• film yüzlerce ressamın (tam olarak 125) van gogh'un ölümünden sonraki dönemi anlatmak için van gogh portrelerine benzer şekilde 65 bin resim karesi resmetmesiyle oluşturulmuştur.

    https://m.youtube.com/watch?v=47h6pQ6StCk
  • ''Sözcüklere gerek kalmadan beni anlayacaklarını sandım...''

    V. Gogh, Theo'ya Mektuplar
  • 160 syf.
    ·6 günde·9/10
    (Bay C.) Babalar... Neden erkek çocuklarında bu kadar büyük travmalar bırakır, babalar... Kaçıp giden, kaybolan, erkenden ölen, nefret eden, nefret ettiren, sevgisini ver(e)meyen babalar... O eve geldiğinde ölüm sessizliği çökerdi üzerine. O eve gelince buzdan bir kütleye dönüşürdü yüreği. O eve gelince, ölmüş annesinin yerine koyduğu -en kıymetlisi teyzesini- elinden alırdı. Onu hiç sevmezdi, ondan nefret ederdi, ondan korkardı ve o neyse onun tam tersi olmaya ant içmişti kendi kendine. Peki tam tersi olabildi mi gerçekten?

    "Elini uzatırdı. Bu el!.. Öperdim. Çabuk kurtulmak için diye düşünürdüm. Yoksa korkudan mı? İşte ben buyum! Çocukluğumda ona benzememek kolaydı. "-Bıyık bırakmıyacam" "Komisyoncu olmıyacam" demek."

    (Bay Ğ.) Babalar... Neden erkek çocuklarında bu kadar büyük travmalar bırakır, babalar... Görmediyse gözlerin ilk doğduğun günden beri onu. İşitmediyse kulakların onun ağzından dökülenleri, sesinin tonunu. Duymamışsan kokusunu ve bilmiyorsan ona benzeyip benzemediğini bile... Hiçliği bilir misin sen? Yokluğu, yoksunluğu?

    (Bay C.) Olamadı, olamayacaktı, o da babası gibiydi, öyle olacaktı hiç istemese de. Babası, kadın düşkünü babası. O çok kıymetli teyzesini kendine metres etmiş babası (çok sonradan öğrenir bunu Aylak Adam) Gördüğü her kadına sulanan, her kadınla bir yatak macerası yaşayan babası, kadınları gözleriyle yiyen, bacak düşkünü babası. Kendisi... Kadınlara bağlanamayan, ne kadar sevse de onlardan çarçabuk sıkılan, aile olmaktan, topluma karışmaktan ve en çok da babasına benzemekten ölümüne korkan kendisi.

    "Çıplak bacaklı kadın düşleri başladığı zamanki umutsuzluğum! Hiç kimse erkek yaratılmanın azabını benim kadar çekmemiştir. İçimdeki batıcı kadın isteğinden kurtulmak için boyuna okurdum. Olmuyordu."

    (Bay Ğ.) Olamadı, olamayacaktı onun gibi çünkü o babasını bilmiyordu ki. Ölmüş müydü yoksa yaşıyor muydu onu bile bilmiyordu. Onun babası gibi zamparanın, pisliğin teki miydi yoksa iyi bir adam mıydı onu bile bilmiyordu. İnsanın sevmesi ya da nefret etmesi için bilmesi gerekti; o ne sevebiliyordu, ne de nefret edebiliyordu. En azından nefret bile bir duyguydu, nefret bile insana yaşadığını, var olduğunu hissettiriyordu. Babanın varlığı mı yoksa yokluğu mu daha zordu bir erkek evlat için? Bilmiyordu...

    (Bay C.) Kulağı kaşınıyordu. Kulağı her kaşındığında kadınlara karşı cinsel istek duyuyor ve babasından nefret ediyordu. Kulağı her kaşındığında babasının bacaklara olan düşkünlüğü aklına geliyordu ve kendinden nefret ediyordu. Ona göre kulaklar, insanın kafasındaki en çirkin organdı. Kulağı kaşınıyordu çünkü babası bir gün o kulağı yırtmıştı. Kulağı kaşınıyordu, o kulak kaşındıkça hem babasını, hem yitip giden mutsuz çocukluğunu hem de bastıramadığı, azap çektiği kadın isteğini içinde duyumsuyordu.

