• CUMHURİYET İLELEBED PAYİDAR KALACAK!
    ‘Durum’
    NUTUK’ ta Mustafa Kemal Atatürk ülkenin 1919’daki genel durumunu anlatırken şu noktaların altını çizer:
    ‘I. Dünya Savaşı'nda yenilmiş zedelenmiş şartları çok ağır bir ateşkes anlaşması imzalamış bir devlet.’
    ‘Millet yorgun ve çok fakir.’
    ‘Milleti ve memleketi I. Dünya Savaşı'na sürükleyenlerkendi hayatlarını kurtarma kaygısına düşerek memleketten kaçmışlar. Saltanat ve hilâfet makamında oturan Vahdettin soysuzlaşmış şahsını ve bir de tahtını koruyabileceğini hayal ettiği alçakça tedbirler araştırmakta. Damat Ferit Paşa 'nın başkanlığındaki hükûmet âciz haysiyetsiz ve korkak….’
    ‘Ordunun elinden silâhları ve cephanesi alınmış ve alınmakta...’
    ‘İtilâf donanmaları ve askerleri İstanbul' da. Adana iIi Fransızlar; Urfa Maraş Ayıntap (Gaziantep) İngilizler tarafından işgal edilmiş.
    Antalya ve Konya'da İtalyan askerî birlikleri Merzifon ve Samsun'da İngiliz askerleri bulunuyor.
    Her tarafta yabancı subay ve memurlar ile özel ajanlar faaliyette…
    İtilâf Devletleri'nin uygun bulması ile Yunan ordusu da İzmir'e çıkartılıyor…’
    ‘Memleketin her tarafında Hristiyan azınlıklar gizli veya açıktan açığa kendi özel emel ve maksatlarını gerçekleştirmeye devleti bir an önce çökertmeye çalışıyorlar….’
    ‘İstanbul Rum Patrikhanesi'nde kurulan Mavri Mira Hey'eti illerde çeteler kurmak ve idare etmek gösteri toplantıları ve propagandalar yaptırmakla meşgul.
    ‘Ermeni Patriği Zazen Efendi de Mavri Mira Hey'eti ile birlikte çalışıyor. Ermeni hazırlığı da tıpkı Rum hazırlığı gibi ilerliyor. Trabzon Samsun ve bütün Karadeniz sahillerinde örgütlenmiş olan ve İstanbul'daki merkeze bağlı bulunan Pontus Cemiyeti hiç bir engelle karşılaşmadan kolaylıkla ve başarıyla çalışıyor.
    ‘Çare..’
    Mustafa Kemal Paşa devam ediyor…
    ‘Durumun dehşet ve korkunçluğu karşısında her yerdeher bölgede birtakım kimseler tarafından kurtuluş çareleri düşünülmeye başlanmıştı. Bu düşünce ile yapılan teşebbüsler birtakım kuruluşları doğurdu…
    Bu örgütler, Edirne ve çevresinde Trakya - Paşaeli derneği, Erzurum'da ve Elâzığ'da genel merkezi İstanbul'da olmak üzere Vilâyât-ı Şarkiye Müdafaa-i hukuk-ı Milliye Cemiyeti ‘Trabzon'da Muhafaza-i Hukuk derneği İstanbul'da da Trabzon ve Havalisi Adem-i Merkeziyet Cemiyeti
    İzmir’de, ‘bazı genç vatanseverler’ bir araya gelmişlerdi.
    Mustafa Kemal Paşa, milli örgütleri gruplara ayırmıştı: Bunların çoğu İngiltere ve Fransa’dan MEDET umuyorlardı…
    Hıyanet çetelerine gelince,
    Diyarbakır Bitlis Elâzığ illerinde İstanbul'dan idare edilen Kürt Teali Cemiyetinin amacı yabancı devletlerin himâyesi altında bir Kürt devleti kurmaktı.
    Konya ve dolaylarında İstanbul'dan yönetilen Tealî-i İslâm Cemiyeti, İstanbul'da üyeleri arasında Osmanlı Padişahı ve Halîfesi Vahdettin Damat Ferit Paşa Dahiliye Nâzırı olan Ali Kemal Sait Molla’nın bulunduğu İngiliz Muhipleri Cemiyeti, ve Amerikan mandacılarından oluşan gruplar…
    Mustafa Kemal Paşa özellikle sonuncusunu şöyle açıklıyor::
    ‘..Bu derneğin iki yönü ve iki ayrı niteliği vardı. Biri açık yönü ve usulüne uygun teşebbüslerle İngiliz himâyesini sağlama amacına yönelmiş olan niteliği idi. Öteki de gizli yönüydü. Asıl faaliyet bu gizli yöndeydi. Memleket içinde örgütlenerek isyan ve ihtilâl çıkarmak millî şuuru felce uğratmak yabancı müdahalesini kolaylaştırmak gibi haince teşebbüsler derneğin bu gizli kolu tarafından idare edilmekte idi….’
    ‘Ordunun durumu…’
    Yine Mustafa Kemal Paşa anlatıyor:
    ‘Ateşkes anlaşması ilân edilir edilmez birliklerin savaşçı erleri terhis edilmiş silâh ve cephanesi elinden alınmış savaş gücünden yoksun bir takım kadrolar haline getirilmiştir…’
    Devam ediyor:
    ‘Düşman devletler Osmanlı devlet ve memleketine karşı maddî ve manevî saldırıya geçmişler. Onu yoketmeye ve paylaşmaya karar vermişler. ..Farkında olmadığı halde başsız kalmış olan millet karanlıklar ve belirsizlikler içinde olup bitecekleri beklemekte. Felâketin dehşet ve ağırlığını kavramaya başlayanlarbulundukları çevreye ve alabildikleri etkilere göre kendilerince kurtuluş çaresi saydıkları tedbirlere başvurmakta...
    Ordu ismi var cismi yok bir durumda. Komutanlar ve subaylar I. Dünya Savaşı'nın bunca çile ve güçlükleriyle yorgun vatanın parçalanmış olduğunu görmekle yürekleri kan ağlıyor; gözleri önünde derinleşen karanlık felâket uçurumu kenarında beyinleri bir çare kurtuluş çaresi aramakla meşgul...
    ‘Milletin durumu…’
    Burada pek önemli olan bir noktayı da belirtmeli ve açıklamalıyım. Millet ve ordu Padişah ve Halife'nin hâinliğinden haberdar olmadığı gibi o makama ve o makamda bulunana karşı asırların kökleştirdiği din ve gelenek bağları dolayısıyla da içten gelerek boyun eğmekte ve sadık.
    Millet ve ordu bir yandan kurtuluş çaresi düşünürken bir yandan da yüzyıllardır süregelen bu alışkanlık dolayısıyla kendinden önce yüce hilâfet ve saltanat makamının kurtarılmasını ve dokunulmazlığını düşünüyor. Halifesiz ve padişahsız kurtuluşun anlamını kavrama yeteneğinde değil... Bu inanca aykırı bir düşünce ve görüş ileri süreceklerin vay haline! Derhal dinsiz vatansız hain ve istenmeyen kişi olur..
    Mustafa Kemal Atatürk, burada çok önemli bir başka tespit yapıyor. Yapılan psikolojik operasyon sonucu, batılı Devletlere asla karşı gelinemeyeceği, biri ile bile başa çıkılamayacağı düşüncesinin egemen hale getirildiğinin altını çiziyor.
    ‘Osmanlı Devleti'nin yanında koskoca AlmanyaAvusturya - Macaristan varken hepsini birden yenip yerlere seren İtilâf kuvvetleri karşısında yeniden onlarla çatışmaya varabilecek durumlara girmekten daha büyük mantıksızlık ve akılsızlık olamazdı.
    Bu zihniyette olan yalnız halk değildi; özellikle seçkin ve aydın denen insanlar böyle düşünüyordu…’ diyor. Yani, Millet, Kurtuluş çareleri ararken, ‘Batılı devletlere bağımlı, Padişah ve Halife'ye sadık’ kalarak bu çareleri arıyor…
    ‘Benim kararım..
    ‘Mustafa Kemal Paşa verili durumda kendi kararını şu sözlerle açıklıyor…
    ‘Efendiler ben bu kararların hiçbirinde isabet görmedim. Çünkü bu kararların dayandığı bütün deliller ve mantıklar çürüktü temelsizdi….
    Bu durum karşısında bir tek karar vardı. O da milIî hâkimiyete dayanan kayıtsız şartsız bağımsız yeni bir Türk devleti kurmak!...
    Yabancı bir devletin koruyup kollayıcılığını kabul etmek insanlık vasıflarından yoksunluğu güçsüzlük ve miskinliği itiraftan başka bir şey değildir….
    Halbuki Türk'ün haysiyeti gururu ve kaabiliyeti çok yüksek ve büyüktür.
    Böyle bir millet esir yaşamaktansa yok olsun daha iyidir!...
    O halde ya istiklal ya ölüm!’
    Peki nasıl….’
    Mustafa Kemal Paşa, NUTUK’ta bu ‘nasıl’ı anlatmıştır.
    ..’Uygulamayı birtakım safhalara ayırmak olaylardan ve olayların akışından yararlanarak milletin duygu ve düşüncelerini hazırlamak ve basamak basamak ilerleyerek hedefe ulaşmaya çalışmak gerekiyordu…’ demiştir.
    Zamanı gelmeden adımlar atmamış, büyük bir dikkatle hareket etmiştir… Halkın psikolojik durumunu değerlendirmiş ve uygun adımlar atmıştır. Şöyle diyor:
    Vaktinden önce atılan adımlar, ‘dış tehlikenin yakın etkilerini derinden duyanlar arasında geleneklerinedüşünce kabiliyetlerine ve ruh yapılarına aykırı olan muhtemel değişmelerden ürkeceklerin ilk anda direnme güçlerini harekete geçirebílirdi.
    Başarı için pratik ve güvenilir yol her safhayı vakti geldikçe uygulamaktı. Milletin gelişmesini ve yükselmesini sağlayacak doğru yol buydu. Ben de bu yolda yürüdüm. …’
    Yürüdüğü yol ‘Ya İstiklal ya Ölüm!’ yoluydu. Ve bu yol, tüm unsurların içinde bulunduğu koşullar dikkate alınarak çizilmişti. Böylece tarihe, en kısa sürede başarıya ulaşmış bir ‘Kurtuluş’ dersi olarak geçti!
  • 400 syf.
    ·7 günde·Beğendi·10/10
    *
    Bugün 19 Mayıs 2019;
    Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün Samsun’a çıkışının 100.Yılı!
    Bugün Paşamın Doğum Günü... Kutlu Olsun!
    *
    100 Yıl geçmiş olmasına rağmen birileri tarihten ders almamış olacak ki Sayın ÖZAKMAN bizlere bir hatırlatma yapmış!!

    Tarihten ders almazsanız;
    Tarih size çok güzel dersler verir!!
    Bizim tarihten anladığımız, tarihten ders almadığımızdır!
    Dünü anlamayanların, Bugünü anlamasını beklemiyoruz. Bugün söylenen yalanlarla, dünü bilirkişi seviyesinde yorumlayanlara da hiç şaşırmıyoruz!!
    Dün varlardı, bugünde varlar; yarında olacaklar...
    Onlara diyeceğimiz tek şey;
    "Geldikleri Gibi Giderler!"

    Yapacağım inceleme SERT ve UZUN olacaktır.. Baştan uyarayım…!!! Haydi başlayalım!! (Kitap ile ilgili incelemem ve fikirlerim son kısımlarda olacaktır. İlk etap Samsun'a çıkış evresini kapsamaktadır.)
    *

    “Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır.” Mustafa Kemal ATATÜRK - 1931 (Hasan Cemil Çambel, T.T.K. Belleten, Cilt: 3, Sayı: 10, 1939, S. 272)

    Şöyle bir düşünelim, dünden bugüne neler oldu? 19 Mayıs nedir, ne değildir….!? Mustafa Kemal Hangi Şartlar çerçevesinde Samsun’a çıktı.. Ve sonrasında neler oldu..
    Biraz geriye gidelim.. Anılarımızı tazeleyelim..

    6 Mayıs 1919:
    Harbiye Nezareti tarafından Atatürk'e müfettişlik vazifesiyle ilgili yetkilerini belirten talimat verilmiş ve acele hareketi istenmiştir. Atatürk'ün Harbiye Nezareti’ne “İtilaf Devletleri'yle yapılan antlaşma ve alınan kararların Hariciye Nezareti’nden, görev sahasına giren vilayetleri gösteren bir krokinin de Dahiliye Nezareti'nden alınarak kendisine verilmesi" ni istemiştir.

    9 Mayıs 1919:
    İsmet İnönü’nün Süleymaniye’de ki evine ziyarete gitmiş ve ona “Ben yerleşinceye kadar sen de bana yardım edeceksin ve iş başladığı vakit yanıma geleceksin!” demiştir.

