• 536 syf.
    ·7 günde·Beğendi·10/10
    Genellikle matematik alanında ismi geçen ve tanınan Pascal'ın, "Düşünceler" isimli kitabında Apolojetik, yani "Hristiyan dinini savunmak" temasıyla kaleme aldığı onca yazısının derlendiği bir içerikle karşılaşacaksınız. Konuya vakıf olmayanlara, yani Hristiyan ilahiyatını hiç tanımamış olanlara Pascal'ın anlattıkları zor gelebilir. Fakat içerisindeki argümanlardan kazanacağınız çok şey olabilir-keza Bahis Teorimi bunlardan birisidir. Ama XXI. yüzyıl insanını tatmin eder mi, orası ayrı bir konudur. Kütüphanenizde mutlaka bulunması gerekir diye düşünüyorum.
  • 144 syf.
    ·8 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Benim gibi; dini örgüt, vakıf, tarikat, cemaatlere karşı alerjiniz var ve bu tarz örgütlerin insanları aldatıp kandırdığını; örgüte bağlı olanların içlerinden saf olanları çeşitli vaatlerle "gönüllü, parasız" çalıştırdığını, her türlü tarikat ve cemaatler adına insanların gerektiğinde hiç düşünmeden malını hatta canını verebileceğini, yani o denli ciddi olduğunu biliyor fakat bu örgütleri kuranların ve yönetenlerin bunu nasıl başardığını merak ediyorsanız, kesinlikle okumalısınız diyorum.

    (Son sayfadan alıntı)
    "Bunlar, Said-i Nursi'yi Peygamber derecesinde, Risale-i Nur'u da Kur'an-ı Kerim mertebesinde göstermek için, üstadlarından aldıkları talimatı aynen yerine getirmeye çalışmaktadırlar. Bu
    konuda akıl almaz sahtekârlıklara bile girişmekten çekinmemektedirler. Ve ancak bu şekilde taraftar toplayabilmektedirler."
    ...

    Nurculuk.
    Sakallı, cübbeli, sarıklı; kocaman dişleri olan klasikleşmiş, onlarca defa dinci grup konusunda karikatürize edilmiş tipleri biliriz. Sadece din eğitimi olsun, matematik, fen öğretilmesin, millet kitap okumasın, televizyon, sinema, müzik haram felan filan çoğu cemaat böyledir. Örneğin açın bakın Cübbeli Ahmet'in birkaç konuşmasına. Neredeyse her cemaat bu şekildedir. Bilime, cumhuriyete, askeriye karşıdır.
    Şimdi diyeceksiniz efendim "Modernist islamcı tayfa var" durun bir dakika; Cumhuriyet daha kurulmamış, yeni ilan edilecek, etraftaki şeyhlerin, mollaların durumunu biliyorsunuz. O zamanda bu denli modernist anlayış mı vardı?
    Demek istediğim Nurcular öteki cemaatlere göre çok farklı.
    Okula, bilime, askeriyeye, teknolojiye karşı olmayı bırak hepsini son derece iyi kullanıyorlar. Bakın mesela günümüz Nurcularının sosyal medya hesaplarına, bunca cemaat arasında en aktif kullananlar sadece onlar.

    Günümüz Nurcuları sosyal medyada olağan üstü aktif dedik de tek başarıları bu mu yani? FETÖ?
    Devletin her kuruluşuna sızmış, dershaneleri ile öğrencileri kendi kadrolarına göre yönlendirmiş, ordunun içine cemaat'e üye olanların girmediği yer kalmamış, kozmik odalar vs. FETÖ işte yani.
    zamanında, hükümetle sorunu yokken insanlar niçin güvendi bu Nurculara? diğer cemaatlerden farkı okula, askeriyeye karşı değillerdi.

    Nurculuk... Yani hiç masum hareketleri olmayan örgüt..

    Fark eder mi bilmiyorum ama yine de söyleyeyim. Turan Dursun bu kitabı Müslümanken yazmış, girişinde:
    "Nurcular, güzel dinimize zarar veriyorlar" şeklinde ifadeleri var. Yani zaten dinsiz adam o yüzden kötülüyor demeyin.