    "Salt onun rahatını kaçırmak için üstlerine giderdim. Tokatlardı beni. Nasıl istiyordum bu dayakları bilsen! Onlar beni "babayı sevmeme" azabından kurtarıyordu."

    (Bay Ğ.) Benim hiç kulağım kaşınmadı. Kimseden dayak yemedim ben. Bakıldığında bu ne güzel bir şey değil mi? İnsan buz gibi bir tavrı, otoriter bir sesi, dayak yeme ihtimalini ve de en önemlisi korkuyu arar mı, ister mi sence? İstemez değil mi, insan hep iyiyi, güzeli ister değil mi? Peki ya nefret bile bir yaşam belirtisiyse, nefret bile insanı var ediyorsa, hiçlikten kurtarıyorsa eğer ne yapacaksın, ne yapmak gerekir?

    (Bay C.) Uzaktan bakıldığında o bir Aylak Adamdı. Babasının parasını yiyen bir mirasyedi; kadınların ilgisini hep çeken, çalışmanın zorluğuna hiçbir zaman katlanmamış, keyfince yaşayan bir adam. O bir eksik adamdı. Hiçbir zaman tamamlanmamış ve hiçbir zaman da tamamlanmayacak bir adamdı. Çocukluk travmalarıyla yüzleşebilen ama yenemeyen, sevse bile sevgisini tam veremeyen, hayatı yalnızca kötü tarafından görüp iyi tarafını görmezden gelen, hiçbir işe yaramayan ve hiçbir zaman da hiçbir işe yaramayacak bir adamdı. Onun adı Bay C'ydi, o bir eksik adamdı. Zaten dünyada tamam insan var mıydı ki?

    "Plajda uzanmış konuşuyorduk. Ona en sevdiği ressamı sordum.

    -Van Gogh, dedi.
    -Neden?
    -Kulağını kesebilmiş; sol kulağını. Bunu yapan ilk adam o.

    Sustu. Az sonra değişik bir sesle,

    -Ama o bile eksik adamdı. Tımarhanedeyken yaptığı kendi portresinde insanlara yüzünün kulaksız yönünü gösteremedi. Tam adam yok!"

    (Bay Ğ.) Ben eksik olanlardan değilim; ben bir hiçim. Hiç yaşamadım ki, hatta belki de en başından beri yoktum, bu dünyada yaşadığım bile şüpheli. Onun ismi alfabenin üçüncü harfiyle başlıyor, benimki ise alfabede yok hükmünde. Ben zurnanın ucundaki son deliğim, ismim yok benim, hiç olmadı. Ğ ile başlayan isim mi olur allasen? Bana bir ismi bile çok görmüşler zamanında. Nietzsche ile Turgenyev beni tanısalar, kendi hiçlik fikirlerinden utanıp, mahçup olurlar, abi büyüksün, üstadımızsın çekerlerdi kesin. Kısacası o tamamlanmayan, hiçbir zaman da tamamlanamayacak adamın karşılığıydı, bense hiçbir zaman var olmayacak, olamayacak adamın karşılığı.

    (Bay C.) Toplumdan, aileden, çocuk fikrinden, evlilikten tiksiniyordu. Bundan dolayı her sevdiği kadınla yeterli bağı kuramıyordu. Sevdiğiyle arasındaki bağ kuvvetlenmeye başlayınca içerisindeki korku tetikleniyor ve terk etme, özgürlüğüne kavuşma güdüsü harekete geçiyordu. Ona sorulsa kendini "aile" kafesinin içerisine koymak istemiyordu ama asıl gerçek olan onun hiçbir zaman bir ailesinin olmayışıydı. Ailesiz, köksüz adam, kökleşmekten, aileye kavuşmaktan ölesiye korkuyordu.

    "-Neden bu kadar kötümsersin?
    - Sen neden değilsin? Çevrene bakmıyor musun? En mutlu görünenlere bile? Bütün bunlar üç oda, bir mutfak, iki çocuk düşü ile başlıyor. Sonra? Haydi bayanlar, baylar! Bu fırsatı kaçırmayın. Siz de girin, siz de görün. Üç perdelik dram. Birinci kısım: Dağlar dümdüz. İkinci kısım: Ne çok tepe! Üçüncü kısım: Ova batak. Bugünlük bu kadar baylar. İyi geceler. Yarın gene bekleriz."