    14 Mayıs 1919:
    Atatürk, Sadrazam Damat Ferit Paşa'nın Nişantaşı'ndaki evine, akşam yemeğine davet edilmiştir. Yemek sonrası Cevat Paşa ile aralarında şu konuşma geçmiştir.
    - Bir şey mi yapacaksın, Kemal?
    - Evet Paşam, bir şey yapacağım!
    - Allah muvaffak etsin!
    - Mutlak muvaffak olacağız!

    15 Mayıs 1919:
    Atatürk Yıldız Sarayında Padişah Vahdettin tarafından kabul edilmiş ve bir görüşme gerçekleşmiştir.
    Bu tarihte ise Yunanlılar İzmir’e çıkmıştır…

    16 Mayıs 1919 – Kalkış….
    Atatürk'ün Yıldız'da Hamidiye Camii'ndeki Cuma selamlığından sonra mahfil-i hümayun'da Padişah Vahdettin tarafından kabul edilmiş ve veda etmiştir. Cuma selamlığını takiben Şişli'deki evine dönmüş, annesi Ve kız kardeşine veda etmiştir.

    Atatürk Şöyle anlatacaktır: (16-17-18-19)

    Artık Şişli’deki evi bırakmak üzereyiz. Bandırma vapuru Galata rıhtımında hazır, bildiğimiz bu! Karargâhımızdan Olanlar belirlenen saatte rıhtımda toplanmış olacaklardı. Otomobil kapımın önünde idi. Evdeki vedaları bitirmiştim. Tam o sırada gelerek beni büroma götüren bir dostum. Aldığı bir habere göre benim ya hareketime müsaade edilmeyeceğini, yahut vapurun Karadeniz’de batırılacağını söyledi. Yıldırımla vurulmuşa döndüm. Daha sonra vaktiyle uzun müddet yanımda çalışan bir kurmay subay da gelerek, maiyetinde çalıştığı bir Damat’tan aynı şeyleri öğrendiğini bildirdi. Bir an yalnız kaldım ve düşündüm. Bu dakikada düşmanların elinde idim. Bana her istediklerini yapamazlar mıydı?

    Beynimden bir şimşek geçti: Tutabilirler, sürebilirler, fakat öldürmek! Bunun için beni Karadeniz’in coşkun dalgaları arasında yakalamak lazımdır. Bu ihtimal mantıkî idi. Ancak artık benim için yakalanmak, hapsolmak, sürülmek, düşündüklerimi yapmaktan men edilmek, hepsi ölmekle aynı idi. Hemen karar verdim, otomobile atlayarak Galata rıhtımına geldim. Baktım ki rıhtıma yanaşmış olacağını“ sandığım vapur, uzaklardadır. Sandallarla vapura gittik. Kaptana yola çıkmak için emir verdimse de Kızkulesi açıklarında kontrole tabi tutulduk. Birkaç yabancı subay ve asker bizi yoklayacaklardı. Kontrol uzayıp gitti. Gelip gidildiğine göre acaba bunlarla şehirdekiler arasında bir haberleşme mi vardı? Maksat beni tevkif etmekse, bütün bu şeylere lüzum yoktu, sıkılıyordum. Bir kararsızlık da olabilir, diye düşündüm. Bundan istifâde edebilmek için kaptana hareket hazırlıklarını çabuklaştırmasını söyledim.
    Yirmi yedi yıllık ihtiyar kaptan demir aldırmaya başladı. Ben kaptan yerinde idim. Subay ve askerler dışarı çıktılar. Hareket ettik. Karadeniz boğazından çıkarken, kaptana tehlikeli ihtimalleri anlattım. Cevap verdi: “Ne aksi!” dedi, “Bu denizi pek iyi tanımam, pusulamız da biraz bozuk...” Mümkün olduğu kadar kıyıları takip etmesini tavsiye ettim. Çünkü bundan sonra benim tek istediğim, Anadolu’nun bir kara parçasına ayak basmaktan ibaretti.

    Sahili takip ede ede evvela Sinop’a geldik. Kasabaya çıktım. Oradakilerle görüşerek, Samsun’a kolaylıkla gidebilecek yol olup olmadığını soruşturduın. Maalesef yokmuş! Çok zorluk çekecek ve günlerce yollarda kalacaktık. Bilmem nedendir, Samsun’a bir an evvel ayak basmak için o kadar acele ediyordum ki zaman kaybetmektense tehlike' ye göğüs germeyi tercih ettim.

    Tekrar Bandırma vapuruna bindik. Aynı şekilde seyahat ederek, nihayet Samsun Limanı’na vardık!”

    19 Mayıs 1919
    Mustafa Kemal Atatürk sabah saatlerinde Samsun’a çıkmıştır..

    Samsun’a çıkışını Nutuk’ta şöyle anlatacaktır;

    1919 yılı Mayıs'ın 19. günü Samsun'a çıktım. Genel durum ve görünüm:
    (...)Saltanat ve hilafet makamında bulunan Vahdettin soysuzlaşmış, kendini ve yalnızca tahtını güvenceye alabileceği alçakça önlemler araştırmakta. Damat Ferit Paşa'nın başkanlığındaki hükümet zavallı, beceriksiz, onursuz ve korkak; yalnızca padişahın buyruğuna bağlı ve onunla beraber kendilerini koruyabilecek herhangi bir duruma razı (...)

    Geri Kalanı Nutuk İncelememde: #28597997

    8 Dakikanızı ayırarak bu güzel anlatımla 19 Mayıs Ruhunu daha çok hissedebilirsiniz: https://www.youtube.com/watch?v=gml1Kj1-2EQ

    "Ne saraya/sultana ne İngiliz veya Amerikan mandasına güveniyordu. Tek güven kaynağı milletti.
    Yalnızca milli iradeye güveniyordu.
    Samsun'a çıkmasından üç gün sonra, sadrazama çektiği telgrafta ''Millet topluca 'Egemenlik esasını' benimsemiştir" demişti. Amasya Genelgesi'nde ''Milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararının'' kurtaracağından, ''milli bir heyetin'' kurulmasından, Sivas'ta ''halkın temsilcilerinden oluşan milli bir kongre'' toplanmasından söz etmişti." #28289686

    Şimdi kasetimizi biraz ileri alacağız..

    Milli Mücadeleyi başlatacağız, Genelgeleri Yayınlayacak, Kongreleri yapacağız.. Ankara’da Meclis’i kuracak, Cumhuriyet’in ilk adımını atacağız, Meclis üzerinden kararlar alacak, Sevr’i imzalayanları lanetleyecek, vatan haini ilan edeceğiz.. I ve II. İnönü savaşlarından galip ayrılacak, Emperyalizme biz buradayız diyeceğiz.. Büyük Taarruz ile görülmemiş bir zafer kazanacağız.. 22 Gün 22 Gece düşmanla çarpışacak, Tarihe Türklüğün Unutulmuş vasfını hatırlatacağız. BİZ Hür doğduk, HÜR yaşarız diyeceğiz! Yunan ordusuna ağır kayıplar verdireceğiz ve komutanlarını esir alacağız..!! Yetinmeyeceğiz! İLK HEDEFİNİZ AKDENİZDİR Emrini alacak, Düşmanı İZMİR’den DENİZE DÖKECEĞİZ! Yunanlılar kaçarken İZMİR’i ateşe verecek ama en büyük zararı yine kendi vatandaşlarına vereceklerdir. İzmir sadece duraktır.. Amaç İstanbul ve CUMHURİYET’tir.. Yaptıkları, yapacaklarının göstergesidir. İzmir alındıktan ve düşmandan temizlendikten sonra İSTANBUL Tek kurşun atılmadan 1923’te düşmandan temizlenecektir… Artık TAM BAĞIMSIZ bir Türkiye Dünya’ya merhaba diyecektir… Yeni Meclis seçilecek, Cumhuriyet İlan edilecek; ZAFER’in taçlandırılması için, İLKE ve INKILAPLAR, Demir Ağlarla örülen VATAN’ın her bir köşesine serpiştirilecek, ARTIK MODERN bir TÜRKİYE inşa edilecektir..

    Bu kadar kısa bir anlatımla tanımlamak mümkün mü? Tabi ki değil.. Ama Mustafa Kemal ATATÜRK bunları ve daha fazlasını yapmış, bütün projelerini gerçekleştiremeden aramızdan ayrılarak, ebediyete göç edecektir.. Biz ise şunu diyecektik..

    Biz Mustafa Kemal'iz efendim...! ve Mustafa Kemaller ÖLMEZ....! Fikrimiz’ de, Kalbimiz ‘de ve Ruhumuzdadır...! Hiç görmedik, gözünün içine canlı olarak dahi bakamadık ama FARK ETMEZ! Onu GÖRMEK demek mutlaka YÜZÜNÜ görmek değildir. ONUN fikirlerini, ONUN duygularını anlıyorsak ve hissediyorsak bu kafidir.....! #28815684

    Demek ki, bugün de söylesek, yarın da söylesek bu kelimeler Mustafa Kemal’e yetmeyecektir. Çünkü ebedi istirahatinden dönecek; 19 Mayıs 1999’da tekrar Samsun’a çıkacaktır.. Uzunca yazdığımız kitabın incelemesini işte şimdi yapacağız..

    ATATÜRK yeniden aramıza gelmiş ve SAMSUN’a ayak basmıştır… Ona eşlik eden kadro ise tam olarak şu şekildedir;
    Salih Bozok, Albay Nazım, Yarbay Mahmut, Ali Kemal Efendi, Rifat Börekçi, Mahmut Edat Bozkurt, Mazhar Müfit Kansu, Ibrahim Ethem Akıncı, Asker Saime, Eribe, Türkan Baştuğ, Mustafa Necati,Vasıf Çınar, Dr. Reşit Galip, Hasan Ali Yücel, Ruşen Eşref Ünaydın, Yunus Nadi ve Falih Rıfkı Atay.
    Bu kadro ile neler yapılmaz ki… İnsan hayal edemiyor.. !!!

    "Ah bir gelse!", "Ah Atatürk olsaydı!" diye özlediğimiz Atatürk tekrardan Samsun’a çıktı.. Bu kısımları okumaya başladığınız anda içinizde bir şeyler canlanıyor, bir elektriklenme yaşıyor vücudunuz… Kendinize gelemiyorsunuz… Gerçekten O’nun geldiğini hayal etmeye ve şu düzene neler neler yapacağını, her şeyi nasılda düzelteceğini düşünüyorsunuz. Okudukça daha çok okuyasınız geliyor..

    Mustafa Kemal ATATÜRK ayağının tozu ile ardı ardına olmak üzere Televizyondan halka sesleniyor. Bir hayal edin şimdi. Gerçekten geldi ve Dünya çalkalanıyor, Ülkede yer yerinden oynamış, halk dışarıda ve sevinçten ne yapacaklarını şaşırıyor. Atatürk düşmanları saf değiştiriyor, yıllarca koltuk sevdasından başka sevdası olmayan Cumhuriyet düşmanları ortadan kayboluyor.

    Yıllardır ülkemizde neler oluyor, biz neleri görüyor ve anlatıyorsak Sayın Özakman daha da ileri giderek bizim gözümüze soka soka her şeyi ortaya döküyor.
    Yıllardır ne yazıldı, ne çizildi? Şuan ne yazılıyor, ne çiziliyor? Bir bakalım…

    *Yalan ve alternatif tarihler üretilerek halk kandırılıyor,
    *İktidarlar Din üzerinden siyaset yaparak din sömürüsü ile oy alıyor,
    *Kapatılan tekke, zaviye gibi yerler hortlatılıyor ve cemaatler destekleniyor,
    *Halka Milli Mücadele ve Kuva-yı Milliye ruhu gerçeklerle değil, yalanlar ile anlatılıyor,
    *Hainlere hain denmiyor, Atatürk ve Cumhuriyet düşmanları tarafından tarihte olmadıkları yerlere yerleştiriyorlar,
    *Vahidettin gibi korkak ve koltuğundan başka bir şeyi düşünmeyen, İstanbul düşerken dahi kılını kıpırdatmayan, Milli Mücadele karşıtı, İsyan teşvik eden, *Emperyalistlere bel bağlayan, Hainliğin son kademesine tırmanan kişileri yobaz takımı milli mücadeleye entegre etmeye çalışıyor ama hiçbir belge, argüman sunamıyor,
    *Belgeler sunmayarak tarihi gerçekleri çarpıtıyor, iktidar partileri ile birlikte uyumlu bir şekilde çalışıyorlar,
    *Kazanılmış bütün zaferler küçümsenerek “ONLARDA SAVAŞ MI” deniyor,
    *Bütün İnkılapların yapılış ve sisteme ekleniş şekli çarpıtılıyor, yalan söyleniyor,
    *İstiklal Mahkemeleri tarafından idama mahkum edilenlerin sayısı abartılıyor, (İki bin dolaylarında olan ve bir çoğu isyancı grup olan bu zatların sayısını 500 bine kadar çıkaranlar var. Yok 10 Milyon..)
    *İşgal güçlerinin askeri kayıp sayıları bilerek azaltılıyor, zaferlerin masa başında uydurulduğunu söyleniyor ama hiçbir belge sunulamıyor,
    *İşte normalde adını anmayacağımız belgelerlegercekler gibi yalan siteler, mısıroğlu şakşakçılar ve armağan gibi kişiler türüyor ve türetiliyor ve destekleniyor,
    *Bunlara ek olarak din istismarcılarını hiç saymıyorum bile.. Kedicikleri falan olanlar üst seviyeler… Neyse!

