yazma öğretme karşılığında serbest bırakılır. Ebu’l As durumu Mekke’ye Zeyneb’ine bildirir. Zeynep farklı duygular içerisinde. Hayatı, annesi, babası, kız kardeşleri, gençlik yıllarının hatırasını derleyen, annesinin hediyesi, birbirinden değerli taşlarla müzeyyen kolyesini fidye olarak gönderir. Gönderir de Hazreti peygamber bunu görür görmez ağlamaz mı? Çünkü o Zeyneb’in bütün duygularını yükleyerek gönderdiği kolyenin hikâyesini çok iyi biliyor. Ve diyor ki ashabına “Bunu Zeyneb’e geri gönderebilir miyiz, ne dersiniz?” Sahabi de aynı rikkatle kabul ediyor. Ebu’l As eşini Medine’ye gönderme karşılığında serbest bırakılıyor.

    İşte asıl ayrılık şimdi başlıyor. Her tür çile ızdırap vardı, ama beraberdiler. İşte bir emir gelmişti: “Mü’min kadınlar müşrik erkeklerle evlenemezler, evli kalamazlar.” Birbirlerini böyle seven iki sevgilinin arasına gurur girmişti. Atamadı gururu Eb’ul As. Gururu yüzünden, eşini, aşkını ve çocuklarını kaybetmeyi göze alıyordu ama hidayete ermiyordu. Zeynep her ne kadar kocasına tebliğler yapıyorsa da, onu incitmekten, onun gururunu kırmaktan her zaman içtinap ediyordu. Zeyneb’in sığınabileceği, sadece duası vardı.

    Zeynep ve çocukları Medine’ye doğru yol alırken maalesef Mekkeli kadınların dolduruşuyla Mekke gençleri Zeyneb’e ve çocuklarına musallat oldular. Hubbar isminde bir gencin okuyla ürken deveden düşen Zeyneb sert bir taşa çarpmış, çarpmanın etkisiyle karnındaki dört aylık çocuğunu kaybetmişti. Yaralanmıştı da. Sonrasında Mekke’ye tekrar götürülmüş, hamile bir kadına ve çocuklara musallat olmanın utancıyla Zeyneb’e iyi bakılmıştı. Yaralar biraz iyileşince de bir gece vakti tekrar yollara düşülüp Medine’ye varılmış, baba ocağında sevinç rüzgârları esmişti.

    İşte aşkın sözleri burada ortaya çıkıyor. Her iki sevdalı gönül, birbirlerine gönül dilleriyle sesleniyorlar. Kimse bilmiyor, ama geceleri farklı yerlerde de olsalar aynı yıldıza bakıp konuşuyorlar. Gurur ah o gurur, ne derler belasına saplanan gurur. Ebu’l As’ı esir alan gurur. Diğer tarafta sabır, tevekkül teslimiyet ve dua. Bu bölümde çok güzel seslenişler var kitapta. Şair tabiatlı yazarın birbirinden güzel hitapları burada. Okumanızı dilerim. Asıl aşk burada.

    Nihayetinde Ebu’l As bir şekilde kervanıyla birlikte bir kez daha Müslümanların eline esir düşüyor. Zeyneb onun için eman diliyor. Ebu’l As peygamberimizin huzuruna çıkıp, mallarının iade edilmesini ve adamlarının serbest bırakılmasını istiyor. Bir kez daha peygamberimiz damadına istediklerini veriyor. Ebu’l As’taki gurur artık kırılmıştır. Bir an önce gidip emanetindeki malları sahiplerine teslim edip dönmek istiyor. Öyle de yapıyor. Döndüğünde diyor ki Zeyneb’e: “Senin için değil ey Yâr! Senin için değil billah! Ben ki son Nebînin bağrında aşkı gördüm, Onun af kucağında ısındım. O aşk ile gaşyoldum. Öyle geldim.”