    Kuru kuruya, öyle kötülemek değil bu kitap. Tek tek, Said-i Nursi'nin kendi mektuplarından, yazdıklarından kaynakla bir araştırmacı olarak dile getiriyor Turan Dursun. Gerisi size kalmış ama etrafta Nurcular hakkında zıt konuşan olmadığından dolayı bir Nurcu olsanız dahi okuyun derim, ki zaten 140 sayfa.

    Kitapta geçen örneklerde olduğu gibi kendisini adeta bir peygamber olarak tanımlayan, buna delil olarak Kuran ayetlerini gösteren ve sanılanın ve iddiaların aksine Atatürk ve cumhuriyet düşmanı olan (Atatürk'e dini yıkacak anlamında süfyan, deccal diyor) Said-i Nursi'nin anlatılmayan yönlerini bu kitapta ayrıntısıyla görebilirsiniz.

    İyi Okumalar.
  • 652 syf.
    ·8 günde·Beğendi·10/10
    Hazırladığım Vakıf Evreni rehberini (https://www.youtube.com/watch?v=6XF-iR5M1AU) buraya taşımaya karar verdim. Tüm kitaplar sırasıyla gidecek.

    10. Sırada, zamanında Türkçe’ye Vakıf Kurulurken olarak çevrilen, 1988’de yayınlanan 1. Vakıf romanı Prelude to Foundation var. Ve burada Psiko-tarih teori aşamasındadır.

    Psiko-tarih, mucidi Hari Seldon tarafından, “yeterli sayıda insan grup olarak incelendiğinde ne yapacakları tahmin edilebilir ve böylece gelecek görülebilir” diye açıklanır. Ki bu 7 kitaplık Vakıf Serisi’nin tam anlamıyla esas konusudur.

    Psiko-tarih kitabın başında bir iddiadan ibaret. Hari Seldon’cuğum ise, Trantor’da düzenlenen matematik konferansına, bu fikrini pek de inanmayarak anlatmak üzere, doğduğu ve yaşadığı gezegen Helicon’dan gelen bir matematikçi.

    Anlattıklarını duyan İmparator 1. Cleon, tam aradığı şeyi bulduğunu düşünerek, Hari Seldon’u zorla yanına getirtip anlattıklarını sorgular. Görüşmelerinin ardından olaylar gelişir ve Hari Seldon kendisini gerçekten psiko-tarih’i icat etmeye çalışırken bulur.

    Şimdi size o kadar çok şey anlatmak isterim ki aslında ama bu kitabın bayağı keyfini kaçırmak olur. O yüzden yalnızca şöyle iki minik not düşeceğim. Bir, Eto Demerzel’e bu kitabı okurken dikkat edin. İkincisi, Dors Venabili benim canımdır.

    Öncesi - Vakıf Evreni 9. Kitabı: Gökteki Çakıl Taşı
    Gökteki Çakıl Taşı
    Sonrası - Vakıf Evreni 11. Kitabı: Forward the Foundation/Vakıf İleri
    Vakıf İleri
  • 136 syf.
    ·5/10
    ‘’Geçmiş toplumlar büyülü bahçede yaşarken, modern toplumlar dünyanın tamamen büyüsünün bozuluşuna tanık oluyordu.’’ Max Weber
    ‘’Türkiye’de ise hem bir devlet ideolojisi olarak laikliğin benimsenmesi hem de aynı zamanda İslam’ın kendine has yapısından dolayı sekülerizmin etkisi farklı olmuştur.’’
    ‘’Altmışlı yıllarda hakim ton, ‘’dini olanın gerileyişi’’ iken, doksanlı yıllarda daha ziyade ‘’dini olanın dönüşü’’ şeklindedir.’’
    ‘’Sosyal hayatı bütünleştirmek ve sosyal aktiviteleri geçerli kılmak için topluma nihai bir anlayış sunmak. Çeşitli sosyal işlevlerin yerine getirilmesi noktasında tarihsel dinlerin pabucunun dama atıldığını göstermek kolaydır.’’ Will Herberg, İşlevsel Din Anlayışı

    DİNLER SOSYOLOJİSİ
    JEAN – PAUL WİLLİAME
    ÇEV. RAMAZAN ADIBELLİ
    PİNHAN YAYINCILIK
    134 SF.
    İSTANBUL, 2017