    Bu liste daha da uzar…
    Çünkü; söylenen yalanların haddi ve hesabı YOK!
    Bunları yazanların gram yüreği YOK!
    Zeka seviyeleri ise kendilerine dahi yetecek seviyede YOK!
    Çanakkale’nin, İstiklal Harbi’nin Şehitlerine en ufak bir saygıları YOK!

    Yalan yazıp türetenlerle bitiyor mu sadece, HAYIR!! 10 Kasım 1938’den bu yana neler yapıldı? Hızlı bir koltuk kavgası, yavaş yavaş yükselen irtica, sesi kısılmış ve yeraltına inmiş fırsat bekleyen Cumhuriyet düşmanları..

    Neler yok edildi!!;

    *Halkevleri kapatıldı,
    *Köy Enstitüleri kapatıldı,
    #45307043
    *Tam bağımsız ülke, bağımlı hale getirildi,
    *Tarım programı terk edilip, Menderes zamanı tutsaklık anlaşmaları imzalandı,
    *Çalışan ve üreten köylüyü alıp, sınırlı üretime mahkum edildi, fazla üretmesin diye ağaçları kesildi,
    *İhtilaller yapıldı, Atatürk kullanıldı,
    *Dış politika zaferleri, dış politika rezaletlerine,
    *İç politika zaferleri de, iç politika rezilliklerine dönüştü.
    *Başa gelmek için halk yeniden din ile sömürüldü,
    *Milli mücadele ile ilgili Atatürk hayattayken yazılamayan, konusu dahi açılamayan yalanlar türetildi,
    *Eğitim sistemi her gelen hükümetle birlikte daha rezil bir hale getirildi,
    *Cumhuriyetin ilk zamanlarında yurt dışına gönderilen öğrenciler önemli yerlere gelirken, yeni eğitim istemi ile birlikte bu oran iyice düştü,
    *Açılan fabrikalar bir bir kapatıldı,
    *Yerli ve milli sermaye ile kurulmuş birçok işletme devredilip özelleştirildi,
    *Ülkenin haberleşme alt yapısı yabancı devletlere verildi,
    *Yap, işlet ve devret gibi mantığa sığmayan işlerle halk kullanmadığı şeylerin vergisini ödemeye başladı,
    *Hak edenin değil torpili olanların kamusal alanda iş bulması sağlandı,
    *İç ve dış borç arttı,
    *Cumhuriyet’in ilk kurulduğu yıllarda onca imkansızlığa rağmen millileştirilen kurumlar, hiç pahasına satıldı ya da kapatıldı,
    *Mustafa Kemal Atatürk’ün kendi parası ile satın alıp devlete bıraktığı çiftlikler kapatıldı, parçalara bölünüp satıldı,
    *Yeşil alan her yıl azaldı,
    *İhracat azaldı, ithalat yükseldi,
    *Üreten değil tüketen toplum türedi….

    O kadar çoklar ki hangi birini yazalım değil mi? İncelemeyi toparlayacak olursak;
    Turgut Özakman bizlere ders niteliğinde harika bir kitap bırakmış. Bu kitap tiyatro oyunu haline getirilip oynatılmalı, sinema filmi yapılmalıdır.. Neden?

    Verilen örnekler gerçeğin ötesindedir, Özakman’ın Atatürk’ün ağzından bugünü sorgulaması her hattıyla doğrudur. Bundan daha azını yapacağını ya da söyleyeceğini sanmıyorum Mustafa Kemal’in. Daha fazlası olur ama azı asla olmaz.
    Cumhuriyet’e düşman kesim sessiz sedasız, cemaat ve benzeri uzantılar sayesinde yavaş yavaş beslenmiş ve devlet kurumlarının her yerine sızmışlardır.
    Anlatmak istediğim tam olarak budur:-->>>> https://www.youtube.com/watch?v=b9_ELvN5izM

    Mustafa Kemal Atatürk “Büyük ölülere matem gerekmez, fikirlerine bağlılık gerekir.” Der. Evet kesinlikle öyledir ve devam eder; “Ölülerden medet ummak uygar bir toplum için lekedir.” der. Ne bu kitap ne de biz Atatürk’ün ebediyete kavuşmuş Yüce ölüsünden medet ummuyoruz. Tam tersi bizim için önemli olan onun BİLİMİ, EĞİTİMİ, ÇAĞDAŞ bir yaşamı hedefleyen FİKİRLERİDİR!

    Yalanlara itibar etmemek için OKUYUN!
    Cumhuriyeti Anlamak için OKUYUN!
    Milli mücadele ve Kuvayı Milliye Ruhunu anlamak için OKUYUN!
    Tarihi safsataları tarihin tozlu raflarına hiç çıkmamak üzere gömmek için OKUYUN!
    En basiti Mustafa Kemal ATATÜRK’ü biraz daha anlamak için OKUYUN!!!!!

    Kolay Kazanılmadı! Kolayca bırakmayız!!!! İftiracı ve Yalan tarih anlatanlara da asla GÖZ yummayız!! Onlar sanıyor ki, biz naif insanlarız… Naifiz, naifiz de...Hele bir gelin bakalım.. Geçmişte yaptığınız ayaklanmaların ve isyanların neticesinde aldığınız yaşamların bedelleri nasıl ödetiliyor!
    Yolun Yolumuzdur PAŞAM!

    “Mustafa Kemal bir temeldir. Bir yöndür. Yapılmış, her şeyi bitmiş bir bina değildir. Onu ancak devam ettirerek, sürdürerek sevebiliriz. Kendisine yeni şeyler, yeni değerler ekleyerek sevebiliriz. Yalnız yüreğimizle değil, aklımızla da sevelim. Mustafa Kemal en büyük zaferini o zaman kazanmış olacak.”
    Cemal Süreya

    OKUYUNUZ!!! OKUTUNUZ!!! Tarihi yalanlarla dolduranlara 100 MEGATONLUK bir TOKAT gibi CEVAP niteliğinde!!!
    19 MAYIS ATATÜRK’Ü ANMA, GENÇLİK VE SPOR BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN!!!
    Ruhun Şad Olsun Başkomutan Başbuğ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK!

    Ey Türk Gençliği! Birinci Vazifen!!! -->> https://www.youtube.com/watch?v=oz3I4oq07Zo

    Unutma!

    *

    100 Yıl önce başlayan bu mücadele, TAM BAĞIMSIZLIK ile sonuçlandı! Her şey yeniden başladı, yeni bir ülke inşa edildi. Milli Mücadele iki satır ile anlatılacak basit bir şey değildir. Mucize değil, inanmışlığın, hakikatin, gelecek için, bağımsızlık için, özgürlük için; boşa değil, bir işe yaraması için ölenlerin ve yaşayanların mücadelesidir 19 Mayıs! Unutma!

    100. Yılında;
    19 Mayıs 1919 Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramımız Kutlu Olsun!
  • "1.Halifelik dinsel bir zorunluluk değildir, hatta uygulandığı şekliyle dinde yeri yoktur.Ancak dinde yeri olsaydı bile, ulusal egemenlikle ve laiklikle çeliştiği için yine de kaldırılacağına şüphe yoktur.
    2. Siyasal olarak hiçbir işe yaramamıştır. Halifelik zannedildiği gibi tarih boyu İslam dünyasını birleştirmemiş tam tersine bölmüştür.
    3.Halife/Padişah Vahdettin Müslüman Türk milletine ihanet etmiştir.
    4.Tarih içindeki uygulama biçimiyle " devlet başkanlığı" demek olan halifelik, TBMM açılıp, Cumhuriyet ilan edildikten sonra siyasal olarak anlamını yitirmiştir.
    5.Cumhuriyet devrimine karşı tüm muhalif kitleler halifelik etrafında birikmeye başlamıştır. Halifelik, Cumhuriyet karşıtlığının çekim merkezi haline gelmiştir.
    6. Hain halife/padişah Vahdettin İngilizlere sığınıp yurtdışına kaçtıktan sonra TBMM tarafından seçilen son halife Abdülmecit Efendi her bakımdan kendisine tanınan yetkileri aşmıştır.
    7.Din ve dünya, din ve devlet işlerini birbirinden ayıran; dünya işlerini, devlet işlerini akla ve bilime göre yapmaya karar veren bir ülkede halifelik laikliğe aykırıdır."...
    Sinan Meydan
    Sayfa 294 - undefined
  • 448 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Kitabı, başlangıcından itibaren ele almamız gerek. Osmanlı için yazılan kitaplarda direkt olarak Padişah ve hikayelerine girişler yapılıyor ve bunu yapanların çoğunu da okurken insan ister istemez hani güzel bir başlangıç bekliyor. Bu kitap oan sahip. Güzel bir önsöz, hem Bizans, hem Osmanlı, hem Batılı hem de Günümüz tarihçileri kâle alınarak birtakım konuşmalar yapılıyor. Olması gereken bu. Bunun hemen akabinde de güzel bir başlangıç ve sade bir anlatım görmek mümkün.

    Ardından başlangıcı da Osman Gazi yerine Ertuğrul Gazi'den yaparak, onun kimliğini, nasıl biri olup neler yaptığını anlatan, dil olarak da akıcı bir dil kullanan, okuyucuyu sıkmayan ve aynı anda meraklandıran ve kitaba sevk eden bir üslup, gerçekten çok etkileyici olmuştu.

    Osman Gazi kısmı da oldukça ilgi çekiciydi. Kim olduğundan rivayetleri de dahil ederek bahsetmek olsun, Bafeus (Koyunhisarı) Savaşı olsun, şu gördüğü ve herkesçe bilinen meşhur rüya olsun, Amcası Dündar Bey olsun (Dündar Bey'i fetihlerine engel oluyor düşüncesiyle öldürmüştür) ve en son da eşleri ve çocukları olsun, herkes kendine biraz olsun bu kitapta pay buluyor.

    Keza bir Orhan Gazi gerçeği var ki babasından geri kalmayan bu padişah önce yıllarca alınamayan Bursa'yı almış daha sonra İznik'i alarak bu 2 kenti sırayla başkent yapmış, Şile ve Üsküdar hariç ülkenin batıya açılan penceresi olmuş ve buradaki toprakları ele geçirmiş, aynı zamanda adaletiyle kendini, kendi halkı kadar Rumlara da sevdirmiş, onlara inanç ve ibadet özgürlüğü tanımış, döneminin en gözüpek, sert ve aynı zamanda bir o kadar da iyi kalpli hükümdarı olmuş, ismi diğer padişahlar gibi göklere çıkarılmasa da Osmanlının benimsenmesini sağlamış, mükemmel bir insan. Ayrıca Sultanü'l A'zam ünvanının sahibidir. (Bu ünvanı İlhanlılı Ebu Said Bahadır'ın ölümünden sonra kimse almaya cesaret dahi edememiştir, üstelik bu Sultan çok erkenden 30 yaşında vefat etmiştir ve tahta da 7 yaşında geçmiştir. )

    I. Murat, nam-ı değer Dominus Armiratorum Turchie. Edirne Fatihi. Burada padişah adına dikkat çekici 2 unsur var. Birisi kendisi savaşlara giderken ve çarpışırken diğer kardeşlerinin savaşta safların içinde olmaması ve buna rağmen babalarının vefatı sonrası taht kavgasına haksız yere girişmesidir ki Sultan Murat 2 kardeşini de öldürmüştür. Diğeri de Osmanlı tarihçilerinin devletin devamında görülmeye başlanacak olan ve hatta bunun için "Kardeş Katli Vaciptir" fetvasının ileride verileceği olan ilk kavgayı ele almaması ya da önemsiz bulmaları (!) olmuştur diyebiliriz. Ayrıca kendisi büyük zaferlerimizden birisi olan Sırpsındığı zaferinin sultanıdır. Bir de burada değineceğimiz Savcı Bey vardır ki, babasına karşı başkasının aklıyla hareket ederek (hiçbir padişah veya oğluna hakaret edecek değiliz ama işler beklendiğinden de iyi giderken bir padişaha, herşeyin yanında bir babaya baş kaldırmak, devletin durumunu iyi veya kötü olsa da daha da kötü etkileyebileceğinden ben kötü kelimelerimi gene içime saklıyorum) baş kaldırmıştır. Bizanslılardan ve Bizans İmparatoru Yuannis'in oğlu Andronikos'un da bizzat isyanda bulunmuş olması benim 'başkalarının aklıyla hareket etme görüşümü' haklı bulduğumu gösterecektir. Ayrıca isyan bastırılmış ve Savcı Bey'in gözlerine de mil çekilmiştir(Kör ediliyor). Bundan ayrı olarak padişahın en büyük savaşı ve Osmanlı adına kara lekelerinden birisi de Kosova savaşıdır kanımca. Araştırırsak Sırpların en büyük efsanelerinden birisi bu savaştır. Neden büyüttükleri anlaşılmaz. Kitapta biraz bahsedilse de bu yüzeyselliğin yanında bahsetmem gerekir ki Yıldırım Beayezid'in, I. Murat'ın ölümünde payı olduğu saçmalığı yazılır. Kendilerine pay çıkartmayı meziyet zanneden Batı tarihinin kanımca yüzyıllar boyunca düşünemediği ise, Kosova Savaşında madem ki koskaca Yıldırım Bayezid böyleydi, acaba neden savaş sırasında Sol Kanat çöktüğünde (Sağ Kanadı da kendisi idare ediyordu) Sağ Kanadı kullanarak savaşın kazanılmasını ve hem komutan hem işbirlikçilerinin kaçmasını sağladı ? Tarihimizi çekemeyen ve bizden oldukça korkan bazı milletlerin tutumunun ve yazdıklarının kâle alınması gerçekten inanılmaz bir hatadır.