    İşte şimdi Ebu’l As Peygamberin huzurundaydı. Sahabeler de mescitte. Olan biteni izliyorlar: “Güneşe göz yumarak, senelerce sizden kaçtım. En yakın dairenizdeyken en uzak vadilerin bahtsızlığına düştüm. Kavim ve inanç belası beni mahkûm etti. Bu sebeple sizi ve dahi kızınızı çok kırdım, çok incittim. Ama siz bana… Siz bana…” Mescit ağlıyor… “Beni merhamet yağmurlarıyla yıkadınız, şefkatinizin güneşiyle büyüttünüz. En son ikramınızla kavmim ve putlarla aramda olan tüm bağları söküp attınız yâ Resulallah. Şimdi ben huzurunuzda Müslümanlığımı ilan ediyorum. Eşhedü enlâ ilâhe illallah. Ve eşhedü enne muhammeden abdühü ve res’ûlüh.”

    Ebu’l As altı yıllık ayrılıktan sonra Zeyneb’ine ve kızı Ümâme’sine yeniden kavuşmuştu. Kavuşmuştu ama Zeynep iyi değildi. O hicret anında aldığı yara zaman zaman depreşiyor ve Zeyneb’i yatağa düşürüyordu. Çok geçmedi, Zeynep otuz yaşındayken ve aşkların en mesudunu yaşarken ebedi âleme göçüverdi. Hazreti peygamber kızını, kızlarının en hayırlısını bir gelin gibi süsleyerek, belindeki izarı Zeyneb’e sardırarak kızına veda ediyordu.

    Ebu’l As Zeyneb’in vefatından sonra sık sık onun kabrine gidiyor ve onunla uzun uzun konuşuyordu. Tıpkı altı yıl boyunca yıldızlara bakıp konuştuğu gibi. “Zeynebimdin. Mahremimdin, mahzenimdin, cennetimdin sen benim. Yüreğim o kadar darbe aldı ki Zeynep… Senden sonra fazla yaşayacağımı zannetmiyorum.”

    "Kızlarımdan en hayırlısı Zeynep'tir" dediği hazreti peygamberin en büyük kızının hayatını okurken kendimi bir kaç günlüğüne de olsa asrı saadette gibi hissettim. Kitabı bitirip kendi zamanıma dönünce, ne kadar da bahtsız bir hayat yaşadığımın farkına vardım. Eyvah dedim.
  • 288 syf.
    ·3 günde·Beğendi·9/10
    "Bir Ömür Nasıl Yaşanır", Türkiye'nin önemli bir değeri olan Prof. İlber Ortaylı'nın öğrenme, kendini geliştirme, eğitim-öğrenim, gezi, kültür, sanat, tarih ve okumaya dair önemli tavsiyelerini ve değerlendirmelerini içeriyor.

    Gazeteci Yenal Bilgici'nin sorularına İlber Ortaylı tarafından verilen cevaplar bir söyleşi formatında kitaba aktarılmış.
    Ortaylı'yı bilen ve tanıyanların tahmin edeceği üzre; bu söyleşi genel itibariyle tatlı-sert ancak bir o kadar da samimi ve aydınlatıcı eleştirileri de içinde barındırıyor. Kendisi dahil olmak üzere öğrencisinden eğitimcisine, yurttaşından bürokratına, gencinden yaşlısına, ebeveyninden yazarına ve akademisyenine, toplumun hemen her kesimi bundan nasibini alıyor.

    Ortaylı'ya göre hayat dört ana dönemden oluşmakta: 12-25 yaşları arası, 25-40 arası, 40-55 arası ve 55 sonrası. Bunlar gençlik, yaşlılıkla ilgili dönemler olmaktan ziyade; bir insanın yetişmesi, olgunlaşması, eser vermesiyle ilgili. Buna göre bir insanın 15 yaşına kadar yeteneği şekillenmekte ve öğrenme yeteneği maksimum düzeyde. Kişinin bilgi, beceri ve birikiminin asıl temeli bu dönemde oluşuyor. 25-40 yaş arası ise bir restorasyon ve eser verme dönemi. 40-55 yaş arası, hafızanın gerilemeye başladığı ancak şimdiye kadar elde edilen bilgiler ışığında daha olgun değerlendirmelerin yapıldığı, doğru değerlendirildiği taktirde çok verimli geçebilecek bir dönem. 55 yaş sonrası ise âdeta bir ustalık dönemi ve bu dönemde kişi en az 70'ine kadar eser vermeye devam etmeli.