    TAKDİR
    Din Sosyolojisi ve Din Psikolojisi, Türkiye’de yeni yeni gelişmeye başlamıştır, bu alanda yapılan çalışmalar henüz çok tazedir; özellikle bu alanda kendini geliştirmek isteyenler için kaynak sıkıntısı yaşanmaktadır, bu minvalde din sosyoloji alanında böyle bir eserin tercüme edilmesi isabetli olmuş.
    TENKİT
    Bu kitabı okurken öylesine zorlandım ki kendimi bir süreden sonra matematik problemi çözüyormuş gibi hissettim, kitap okumak… gerçekten insanın zihnini geliştiren, olaylara bakış açısını değiştiren, geniş bir dünya görüşü sağlayan bir unsur. Kelimelerin birbirleriyle bağlantısını bulmak ve konu bütünlüğünü kavramak için beyin kendini zorluyor, böylece istidattı gelişiyor.
    Eser içerik olarak çok zengin ama sosyolojiye giriş seviyesinde bir kitap olduğunu iddia ettiği için bu kadar bilginin bir arada sıkıştırılarak verilmesi, benim gibi bu alana yeni giriş yapan okuyucuları oldukça zorlamış. Gerek anlamı bilinmeyen kelimeler olsun gerek cümle aralarına sıkıştırılan parantez içi bilgiler olsun, sürekli okumayı kesip farklı kaynaktan araştırma yapmayı ve böylece okumanın akışının kesilmesine sebep olmuş.
    TEKLİF
    Yukarda bahsettiğim üzere, eserde aşırı derecede yabancı kelime bulunuyor bunlar dipnot olarak veya kısa parantez içi bilgilerle okuyucuya sunulabilirdi. Bu alana yeni giriş yapan birinin böylesine bir yabancı literatürle karşılaşması, sosyoloji alanından uzaklaşmasına sebep olabilir.
    Kanaatimce bir eser tercüme ediliyorsa, salt çeviriden ziyade hedef dilin dinamikleri dikkate alınarak çeviri yapılmalı. Cümleler arası kopukluklar ve alışkın olmadığımız tarzda bir bilgi bombardımanından ziyade, daha basit ama okuyucunun anlayabileceği seviyede bir çeviri yapılması naçizane fikrim olarak daha uygun olurdu diye düşünüyorum.
    Eserde dikkatimi çeken bir hususa değinecek olursak:
    1. Modernizm, sekülerleşmeyi gerektirir gibi bir algı oluşmuştur. Bu algı tehlikelidir. Bu algının ucunda çağa ayak uyduramamanın sebebi dindir düşüncesi yatmaktadır.
    - Avrupa tipi bu modernizmi örnek alarak hareket etmek indirgemeci bir yaklaşım sergilemek olur. Dünya, Avrupa’dan ibaret değildir. Modernleştiği halde dindarlığını kaybetmeyen Amerika, Japonya buna delildir.

