• Buna rağmen Sultan Vahideddin, 1922 yılında yurt dışına çıkıncaya kadar Mekke ve Medine fakirlerine sadaka göndermeyi ihmal etmemiştir.
  • Hüsnü Mübarek ile Suzan Saleh Sabet 1958'de evlendi.
    Hüsnü, orta sınıftan geliyordu; babası zabıt katibiydi.
    Suzan, daha burjuva ailedendi; babası Kahireli doktor, annesi İngiliz hemşire idi.
    İki oğulları oldu: Alaa ve Cemal. (Evde çocuklara “Alan” ve “Jimmy” diye seslenildiği dedikodusu Mısır'da yaygındı.)
    Çocuklar, Kahire'deki St. George's Koleje gitti; Amerikan Üniversitesi'nden mezun oldu. Alaa, Kahire'de kaldı ticarete atıldı; Cemal, Bank Of America'da çalışmak için Londra'ya gitti.
    Enver Sedat'ın 1981'de öldürülmesinden sonra iktidar koltuğuna oturan Hüsnü Mübarek ilk on yılında ölçülü, aşırıya kaçmayan, ağırbaşlı, “mükemmeliyetçi” yöneticiydi. Para henüz ailenin takıntısı değildi…
    1990'lar… Neo-liberalizm/vahşi kapitalizm; sadece iktisadi hayatı değil, siyaseti ve kültürü de Mısır'da kökten değiştirdi…
    Kahire'de çok işyerinin kasası önünde rüşvetçi Alaa Mübarek'in sembolik fotoğrafı kondu; “Kasamızın ortağı var!” Fıkralarda Alaa'nın yolsuzlukları anlatıldı.
    Londra'dan dönen Cemal de ticarete atıldı. Önce yatırım şirketi ve ardından vakıf kurdu.
    Cemal, babasından çok annesinin gözdesiydi. İktidarın tek varisiydi…
    Hüsnü Mübarek, Londra'da “bilgi tecrübe” edinmiş oğlu Cemal'i, özelleştirmelerin yapıldığı “iktisadi reformların” -gayrı resmi olarak- başına getirdi.
    Cemal, büyük şehirleşme projesi başlattı. Hedef, “2050 Büyük Mısır” idi…
    – Dış politikadan Cemal sorumluydu…
    – Bakan değişiklerinden Cemal sorumluydu…
    – Parti kadrolarının dönüşümünden Cemal sorumluydu…
    – Medyadan Cemal sorumluydu…
    Mısır'da “Hüsnü mü, Cemal mi daha zengin” sözleri konuşulmaya başlandı. Forbes'e göre, Cemal'in 17, Hüsnü'nün 15 milyar doları vardı!
    Parayla iktidarlarını koruyacaklarını düşünüyorlardı!
    Cemal, -hasta babası yerine- Eylül 2011 seçiminde aday olmayı planladı. Ama…
    Halk ayaklanmasıyla yıkıldı iktidarları; Kahire Tora Cezaevine kapatıldılar…
    ŞAŞIRTICI DEĞİŞİM


    Size…
    Bir aileyi daha tanıştırayım: Esatlar!
    Hafız Esat ile Enise Mahluf da 1958'de evlendi.
    Hafız Esat, köy kökenliydi.
    Enise Mahluf, önde gelen Lazkiyeli Nusayri ailesine mensuptu. İlkokul öğretmeniydi; politikti; Baas'ın rakibi Suriye Milliyetçi Sosyal Parti'de etkindi.
    Esat ailesinin siyasal varisi en büyük oğulları Basil idi. Kendinden emin, dışa dönük, ışıltılı bir isimdi Basil. İyi bir askerdi, pilottu. Ancak…
    Spor arabalara meraklı, hız düşkünü 32 yaşındaki Basil, 1994'de trafik kazasında öldü. Ve tahtın varisi Beşşar Esat oldu! Oysa…
    En küçük kardeş Mahir güçlü, atılgan, karizmatikti. Ama Basil yerine Mahir değil, İngiltere'de göz doktorluğu yapan sessiz Beşşar varis seçildi.
    Suriyeliler şaşkındı. Çünkü onlara göre Beşşar, çocukluğundan beri güçsüz, utangaç, silik, kekeme biriydi. Öyle ki…
    Suriyeliler, Deutsche Bank'ta çalışmaya başlayan JP Morgan'da kariyer yapmaya başlayan; annesi diplomat, babası Londra'da doktor olan çifte vatandaş Esma Esat'ın, yumuşak karakterli Beşşar Esat ile evliliğine de zaten anlam verememişti!
    Fakat…
    Babasının ölümü ardından Beşşar Esat'ın iktidar koltuğuna oturup, kendinden emin ülkeyi yönetme becerisine herkes şapka çıkardı. Hele 2011'de başlayan Batı destekli iç çatışmalardaki cesareti, stratejisi ülkede kahraman olmasına neden oldu…
    Suriyeliler yanılmışlardı… Kardeşlerinin aksine özel şoför kullanmayan, polisten tokat yemesine rağmen babasının kim olduğunu söylemeyen ve daha sekiz yaşında İsrail'le yapılan Kippur Savaşı sırasında El Nusayri Dağları'ndaki cesur hali hatırlanmaya başlandı.
    Beşşar Esat, ülkesinin tartışılmaz tek lideri oldu.
    TARİHİN YARGICI