    Yazarın ağırlıklı olarak kitapta öne çıkan diğer değerlendirmeleri kısaca şöyle sıralanmakta;

    * İnsanlığın entelektüel seviyesi 1.Dünya Savaşından itibaren gerilemeye başladı. Bu nedenle günümüzde dahilerden çok; eski prensipleri uygulayarak günlük yaşama kazandıran takipçileri görüyoruz.

    * Mevcut Eğitim, çok uzun ve yaratıcılığı büyük ölçüde engelliyor.

    * Eğitimin bütün öğrencileri eşit seviyeye getirme şeklindeki toptancı yaklaşımı; herkesin seviyesine, ilgi ve beceri alanına göre eğitim görmesini hedefleyen bir anlayışa evrilmeli.

    * Okuma ve öğrenme için en verimli zaman dilimi sabah saatleri.

    * Üniversite diplomasının doğrudan bir meslek edinme aracı olarak görülmesi yanlış. Öğrencinin sevmediği bir bölümde ve yeterince iyi olmayan bir üniversitede okuması vakit ve kaynak kaybı.

    * Öğretmen, eğitimin kilit unsuru ve eğitim sisteminde yaşanan pek çok problemin kaynağı ise yeterince sayıda ve nitelikli öğretmen yetiştiremeyen bir ortam.

    * Öğretmen eskiden olduğu gibi rol modeli değil; öğretmenlerin hayatımıza birer lider olarak geri dönmesi sağlanmalı.

    * Üniversitelerin, bu üniversitelerde açılan bölümlerin ve verilen derslerin
    ihtiyaç ve stratejik planlardan ziyade; yurttaşların talebine göre dizayn edilmesi yanlış.

    * Türkçe'ye gereken önem verilmiyor; yazarlar bile dili doğru kullanmıyor. Bu durum insanlarımızın hem dilini iyi bilmemesine hem de yabancı dil eğitiminde arzu edilen seviyeye gelememesine neden oluyor.

    *Şehirler giderek niteliksiz bir mimariye teslim oluyor ve bu konuda çoğu benzeşiyor.

    * Gerçekten iyi bir şehirde; sosyoekonomik düzeyi ve geliri ortalamanın altında olan vatandaşlar da rahat ve mutlu biçimde yaşayabilir.

    * Atatürk'teki "Rumeli inadı" diyebileceğimiz, "olmalı" dediği an "olabilir" seçeneğini de ortadan kaldıran irade bugün herkese lazım.

    * İyi düşünmek için yalnızlığa ihtiyaç vardır. Millet olarak yalnızlığı pek sevmediğimiz için, yaratıcılık törpüleniyor.

    Kitabın sonraki bölümlerinde İlber Ortaylı 'nın seyahat, sinema, tiyatro, müzik, edebiyat konularındaki tavsiye ve değerlendirmeleri yer alıyor.

    Bu bölümlerde ne yalan söyleyeyim; özellikle seyahat ve gezi önerilerini uygulamaya kalksak, "hangi zaman hangi bütçe yeter?" diye düşünmeden edemedim. 🤔

    Bunun dışında, yazarın kendi asıl uzmanlık alanı olan tarih dışında; kültürel açıdan ne kadar donanımlı, bilgili ve entelektüel bir şahsiyet olduğunu bu bölümlerde kolaylıkla görüyoruz.

    Okunduktan sonra rafa konup unutulmak yerine; başucu eseri olmayı hak edecek kadar önemli ve değerli bir eser.