    TEBLİĞ YÖNTEMLERİM: Sosyoloji toplumu anlamayı, Psikoloji ise insanı anlamayı sağlar. Bugünün İlahiyatçıları ve diğer dinlerin savunucu olan din görevlileri, günümüzde yaşanan ultra sekülerizm karşısında bu iki alana vakıf olmak zorundadır.
    Karl Marx; A. Comte, Durkheim, Weber; Freud gibi adamlar -nabza şerbet vermek cihetinde- toplumun gidişatına uygun sistemler dermeyan etmişlerdir.
    Toplum büyük bir manevi buhran içerisindeyken zihinlerde iki seçenek ön plana çıkmıştı:
    1. Ya dini reform edeceğiz ve günümüze uygun şekilde yeniden düzenleyeceğiz.
    2. Ya da dinin yerine geçecek beşerî sistemlerle toplum düzenini kuracağız.
    Bu iki seçenekten, maatteessüf ikinci seçenek terakki etmiştir. Dini kesimin temsilcileri halkı anlayamamış, gidişatı kestirememiş; değişmemekte, çağa ayak uyduramamakta ısrar etmiş; bu tutumun etkisiyle birlikte daha sonraları dine açılacak olan savaşta az bir zararla kurtulacakken, dinin tamamen insanların hayatından çıkması şeklinde tezahür etmiştir.
    Tabii insan nefsinin kötüyü kolayca kabul etmesi ama iyiye karşı sorgulamacı yaklaşım sergilemesi de önemli etkendir.
    TEBLİĞ YÖNTEMLERİM: Daha öncede bahsettiğim üzere: Bir problemi çözmek istiyorsak öncelikle o probleme neyin sebep olduğunu, problemin neleri kapsadığını iyice analiz etmeliyiz. Günümüzde modernitenin getirmiş olduğu sekülerizmle birlikte dünyada büyük bir manevi buhran yaşanmaktadır. Din, sosyal hayatın merkezi olmaktan uzaklaşmış, kenara atılan, âtıl halde duran bir olgu haline gelmiştir. Bu minvalde biz samimi Müslümanların bu alanda çalışmalar yapması elzemdir. Öncelikle -içimizdeki laikusların ekmeğine yağ sürmeden- ülkedeki dinsizlik seviyesini tespit etmeliyiz, dinin sosyal hayattan niçin çıkarıldığını araştırmalıyız; gençlerimize sorular sorarak problemlerini anlamaya çalışmalıyız. Problemi doğruca tespit ettikten sonra -bir bilim adamının sistematik şekilde araştırmasını yaptığı gibi- sorunu temelden ele alarak çözümler üretmeliyiz.
    1972 yılında Almanya Evanjelik Kilisesi’nin yapmış olduğu anket çalışması bize örnek teşkil etmelidir. ‘’Kiliseden çıkmalar’’ fenomenini daha iyi kavramak için yapılan bu çalışma 1974 yılında ‘’Wie stabil ist Kirche’’ adıyla yayınlanmış. İlahiyat fakülteleri bilgi tüketmekten ziyade artık bilgi üretme aşamasına geçmelidir. İlahiyat öğrencileri donuk bilgilerle doldurulmaktan ziyade toplumun dinamikleriyle etkileşim haline geçmelidir. Fakültenin bir köşesinde âtıl halde durmak nasıl olurda ilahiyat öğrencisini rahatsız etmez? Niçin üniversitenin diğer öğrencileriyle iletişim kuramıyoruz? Üniversiteler ve liselerdeki ateist-deist-agnostik oranları neden bizleri rahatsız etmiyor? Ne zamana kadar etliye tuzluya karışmadan kendimizi kurtarmanın peşinde koşacağız? Ameliyatlık hastaların olduğu fakültede, tıp fakültesi öğrencilerinin bu duruma ilgisiz kalmaları ne kadar doğru olurdu?
    Bu işin ilk önce ciddiyetini anlamamız gerekiyor, insanlara bir bakın İslam adına hiçbir şey görebilecek misiniz? Ahiret unutulmuş, Allah unutulmuş; Cuma okunuyor liseli talebeler, üniversiteliler umursamıyor bile. İslam kenara koyulmuş durumda sadece kimliklerde...Bu problemin sorumlusu umum İslam alemi olduğu gibi özellikle biz ilahiyatçıların üzerine açılmış bir davadır. Allah bize İslamiyet’in en önemli müessesi olan hocalığı, imamlığı, alimliği nasip etmiş, bu bölümün sorumluluğu çok ağır bunun farkında olmamız lazım sadece derslerden geçmekle, ortalama kasmakla bir yere varamayız. Önce kendimizi ıslah edeceğiz, imani sorunlarımızı çözeceğiz, hayat amacımızı oturtacağız sonra yanmayı öğreneceğiz, önce biz yanacağız, yanacağız ki bu İslam aleminin başındaki karanlıklar aydınlığa kavuşsun! Vesselam.

