• 396 syf.
    ·Beğendi·10/10
    EXPECTO PATRONUM!

    Bu kitap… gerçekten muhteşemdi. Yani önceki iki kitapta güzeldi evet, ama bu kitap cidden diğer herkesin dediği gibi, efsaneydi.

    Bu kitaba başlamadan şans eseri birkaç yorum görmüştüm ve herkes serinin içinde özellikle bu kitabı çok sevdiğini belirmişti ki bende hafifçe beklenti yükselterek başlamıştım ama kesinlikle beklentimin çook çook üstündeydi buna rağmen.

    Kitaba yeni eklenen karakterler o kadar güzeldi ki… sevmemek imkansız. Ve ayrıca artık üçüncü kitaba geldiğiniz için Hogwarts’a ve diğer her şeye daha çok alışmış oluyorsunuz. Artık bildiğiniz bir yere giriyor gibi hissettiğiniz için, daha kolay ve sıcak da geliyor kitap.

    Başlangıç tabii ki salak Dursley’lerin evi. Harry gibi sizde nefret ediyorsunuz bu aileden, edilmeyecek gibi değil zaten. Ama bu aileden daha beter bir şey var: Marge Hala. Kadın o kadar sinir bozucu ki, gırtlaklayasınız geliyor ve Harry de zaten en sonunda dayanamayıp kadını büyülüyor. İstemeyerek yapıyor ama artık çocuğun canına tak etmiş. Evden kaçıyor. Hem Hogwarts’tan atıldığını da düşünüyor çünkü ikinci kitapta ev cininden dolayı ona bir uyarı gelmişti, bir daha büyü yapacak olursa Hogwarts’tan atılacağına dair. O da başıboş ve üzgün bir şekilde sokaklarda dolaşıyor ve birden karşısında kocaman, dev bir köpek görüyor. Ödü kopuyor ve geriye kaçıyor, bir an sonra köpek yok oluyor ve onun yerine Hızır Otobüs’ü görüyor. Hızır Otobüs Harry gibi yardıma ihtiyacı olan ve mahsur kalmış büyücüleri, cadıları bulup toplayan bir otobüs ve Harry’i de otobüse alıp yolculuğa öyle devam ediyorlar.

    Harry Diagon Yol’una gitmek istediğini söylüyor ve oraya gidiyor, indiğince onu sihir bakanı Fudge karşılıyor ve onu Çatlak Kazan’da bir oda tuttuğunu ve orada kalabileceğini söylüyor. Harry de kabul ediyor ancak tek bir şart var: Diagon yolundan asla çıkmayacak, Muggle dünyasına gitmeyecek. Harry de seve seve kabul ediyor haklı bir şekilde, Digaon yolunu bulmuş, Muggle dünyasının yüzüne mi bakacak birde? Tabii ki oradan ayrılmıyor ve Digaon yolunda üç haftanın keyfini çıkarıyor.

    Sonra Hogwarts’ın başlamasına bir hafta kala Ron ve Hermione de geliyor ve o ikisi okul için gerekli kitapları alırken Harry de onlarla gidiyor, beraber vakit geçiriyorlar. Sonra bir akşam Harry Ron’un faresinin toniğini almak için aşağı indiği sırada Mr Wasley ve Mrs Wasley’in tartışmasını duyuyor.

    Mrs Wasley, “Hayır, bu onu korkutur. Bunu ona söyleyemeyiz,” derken Mr Wasley tam aksi fikirde, “Bunu ona söylemeliyiz,” diyor ki söyleyecekleri şey de şu: Sirius Black, Harry Potter’ın peşinde.

    Sirius Black sıradan birisi değil. Karanlık Lord’un hizmetkarı, tek bir lanetle on üç kişiyi öldürmüş azılı bir katil ve kesinlikle ama kesinlikle BERBAT olan Azkaban Hapishanesinde ise on iki yıl geçirmiş bir büyücü. Ve kötü bir haber var: Sirius Black, Azkaban’dan kaçmış ve peşinde olduğu tek bir kişi var, o da Harry işte.