    Yıldırım Bayezid. Savaşlarla başlayan savaşlarla biten, tehdit oluşturmasa bile kendi kardeşini öldürmek zorunda (!) kalan, Karamanoğulları ve Kadı Burhaneddin ile ciddi sınavlarını veren, cesaret ve atılganlığıyla (Karamanoğlu Alaaddin'e gerçekleştirilen savaşta kazandığı Yıldırım ünvanı da var) Yıldırım ünvanını alan padişah. İstanbul'u biraz güç gösterisi biraz da peygamber övgüsüne mazhar olmak için ilk defa ciddi ciddi kuşatan padişahtır. Tam tamına 7 yıl kuşatmıştır. Bunun yanında en büyük olaylarından birisi de ileride Osmanlıya bela olacak ve Macarların halen efsanesi olan Vlad'ı tahta geçirmiştir. Macarların baskısıyla dönemin en büyük Haçlı ordusu toplanmış (100000 kişilik bir kuvvet oldukları ve 60000 Macarın aralarında bulunduğu söylenir) ancak disiplinsizlikleri ve ön cephedeki Fransızların basit hataları yüzünden -iyi ki- savaşı kaybetmişler ve Yıldırım Bayezid hem üstünlük kazanmış hem de Türk Dünyasında ünü artmıştır. Bu ayrıca son ve en büyük Haçlı birliği olarak da kayıtlara geçmiştir. Ankara Savaşı ise hepimizin bildiği Timur tarafından 2 Müslüman devlet arasında yapılan en büyük savaş olma özelliğine sahiptir. Bu savaşta 2 tarafta da büyük sayıda şehitler verilmiştir ve tabiri caizse kardeş kardeşi vurmuştur. Burada dikkatimi çeken konu Batı tarafında İran ve doğu tarafında Çin padişahının ölmesiyle birlikte Çin ile uğraşan Timur'un neden bu seferlerde Bayezid ile anlaşmak varken ona düşman olması, topraklarına (Erzincan ve Sivas) saldırması ve böyle döneminin en büyük bağımsız 2 gücünün birbirinin kanını döktüğüdür. Bu savaşları beraber yapsalar 2 tarafında daha çok kazanacağı doğudan batıya hem Türklüğü hem İslamiyeti yayacağı oldukça aşikardır. Esaret altında üzüntüsünden vefat eden kimileri tarafından da şehit kabul edilen Bayezid Ata'nın da ruhu şad olsun.

    Kitapta değinilen önemli noktalardan birisi de bu padişahların akabinde hemen Fetret Devri'nin de verilmesi. Bu devirde Doğu tarafının en büyük imparatorluklarından birisininin çeyrek asırlık döneme denk gelecek başsızlığı, yarım yüzyıl sürecek hadiselerinin başlangıcı olması ve sonradan tekrar düzenin oluşturulması. Bu devir gerçekten de tabiri caizse nasıl bir maçın kritik anı varsa bu koca çınarın da filizlenip gelişme döneminde böyle bir kritik anı olmuştur. 4 kardeşin birbiriyle amansız taht mücadelesi. Musa Çelebi ve Mehmet Çelebi'nin son ana kadar birbiriyle savaşmaları. Ayrıca dikkatimi çekti burası neredeyse kitaplarımızın çoğunda işlenmiyordu. Musa Çelebi, Mehmet Çelebi'yi kimden yardım alırsa alsın yeniyordu ta ki son savaşa kadar. O kadar başarılı adam olmasına karşın etrafına oldukça sert davrandığından yanındaki adamları ona yüz çevirmeye başlamış ve o da yalnız kalmıştı. Mehmet'in de vazgeçmeyen yapısı ve inatçılığı sayesinde Musa Çelebi son savaşını kaybedip boğduruldu. Osmanlı da başsızlıktan kurtulmuş oldu.
    I. Mehmet, kuruluş döneminin en az fetih yapan padişahıdır kanımca. Ancak onun savaştan daha önemli yaptığı işler bu 600 yıllık koca çınarın 400 yılını daha kurtarmış, kendisine Osmanlının 2. Kurucusu olma şerefi kazandırmıştır. Ankara Savaşı sonrası kardeşleriyle olan mücadelesi ve bunu kazanıp tahta çıkması, ardından Batı devletlerinin tamamına güvence vererek anlaşmalar yapması, onlara saldırmak yerine içeriyi emniyete alması, baş kaldıran diğer beylerin başını kesmesiyle bilinir. Ruhu şad olsun.

    II. Murat, daha gelir gelmez amcası Mustafa ile uğraşmaya başlamış, büyük zorluklarla hakkı olan saltanatı elinde tutmaya çalışmış, amcasının, Bizans'ın ve babasına sadık olan diğer beyliklerin bir anda ayaklanmalarına rağmen dimdik durmayı başarmıştır. Yani bu zorluklara bakıldığı zaman kendisine karşı amcasının yaptığı Gelibolu çıkarması, Bizans Kralının itaatsizliği, yeniden arkasından iş çevirmesi. Burada Bizans'a karşı Haziran-Eylül arası bir kuşatma da yapıldı. Bizans Kralı Manuel gene rahat durmadı bu sefer de Murat'ın 13 yaşındaki kardeşi Şehzade Mustafa'yı ayaklandırdı. Oldukça zor bir dönemden geçen Padişah, bir de Anadolu halkının çoğunun Amcası Mustafa'yı desteklemesiyle yalnız kalmıştı. Ancak Mustafa savaştan tekrar kaçınca Anadolu halkı bu gözüpek padişahı kabullenmişti. Gene aynı devirde bu sefer de Timur'un oğlu Şahruh'un Anadolu yürüyüşü düşmanları sevindiriyordu. Ancak Şahruh babası gibi olmamış, yeniden kardeş kanı dökmeyerek Azerbaycan dolaylarından geriye dönmüştür. En önemlisi bir türlü rahat durmayan bir an kendileriyle savaşan diğer zaman bize karşı hainliklerinden geri kalmayan Sırplar'a ait tüm topraklar ele geçirildi ve Sırplar haritadan silindi. Sadece Macarların elinde olan Belgrad kalmıştı. Bu olayların akabinde bir de Varna Savaşı vardır ki bu savaş o dönemin tüm yapısını tabiri caizse yerinden oynatmıştır. Varna Savaşı, Osmanlı'nın savaş taktikleri konusunda uzmanlaştığı özellikle savaşlarda Savaş Arabaları kullanımı görmeleri sonrası gelecek savaşlarda hem temkinli hem de daha tecrübeli ve kabiliyetli bir ordu yetiştirmelerine imkan sağlamıştır. Türkleri, Avrupa dışına çıkarma düşüncesi akıllardan kalkmış, iç siyasette II. Murat ve Oğlu Mehmet'e büyük bir güç kazandırmıştır. Bir de II. Kosova Savaşı var ki geçen Sırp efsanelerinden bahsederken bir de şimdi Macar efsanesinden bahsedeceğiz. Macar efsanelerine yerleşmiş Kral Hunyadibüyük bir birlikle ve savaş arabalarıyla Osmanlı'nın karşısına çıkmış ancak direnemediği gibi bir de kaçmış ve Osmanlı'nın Batı hakimiyeti güçlendiği gibi Macarların da Balkan hakimiyeti tamamen ortadan kaybolmuştur. Bu kadar büyük bir padişahtan ne kadar bahsetsek de azdır.

    II. Mehmet, Fatih Sultan, Çağı Değiştiren Padişah, Grande Maestro.. Ne derseniz deyin, Dünya Tarihinde gerek zekası, gerek askeri bilgisi, gerek iletişimi, gerekse kültürü ve konuştuğu yabancı dillerin zenginliği ile birçok insana ve savaş kumandanlarına ilham olan, hele ki Peygamber Hadisi şerefine nail olmuş büyük kumandan. İlim ve Bilim Adamı. Çağının neredeyse tüm tanımlarına uyan nadir insanlardan. Burada herkesin tahmin edeceği üzere büyük fetih konusu var. İstanbul Fethi. Hatta bu durum öyle hal alıyor ki Bizans katoliklerle birleşme fikrini düşünüyor kurtulmak için. Tabi Latinlerle Rumların eskiden beri aralarındaki sorunları az çok bileniniz vardır. Ortodoks ve Katolikler bu sebeplerle birlikte olmaya dayanamazken bir de Osmanlı'nın adalet anlayışı ve rahat yaşatma fikri birçok Rum'un, Osmanlı hakimiyeti istemesiyle sonuçlanmış hatta İmparator'dan sonra Bizans'ın en yüksek kademesindeki Grandük Notaras tarihin en iyi sözlerinden birisini "Konstantinapolis'te kardinal şapkası görmektense Türk sarığı görmeyi tercih ederim" diyerek aslında çoktan tarafını seçmiş, zindana atılmış ve fetih sonrası da Rum Patrikliğine bizzat Fatih tarafından getirilmiştir. Savaş ise bambaşka. İnsanda böyle çok beğendiği bir rüyanın gerçeğe dönmesi gibi his bırakıyor. Hani keyifle okuyorsun bazı şeyleri hissediyor, heyecanlanıyor, seviniyor, hatta tabiri caizse gaza geliyorsun derken biraz sonra başka bir olay ve heyecan sönüyor. Tabi o zamanın ateşini yüzyıllar sonra bile söndürmemek çok önemli. Ölümü bile yaşamı kadar büyük olan padişahın eceliyle veya hastalıktan öldüğü kesinlikle büyük tarihçiler tarafından kabul görmez. Onlara göre esas mantık 3 temelden oluşur. Bunlar hastalıktan ölmesi, verilen içeceğin ağırlığını kaldıramaması ve verilen şurubun ilaç değil de zehir olmasıdır. Mantıklı düşününce ayakta duramayacak hale gelen koskaca padişah neden 300000 kişilik ordu toplayıp sefer için yola çıksın, Üsküdar'dan yola çıkışı hastalığının bu kadar şiddetli olmadığını gösterirken atla birlikte Üsküdar - Maltepe arası gitmesi de ve bu sürede hastalığının ölümcül hale gelmesini de mantık çerçevesine oturtamadıkları için son 2 seçeneğe ve zehirlenme üzerine görüş belirtmişlerdir. Ruhu şad olsun.

    II. Bayezid, Osmanlı tarihinde "Veli" sıfatıyla anılan tek padişahtır. Üstelik gençliğinde babası Fatih'in hışmına uğrayan, eğlence alemlerinden çıkmayan ve afyon kullanan biri olmasına karşın. Tahta çıkınca birçok iyilikler yapan ve askerinin maaşını arttıran bu padişaha kardeşi Cem ayaklandı ve bunun sonucu oldukça kanlı iç savaşlar ve devletlerarası çatışmalara yol açtı. Bayezid adına en önemli olayların başında İspanyol ve Venedik mücadeleleri gelir. İspanya'dan eziyet çeken Endülüs müslümanları kurtarılmış, Rusya ile dostluk kurulmuş ve bu Rusya ile ilk tanışmamız olmuştur. Tabi Bayezid gerek halkını gerek askerlerini mutlu edemediğinden her ne kadar 30 yıl tahtta kalsa da kıtlık, veba ve yangın hadiseleri sonrası bir de Şahkulu isyanı eklenince ortalık kızışmış, kardeşlerinden sıyrılarak Selim hak ettiği gibi de tahta geçmiştir. Bunu küçümsememek gerek çünkü tarihi verilere göre Bayezid'in çocuklarının ve torunlarının sayısının 300ü aştığı söylenir. Böyle bir devirde sarayın içinde bulunduğu durumu ve sıkıntıları tahmin etmek güç olmayacaktır.