    https://yakupgok.blogspot.com
  • Fatih’in ölümü, Türk milletini büyük mateme gark etti. Ölüm haberi Roma’ya ulaşınca, İtalya’da toplar atılıp günlerce şenlikler yapıldı. Papa bütün Avrupa kiliselerinde üç gün çanlar çaldırıp, şükür âyini yapılmasını emretti.Türk tarihi, sayılamayacak kadar çok kahraman ve cihangirlerle doludur. Fatih Sultan Mehmed de bunların başında gelenlerdendir. Çünkü o kılıçla keşfi yan yana yürütmüş, çağ açıp, çağ kapatmıştır. Onun için, asırlar boyu her cephesiyle yazılmış, çizilmiş, hakkında Garp’ta ve Şark’ta çok şeyler söylenmiştir. Tetkik edildikçe derinleşen, derinleştikçe deryalaşan bu cihangirin sayısız vasıflarından bazıları şunlardır:

    Fatih Sultan Mehmed, soğuk kanlı ve cesurdu. Bu özelliğinin en güzel misalini, Belgrad Muhasarası sırasında, askerin gevşediğini gördüğü zaman önlerine geçip düşman hatlarına girerek gösterdi. İstanbul Muhasarasında da donanmanın başarısızlığı yüzünden atını denize sürmesi bu cesaretinin büyük örneğidir.

    Ne istediğini, ne yapacağını, ne yapabileceğini bilen ve bu büyük işleri başarabilmek için gerekli tedbirleri, yorulmak bilmeyen bir azim, sabır ve sükunetle hazırlayan bir insandı.

    Çok merhametli ve müsamahalıydı. Kendisine elli gün mukavemet eden, birçok Müslümanın şehid edilmesine sebep olan İstanbul şehri ve onun sakinleri hakkında gösterdiği merhamet, aklın alamıyacağı genişliktedir. Halbuki o devir Avrupa’sında muzaffer bir kumandan, zaptettiği şehrin halkına görülmedik zulüm ve işkence yapmakta kendini haklı görürdü. Fatih vicdan hürriyetine büyük kıymet verirdi. İstanbul’a girdiği vakit ayaklarına kapanan İstanbul patriğini yerden kaldırmakla alicenaplığını gösteren cihangir, şu sözlerle patriği teselli etti: “Ayağa kalkınız. Ben Sultan Mehmed, hepinize söylüyorum ki: Şu andan itibaren artık ne hayatınız ne de hürriyetiniz hususunda gazab-ı şahanemden korkmayınız!” Fatih, gayri müslim tebeasının din ve mezheplerine asla dokunmadı, herkesi vicdani inanışında serbest bıraktı. Fatih, İstanbul’un imarında ücret karşılığında daha çok Rum esirlerini kullandı. Bu sırada biriktirdikleri paralarla hürriyetlerini satın alma imkanını sağladı. Bu müsamaha o devir dünyasının hayalinden bile geçirmediği bir olgunluk eseriydi...

    Askeri ve siyasi sahada eşsiz bir deha idi. Askeri alanda başarısının ilk özelliği kılıçla kalemin işbirliğidir. Ordunun disiplinine çok dikkat ederdi. En küçük itaatsizliği ve buna sebep olan subayları şiddetli bir şekilde cezalandırırdı. Ordusunu, plansız, düzensiz hareket ettirmez, macera hevesiyle kan dökmezdi. Kendi devrine kadar atalarının yer yer, ada ada yapmış oldukları akınlarını, planlı bir fütuhat haline getirdi ve devletini, sistemli bir idarecilik şuuruyla istikrarlı, yerleşmiş bir devlet yaptı.

    Otuz senelik saltanat devresinde düzenlediği küçük, büyük seferler, memleketin coğrafi işbirliğini sağlamaya dayanır. Bu gayeye ulaşmak için de at geçmez kayalıklardan, geçit vermez nehirlerden geçerek; durup dinlenmeden, kış yaz demeden savaştı. Bütün bu seferleri bir plana göre yaptığından nereye gitmesi, nerede durması lazım geldiğini bilerek hareket etti. Yapacağı seferlerin muvaffakiyetle neticelenmesini sağlamak için aylarca bu seferin bütün teferruatını hazırlardı. Kumandanlığı ile diplomatlığı daima beraber hareket ederdi. Hangi devlet üzerine sefer düzenleyecekse, o devletin iç ve dış münasebetlerini, zaaflarını, kuvvetini, diğer devletlerle olan münasebetlerini en ince noktasına kadar tetkik eder ve sefere hasmının en zayıf ve kendisinin en kuvvetli zamanında çıkardı. Yapacağı seferlerden en yakınlarına bile haberdar etmez ve bunların gizli kalmasına çok dikkat ederdi. “Sırrıma sakalımın bir tek telinin vakıf olduğunu bilsem, onu yolar, atarım” sözü meşhurdur. Böyle hareket etmeyi muvaffakiyetlerinin başlıca sebeplerinden sayardı.