    Ama Harry bunu öğrendiğinde Sirius’tan nedenini bilmediği bir şekilde korkmuyor. Okula başladığı sırada bazı öğretmenleri de ona söylüyor, çünkü okul dönemi içerisinde Sirius tam tamına iki kez Hogwarts kulesinin içine girdi ki etraf onca Ruh Emici’yle çevrilirken imkansız olmasına rağmen. Ruh Emiciler Azkabanda ki nöbetçiler ve kesinlikle berbat şeyler. İnsanların içinde ki tüm iyiliği emiyorlar ve onlara sadece kötü anıları bırakıyorlar, insanlar da bir süre sonra kafayı yiyor ama Sirius buna rağmen Azkaban’dan kaçmış. Herkes de bunu nasıl yaptığını merak ediyor.

    Günler geçiyor ve sonunda Harry Lupin’den yardım almak için onun odasına gidiyor. Bunun nedeni ise, ruh emicileri görür görmez annesiyle babasının çığlıklarını duyması ve bayılması. Bu bayılma başına Quidditch maçı esnasında da gelince, en sonunda başka çaresi olmadığını anlıyor çünkü bu sene artık o kadar yıl aradan sonra kupayı kazanmayı her şeyden çok istiyorlar. Lupin’e ondan Ruh Emicileri savuşturacak bir büyü öğretmesini istiyor çünkü

    1-) Lupin, trende ilk defa bir ruh emici gördükleri sırada onu savuşturabilmişti ve

    2-) Lupin bu seneki yeni Karanlık Sanatlara Karşı Savunma Öğretmeni, yani bunu ondan istemesi gayet doğal.

    Lupin de ona Patronus büyüsünü gösteriyor ama bunun çok ileri bir büyü olduğunu ve epey zor olduğunu en başından söylüyor ama Harry denemekten vazgeçmiyor çünkü bir daha maç esnasında bir Ruh Emici karşısına çıkarsa kaybetme lüksünün olmadığını biliyor. Patronus büyüsü ise tam aksi, tamamen çok mutlu olduğun bir ana odaklanman gerek. Ama Harry annesi ile babasının sesini duymayı çok istediğinden dolayı mutluluğa odaklanamıyor ve başarısız oluyor.

    Ve sonra beklediğiniz o an gelip çatıyor… Sirius Black ile karşılaşma.

    Buraları okurken kalp krizi falan geçirme olasılığınız yüzde bir milyon falan. Çünkü yine son yüzlüğe girmiş bulunmaktayız. Harry’nin geçmişiyle, tüm o meşhur bazı şeylerle ilgili gerçekleri öğreniyorsunuz. Beklemediğiniz ve sizi şoka sokan o kadar çok fazla şey var ki, yani cidden, ben o anda okuduğum bir şeyi bile beklemedim. Bir şeyi bile düşünmedim ve aklımın ucundan geçirmedim. Beynimden vurulmuşa döndüm. Harikaydı.

    Ve sonra tam işler tıkırında gitmeye başladı, her şey bitti değiniz anda… eh son zamanlarda bunu çok fazla yaşar oldum ama ne yazık ki hala bağışıklık kazanabilmiş durumda değilim. Arabalar çok hızlı gittiğinde sanki ona yön verebilirmişim gibi koltukları böyle sıkarım, çeviririm saçma bir şekilde buraları okurken de yorganımı çekiştirip durdum, sanki olanları durdurabilirmişim gibi… o kadar sinir bozucu ve gerici ki… bir an önce sıkıntılı anların gidip mutlu anın beklemesini beklemek… ve tam geleceği anda lanet bir olayın gerçekleşmesi…

    İşte öyle bir şey oldu ve ben iyice gerildim, nefesimi tuttum ama olayın çözülüş şekli o kadar harikaydı ki, yani cidden of mükemmeldi ya.

    Bu kitaba gerçekten bayıldım ve herkesin neden bu kadar çok sevdiğini anladım.

    Bu kitapta favori iki karakterim daha oldu: Lupin ve Sirius Black.

    Yani Lupin o kadar harika bir öğretmendi ki, bu zaman kadar okuduğunuz en iyi Karanlık Sanatlara Karşı Savunma Öğretmeniydi ve bunda tüm Hogwarts ile aynı fikirdesiniz tabii Slytherin’liler hariç… Cidden Lupin’i çok sevdim, tüm hareketleri çok sempatik ve tatlı geldi bana. Okuduğum o sondan sonra zaten var olan sevgime kat kat bir sevgi eklendi.