    Bence gencinden yaşlısına herkes tarafından okunmalı, okutulmalı. En azından belli bir ufuk, vizyon kazanmak adına...

    Keyifli okumalar dilerim.

    NOT: İlgilenenler için diğer önemli alıntılar aşağıda sıralanmıştır...

    Hayat, derbederlik ve tembellik için çok uzun; fakat hırsla, yağma ve haydutluk yapmaya değmeyecek kadar kısadır.
    *****
    Kimsenin sizi bulmasını beklemeyin; nitelikli insanları siz arayın!
    *****
    Becerilerinize gerçekten uyan mesleği seçiniz. Kendi kapasitenizin altında çalışmayın; kendinize bol ya da dar gelen bir gömleği giymekten kaçının.
    *****
    İllâ aynı hayat görüşünü paylaştığınız insanlarla dost olacaksınız diye bir kural yoktur. Ben her dostumun hayat görüşünü paylaşmam ama görüşlerinden faydalanırım.
    *****
    Ne yaşadıysanız yüzünüze yansır. İnsanın yüzü bir kitap gibi okunabilir. İfadeniz bomboşsa da hiçbir şey yaşamadığınız fark edilir. Bundan kurtulmak mümkündür; yaşayın, monotonluktan uzaklaşın, gezin, görün, keşfedin, başkalarıyla ilgilenin, okuyun, sevin. Bunları dolu dolu yapın ki izleri yüzünüze yansısın. Yüzünüz ifadesiz kalmasın.
    *****
    Bizde asıl dert, aydın etiketlilerin yarım ve çeyrek bilgili olmasıdır.
    *****
    Bilgi yetmez; merak da gerekir.
    *****
    Konforundan vazgeçmeyi göze alacaksın. Kendi dünyanı yerinden kendin oynatacaksın. Bir insanin bittiği an, miskinliğe esir olduğu andır.
    *****
    Eğitimin iyisi müzikle, matematik ve filolojiyle, bir de sporla olur. Bunu sağlayamadığınız sürece, istediğiniz kadar okul açın; netice değişmez.
    *****
    Bir millet krizle düşmez veya yükselmez; bir millet ancak insanın eğitim niteliği yüksekse yükselir, gelişir, zenginleşir. Bunlar da her zaman iktisadi istatistiklerde yer almaz. Netice kültüre (cultura'ya) ne kadar sahip olduğuna da bağlıdır. Bu da eğitimden geçer.
    *****
    Herkes köy enstitülerinin kapatılmasını konuşuyor, eğitim enstitülerini anlatan yok. Cumhuriyetin nitelikli teknik öğretmen yetiştirmesi başarıyla yürütülürken, 1970'lerde , eğitim enstitülerinin başına gelenler yüzünden bitmiştir.
    *****
    Çocukların yokluğu, zorluğu, mahrumiyeti bilmesi lazım. Bunu ona siz (ebeveyn olarak) göstereceksiniz.
    Eğitimin tümünü okul veremez; eğitim satın alınacak, herkese aynı şekilde hitap eden bir ürün değildir.
    *****
    Hepimizin üzerinde düşünmesi gereken bir konu... İyi mühendis ve hekim çıkartıyoruz, ne var ki kültürel üretimimizde ciddi bir artış yok. Bizim artık buna odaklanmamız lazım. Sinemacı, tiyatrocu, müzisyen yetiştirmenin yollarını bulmalıyız.
    *****
    Herkesi dönemiyle tanımanız gerekir. Sanatçıların devlet adamlarının yaşadıkları dönemi bilirseniz, çağının bir insanı nasıl şekillendirdiğini de görürsünüz. Bu sayede, verilen eserleri, yapılan işleri de daha iyi anlarsınız.
    *****
    ... (Şehircilik açısından) En kötüsü ne biliyor musun? Yenileri yapılacak diye iyi, eski yapıların yıkılması. Bunun sonucu da (şehirlerin) niteliksizlikte aynılaşma(sı)dır.