    Önce Mübarek ailesinin çocuklarını…
    Sonra Esat ailesinin çocuklarını hatırlatmamın sebebi var:
    Dünden bugüne liderler; çocuklarını, damatlarını, yeğenlerini siyasi varis olarak seçti/seçiyor.
    Ya da çocuklar kendilerini siyasal varis sanıyor!
    Bazen, büyük beklentiler düş kırıklığı yaratıyor.
    Bazen, elinden bir iş gelmez sanılan kişi, kendisinden beklenilmeyen önemli işler yapabiliyor.
    Fatih Erbakan siyasete soyundu, yeni parti kurdu: Yeniden Refah Partisi.
    Başarılı olacak mı?
    İnönü, Menderes, Türkeş, Özal ailesinin çocukları başarılı olamadı. Fatih Erbakan hakkında iki söz söylemeliyim:
    Bir) Türkiye'de liderler yaşlı, Fatih Erbakan'ın 39 yaşında genel başkan olması iyidir…
    İki) Askeri darbeler döneminde partiler kapatılıp mallarına el konulduğu için (ki Erbakan'ın ilk partisi Milli Nizam bunu yaşadı), Milli Görüş hareketi, MSP'den itibaren örgüt mallarını kişiler üstüne yapmaya başladı. Yani…
    Rahmetli Erbakan'ın üzerinde görünen genel merkez binası Milli Görüş'e aitti. Fatih Erbakan'ın bunu bilmesine rağmen Saadet Partisi'ne haciz göndermesi etik olmadı.
    Bu durum Fatih Erbakan'ın liderliğine ölçü olur mu?
    Değerlendirmeyi, tarihin büyük yargıcı zamana bırakmak en iyisi…
  • Müslüman genç sapık fikirli olanlara karşı durmak ve onların fikirlerini çürütmek için diğer kültürler, ilimler ve fikirlere karşı kendisini İslam kültürü ile silahlandıracak kadar, onlara vakıf olmaya ihtiyaç duyar.
    Resulullah (s.a.v.):
    "Kim bir milletin dilini öğrenirse şerlerinden emin olur."
  • Türklük de nihâyet, geçmişte zuhûr edivermiş herhangi bir araz değildir. O, insanlığı bir bütün olarak biçimlemiş, tarihin en kayda değer iki yahut üç belirleyici gücünden biri olan İslâm âle­minde özbilinçine vâkıf olup ona bin küsur yıl öncülük, önderlik ve hâmilik etmiş bir varlıktır.

    Bu bakımdan, İslâm medeniyetinin belirgin özellikleri tanınmadan Türk/lük anlaşılmaz. Mezkûr me­deniyetin önde gelen öteki üç kültüründen, toplumundan Araplar, Farslılar ile Hintlilerden farklı olarak Türk irfanı, âdeti ile ör­fü baştan ayağı İslâm medeniyetiyle içeriklenmiştir. Bundan, kısmen dahî olsa, yoksun kılındığı takdirde Türk kültürü varlığı­nı sürdüremez.
  • Pek yoğun olmayan bir iş günü sonrası, pek resmi olmayan ama efendi görünümlü bir kıyafetle ünlü kahvecilerden(Kahve Deryası, Kahve Dünyası, Kahve Kültürü, KahveRengi, Kahve Tiryakisi, Osmanlı Kahvecisi...) birine gittik. Garsonlarla hoşbeş ve menü kısımlarını hızlıca geçtik ve şekersiz birer Espresso Frappe istedik.

    Bir süre sonra liseden henüz mezun olup YKS'ye girmiş, tercih heyecanı yaşayan ancak yaz tatilinde çalışmak fedakarlığını gösteren takdir edilesi bir kız siparişleri getirdi. Bardağın üzerinde kocaman bir krema kütlesi vardı. Belirtmek istiyorum ki asla zulüm etme niyetinde değildim. Gayet masumane ama konuya hakim gibi gözükerek bir soru sordum:

    - "Frappe'de krema olur mu?"