    Sirius ise… bu kitaba başlamadan içimde onu çok seveceğime dair bir his vardı ama kitabı okudukça nasıl seveceğim diye kara kara düşünüyordum. Tamam hepimizin sevdiği kötü karakterler var ama durduk yere böyle bir katili sevmek için de bir neden yok… ama o kitabın sonu varya… Sirius’a aşık falan oluyorsunuz. (Spoi olabilir.) Hele o en sonda, Harry’e yaptığı şey… içim öyle sıcak ve mutlulukla doldu ki, anlatamam. Mutluluktan ve öyle sıcak hissetmenin güzelliğinden ağlayabilirdim. (Bitti.) Cidden inanılmaz bir sondu ya. Rowling’e hayran kaldım. Onun taktiğini çözdüm ama onun bu taktiği bu kadar iyi uygulaması cidden inanılmaz.

    Kitabın başında size tonla konuyla alakalı veya alakasız merak edeceğiniz birçok ürün veriyor ve büyülü ve farklı bir dünya olduğu için siz bunun nasıl gerçekleşmiş olduğunu, Rowling’in bu tür bir olay için ne düşünmüş olabileceğini merak ediyorsunuz.

    Ve bunların hepsini son yüzlükte açıklamasına rağmen her şey üst üste ortaya çıkmış gibi de gelmiyor, bunu çok güzel oranlıyor işte. İnanılmaz bir kadın.

    Serinin diğer kitaplarını okumadım ama bu kitabın bendeki yerinin daha farklı olacağı da bariz gibi. Ama tabii belli olmaz, önümde daha dört kitap var. (Beşinci kitabın sözünü etmek istemiyorum. 1000 sayfa???!)