    Çok başarılı bir diplomattı. Otuz sene, Asya ve Avrupa’da bazen birkaç cephede beş, on hatta daha fazla devletle birden harp halinde bulunduğu günler oldu. Böyle zamanlarda düşmanlarının, kuvvetlerini bölmenin, siyasi müzakereler, vaatler ve geçici tavizlerle müttefikleri birbirinden ayırmanın kolayını bulurdu.
    Casuslar bulundurduğu gibi, Avrupalı devletlerin Osmanlılarla ilgili hareketleri müzakere eden bütün meclislerinde geniş bir haber alma teşkilatına da sahipti. Almanya’da yerlilerden elde edilmiş casusları da vardı. İtalya ise, son derece gizli ve daimi bir Türk haber alma servisiyle örülüydü...

    Fatih’in, bu teşkilatı sayesinde düşmanlarından günü gününe haberi olur, hareketlerini değerlendirerek tedbirler alırdı. Fatih, ordu ve donanmasını iyi bir şekilde tekamül ettirmişti. Ordunun silahları birkaç senede yenilenir ve daha geliştirilmiş olanları eskilerinin yerine konurdu. Osmanlı donanmasının tekamül etmiş şekilde kurucusu Fatih’tir. Topçuluğa gerekli ehemmiyeti veren ilk padişahtır. Fatih’ten önce, top, bütün dünyada, daha çok sesi ile düşmanı ürkütmek için kullanılırdı. Büyük kaleleri yerle bir edebileceği ve meydan muharebelerinde rol oynayacağı hiç düşünülmemişti. Fatih, bütün bunları akıl ederek, o tarihe kadar görülmeyen sayı ve çapta top yapılmasına yöneldi. Topların balistik ve mukavemet hesaplarını kendisi yaptı. Piyadeye de, öncesine nispetle, büyük önem verdi. Osmanlı ordusu esas bakımından bir süvari ordusu olmaya devam etmişse de, yeniçeri ve azab gibi piyade sınıfları, Fatih devrinde önem kazandı.

    Fatih Sultan Mehmed, ilme, sanata ve ilim adamlarına çok kıymet verirdi. Zihniyeti ve tabiatı itibariyle ileri hamleden hoşlanan, terakki ve medeniyetten zevk alan bir padişahtı. Tıpkı askeri fetihleri gibi, ilim adına açtığı savaşta da bir âlimler, sanatkârlar ordusu kurdu ve bu muhteşem orduya kendisi serdar oldu. Yeni devletin kurulması planının icrasında eğitim ve öğretimin tesir ve önemini her şeyden üstün tuttu. Maarif sistemini kanunla tanzim ederek ulema sınıfı diye tanınan ve idarenin temelini meydana getiren diyanet ve hukuk kurumlarını teşkilatlandırdı. Devlet idaresini ve bunun ilmileştirilmesini esas aldı.

    Akli ve nakli ilimlerde söz sahibi olan âlimleri İstanbul’a topladı ve onların talebe yetiştirmesi için medreseler kurdu. Devrinde yetişen büyük âlim ve sanatkârlar mühim eserler verdiler. Fıkıh ilminde Molla Hüsrev, tefsirde Molla Gürani, Molla Yegan, Hızır Çelebi, matematikte Ali Kuşçu, kelamda Hocazade, zamanının büyük âlimlerindendi ve ülkesine dünyanın dört bir tarafından âlimler akın ederdi.

    İstanbul’un fethinden sonra Fatih, hocası Akşemseddin’in elini öpüp, tahtı tacı bırakıp derviş olmak istedi...