    Meğer bu soru karaya doğru gelecek dev dalgaların tetikleyicisiymiş.

    -"Bilmem oluyor galiba."
    -"Ben olmaz diye biliyordum."

    Beraber oturduğumuz arkadaş Turizm mezunu ve tatil bölgelerinde fazlaca iş tecrübesi var. O da konuya vakıf bir şekilde "olmaz" dedi ve kibarca bir açıklama yaptı. Tabii burada birkaç paragraf anlattığım diyalog yaklaşık bir dakika içinde yaşandı. Bardağın üzerinden kremanın alınmasını rica ettik ve garson kız yanımızdan ayrıldı.

    2 Dakika Sonra

    Karşıdan yetkiliye benzeyen bir adam, hemen arkasında belli ki kahveyi yapan çocuk ve onların arkasından da 2 garson kız yaklaşıyor. "Heh ya sopalayacaklar ya da mekandan kovacaklar." diye düşündüm. Yahu sadece "frappede krema olur mu?" diye sordum niye bu kadar büyütüyorlar ki meseleyi... Geliyorlar...Geldiler.

    -Hoş geldiniz.
    -Hoş bulduk.

    Elindeki kağıtları kaldırarak:

    -Efendim arkadaş konudan biraz bahsetti, ben size açıklama yapayım. Firmanın menüleri standart olarak basılıyor. Ayrıca hazırladığımız ürünlerin yapılışı da firmadan gönderiliyor. Frappe'nin civar kafelerde genel kabul gören servisi böyledir. Genelde de böyle talep edilir. Ama siz haklısınız frappenin orijinalinde krema olmaz.

    Biz arkadaşla göz göze geliyor ve telepati yoluyla ortak bir soru soruyoruz birbirimize: "neden böyle bir izahate maruz kalıyoruz?" Adam duraklamadan konuşmaya devam etti ve ağzındaki bakla masaya düştü.

    -Efendim gizli müşteri olabilirsiniz. Sizin vereceğiniz puan ve yorumlarla firma bize dolar üzerinden ceza kesebiliyor. Siparişlerinizi hemen istediğiniz gibi hazırlatıp gönderiyorum.
    -Yok, yok biz gizli müşteri değiliz.

    Pek inanmış gibi değildi. Ee yani gizli müşteri hiç "ben gizli müşteriyim" der mi? Neyse frappelerimiz geldi ve sohbetle karışık yudumlamaya başladık. Mekandan kalkana kadar tüm garsonlar gelip geçerken "afiyet olsun, başka bir isteğiniz var mı?" gibi sorularla bizi ilgi yağmuruna tuttu.

    Neyse artık kalkıyoruz. Hesabı ödeyip kapıya yöneldik ve yine garsonların tüm ilgisi üzerimizdeydi. "iyi akşamlar, tekrar bekleriz, hoşça kalın"... İyi dileklerin ardı arkası kesilmiyor. Hürmet sarhoşu olduk. Boynumuza çiçek halkalar takmalarını bekledim, öyle havaya girdik ki sanki Rio'dayız. Kafamın içinde karnaval şarkıları çalıyor.

    En nihayetinde kafeden çıktık, sokakta yürürken normale döndük. Kaiser Soze - Roger Verbal Kint dönüşümü gibiydi.