    I. Selim (Yavuz), daha kendi döneminde sert mizacı, cesareti ve atılganlığı sebebiyle "Yavuz" lakabıyla tanınmıştır. 25 yıl boyunca Trabzon'da kalmış daha o zamandan tehlikeleri babasına haber vermiş, güçlü donanmalar yapılmasını istemiş, bileğinin hakkı olan padişahlığı zorla (!) da olsa almıştır. Şehzadeler ve ölümlerine bakacak olursak da burada beni en çok etkileyen -aynı zamanda Yavuz da en çok bundan etkilenmiştir- Şehzade Korkut'un ölümü olmuştur. Kardeşine tam destek veren Korkut o zamana kadar kimseye güvenemeyen, çekingen ve abisine sadık bir kişidir. Selim ise gene de onu denemek için devlet adamlarıyla plan yaparak ona gizlice gelmiş gibi birtakım mektuplar göndererek devletin başına geçmesini istemişler, bu mektuplar çok fazla gelince o da buna sevinmiş daha kabul dahi edemeden sevindi diye Selim onu öldürtmek zorunda kalmış, cenazesinde oldukça ağlamış, tabutunu da taşımıştır. Diğer kardeşler ise bu 2 kardeşin gölgesi dahi olmayı başaramadan ölmüş veya öldürülmüşlerdir. Bir de halen daha Yavuz'un arkasından kötü konuşanların sığındığı gerçek (!!!) denilen 'Bahane' vardır ki o da Selim'in 40.000 aleviyi öldürmesi olayıdır. Tüm büyük tarihçiler bu konuda görüş birliğine varmış ve bunun uydurma olduğunu hele sayının da oldukça abartı olduğunu belirtmiştir. (Mustafa Akdağ, Robert Mantran, Erhan Afyoncu da bu tarihçilerden bazılarıdır) Yavuz'un büyük savaşları,mücadele ve askerinin kahramanlığı devam ediyordu. Özellikle küçük isyan ve baş kaldırı hareketlerini dışarıda tutarsak Mercidabık ve Ridaniye savaşları onu bambaşka bir insan yapmıştı. Mercidabık da 24 Ağustos 1516'da ortalama 100000 kişilik bir orduyla Memlük ordusuyla karşı karşıya geldiler. Hızını alamayan Yavuz ve birlikleri kazanmışlar ancak Memlükler halen boş durmamış ve yeniden orduyu yıpratma girişiminde bulunmuşlardı. Bunun üzerine Yavuz da Kahire'ye sefere gidileceğini belirtmiş, çölün geçilemeyeceğini savunan, şiddetle divanda ayrılık çıkartan Hüsam Paşayı da çadırını başına yıkarak idam ettirmişti. Daha sonra bölgeye gidilecek ve Ridaniye Savaşı yapılacaktı. Yavuz'un Tomanbay'ı savaş meydanında ve sonra şehir içinde 2 kere yenmesiyle tam tarih olarak 13 Nisan 1517'de Mısır alınmış oldu. Hayarı seferle geçen bu yüce padişahımız Batı seferine çıakcakken hazırlıkların yapıldığı Edirne tarafında bir gece yakın adamı Hasan Can ile beraberken 21 Eylül 1520 gecesi vefat etti. Ruhu şad olsun.

    I. Süleyman (Kanuni), Yabancıların Büyük, bizim tarihçilerin Haşmetli ve Kanuni dedikleri zaten isminden çok Kanuni lakabıyla tanınan Süleyman, II. Bayezid'in oğullarının baskısı sonucu sancağa 10 yaşında çıkması gerekirken gecikmeli olarak 15 yaşında çıksa da 7 yıl Manisa Sancakbeyliği yaptı. İleri de kendini Kanuni olarak tanıtacak sıfatı alacak adımları attı. Babasının eziyet ettiği birçok insanın durumunu olması gerektiği şekilde düzeltti, zorla alınan malları sahiplerine verdiği gibi, zorla tutulan sanarkarları gitmek veya kalmakta özgür bıraktı ve en önemlisi de halka zulmedenle çok ağır cezalar vererek kendini Kanun adamı, varlığını da Kanun yaptı. Halk tarafından sevgiyle karşılandı. Rodos fethi gerçekleştirilerek 213 yıllık son Haçlı Devleti de tarihe karışmış oldu. Macaristan'a seferler düzenlendi. Hele bir de Mohaç zaferi var ki dillere destan. 2 saat kadar süren bu savaşta tarihin en kısa ve en kanlı savaşlarından birisi yaşanmış ve 2 saatte 20000 piyade 4000 süvari cesedi sayılmış. 10000 de esir alınmıştır. Bu savaşlardan sonra Doğu tarafına yönelecek olan padişah adını dünyaya duyuran ve denizcilik tarihimizin tartışmasız en iyisi olan 'Barbaros' lakaplı Hayrettin Reis'i donanmanın başına geçirecekti. Doğu seferlerinde ise Safevi tehlikesi halen kalkmadığı için buralara yönelmek daha uygun bulunmuştu. Daha sonradan Preveze Deniz Savaşı gerçekleşecek ve kendinden 1.5 kat fazla gemiye sahip Andrea Doria komutasındaki düşmanlara karşı Barbaros, Osmanlı'ya büyük bir zafer kazandıracaktı. Tabi bir de saray içi olayları vardı ki bir dönem dizilere konu olan 'Hürrem' denilen bir kadın, layık olmadığı halde Osmanlı padişahının eşi olan ve geleneği bozdurarak cariyeyle nikahlanmasına neden olduğu Kanuni ile birlikte birtakım bozulmalara da yol açacaktı. Özellikle halkın çok sevdiği, hiçbir yanlışı olmayan, babası ve kardeşlerine saygılı ve hem halk hem de saray ahalisi ve Yeniçeri tarafından oldukça sevilen Şehzade Mustafa'nın 'Hürrem' tarafından sırf kendi oğlu başa gelsin diye öldürülmesi felaketlerin başlangıcı olmuş, toplumsal bozulmaya, rüşvete, sarayın devleti zor duruma soktuğuna dair halk söz birliğine varmış, insanlar artık Kanuni'yi açıkça istemez olmuşlardı. Bunda 'Hürremin' devlet işlerine Kanuni'nin eşi olduğu gerekçesiyle fazlaca karışması da etkili olmuştur ve bundan sonra ki 140 yıllık dönem yavaş yavaş gelen duraklama döneminin de habercisi olmuştur. Çünkü artık sarayda entrikalar başlayacak, rüşvetler artacak, herkes kendi tanıdığını getirmeye çalışacak, işini bilen ve yapanlar görevden azledilmeye ve idam edilmeye başlanacaktı. Daha sonra Cerbe Savaşı, Malta Kuşatması ve Son Sefer dediğimiz Zigetvar ve Eğri Kalelerine düzenlenen seferler olacak ve Kanuni Sultan Süleyman'ın 46 yıllık hükümdarlığı savaş zamanı otağındayken sona erecekti. En uzun süre padişahlık yapan kişi olup Duraklama, Gerileme ve Yıkılış dönemlerinde kendi devrinden sıkça Altın Çağ olarak bahsedilecektir.

    II. Selim de bazı özellikleriyle diğer padişahlardan ayrılır. Mesela kendisi hem İstanbul'da doğan hem de Saltanata geçen ilk padişah olma unvanına sahiptir. Diğerlerinden ayrı olma sebeplerinden bazıları da, nazik olmaması, zevk ve sefaya düşkün olması, tembel olması, kimseye güleryüz göstermemesi gibi bir padişaha yakışmayacak hareketlerinin olmasıdır. 8 yıl süren saltanatı döneminde hiç sefere çıkmaması da sözün bittiği yer olarak adlandırılabilir. Sarayda sürekli eğlenceler düzenlettirmiş, işlerini de Sokullu Mehmet Paşa'ya gördürmüş birisidir. Osmanlı Hanedanının bozulmaya yüz tuttuğu devirde tahta geçmesi de tam isabet (!) olmuştur. Bu dönemde en önemli başarı Kıbrıs adasının fethi olmuştur. İnebahtı kaybedilmiş, ordumuz yok edilmiş hepsinden daha mühimi 20000 vatan evladı şehit olmuştur. Kendisi de sefa ve eğlencelerde yedikleriyle hasta olmuş bir daha da toparlanamamış ve -koyun sucuğu ve aşırı su içerek kalp krizi geçirdiği belirtilir- ölmüştür.

    III. Murat, 12 yıl boyunca Saruhan Sancakbeyliği yapmış, tahta çıkınca ilk iş olarak Kabe duvarlarının tamirini emretmiştir. Atalarının mezarlarını ziyareti aksatmayan padişahın tek hatası o dönemin en büyük devlet adamı Sokullu Paşa'yı yanındaki dalkavukların sözlerine bakarak amaçsızca zayıflatmasıdır. Yanındakiler kendileri güçlenecek, sözleri geçecek diye devletin zayıflamasına göz yumarken koskaca ve 12 yıl Sancakbeyi olmuş bir padişahın bunu göremeyecek kadar yanındaki dalkavuklar tarafından kandırılması da sorunların önünü açmıştır. Ardından Sokullu Mehmet Paşa'nın (ruhu şad olsun) suikast ile ölüm haberini almıştır. Artık saray içinde sadrazam ve vezirler dahi yaşlarına bakmaksızın birbirleriyle saltanat yarışlarına girer olmuş, padişah iyice köşeye çekilmiştir. Burada olumlu diyebileceğimiz Sinan Paşa vardır. Padişahın orduyla sefere çıkması gerektiğini belirtince çok alakalı (!!) olarak 'kadınlar partisinin de desteği ile' görevinden azledilmiştir. Saltanatı adına olumlu bakılacak tek nokta ise Osmanlı Devletinin en geniş sınırlarına ulaşmasıdır diyebiliriz.

    III. Mehmet, Osmanlı'da veliaht gözüyle bakılan şehzadelerin -artık adet olduğu üzere- 17 yaşında Saruhan Sancakbeyliğine atandı. Biraz yumuşak mizaçlı biri olması karşın daha padişah olmazdan evvel bile halkın içine karışması, sultanlığı zamanında bile baskılara rağmen halkın içine girip onları dinlemesi gibi özellikleriyle halka kendisini sevdirmeyi başarmıştır. Özellikle babasının yapısı göz önüne alındığında halk onu daha çok bağrına basmıştır. Tahta geçtiğinde 4ü yetişkin 19 şehzade adet üzere boğularak aynı gecede öldürülmüştür. İyi tarafları ise sarayda başı boş ve entrikalar çeviren kadınlarla beraber babasının eğlence için getirdiğği ve devlet hazinesini oldukça kötü etkileyen cambazlar, hokkabazlar, cüceler vs saraydan def edilmiştir. Askerlerine de oldukça önem veren padişahın cülus bahşişi dudak uçuklatacak cinstendir. Ne kadar mı ? Tamı tamına 660000 altın. Evet. Hayal gibi bir rakam. Babasının yaptıklarının tam tersini yapması, cuma selamlıklarına yeniden gitmesi, hazine düzenlemeleriyle halkın gözünde uzun yıllardan beri aranılan padişah özlemine son vermiş gibi görünüyordu. Üstelik Kanuni sonrası ilk kez bir padişah başta 'Anne' sıfatını taşıyan kişinin baskılarına rağmen boyun eğmemiş ve dedelerinin izinden giderek savaşa askerinin başında gitmeyi kafasına koymuştur. Haçova Savaşı bu konuda özel bir önem taşır. Savaş, padişahın geri dönme fikrine karşı çıkıp bizzat ordusuyla kalması sonucu lehimize sonuçlanmış, üstelik meydandan kaçan veya savaşa katılmayan 'Sözde Asker Sıfatlılar' yakalanarak gereken cezaları kesilmişti. Bu askerleden kaçanlar da Celali gruplarına katılmış, büyük bir isyanı perçinlemişlerdir. Osmanlı hazinesinin iflas durumuna geldiği bir dönüm noktası olmuştur bu savaşlar. En son bir de Kanije Müdafaası yaşanmış ve bu da padişahın son verdiği ve kazanılan sefer olmuştur. Doğu cephesindeki kayıplara oldukça içerleyen ve melankolik bir mizacı olan padişahın üzüntüleri sonucu hastalığı artmış ve fazla kilolarının da etkisiyle bazı kaynaklarda da belirtildiği üzere kalp krizi sonucu öldüğü belirtilir. Ruhu şad olsun.

    I. Ahmet, Celali isyanları dolayısıyla sancağa çıkamamıştır. Ancak tahta çıktığında da küçük kardeşi Mustafa'yı öldürtmedi. İlk işi de Safiye Sultan'ı saraydan göndererek, yeniden devlet işlerine karışmasını engelledi. Bunları yaparken 14 yaşında olduğunu da belirtmek gerek. Askeriyede de Sinan Paşa ile uğraşmak zorunda kaldı. Şah Abbas'ın üzerine gitmeyen paşa, savaş mevsiminin boşa geçmesine neden olmuş, bir de üstüne üstlük Şah Abbas'a kaybetmiş, bunun yanında Halep Bey'i gene de yardımına tüm ordusuyla koştuğu halde suçlu oymuş gibi onu idam ettirmiştir. Bunlar öğrenilince tepki çeken Paşa da Diyarbakır'da ölmüştür. Bunun yanında Avusturya ile Zitvatorok imzalanmış, Balkanlardaki Türk hakimiyeti yavaş yavaş kaybolmaya başlamıştır. Bu imzada içerdeki Celali isyanlarının etkisi çok fazladır. Kuyucu Murat Paşa zekasıyla bu isyanların önüne geçse de onun vefatından sonra (ruhu şad olsun) isyanlar gene çoğalmıştır. I. Ahmet'in en iyi yönlerinden birisi de donanmaya verdiği önemdir. Öyle ki gerek paşaları, gerek askerleri ve gemileri oldukça kalitelidir. Donanmanın bu zor dönemler ve sonrasında en başarılı olduğu zaman onun zamanıdır desek yeridir. 51 gün süren mide rahatsızlığı sonrası vefat etmiştir. (ruhu şad olsun) Zevk ve sefaya kapılmayan, dindar, fakirleri gözeten hayır sahibi bir padişah olması onu halk nezdinde yüceltmiştir.