    *****
    Daha dolu dolu bir ülke olacağız. Umudum budur.
  • Nasıl anlatayım bir yurdu ki evveli mihnettir, meşakkat-tir; sonu yok olup gitmektir. Helâlinde hesap var; haramında ikap var. Kim o yurtta zenginleşmişse sınanmalara düşmüştür. Kim yokluğa, yoksulluğa uğramışsa hüzünlere batmıştır. Kim onu elde etmeye çalışırsa ondan yiter-gider o; kim oturur, dilemezse ona gelir-çatar o. Kim ibretle ona bakarsa onu görüş sahibi eder o; ama kim ona istekle, hasretle bakarsa, onu kör eder o.
    Allah kulları, sizi terk edecek olan şu dünyayı sizin de terk etmenizi dilerim, tavsiye ederim; onun sizi terk etmesini dilemeseniz de, sevmeseniz de o, bedenlerinizi yıpratacaktır; isterseniz siz, onun yenilenmesini, gençleşmesini dileyin. Bir yola koyulan, yürür-gider, derken varacağı yere varır-ulaşır. Kim vardır ki gelecek gün, ona gelip çatmasın. İnsanı dünyada sürüp götüren, insanı dileyip çeken ölüm, sonunda insanı dünyadan ayırır. Dünyanın yüceliğine, dünya ile övünmeye rağbet etmeyin; onun süsüne-püsüne, onun nimetlerine aldanmayın. Derdinden, mihnetinden acıklanmayın. Onun yüceliği de biter-gider; onunla övünmek de bir gün gelir, yiter. Ziyneti de zevâl bulur; nimetleri de yok olur; derdi de sona erer, mihneti de biter. Dünyadaki her müddetin sonu gelir. Dünyada her diri, sonunda yok olur. Aklınız varsa evvel geçenlerden ibret almaz mısınız? Geçip giden atalarınıza bakmaz mısınız? Görmez misiniz ki içinizden göçüp gidenler gitmekteler; yerlerine kalanlar da durmamaktalar. Görmez misiniz ki dünya ehli, akşamı eder, sabahı bulur çeşitli hallerde: Sonra dünyadan çekinmenizi tavsiye ederim. Çünkü dünya, görünüşte tatlıdır, dile, damağa hoş gelir. Yemyeşildir, taptazedir, göze güzel görünür. Özlemlerle kaplanmıştır; tez elde edilen, fakat hemen geçip giden zevkler yüzünden sevdirir kendini, az bir hoşlukla iyi görünür, dileklerle, ümitlerle bezenir, bezendirir; aldatışlarla süslenir; fakat verdiği sevincin bekası yoktur; onun derdinden, eleminden kurtuluş imkânı bulunamaz.Pek aldatıcıdır, çok zarar vericidir. Geçip gider, yok olup biter; içindekileri de yok eder, sömürür, yer. Onu isteyenler, onu elde etmeye razı olanlar, dileklerini elde etseler bile. noksan sıfatlardan münezzeh olan şanı yüce Allah’ın, “Dünya yaşayışı gökten yağdırdığımız yağmura benzer; yeryüzünün bitkilerini sular, bünyelerine girer de onları yeşertir, yetiştirir; derken bitkileri kurur, ufalanır, yeller de onları savurur-gider ve Allah’ın her şeye gücü yeter” buyurduğu gibi (Kehf, 45) her şey zevâl bulur, bâki kalmaz ve dünyada bundan öte de bir şey olamaz.Hiçbir sevinip gülen yoktur ki dünya ardından onu kedere düşürmesin, ağlatmasın. Dünyanın hiçbir ikbali yoktur ki ardında idbar bulunmasın. Dünyada hiçbir sepintiyle ferahlayan yoktur ki ardından onu belâ sağanağıyla ıslatmasın. Dünyanın şanındandır bu; sabahleyin birine yardım eder, akşamleyin ona düşman