    Bu da böyle bir anımdır, hatırladıkça gülerim :)
    Yer: Lüleburgaz

    Haftalar sonra gelen edit:
    Yine kahve içmek için gittiğimiz bir mekanda Frappe istedim ve cümlemin arkasından "krema olmayacak" diye belirttim.Aynı durumu tekrar yaşamak istemiyordum ancak bu kez garson baskın çıktı:
    -Efendim zaten frappede krema olmaz!
    -!&$+ :)
  • Öncelikle kitabı Sahaflar Çarşısı'ndan aldım.. Beş liraya ikinci el olarak aldım.. Okurken, kısa süre önceki İstanbul gezim aklıma geldi hep.. Ayraç olarak da İstanbul çizimi olan bir kartpostal kullanınca tabi daha da tesir etti.. Uzun zamandır Doğu-Batı kültürü arasında en uygun yaşayış ve kültürünü araştırırken Doğu ve Uzakdoğu'yu savunup, bu kültürün en kökünü araştırmaya başlamışken güzel bir tevafuk oldu.. Kitabı çok sevdim ve kütüphanemde kalacak.. Kitap sayesinde kendi zengin dilimde bilmediğim kelimelere de vakıf oldum..
    Kitabın girişinde Neriman'a uyuz oluyorsunuz fakat kızın bu davranışları her genç kızın başına geliyor.. Bereket versin ki Neriman uyanıyor duruma, darısı geriye kalanın başına.. Neriman'ın Şinasi-Macit aradı gelgitli ilişkisinin sancılarını hissediyorsunuz..
    Bu arada dizisiyle uzaktan yakından alakası yok.. Keşke dizisi olmasaymış..
    Kitapta Neriman adlı karakterin, doğu ve batı kültürü arasındaki iç savaşını anlatıyor ki burda kendimi görmüş gibi oldum.. Neriman, yıllardır Şinasi'yi sevmiş, onunla yaşayıp büyümüşken Macit'in şaşalı hayatı gözüne hayal sürmesini çekmiş, aklını karıştırmıştır.. Neriman, çağdaşlık adı altında içi ve temeli boşaltılmış yaşayışına ters bu medeniyete hayranlık duymuş, kendi yaşayışını ve halkını tenkit etmiştir..
    Peyami Safa, kâh Şinasi'nin kâh Faiz Bey'in ağzıyla batı kültürünü olumsuz yönde dile getirmiştir..
    Neriman nice zaman sonra gerçeğe uyanıyor ve derin bir aydınlanma yaşıyor.. -Şu sıralar aydınlanma yaşayan ben'e resmen ayna tuttu-
    Öze dönme romanı da diyebilirim.. Gerçekten de belirtmek istiyorum.. Batıdan medeniyet alınmaz.. Doğu'yu ve Uzakdoğu'yu bilmeyen bana gelip medeniyetten söz etmesin..
  • İnsanın kötülüğünün sınırı nedir? İnsanlar, kendilerinin hayatla düzenli bir ilişki kurmasını sağlayan, toplumsal anlamda yasa, düzen otorite, bireysel anlamda ahlak kuralları ve etik değerlerin yıkıldığını ve yok olduğunu düşündükleri anlarda, şiddeti ve vahşeti ne kadar yaygınlaştırabilirler. Türkiye için 1979 yılı belki de bunun test edildiği bir yıl olmuştur.

    Siyasetin içinden bakıldığında, toplumsal bir çatışma, bir iktidar ya da düzen çatışması gibi gözüken bir yılın, şiddet dili yaygınlaştıkça toplumun her bir noktasına nasıl nüfuz ettiğini 1979 yılında görmek mümkün. Mine Söğüt’ün “Şahbaz’ın Harikulade Yılı 1979” romanı, Türkiye’nin 1979 yılını, siyasetin sınırlarının kenarlarında gezinse de, aslen toplumun gündelik yaşamının içinden bizlere sergilemiş.

    Roman aslında bir köy hikayesi ile başlasa da, 1 Ocak 1979’dan, 31 Aralık 2017 tarihine kadar geçen sürecin tamamı, İstanbul’da akseden bir hikayeler bütünü. Değişen aylar ve mevsimlerle birlikte, Türkiye’deki giderek alevlenen toplumsal şiddetin ve cinnetin içine giriyoruz. Kitabın başkarakteri ise, romanın sonuna kadar ne olduğuna karar veremediğimiz bir ucube olan Şahbaz. Ne olduğu derken, olasılıkla yelpazesi ruhani bir varlıktan maddi bir varlığa kadar uzanıyor. Bazen tanrının yeryüzüne uzanmış hali gibi görüyorsunuz, bazen şeytan, zebani, Azrail ya da kötü niyetli bir cin gibi. Bazen ise, problemli bir doğum ya da çocukluk sonrası ucubeleşmiş, bazı manevi sırlara vakıf olmuş bir canlı olarak hayal ediyorsunuz.

    Mine Söğüt yazarlık becerileri oldukça yüksek bir yazar. Birçok yazarda edebi dil ile kurgu becerisi arasında ilişki kurma sorunu vardır. İyi kurgu yazarlarının edebi dilleri yetersiz iken, edebi dilleri akışkan olan yazarların kurgu geliştirmekte zorlandığına çok tanık oldum amatör bir okur olarak. Ancak Mine Söğüt karmaşık, çetrefilli bir kurguyu, birbirinden bağımsız görünen birçok hikâyeyi tek bir potaya eritmeyi başarmış. Daha ilginci ise, tüm hikâye parçalarının gerçek hayatın kendisinden damıtılmış olması. Bunu söyleyebilmemin sebebi ise, romanının sonunda yer alan bir almanak. Romanı bitirdikten sonra, 1979 yılını ait, aylara ve günlere bölünmüş almanak bölümü 117 sayfa sürüyor. Geriye kalan roman kısmı ise 218 sayfa. Ancak almanağı okuduğunuzda, romanda okuduğunuz her bir hikâyenin gerçek yaşamdaki dayanaklarını fark ediyorsunuz.