    (Bay Ğ.) Sen aile fikrinden kaçıyorsun, köksüz olmak istiyorsun da bari kendi yalnızlığın mutluluk veriyor mu sana? Hadi gel birlikte hiç olalım var mısın? Kaçalım, yok olalım bu dünyadan var mısın? Toplumdan kaçmak kolay, senin gibi paralı ve istediğine istediği zaman ulaşan biri için. Gel cesaretin varsa hiçliğin sularında yüzelim. En altı, en düşüğü gör, var mısın Bay C.? Fakat biliyorum sen gelmezsin, sen bundan da korkarsın, sen anca kendi zehirli, katran karası fikirlerinle başkasına hava atar, ukalalık taslarsın. Ölene kadar yalnızlığın karanlık sularında yüz ve o bataklıktan çıkama emi.

    -------------------------------------------------------------

    Bu roman kesinlikle hem anlatım tarzı hem de dönemine getirdiği yenilikle, Türk Edebiyatının en kıymetli eserlerinden birisi. Benim Aylak Adam'ı okuma yolculuğum on sene öncesine dayanıyor. O zamanlar altın bulmuş kadar sevinmiş ve adeta zihnimde çığır açmıştı. Bugünse hala benzer tadı alabilmiş olsam da romanda takıldığım bazı noktalar mevcut.

    Roman her ne kadar mevsim döngüsüyle devam eden bir zaman dilimini anlatsa da bu bölümlendirme kitaba artı bir şey katmıyor. Yani kitap mevsimlere bölünmeyip herhangi bir isimle dört kısıma ayrılsaydı da çok bir şey fark etmeyecekti. İkinci konu ise, bilinç akışını çok seven birisi olarak, kitaptaki temel anlatıcının tanrı yazar diliyle yer alması açıkçası benim okumamı yavaşlattı. Bilinç akışı kısımları her ne kadar nefis olsa da kalan kısımlarda ben anlatıcının olmayışı, anlatım kısa kısa cümlelerle ilerlese bile ne yazık ki yeterli hızlanmayı sağlayamıyor. Ana anlatıcıdan Bay G.'nin zihnine yaptığımız yolculuklar son derece keskin bir ayrımla gerçekleşiyor. Bu geçişler daha yumuşak olsa, yani bilinç akışına geçtiğimiz kısımları belli belirsiz bulabilsek okuma süratimiz daha da artacak ve böylece kitabın keyfine daha çok varabileceğiz diye düşünüyorum ben. Bir de özellikle final kısmında klişelere bulaşılması, böyle özgün bir kitabı ne yazık ki sonu açısından başarısız kılıyor.

    Kitabın ilk iki bölümünde romanın ismine layık bir karakter profilinin çizilip "Yaz" bölümünde bunun nedenlerini ustaca anlatıp okura ters köşe yapabilmesi yazarın bu eserle ilgili en önemli başarılarından birisi. Ayrıca romanın bilinç akışı kısımları da sayfalar ilerleyip okur kitabın içine daha çok girdikçe giderek nefisleşiyor. Özgün anlatım tarzı ve sonraki dönem romanlara ilham verişiyle bu Türk Edebiyatının en kıymetli eserlerinden biri olan bu roman istisnasız her edebiyat okuruna öneriyorum. Son olarak acaba aşağıdaki alıntıda yer alan ifadeler Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar'ına isim anlamında ilham vermiş midir diye de sormak isterim okurlara? (Aylak Adam, 1959 yılında, Tutunamayanlar ise 1970 yılında yazıldı)

    "-Tutamak sorunu dedim. Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak bir şey olmadı mı insanlar yuvarlanır. Tramvaylardaki tutamaklar gibi. Uzanır tutunurlar. Kimi zenginliğe tutunur; kimi müdürlüğüne; kimi işine, sanatına. Çocuklarına tutunanlar vardır. Herkes kendi tutamağının en iyi, en yüksek olduğuna inanır. Gülünçlüğünü fark etmez."

    Dipnot: Bu incelemeye -uysa da uymasa da- en çok bu şarkının yakıştığını düşünüyorum.
    https://www.youtube.com/watch?v=82XaMl2S4eE
  • "Mutsuzluğum sonsuza kadar sürer"
    V.Van Gogh 🦋