kesilir. Bir yanı tatlı olur, sindirirse öbür yanı acı gelir, yerindirir. Kişi, onun zevkine erer, güzelliğini elde ederse, mutlaka tezce belâları çatar ona, dertleri erer. Dünyada esenliğe kavuşup akşamı eden, mutlaka korkulara düşer de sabahlar.Aldatıcıdır dünya, onda ne varsa hepsi de insanı aldatır. Fânîdir, onda olanların hepsi de yok olur. Dünya azıklarında, suçlardan çekinmekten başka hiçbir şeyde hayır yoktur. Dünyadan az bir şey elde eden, ondan emin olabilecek çok şeye sahip olmuş demektir; çok şey elde edense, kendisine helâk edecek çok şey elde etmiş demektir. Dünya, az bir fırsat verir insana, sonra geçer-gider; o fırsata erense ancak hasret elde eder. Nice ona güvenenleri dertlere uğratmıştır; nice ona inananları helâk vâdîsine atmıştır; nice büyükleri hor-hakir etmiştir; nice benliğe düşenleri alçaltmış-gitmiştir.Dünyanın devleti elden ele dolanır; dünya yaşayışı durulmaz, bulandıkça bulanır. Tatlı suyu acıdır; tadı, dili damağı acıtır. Gıdası ağıdır, öldürür; yapışılacak, tutunulacak her şeyi çürümüştür, kopar, tutanın elinde kalır. Dünyada diri olan, ölümü beklemektedir; sağ-esen kalan, neredeyse hastalığa çatmaktadır. Malı-mülkü alınmış çalınmıştır; orada yücelen mağlûb olmuştur, malına, nimetine sahip olan mihnete uğramıştır; ona komşu olan yağmalanmıştır.Sizden önce uzun ömür sürenlerin, eserleri kalanların, boyuna olmayacak ümitlere düşenlerin, yardımcıları hazır duranların, orduları çok olanların yurtlarında değil misiniz ki? Onlar da dünyaya taptılar, hem de nasıl taptılar? Dinlerini bırakıp dünyayı aldılar; hem de nasıl aldılar? Ondan sonra da kendilerini, konaklayacakları yere götürmek üzere yolluk almadan, o güç yolları-belleri aşacak bineklere binmeden göçüp gidiverdiler. Dünyanın onlardan birini, karşılık bir şey alıp bıraktığını, yahut onlara yardım edip dostlukta bulunduğunu, yahut da onlarla bir hoşça konuşup dostluk kurduğunu duydunuz mu hiç? Hayır; aksine onları kötü olaylara uğrattı; yaşayışlarını yıprattı; yüzüstü yere attı onları; ayaklarının altında ezdi, bitirdi onları; onlara ancak ölümle yardım etti dünya. Sonunda da ebedî olarak ondan ayrılıp gittikleri çağda, ona uyanları, onu seçenleri tanımadığını, ona dayananları bilmediğini gördünüz mutlaka. Açlıktan, azıksızlıktan başka bir yolluk mu verdi onlara? Darlıktan başka bir yere mi indirdi onları? Yoksa karanlıklardan başka bir ışıklı yere mi kondurdu onları?. Yahut nedâmetten başka bir şey mi sundu onlara? Peki, bu dünyayı bunun için mi seçmektesiniz? Bundan dolayı mı gönlünüzü ona vermektesiniz, ona inanmaktasınız, ona sarıldıkça sarılmaktasınız?Bilin, bilirsiniz de, onu bırakıp gideceksiniz, oradan göçeceksiniz: “Kimdir bizden daha kuvvetli” (Fussilet 15) diyenlerden öğüt alın, istemedikleri bineklere bindirilerek kabirlerine indirildiler onlar; konukluğa çağrılmadan mezarlarına kondular onlar. Kerpiç parçalarıyla yapıldı kabirleri; çürüdü, toprak oldu kefenleri; çürümüş kemikler komşuları