    I. Mustafa, Osmanlı içerisinde akibetine en çok üzüldüğüm padişahtır. Akıl sağlığı yerinde olmadan tahta çıkarılan padişah aslında oldukça iyi kalplidir. Sadece 3 ay tahtta kalmıştır. Kimseyi öldürmediği gibi kimse de onu öldürmemiştir ama davranışlarıyla onu yaşatarak cezalandırmışlardır. Yaptığı tek şey silah ustalarına verdiği bahşişler olmuştur. Ulema, şeyh ve fakirlere yardımda bulunulmasını buyurmuş devlete de zararı olmamıştır. Ancak I. Ahmet'in oğlu II. Osman'ı tahta geçirmek isteyen asiler ona üstünü giymesine bile fırsat vermeden yaka paça odasından çıkartmışlar türlü eziyet etmişler, insanın okurken bile gözlerinin yaşamasına sebep olacak alçaklık etmişlerdir, bir de bunu yaşayan o savunmasız insanı düşünün. Ruhu şad mekanı cennet olsun.

    II. Osman ya da bilindik adıyla Genç Osman'ı biz daha çok seferlerle değil de ordu ve onun durumu, askerin düzensizlikleri, yeni ordu kurma girişimi gibi olaylarla tanırız. Bir de böyle tanıyalım. Sıklıkla kılık değiştirerek sokağa çıkması ve başı bozuk askerleri meyhane gibi yerlerde yakalayıp cezalandırması ile ünlüdür. Sefere gidilirken ve 'Ocak devlet içindir' anlayışı yerine 'Devlet ocak içindir' diyebilecek kadar yozlaşan Yeniçerilere karşı gösterdiği tutum ve sertlik, askerlerin -haksız olduklarını bildikleri halde- işlerine gelmemiş, askerden kaçmaya, savaşa gitmemeye hatta şehirde evlenip (Yeniçeri için evlilik yasaktır) dükkan açmalarına kadar varmıştır. Bu yolsuzluğun önüne geçmek isteyen padişah her zaman asker sayımları yaptırmış ve yeniçerinin parasını kısmıştır. Ordu Lehistan seferinde de başarısız olunca Osman aklındakileri uygulamaya karar verdi. Ancak kendi sarayında ihanete uğraması ve yeni ordu ve ıslahatların saraydaki insanlar (!) tarafından öğrenilerek Yeniçerilere 'yetiştirilmesi' Osmanlı'nın yeniden toparlanmasının önünü kesmiş oldu. Genç Osman'da, Sultan Mustafa gibi ağır eziyet, hakaret ve küfürlere maruz kalarak, Yedikule'de boğularak şehid edilmiştir. Ruhu şad olsun.

    IV. Murat, 11 yaşında tahta geçmiştir. 20 yaşına kadar 9 yıl boyunca devlet işleriyle annesi Kösem Sultan ilgilenmiş, 20 yaşında devlet idaresini ele almıştır. Öncelikli sorun otorite idi. Özellikle taşra bölgesi isyanları, Genç Osman'ın katledilmesini halen sindiremeyen Abaza Paşa başta olmak üzere birçok Paşa isyan etti. Murat, Abaza Paşa ile görüşerek onu Bosna'ya atadı. Böyle sadık bir paşaya her zaman ihtiyacı olacaktı. Aynı dönemde Avrupa'da 30 Yıl Savaşları buhranı sürüyor, Katolik ve Protestanlar birbirleriyle içerde ve dışarda hem askeri hem siyasi mücadelelerine devam ediyordu. Yeniçerileri de bastırmayı başarmış, saraydaki çoğu hileciyi idam ettirmişti. Tütün ve Afyon yasağı getirdi ancak içkiye düşkünlüğü ile tanındı. Revan seferinde yaptıklarıyla da dosta güven düşmana korku verdi desek yeridir. Gene uzun aradan sonra bir padişah ordunun başına geçmiş, top atışlarında bile bulunmuştu. Ordu da haliyle koca padişah savaşırken oturup izleyecek kadar da bozulmamıştır diye düşünüyorum. Bundan sonra büyük gayretlerle Bağdat alınmış, Murat'ın Osmanlı'yı yeniden ayağa kaldıracağı düşünülmeye başlanmıştı. Zaten kendisine de bu fetih sonrası Bağdat Fatihi denilmeye başlanmıştır. Daha sonra imzalanan Kasrı Şirin (17 Mayıs 1639) Antlaşması ile bugünün sınırlarına yakın İran sınırı da çizilmiş oldu. En son Venedik ile savaşa çıkacağı sırada da Gut Hastalığı neticesinde hayatını kaybetmiştir. Mekanı cennet olsun.

    İbrahim dönemi çok değişik bir dönemdir. Padişaha (haşa) 'Deli' lakabı takmaya çalışanlar olmuştur. Ancak burada belirtmekte fayda var. Dördüncü Murat'ın, kardeşlerini boğdurtması, dedikodulara kanıp Kasım'ı öldürmesi zaten abisi Osman'ın katlini aklından çıkaramamış padişaha büyük eziyet olmuş ve kendi öleceği korkusuyla çocuk psikolojisi de eklenince akıl sağlığı ve ruh sağlığı etkilenmişti. Ancak tahta geçince cömertliği ve fakir ile kimsesizlere yaptığı yardımlarla çok sevilen birisi oldu. Kara Mustafa Paşa (Allah rahmet eylesin) sayesinde devleti çok iyi yönettiler. İranlılarla Kasrı Şirin'i imzalayan Paşa, ülkeye dönünce maliyeyi düzeltti. Ocaklı sayısını indirerek maaşların düzenli yatırılmasını sağladı. Donanmayla ilgilendi. Adete padişahın kendi gölgesi gibi yardımcı oldu. Girit, Osmanlı toprağı yapılmış ancak bu büyük Kara Musa Paşanın vefatından sonra bir daha devlet işleri düzene girememiş bu da İbrahim'in sonunu getirmiştir. Ruhu şad olsun.

    IV. Mehmet, nam-ı değer 'Avcı'. Ava olan tutkusuyla bilinir, lakabını da buradan almıştır. Tahta 7 yaşında çıkarılmıştır. Bu tablo sık değişimlerin, entrikaların ve şehzadelerin sık eğitim alamamalarından kaynakları tecrübesizlikleriyle yavaş yavaş başarısız bir Osmanlı ailesinin gelmekte olduğunu haber vermektedir aslında. Dönemin bence en önemli olaylarının başında Kösem Sultan'ın ölümü gelir. Bir insanın kendi insanına, devletine nasıl ihanet ettiğinin canlı simgesidir o. Onun ölümü sonrası devlet biraz huzur bulmuş, sonra Vaka-i Vakvakiye (Çınar Vakası) meydana gelmiş, birçok saray mensubu Yeniçerilerin isteği üzerine öldürülmüştür. Bu dönemde Köprülü Mehmet Paşa büyük işler başarmış, önce Rum patriğini sonra Venediklileri ortadan kaldırarak Çanakkale Boğazını açmış ve Adalar geri alınmıştır. Mehmet Paşa'nın oğlu Fazıl Ahmet Paşa, babasının isteği üzerine Sadrazamlığa geçince öyle başarılar elde edilmiş ki Osmanlı'nın yükseliş devri adeta yeniden yaşanmıştır. Venedik, Fransa, Orta Avrupa, Lehistan, Avusturya gibi dev ülkeler Osmanlının gücünü yeniden tanımıştır. Ancak her iki Köprülü Paşanın vefatı sonrası işler eskisi gibi gitmemiş, gene de bunların içinde yetişen Merzifonlu Kara Mustafa Paşa sadarete getirilmiştir. Bu Paşa biraz cahilliğinden biraz da ün hevesiyle aradaki kaleleri işgalle uğraşmadan Viyana seferi isteyince ordumuz yenilmiş kendisi de idam edilerek ölmüştür. Bu savaşlar ve sonrası 1699 Karlofça Antlaşmasına kadar olan dönem ise Osmanlı'nın yenilgisiyle sona erdi. Köprülü Paşaların vefatı sonrası toparlanamayan devlette, padişahın büyük kayıplara karşı ilgisizliği ve dalkavuklarıyla beraber ava devam etmesi sonucu çıkan ayaklanma, tahttan indirilmesiyle sonuçlanmıştır.


    II. Süleyman ; şanssızlık, baskı ve korkunun simgesidir. "İzalemiz emrolunduysa söyle, iki rekat namaz kılayım. Kırk yıldır her gün ölmektense bir gün ölmek yeğdir" diyerek 40 yıldır esir tutulduğu Şimşirlik'te baskı ve korku ile yaşamıştır. Tahta geldiğinde Osmanlı özellikle Batı cephesinde aşırı derecede toprak kaybı yaşıyordu. İçeride de Cebeci isyanları patlak vermiş bu isyanlara Avusturya'da son başarılı seferleri yapan Yeğen Osman Paşa da katılmıştı. Burada Köprülüzade Mustafa Paşa, köprülü geleneklerinde olduğu gibi biraz toparlanmaya yardımcı olmuş, halkı rahatlatmış, haksız ve yüksek vergiyi halktan kaldırmıştır. Ordu önceki döneme göre biraz rahatlamış, kazanmaya başlamış hatta 8 gün gibi kısa sürede Belgrad ve birkaç günde Vidin ve Niş alınınca Osmanlı'nın toparlandığı haberleri yayılmıştı. Seferler devam ediyor ve önceden kaybedilen kaleler Süleyman ile birlikte geri alınıyordu. Ancak onun da hastalığı nüksetti. İstiska hastalığına yakalanmış, hastalığı artmış ve tadavisinden ümit kesilmişti. 3 yıl 8 ay tahtta kalan padişah, bu kısa sürede önemli zaferlerin kazanılmasında rol oynamış ancak 22 Haziran 1691 Cuma günü vefat etmiştir. Mekanı cennet olsun.

    II. Ahmet, bir çok Osmanlı Haneden kardeşlerinin aksine abisine veya amcalarına kan kusmamış, hatta ve hatta kardeşi Süleyman'ı da bizzat kendi ikna ederek tahta kendinden önce çıkmasını sağlamıştır. Bu da ne kadar edep sahibi biri olduğunu göstermiştir. Tahta geldiğinde Macar seferleri devam ediyor başarılar ve başarısızlıklar birbirine karışıyordu. Ordunun zor durumu ve savaş mevsiminin dışında olmaları nedeniyle asker huzursuz olunca başarı da gelmiyordu. Böyle bir anda Sakız adası düşman eline geçmiş ; Ahmet "Madem ki Sakız düşman elindedir, bütün Engürüs (Macaristan) fethetsen makbülüm değildir" diyerek üzüntüsünü dile getirdi. Duygusal yapısıyla öne çıkan padişah bütün komutanlarına Sakız Adası alınmazsa hepsinin boynunu vurduracağını haber vermiş ancak fetih haberi kendisine ulaşmadan vefat etmiştir. Ruhu şad olsun.

    II. Mustafa dönemi de değişik bir dönemdir. Padişah barış görüşmelerine ve İngilizlere asla yanaşmamış, barışa karşı olmuş. Kaybedilen toprakları almak için savaşmak gerektiği ve bizzat ordunun başında olması gerektiğini emredip bunun hakkında fetva verdirmiş, zevk ve eğlencenin padişaha haram olduğu fatvasıyla da kendisini halka iyice sevdirmiş, böylelikle Avusturya seferine çıkmıştır. Zaferleri sonrasında şuan da Milli Kahramanımızın da aldığı ve çok değerli ünvan olan "Gazi" ünvanını da almıştır. Gene ilklerimizin padişahı 1500 kadar Edirne ve İstanbul bostancısına sefer emri verdi. Ayrıca kendisine Kanuni'yi örnek aldığı ve Hırkai Şerif sandığını açtırarak önünde Allah için yalvarıp ağladığı görülmüştür. Zaferler kazanılsa da çok akıllı (!) kumandanlarımızdan bazılarının kararları iyi giden Avusturya seferlerinin önünü tıkamış, ardından Lehistan, Rusya ve Venedik cephelerinde de savaşın kötü gitmesiyle en son Karlofça imzalanmak zorunda kalmıştı. Aslında bu Antlaşma sonrası 5 yıllık dönemde ekonomik olarak düzelmeler başlamış ama Yeniçeriler saray içinden aldıkları destekle ayaklanma çıkarmış, buna içerleyen Mustafa, kardeşi Ahmet'in yanına giderek "Birader, kul seni padişah istemişler" diyerek kendi rizasıyla tahtı kardeşine bırakmıştır. II. Mustafa, ordularının başında sefere çıkan son Osmanlı padişahı olarak hafızalarda yer eder. Üzüntü ve hastalıkları (Ödem ve Mesane) ile birlikte 5 ay sonra da vefat etmiştir. Ruhu şad olsun.