    “Şahbaz’ın Harikulade Yılı 1979” romanını ortalama 6-7 günde okumayı hedeflerken, bu süre 10-11 güne kadar uzadı. Bunun sebebi ise, okumaya 2-3 gün ara vermek zorunda kalmam oldu. Kitabı okumadığım o 2-3 gün içerisinde bunun kendiliğinden gelen bir okuma isteksizliği olduğunu düşünürken, kitabı tekrar elime aldığımda bunun kitabın kendinden kaynaklandığını fark ettim. Roman benim insana olan inancımı törpülemişti ve zannedersem bu inançsızlığımın giderek kötüleşeceğinden korktum.

    Fikir ayrılığının ya da iktidar mücadelesinin bu denli şiddete bürünmesi akıl alır şey değil. Türkiye’nin 80 öncesi manzarasında, özellikle derin devlet kaynaklı yoğun bir kışkırtmanın, toplumun belli bir kesiminin aşırı baskı altına alınmasının, şiddeti körüklemenin altyapısını görmemek mümkün değil. Ama iktidarın ya da egemen düzenin karşısında yer alan kesimin bu şiddet davetine bu kadar teşne olması ve oyunu derin devletin koyduğu kurallarla oynamaya kalkması inanılır bir durum değil. İnsan öldürmenin bu kadar sıradanlaşmasından, hayırlı bir toplumsal süreç çıkmayacağını kestiremeyen hiçbir siyaset gerçek anlamda siyaset olamaz. Olsa olsa bir katiller güruhu olur. Bunu Türkiye’nin sağ ve sol siyasetleri için de söylemek mümkün. Ben bu gün bile, Türkiye siyasetinin o dönemlerindeki “yok olma ya da yok etme” ikileminin etkilerinin kurtulamadığını düşünüyorum. Fiili olarak o şiddet, o ölüm yoğunluğu bugün yok, ama insanların zihinlerinde “var olmak için yok etme” zorunluluğu şu ya da bu şekilde yerini koruyor.

    Ama belki de sorun siyasetin şiddet temelli yürütülmesinden çok, toplumun ve bireylerin önlerine gelen her sorunda şiddet temelli düşünmeleri, bu yöntemle çözüm üretmeye çalışmaları. Buna ahlak meselesinden, para meselesine, aile içi çatışmalardan, apartman içi ilişkilere kadar görmek mümkün. Bugün ulusal gazetelerin üçüncü sayfalarını hala şiddet, kavga, ölüm haberleri kaplıyor. Şiddet toplumun damarlarında hala yoğun bir şekilde yer ediniyor. Toplumsal şiddet kültürü mü siyaseti kanlı kılıyor, yoksa iktidar kavgasının kanlı olması mı toplumsal yaşam sirayet ediyor, buna cevap vermek ise oldukça zor.

    Romanda Mine Söğüt güçlü bir edebiyat ve hikaye dili kullandığı gibi, çok derin aforizmalara da yer vermiş. Kitapta altı çizilebilecek çok fazla cümle var. Bunlardan bazıları ;
    “İstemek insanı aciz kılar. Sormak ise güçlü”
    “yaralı insanlar birbirine yaklaştığı zaman, kader telaşlanır. Sırları ortaya çıksın istemez”
    “iyi şeyler de, kötü şeyler de rüzgarla birlikte yön ve şekil değiştiren bulutlar gibi başıboş dolaşırlar evrende”
    “Yaşamak da hayat labirentinde kaybolma yarışı. Çıkışı bulan ölecek”

    Romanın ilk başlangıç hikâyesinden itibaren kendimi rahmetli Galip Tekin’in çizgi öykülerinin içinde bulduğumu da söyleyebilirim. Özellikle ilk hikâye, onun çizgi roman öykülerinin konularına çok yakındı. Belki de böyle hissetmem de, kapak deseninin karikatürist Bahadır Baruter tarafından yapılmış olmasının etkisi vardır.

    Yapı Kredi Yayınları ve kitabı beraber okumaya karar verdiğim kitap dostlarım beni bir kez daha yanıltmadılar. Kendimi, yaşamı ve dünyayı sorgulamama neden olan bir kitap okumama vesile oldular. Mine Söğüt de okuma yolculuğuma eklemek istediğim yazarlardan birisi oldu bu sayede.