oldu. Onlar da öyle bir komşu kesildiler ki çağı-rana gidemezler artık; düştükleri zilleti gideremezler artık; feryat edene aldırış bile edemezler artık. Üstlerine yağmur yağsa ferahlanmazlar; kıtlık gelip çatsa ümitsizliğe düşmezler. Görünüşte bir topluluktur onlar, ama yapayalnızlar. Birbirlerine komşu olmuşlardır; fakat birbirlerinden ayrılmışlardır, uzaklaşmışlardır. Birbirlerine yakındırlar, fakat birbirlerini dolaşamazlar; akraba olmuşlardır; hallerini hatırlarını soramazlar. Kinleri yitmiş, halim, selim olmuş kişilerdir; hasetleri ölmüş, bilgisizdirler. Ne zararlarından korkulur onların, ne kötülüklerini gidermek için bir şey düşünülür haklarında. Yerin üstünü bırakmışlar, karanlığa varmışlardır. Geniş yeryüzünü bırakmışlar, daracık bir yere sığınmışlardır; ehillerinden, ayallerinden ayrılmışlar, garip olmuşlardır. Ayakları yalındır, bedenleri çıplak. Dünyadan, amelleriyle ayrılmışlardır ancak. Ebedî yaşayış yurduna göçmüşler, orada mekân tutmuşlardır. Nitekim noksan sıfatlardan münezzeh olan da, “Önce nasıl yaratmaya başladık, yarattıysak, tekrar yaratacağız; bu, vaadimizdir bizim ve gerçekten de yapacağız, gücümüz yeter yapmaya” buyurmuştur (Enbiyâ,104).(Dünyayı kınayan, yeren birisini duyup buyurdular k :) A dünyayı yeren, kınayan, sonra da onun aldatışlarına kapılan, olmayacak şeylerine aldanan, sonra gene de tutup onu kınamaya kalkışan, dünyaya aldanan sen değil misin ki tutup kötülüyorsun onu? Dünyada suç işleyen sen misin, o mu? Ne vakit yolunu azıttı senin dünya; ne vakit aldattı seni dünya? Bedenleri çürüyüp dağılmış atalarınla mı aldattı seni; yoksa toprak altında yatan analarının mezarlarıyla mı kandırdı seni? Hastalıklarında nice hizmetlerde bulundun onlara; nice çalıştın iyi olmaları için; onların şifâ bulmalarını istedin, hekimlere başvurdun, çâre diledin. Esirgemen hiç birine fayda vermedi; bu hususta dileğin bir türlü olmadı; gücünle, kuvvetinle onlardan ölümü gideremedin gitti. Dünya onların halleriyle örnek gösterdi sana; mezarlarıyla mezarını hatırlattı sana.Dünya, gerçekten de onun sözünü gerçek bilene gerçeklik yurdudur; anlayana esenlik yurdu. Ondan azığını düzene zenginlik yurdudur; öğüdünü tutana öğüt yurdu. Allah dostlarının secde ettikleri yerdir; Allah’ın meleklerinin namaz kıldığı yer. Allah’ın vahyinin indiği yerdir; Allah dostlarının alış-veriş ettiği yer; orada rahmet kazanırlar; orada cennet elde ederler. Kim dünyayı yerebilir, kınayabilir ki o kendisinden ayrılacağını yüce sesle bildirmiştir ona; kendisinin de, ehlinin de zevâlini haber vermiştir ona. Belâsıyla belâya örnek verir; sevinciyle sevince yol gösterir. İnsan, sağ esen yatar; derde, mihnete uğrayıp kalkar. bunu da insanları teşvik için, korkutmak için, ürkütmek için, çekindirmek için yapar. Yarın nedâmete düşenlerdir onu kınayanlar; başkalarıysa onu överler. Çünkü dünya onları korkutmuştur, korkmuşlardır; onlara söz söylemiştir, doğru bulmuşlardır; öğüt vermiştir, öğüt almışlardır.