    III. Ahmet, isyanlar sonucu kendisini başa getirenlere zorla verdiği rütbeleri tek tek geriye alarak etrafa dağılmış ve sindirilmiş gerçekten o mevkiyi hakeden alimleri ve eski vezirleri tekrar yanına toplamıştır. İşe yönetimden başlaması oldukça etkilidir. Her ne kadar tarafsızlığını korusa ve savaşlara katılmasa da Sadrazam Çorlulu Ali Paşa'nın İsveç kralına yardım etmesi -bundan padişahın haberi asla olmamıştı- Rusya'nın Osmanlıya savaş açmasına neden olmuştur ve bu savaşlar ileride Prut seferi olarak karşımıza çıkacaktır. İstanbul Antlaşması hükümlerini çiğneyen Ruslar, kaybettikleri savaş sonrası Prut Antlaşamasını da imzalamış sonra onu da çiğnemişlerdir. Avusturya ile imzalanan Pasarofça (1718) bir süre de olsa batı ve kuzeyde sükunet sağlanmış oldu. Ancak doğu tarafından özellikle İran konusunda Rusya ile mücadele ve kanlı savaşlar, padişahın savaşlara isteksizliği ve bu zor durumlarda bile yeniden eğlence alemlerine dalması, halkı canından bezdirdi. Bunun sonucu olarak Patrona Halil İsyanı doğdu. (1730) Bunun sonucu olarak da tahttan indirildi. Kendisi 27 yıl padişahlık yapmıştır ancak olumlu olarak sunabileceğimiz örnekler savaşlar değil, Batılılaşma hareketleridir. Paristen planlar getirtilmiş, Haliç ve Boğaziçi sahili ile Üsküdar civarına modern binalar yapılmaya başlanmıştır. Yenilik hareketlerini başlatması dışında da önemli bir icraati yoktur.

    I. Mahmut dönemi ise tam bir gariplik timsalidir. Devletin önceliği savaşlardan çok Patrona Halil olmuştur. Kendi keyfine göre istediğini öldüren, padişaha ferman verdiren, istediği yapıyı yıktıran, değişik bir insan olan Halil'e karşı padişah her şeyden önce ondan kurtulmak gerektiğini düşünüyordu. Daha sonra halk içi bozulmalara karşı kadınların kıyafetleri, fuhuş, esnaf denetlenmesi ve narh meseleleri gibi toplumsal olaylara karşı önlemler alındı. Savaşlara bakılacak olursa İran, Rusya ve Avusturya bu dönemler ve sonrasında Osmanlı'yı en çok uğraştıran devletler olacaktı. Avusturya 3 koldan birden Osmanlı topraklarını işgale çoktan başlamıştı bile. Ruslar da Özi'yi işgal etmişlerdi. Ancak Osmanlı buraları geri almasını bildiği gibi yapılan anlaşmalara neredeyse tüm büyük dünya devletleri hatta Fransa ve İspanya bile katılmış, toplamda 28 yıl sürecek barış antlaşması imzalanmıştı. I. Mahmut'un en büyük tarafı ise Osmanlı Devletine son parlak dönemini yaşatan padişah olmasıdır. Ruhu şad olsun.

    III. Osman, Osmanlı tarihinde en uzun süreyle Şimşirlik Dairesinde kalan şehzadedir. Biliyorsunuz ki bu daire de padişah olması muhtemel şehzadeler, padişahın emriyle göz altında tutuluyordu. Elli sekiz yaşında tahta çıkan padişah, icraat olarak Rumeli ve Anadolu'dan İstanbul'a oluşan sürekli göç hareketini yasaklamasıyla ünlüdür. Başka da bir icraati görülmeyen padişah, padişahlar arasındaki en sönüklerinden birisidir.

    III. Mustafa'ya gelecek olursak artık padişahlık oyuncak (!) olma yoluna girmiştir. Yanındaki tecrübeli vezirleri ve komutanları dinlememek, saltanatın başındaki barış döneminde ekonomik düzelme sürerken hiçbir faaliyet yapmamak gibi nedenlerin yanında tecrübesiz olması ve kendine böyle bir durumda aşırı güvenmesi, savaş şartlarında hazinesinin yeterli olacağı inancı gibi sebeplerle oldukça rahat yaşayan padişah, savaşın patlak vermesiyle daha savaşın başında hazinesini, sonradan yaptıklarıyla vezir ve kumandanları ile birlikte bu yarışı kaybetmiş, kendi kardeşinden borç para alacak kadar hazine tüketimine sebep olmuş, oldukça başarısız bir padişahtır.

    I. Abdülhamit daha tahta gelir gelmez Osmanlı-Rus savaşının kaybedilmesi üzerine 1774'te Küçük Kaynarca Antlaşmasını imzaladı. Bu metin ile Kırım bağımsız olmuş, Fransa ve İngiltere'ye verilen ticari imtiyazlar Rusya'ya da verilmek durumunda kalınmıştır. Padişahın ilk girişimi tabi ki iç isyanlar olacaktır. Zahir Ömer, Kölemenler ve Mora dize getirildi. Gazi Hasan Paşa ve Cezzar Ahmet Paşa, Sultan'a en çok yardımı dokunan insanlar oldu. Yaş ve Hötin kalelerinin kaybı ve ardından Özi Kalesinin düştüğü haberi de kendisine okunurken üzüntüsünden felç geçiren padişah 7 Nisan 1789'da vefat etmiştir.

    III. Selim'in değişik yanı da hanedanda 40 yıl aradan sonra doğan ilk çocuktur. I. Mahmut ve III. Osman'ın çocukları olmadığından onun doğumu şenliklerle kutlanmıştır. III. Mustafa tarafından resmi işlere ve merasimlere alınması, elçilerle görüşmelerde bulundurulması ve devlet muamelesi öğrenmesi onun adına -son dönemde özellikle şehzedelerin yetiştirilmemesi ve zindana kapatılmalarıyla karşılaştırınca- oldukça iyi olmuştur. Halk tarafından da oldukça sevilen birisidir. Ordunun 'Padişah' emirlerini hiçe sayması ve kumandanların kendi aralarında sözleşme imzalayarak Selim'e gelmeleri de askeri bozulmanın artık had safhada olduğunu ve Selim'e aklındakileri yapma konusunda baskıcı olmuştur. Rus savaşının bitmesiyle Selim'i simgeleyen Nizam-ı Cedit yenilenmesi başlayacaktı. Ardından Kara Harp Okulu'nun açılmasıyla bu düzen devam edecekti. Ancak bizzat Sadrazam Hafız İsmail Paşa ihaneti nedeniyle ordu fikri, gelişimini tamamlayamamış ve Selim'in otoritesine kaybetmesine neden olmuştu. Burada bağnaz ve oldukça zeka sahibi (!!!) vezir ve yardımcılarının ihanetlerinden söz etmek gerekir. Bunun sonucu Kabakçı Mustafa isyanı patlak vermiş, devlete yine ihanet edilmiş, ihanet edenler cezasını bulmamış Selim tahttan indirilmişti. Oldukça feci şekilde katledilen Selim'i bir kez daha anıyor, yapanlara lanet, Selim'e Allah'tan rahmet diliyor mekanı cennet ruhu şad olsun diyorum.

    IV. Mustafa, tahtı tabiri caizse oyuncağa çevirmiş, o çıksın ben ineyim ben çıkayım onlar insin düşüncesinden ve isyancıların baskılarından kurtulamamıştır. III. Selim ve II. Mahmut'un katlini emretmiş, Mahmut'u da bizzat öldürmeye çalışmış ama başarılı olamamıştır. İyi ki olamamıştır çünkü başarılı olsaydı Osmanlı soyundan hiçkimse kalmayacaktı.

    II. Mahmut, oldukça zor bir zamanda tahta geçmişti. Kendisi öncelikle devletarası sorunlara oldukça güzel çözümlerle yaklaşıyor, Fransa tarafını tutuyor, Ruslarla savaşıyor, kaybetse bile Mısır ile savaşırken daha Ruslar kendilerinden yardım dahi istemeden Osman'a yardıma geliyorlardı. Böyle bir zamanda Rusya ile Hünkar İskelesi Antlaşması imzalanmış ve ittifak kurulmuştur. Ancak Mahmut bunlarla yetinemeyip, ıslahatlar fikrini aklına koymuştur. Öncelikle Eşkinci Ocağı kurulacağı bilerek duyurmuş, Yeniçeri isyanı beklemiş, böylece onları tamamen kaldıracağı planını yapmıştır ve bu plan akılsız Yeniçeri Ocağı yönetimi ve Osman'ın yanında olup ona ihanet edenler tarafından anlaşılmadığından çok güzel uygulanmış ve Yeniçeriler tuzağa çekilmiştir. Ocağın kaldırılmasının yanı sıra aklıyla dönemin tüm şahlarına taş çıkaran II. Mahmut, tarikat ve şeyhleri de yanına çekmiş, halkı da kendi yanında bulundurmuş yetmemiş bir de halkına bile siyaset uygulayarak ayrıca ilk gazetemiz olan Takvim-i Vekayi gazetesini de çıkararak reformlar hakkında da halkı bilgilendirmiştir. Böylece her koldan kendisini destekletmiş ve bunu da yaptığı reformlarla elde etmiştir. Halk da zaten Selim olayından sonra gelecek reformlara karşı padişahı destekleme kararı aldığından başarılar çok çabuk gelmiştir. Ayrıca Avrupa'da ne varsa devlete getirtmiş, matbuat, takvimhane, posta gibi nazırlıklar kurulmuştur. Eğitimde de büyük başarılar aimza atmış, ilk defa yurt dışına öğrenci göderilmiş, tıp okulu açılmış ve öyle zannediyorum ilk defa Osmanlı Devleti, gayri müslim bir devletin dilini öğrenmeyi (Fransızca) zorunlu kılmıştır. Kendisi hakkında her ne kadar 'deli' ve 'gavur padişah' yorumları yapan ilerizekalı (!!) insanlar olsa da o bunları yaparak Osmanlının şan ve şerefini had safhaya çıkarmıştır. Devletin bekası için ömrünü feda edecek olan Sultanımız, son yıllarda artan aşırı içki kullanımına bağlı olarak vefat etmiştir, ruhu şad olsun.

    Abdülmecit döneminde tartışmasız herkesin bildiği tek nokta vardır. Gülhane Hattı Hümayunu ya da bilindik adıyla "Tanzimat Fermanı". Bu ferman sayesinde Avrupa devletleri ile birlikte Mısır'a karşı Londra Antlaşması (15 Temmuz 1840) imzalandı ve işgal edilen topraklarla Osmanlı Donanması geri alındı. Ayrıca bir de Islahat Fermanı çıkarılarak Abdülmecit Efendi'ye ferman padişahı denildi. Düşüncesi çok güzel ve uygulamasına da sadık kalan padişah, gene de Avrupa'da çıkan Milliyetçilik akımlarına karşı Türkçüğü değil de Osmanlıcılığı benimseyince zarar kaçınılmaz olmuştu. Ayrıca padişahın kadın hakları savunucusu olması da Batı'da oldukça örnek alınmıştır. Bu bağlamda zaten kendisi de 1858'de İstanbul'da kız rüştiyesi açarak bunu göstermiştir. Eğitim alanında o kadar çok uygulama yapıldı ki, savaşlardan daha karmaşık bir eğitim sisteminde sadeleştirmeler ve herkese göre eğitim çok ön plana çıkmıştır. Ancak dış güçlere hizmet eden vezir ve kumandanların çokluğu da padişahı zorda bırakmıştır. Abdülmecit Efendi de babası gibi Tüberkiloz'a yakalanarak 25 Haziran 1861'de 39 yaşında vefat etmiştir.