    Dipnot: Hogwarts’a fena gitmek istediğim ilk kitap.
  • *** Abla N’olur Gitme! ***
    Bugün son ders geçmek bilmiyordu, neyse ki zilin çalmasına yalınızca beş dakika kalmıştı. Her saniyede kolumdaki saate bakmaktan gözlerim yorulmuştu. Zilin sesini duyduğumda, çantamı kaptığım gibi nefesim kesilene kadar koşmaya başlamıştım. Bir an önce eve gitmeliydim, bu yüzden vücudumdaki tüm enerjiyi dizlerimin emrine amade etmiş durumdaydım. Yeni aldığım kitabı ablama okumak için sabırsızlanıyordum. Bir kaç haftadır biriktirmiş olduğum haçlıklarımla nihayet yeni bir kitap alabilmiştim. Umarım ablam yeni aldığım kitabı beğenir(bu konuda bu zamana kadar bir fikir beyan etmese de ben her zaman okuduğum kitapları beğendiğini umuyorum.) Eve yaklaştığımda gömleğimin düğmelerinin birçoğu çözülmüş vaziyette, iki yakamı sıkıca saran kravat ise çoktan elimde tespih gibi sallanır olmuştu. Bu yüzden üzerimi değiştirmek fazla vaktimi almamış, bir çırpıda üzerime yeni bir şeyler giyip evden çıkmak için hazır hale gelmiştim. Annem evde yoktu. Bu sabah evden ayrıldığımda teyzemlere gideceğini söylemişti, sanırım gitmiş olmalıydı. Ev oldukça sessiz görünüyordu. Yinede babamın evde olma ihtimalini göze alarak odalara bir göz attım usulca. Pis sarhoşun ne zaman işte, ne zaman evde olduğunu kimse bilemezdi. Kafasına estiği gibi hareket etmek konusunda oldukça iyi sayılırdı. Neyse ki şimdilik her şey tam da istediğim gibi gidiyordu. Evde fazla oyalanmadan yeni aldığım kitabımı sırt çantama yerleştirerek ablamın yanına doğru yola koyuldum. Allahtan çok uzak değildi bize. Bu yüzden her fırsatta kitap okumak için onun yanına koşuyordum. Annem ve babam(en çok babam) buna karşı gelse de yine de ben gizli gizli evden kaçıp onun yanına gidiyordum. Ablam bizim evin ardındaki tepenin biraz aşağısında kalıyordu. Babam ve annem oraya gitmemem konusunda beni defalarca uyarsalar da - hatta bir kaç kez bu yüzden babamdan dayak bile yedim- oraya gitmekten asla vazgeçmemiştim. Kitaplarımı hep ablamın yanında okuyordum. Tıpkı bir zamanlar ablamın benim başucumda kitap okuması gibi. Şimdi sadece roller yer değiştirmişti, hepsi bu. Bana bu güzel alışkanlığı aşılayan ablam olmuştu. Onun okuduğu masallar ve hikâyeler çocukluğumun en güzel günleriydi. En kötü karanlık kâbus dolu gecelerde bile ablamın sesiyle huzur buluyordum. Nihayet geldim sayılır, güneşin altın ışıkları beyaz mermerler üzerindeki yansıması gözlerimin bir an olsun kısılmasını neden olsa da bu geçici körlüğe alışmış ve aldırış etmiyordum artık. Muhtemelen ablan bana göz kırpıyordu, beni gördüğüne sevinmiş olmalıydı. Güneşin sıcaklığına meydan okuyan yalnızlığın soğukluğu üzerine çökmüş olan bu beyaz mermerler üzerinden esen rüzgâr saçlarımı okşuyordu. Derin bir nefes aldım ve ablamın evinin o mis gibi çiçek kokusunu içime çektim , “Hoş buldum abla, ” dedim. İşte ablam beni hep böyle karşılardı. Canım benim, daha bir hafta oldu ne çabuk uzuyor bu otlar anlamıyorum. Geçen gelişimde pırıl pırıl temizlemiştim, eh biraz iş çıktı bana ama olsun. Önce şunları halledeyim sonra hemen okumaya başlayacağım. Yeni aldığım kitabı umarım beğenirsin abla, küçük bir çocuğun öyküsünü anlatıyor. Hah işte az kaldı sayılır, şunları da kopardım mı bitti işte. Biraz dinlenmen gerek dediğini duyar gibiyim, ama buna vakit yok. Biran önce okumaya başlasam sanırım iyi olacak. Biliyorsun bizimkiler gelmeden evde olmam gerek. O yüzden hemen okumaya başlıyorum. Şeker portakalı: “Günün birinde acıyı keşfeden küçük bir çocuğun öyküsü.” Okumaya başlayalı ne kadar zaman olmuştu bilmiyordum. Ta ki bir ara başımı yukarı kaldırıp güneşin gökyüzünden kaybolmuş olduğunu fark edene kadar. O ana kadar ağzımdan akan salyalara aldırmadan heyecanla sayfaları çeviriyor, okumaya devam ediyordum. Ama sanırım artık gitme vakti gelmişti. Ablamın başucundan kalktığımda dizlerimin ayakta durmaktaki isteksizliği ile karşılaştım. Uzun süredir oturuyor olmamdan dolayı dizlerim karıncalanmaya başlamış, ayaklarım uyuşmuştu. Bu fiziksel değişim ruhumdaki veda sahnesinin oyuncuları gibiydi. Bedenimin orada daha fazla kalma isteğine cevap verememem ne kadar acıydı. Ruhum hep onunlaydı, bunu biliyordu. Onu hiç bir