    Akşemseddin bu teklifi reddederek, devlet işlerine memur edilen padişahın asıl vazifesini yapmamış olacağını, din-i İslam ve adaletle memleketi ve dünyayı idare etmenin daha makbul olduğunu; aksi halde din ve devletin zarar göreceği için, ikisinin de Allah indinde mesul olacaklarını bildirdi. Bunun üzerine Allah aşkı ile yanan kalbinin ateşini de şiirleriyle ortaya döktü.
    Fatih Sultan Mehmed, kelam ve matematik ilminde devrinin en büyük otoritelerinden biriydi. Bizanslı tarihçi Kritobulos’un hayranlıkla anlattığı, balistik sahasındaki keşifleri, ortaçağın surlarını yıkmıştır.

    Fatih Sultan Mehmed, teşkilatçı ve imarcı idi. Devlet idaresini tam bir intizam içinde yürütmek için lüzum ve ihtiyaç görüldükçe İslam’ın esaslarına uygun kanunlar ve fermanlar yayınladı. Tanzimat dönemine kadar Osmanlı Devletinin temel kanunu olarak mer’iyyette kalan Fatih Kanunnamesi çok mühim bir eserdir. Padişahın görüşleri alınarak sadrazam Karamani Mehmed Paşa tarafından hazırlanan bu çok önemli kanunnameyi, Nişancı Leyszade Mehmed Çelebi kaleme almıştır. Kanuni Sultan Süleyman devrinde hazırlanan kanunnamede de bu eser esas alınmıştır. Osmanlı Devletinin bütün temel müessese ve teşkilatı, Fatih devrinde en mükemmel hâle gelmiştir. Enderun Mektebini kurarak memleket için gerekli devlet adamı yetiştirilmesini yine o sağlamıştır.

    Fatih Sultan Mehmed, doğu Türkleri ile temasa büyük önem verdi. Oğlu Sultan İkinci Bayezid de Türk medeniyetini ilerletmek hususunda babasını takip etti. Doğu Türklerinin, Timur Han devri medeniyeti denilen medeniyet hareketlerinin benzeri, Fatih devrinde Osmanlılarda tahakkuk etti. Fatih, batı dillerinden bir kaçını bilmesi sebebiyle Avrupa literatürünü çok iyi takip etmiş, Türklerin her hususta Avrupalılardan üstün bulunması sebebiyle, Avrupa’dan bir şey alma ihtiyacını duymamıştır.

    İstanbul’un imarına çok önem veren Padişah, saray, camiler, medreseler ile hamamlardan başka şehrin çeşitli yerlerinde 4000 dükkan yaptırarak vakfetti...

    Büyük camilerin yanındaki medreselerin haricinde 24 medrese, 12 han, 40 çeşme ve Halkalı Su Tesisatı ile iki gemi tersanesi ve kışla yapılan binalar arasındadır. İstanbul imar olunurken, diğer taraftan Bursa, Edirne gibi şehirlerde imar faaliyetleri büyük bir hızla devam etti. Bu devirde Bursa’da 37, Edirne’de 28 ve sair şehirlerde 60 cami yapıldı. (Son)
  • Kendisi bilgili, ana dili Türkçeden başka birkaç lisana (Arapça , Farsça, Yunaca gibi)
    vakıf ve aynı zamanda da şairdi. Serbest fikirli olup taassubu yoktu, âlimleri davet ederek ilmî tartışmalar yaptırırdı. Bazen müşkül mevzular vermek suretiyle âlimlere risaleler yazdırır ve bunları tetkik ederdi. Farsçadan ve rumcadan Arapçaya tercüme edilmiş felsefî eserieri okur ve yanına getirdiği âlimlerle, müdavele-i efkâr (fikir alış verişi) ederdi. Batlamyos haritasını 1466'da filozof İvrokios'a yeniden tercüme ettirip, isimleri Arap harfleri ile yazdırmıştır, İlmî
    meselelerde hangi din ve mezhebe mensup
    olursa olsun âlim duyarsa onu İstanbul'a getirmek için her fedakârliğı yapardı. Meşhur heyet-şinas (astronomi ve matematik bilgini) Ali Kuşçu Fatih zamanında istanbul'a geldiği gibi Molla Camii'yi de davet etmişti. Meşhur
    İtalyan ressam küçük Bellini de davetle İstanbul'a gelerek Fatih'i resmini yapmış ve büyük bir himaye görmüştü