    Abdülaziz denilince benim için akan suyun durduğu noktadır, benim için ilk sosyal medyayı bulan adam gibidir, Osmanlı duraklama ve gerileme döneminde kendisine kadar ki hükümdarlar arasında ondan daha sosyal olanı yoktur kanımca. Önceliği saraya vermiş, haremi kapatmış, kadınların bir 'mal' edasıyla kullanılamayacağını belirtmiş ve tek eşle olacağını açıklamıştır. Şu sosyalliği neden biraz da şaka yollu belirttiğime gelecek olursak, rahmetli ilk defa Osmanlı İmparator'u sıfatıyla yurt dışına 'dost ve davetli' olarak gitmiş (Napolyon daveti üzerine), Belçika, Prusya ve Avusturya'ya da uğramıştır. Ayrıca biraz daha işi ciddiye alırsak, eğer Bulgar halkı şuan varlığı için birine teşekkür edecekse Abdülaziz onlar için yeterli olacaktır. Kendi dinlerini tanıdığını belirtmiş ve 1870'te onlara kendilerince yaşama hakları tanınmıştır. Bugün benim de okuduğum İstanbul Üniversitesi, o zamanların Harbiye Nezareti olarak yaptırılmıştı. Bahriye konusuna da o kadar öncelik verilmişti ki Dünyanın en iyi 3. filosu Osmanlı Devletinde idi. Ancak dışarıda bu kadar başarı, savaşlarla yıkılamayan devleti içeriden yıkma düşüncesi göstermiş, bu kadar başarılı, nazik, kibar, ayrıca kadın haklarının da baş savunucularından bir padişah (bu örneği verme sebebim ileride batıda kadın hakları ile ilgili hareketlerde kendisinin örnek gösterilecek olduğudur) oldukça hain bir darbe girişimiyle ve bildiğiniz üzere bilekleri kesilerek öldürülmüş, Hain ve Şerefsiz olduğunu söylemekten çekinmeyeceğim 'Paşa' sıfatlı Hüseyin Avni tarafından öldürüldüğü gerekçesiyle de onu sorumlu kabul etmişlerdir. Ayrıca bu konunun intihar mı yoksa cinayet mi olduğu günümüzde tartışma konusudur ve bu Paşa sıfatlı hainin, bizzat doktorlara emir vererek onun vücudunu incelettirmemesi de gerçeğin anlaşılacağı endişesiyle birlikte bir cinayet olduğunun göstergesidir. Ruhu şad, mekanı cennet olsun.

    V. Murat, amcası Abdülaziz'in vahşice öldürülmesi sonucu psikolojisi bozulmuş biçimde tahta çıkmıştır. O kadar korkutulup sindirilmiştir ki, Biat tarihinin erkene alındığı söylenmediği için kapısına gelen askerler onu öldürecek sandığı için korkmuş, Hüseyin Avni'nin arabadan inmeyerek protokol rezaleti yaşattığı gün de padişaha bir de aniden silah uzatmasıyla padişah iyice korkmuş, berbat bir fırtınalı deniz gecesinde Beyazıt'a götürülmek istenmesiyle beraber tüm bunların kendini öldürmek isteyenlerin işi olduğuna inanmış, bazı olayların ardından Amcasının ölüm haberi ve amcasının ölümüne dayanamayıp 'paşa' sıfatlı Hüseyin Avni'nin de aralarında bulunduğu 5 kişiyi geberten Çerkez Hasan adlı kahraman subayın da öldürüldüğünü duyunca iyice akıl sağlığını kaybetmiş ve 93 gün kaldığı tahttan indirilmiştir. Mekanı cennet olsun.

    II. Abdülhamit. Osmanlı tarihinde Fatih, Kanuni ve Yavuz'dan bile çok bahsedilen, Batı kaynaklarında oldukça övülmekle birlikte düşmanca tavırların takınıldığı ; Doğulu kaynaklarında övgüden yerlere göklere sığdıramadığı, Osmanlı'nın ömrünü uzatan padişahtır. Ayrıca bu padişahımızın hakkında artık nefret etme derecesine vardığım nokta, cahil ve bilgisiz, okumayan, internette gördükleriyle hareket edip araştırma zahmetine bile girmeyen birçok insanın ettiği hakaretler var ki bunlara değinip de can sıkmak istemiyorum. Kendisi hakkında yerli ve yabancı -güvenilir- kaynaklardan yapacağınız araştırmalarla kendi kararınızı kendiniz verirseniz daha akıllıca olacaktır.
    Abdülhamit, hainliğiyle meşhur saray halkınca sevilmeyen birisidir ancak babasının fikriyle söylersek oldukça zeki olan bu çocuğu Mısır ve Avrupa seyahatlerine götürerek zekası ve politik kabiliyetine daha o yaşta güvendiği ve bunun gelişmesine yardımcı olduğu bellidir. Askere ve halka kendini sevdiren ve bütün hükümet üyelerini Yıldız Sarayında yemeğe davet eden padişah kısa sürede ülkeyi toparlanmı, ekonomik düzelmeyi başlatmış ve "İlk Anayasamız Kanuni Esasi" 23 Aralık 1876'da ilan edilmiştir. 93 Harbi yani alışılan Osmanlı-Rus Savaşı yapılmıştır. Bu savaşı kazansak da yapılan konferansta sanki kaybeden biziz gibi gelen metin net bir dille reddedilmiştir. Kafkasya Cephesi'nde savaş patlak vermiş kazansak da komutanların tecrübesiz kararları nedeniyle savaşın sonlarına doğru kaybetmişizdir. Tuna Cephesi açılmış, Şıpka Geçidi savaşı verilmiş burası kaybedilmiş ancak bir Plevne Savunması yaşanmıştır ki, Burada adına şarkılar türküler yazılan benim de çok sevdiğim, hatta Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün de ileri de örnek aldığım kumandan dediği Gazi Osman Paşa vardır ki, bu paşamız 100000'den fazla Rus'a 30000 askeriyle karşı koymuş, savaşta esir edilmiş ancak Rus general ve Çar emriyle kılıcına dahi dokunulmamış, düşman askerlerinin kimseye hatta komutanların birbirlerine bile göstermedikleri saygıyı Gazi Osman Paşamıza gösterdikleri belirtilir. Avusturya, İngiltere, Fransa ve Almanya, Rus üstünlüğünü gördüklerinde savaşa karşı çıkmışlar ve 1878'de Berlin Antlaşması imzalanarak savaş kesin olarak sona erdirilmiştir. Daha sonra başta Rusların desteklediği Bulgar isyanları çıkacak ve Bulgaristan, Balkanlardaki en büyük toprağa sahip devlet olarak Dünya Savaşına kadar gidecekti. Tabi burada özellikle Balkan Savaşları ile Abdülhamit kendi devletini korumayı başarmıştır. Akabinde yıllardır Türkler ile yaşayan, yediği içtiği ayrı gitmeyen ve çok sevilen Ermeniler isyan başlatmışlar, Osmanlı'nın kendisinden bekleyip onlardan bekleyemeceği kadar dostluk kurduğu bu insanlar devleti arkadan vurmuşlar ve günümüze kadar gelen sorunların ve günümüzde bile devam eden düşmanlığın tohumlarını ekmişlerdir. Ancak Abdülhamid'in başarısını hazmedemeyen Batı; Erzurum Olayı, Sason İsyanı, Zeytun İsyanı, Van İsyanı, Makedonya İsyanı, Kresna Ayaklanması, İlinden Ayaklanması gibi ayaklanmalar çıkartmış, yedirememiş Yıldız Suikasti tertiplemiş ancak çok şükür ki Başarısız olmuşlar ve Türkler başsız ve devletsiz kalmamıştır. Burada Yıldız Suikasti, çok çok önemlidir. Papazyan'ın da söylediği üzere bir gerçek ancak bu kadar net açıklanabilirdi. Aynen aktarıyorum. "Başarısı Ermeni davasına bir fayda getirmezdi, başarısızlığı herhalde halkımızı büyük bir felaketten kurtarmıştı" diyerek gerçeği gözler önüne sermiştir. II. defa Meşrutiyet ilan edilmiş Jön Türk isimli yurt dışında Türk düşmanlarıyla çalışan bu grup birçok vatanseveri de kandırarak içine almıştır. Bu vatanseverler başta Enver Paşa olmak üzere bu harekete katılmışlar, 31 Mart Vakasını çıkarmışlar hatta bu olaydan sonra Enver bizzat Abdülhamit'in yanına gelerek özür dilemiş ve sonuçların böyle olamayacağını dile getirmiştir. Bu da artık Osmanlı'nın yıkılışı ve geriye kalan dönemlerin sadece göstermelik olduğunun işaretidir. Dünya Savaşı döneminde bu çok daha net olarak anlaşılmış ve Abdülhamid'e karşı duran birçok yazar bile onun varlığının önemini daha iyi kavramış ancak iş işten geçmiştir. 10 Şubat 1918 günü hayata gözlerini yummuştur. Mekanı cennet, ruhu şad olsun, uçmağa varsın inşallah.

    V. Mehmet ya da bilinen adıyla Mehmet Reşat. Birçok başarısızlığa imza atan bir padişahtır (!) Kendisine 'kukla' demek istememekle birlikte açıkçası yaptığı işler, yabancılara verdiği önemi Türk halkına verememesi gibi nedenlerle ondan açıkça söylemek gerekirse nefret ettirmiştir. Örneğin hain Ermeni meseleleri vardır ki bu meselelerde Ermenilere milyonlarca para harcamış, kendi ordusunu giydirememiştir. Üstelik bu Ermeniler, Türk ve Kürt köylerini basmış, Van'da büyük katliamlar yapmış gene de o yaşamalarına izin vermiştir. Hatta belgelerle de bunu destekleyecek olursak, hem Osmanlı hem de Yabancı kaynaklar dönemin Ermeni nüfusunu bizim topraklarımızda 1.250.000 civarı belirlemiş, soykırım olduğunu iddaa eden akıl yumakları (!) da 1.5 milyon ermeni öldü demiştir. Para konusunda da 1915 yılında 25 milyon, 1916 yıl sonuna kadar da 230 milyon kuruş harcandığı belgelerle sabitlenmiştir. Mehmet ise bunlara yardım etmekten çekinmemiş, askerimiz silahsız, yiyeceksiz ve hatta kıyafetsiz savaşmağa mecbur bırakılmıştır. Bu Padişah adına tek olumlu bakışım açıkçası Mustafa Kemal'in orduya ve Türk Milletine kazandırılmış olmasıdır. Ülkede başka hiçbir faydası olmamıştır. Eski usüller bırakılmış, savaşa çıkan padişah zaten kalmamış, diplomatik tecrübesizlikler eklenmiş, 65 yaşında tahta çıkan padişah 9 yıl padişahlık yapmış ve 3 Temmuz 1918'de kalp yetmezliğinden 74 yaşında vefat etmiştir.

    VI. Mehmet ya da bilinen adıyla Mehmet Vahdettin. Son Osmanlı padişahıdır. Onun döneminde ona kalan hiçbir iş yoktur. Sembolik olarak kalmış ve Saltanatın kaldırılmasıyla da son hükümdar unvanını almıştır. Savaş sırasında Veliaht sıfatıyla Almanya'da gezi yapmış ve bu gezide yanında Mustafa Kemal'de bulunmuştur. Onun için vatana ihanet etti, Mustafa Kemal'in öldürülmesini söyledi ithamları tamamen yalandır. Kendisi silik olduğu için el altından Mustafa Kemal'e destek vermiş, asla yılmaması gerektiğini söylemiş hatta bazı kaynaklarda ona Sancak veya Tuğra verdiğinden de bahsedilmiştir. Ayrıca Mustafa Kemal Paşa, Sultan Vahdettin'in fahri yaveridir. Hatta bizzat kendisi padişaha telgraf gönderip, hükümeti Ahmet İzzet Paşanın kurmasını istemiş ve Vahdettin'de yaverinin istediği gibi yapmış, Harbiye Nazırlığını Ahmet İzzet Paşa almıştır. Mustafa Kemal'e de 9. Ordu Müfettişliği verilmiş ancak Vahdettin ona verdiği belgeyle yetkilerini bütün Anadolu'yu kapsayacak şekilde genişletmişti. Her ne kadar Mustafa Kemal'e karşı olduğu yazılsa da İngiliz kaynaklarında da verildiği üzere Padişah, İngilizlerden olan can korkusu nedeniyle meclis açılışına sağlığını bahane ederek gelmemiş ancak Mustafa Kemal Paşa'nın temsilcisi Kara Vasıf ile görüştükten sonra da meclisin açılmasını net bir dille emretmiştir.
    Son olarak kitabı genel hatlarıyla değerlendirecek olursak, bence yazar oldukça net ve akıcı bir dil kullanmıştı. Okurken herhangi bir zorluk çekmedim. Kendisi de benim gibi bazı padişahların öldürülmelerinden oldukça kötü etkilenmiş olacak ki fazla da detaya girememiş. Varsın olsun, tarihimizi bu kadar net anlatacak, bu kadar güzel toparlayacak şekilde dili kullanabilen insanlar pek kalmadı. Yazarımıza, bize böyle eserler kazandırdığı için teşekkür, Osmanlı gibi büyük bir çınarı ayakta tutarak Fatihler, Kanuniler, Mehmetler, Selimler, Osmanlar ve nice Mustafa Kemal'ler için Allah'a şükrediyorum. Umarım ki sizler de böyle faydalı eserleri okur ve şöyle bir çağda, insanların birbirinden iğrendiği bir zamanda, tarihimizi ve kimin ne olduğunu görme ve bilme ayrıcalığına sahip insanlardan olursunuz. Hepinize, hepimize mutlu günler dilerim..