zaman yanıma almadım, o hep orada ablamla kaldı. Şimdi ben bu ruhsuz bedeni isteksizce eve taşımak zorundaydım. A, gitmeden az kalsın söylemeyi unutuyordum. Bir dahaki gelişime sana bir sürprizim olacak, ama meraklanmaman için şimdiden söyleyeyim. Geçenlerde komşumuz Mehmet amca bahçesindeki küçük çam ağacı fidesinden bana bir tane vereceğini söyledi, öyle mutlu oldum ki. Onu senin başucundaki şu güllerin yanına dikeceğim. Bundan sonra güneş seni yakamayacak, yağmur bedenini ıslatamayacak. Abla, o küçük çam ağacının büyüdüğünde kışın üzerindeki karlarla ne kadar güzel görüneceğini bir hayal etsene. Ah abla, yüreğim ne çok acı çekiyor bir bilsen. Seninle birlikte hayalini kurduğumuz şeyler geliyor aklıma. Ve hepsini birden kaybettiğimiz o gece, seni ve hayallerimizi benden alan o kâbus gibi gece. Unutamıyorum, unutmakta istemiyorum. Hepsine birden lanet okuyorum. Hava kararmak üzereydi eve vardığımda. Doğruca odama geçip perdeleri kapadım ve ışığı açtım. Karanlıktan nefret ediyordum. Yatağıma uzandığımda yine o gece geldi aklıma, hayatımdan çıkartıp atamadığım o gece.
    Beş yıl önce
    O zamanlar dokuz yaşındaydım. Okuldan çıkıp eve geldiğimde kapıyı tam açmıştım ki. “Nerede kaldın sen kuzucuk,” dedi ablam. Hızlıca içeri girip kapıyı ardım sıra kapadım. “Geldim işte abla,” ablam yanıma gelip sırtımdaki çantamı çıkarmama yardım ediyordu. “Nerelerde geziyorsun sen bakalım?” eve geç kaldığımdan biraz yolda koşmak zorunda kalmış, nefes nefese soluyordum. “Valla hiç bir yerde gezmiyorum ablacığım. Sadece birazcık okul çıkışında arkadaşlarla bizim mahalledeki Ali’nin evlerinin önündeki erik ağacından birazcık erik topladık hepsi bu,” ablam mutfak ve oturma odasında gidip geliyor, ellerindeki tabakları sofraya yerleştirmekle meşguldü. “Annem sana kaç kez dedi onlara gitme diye. Ali’nin annesiyle konuşmadığımızı biliyorsun ne diye hala oraya gitmeye devam ediyorsun, anlamıyorum.” eh bu konuda ablam haklı sayılırdı. Neden bilmem ama o kadınla annem hiç konuşmazdı. “Ama ablacığım annesi yoktu ki,” ablam sofraya son tabağı da yerleştirdikten sonra eksik bir şey var mı diye kontrol ediyordu. “Neyse hadi uzatma da önlüğünü çıkar ve hemen sofraya,” aç karnına yediğim erikler midemin açlık hissini bastırmakla yetinmemiş iştah namına hiç bir şey bırakmamıştı. “İyi ama ben daha acıkmadım ki, bir sürü erik yedim, karnım tok benim. Bak kocaman olmuş, ben artık bir şey yiyemem ki.” ablamın bakışları masanın üzerindeki kontrol işlemini tamamlamış benim üzerime çullanmıştı. “Hayır, itiraz istemem küçük bey, doğru sofraya” ablamla tartışmaya asla cesaret edemez, onu üzmekten hep korkardım. “Eh pekâlâ, ama azcık yerim bak ona göre. Çok az koymalısın, sende annem gibi hep tabağı ağzına kadar dolduruyorsun.” ablam “Ama kuzucuk senin büyümen gerek o yüzden çok yemelisin,” dedi. “Peki, ama bir şartım var.” “ Neymiş bakalım söyle.”dedi ablam. “Abla şey.” “Ne? Söylesene, geveleme ağzında.” “Yemekten sonra bana yine kitap okursun, değil mi?” ablamın yüzünde yine o tatlı gülümseme - bir şeyler düşünürken hep böyle tatlı gülerdi.- “Sanırım bunu biraz düşünmem gerekecek” gülücüklerden faydalanıp ablama ısrar etmenin tam zamanıydı. “Hadi abla ya, ne olur.” ablam “Tamam olur. Tabağındaki yemeğinin hepsini bitirir ve uslu bir çocuk olursan bu isteğini yerine getirebilirim.” dedi. “Peki, tamam anlaştık o halde.” Sofradan kalkıp ellerimi yıkadığımda doğruca ablamın odasına gittim. Zaten evimizde tek bir tane çocuk odası vardı ve onu da ablamla birlikte kullanıyorduk. Oldukça küçük bir odaydı. İçinde bir yatak, eski bir kanepe (bu her akşam yatma vaktinde açılıp yatak haline getirilirdi benim için) yanında küçük bir elbise dolabı, bunu da ablamla ortaklaşa kullanırdık. Gerçi benim pek elbisem yoktu o yüzden bu dolap tamamen ablama ait desem sanırım daha doğru olur. Pencerenin önünde eski ahşap bir masa ve eski muşamba kaplı sandalye, hepsi bu kadar. A birde duvarda asılı olan küçük ahşap kitaplığı da unutmamak gerekir. İçinde benim en çok sevdiğim kitaplarda vardı ve her akşam ablam benim için onlardan birini okurdu. Onun sesinden o kadar çok seviyordum ki o masal kahramanlarını ve her biri için ayrı bir ses çıkartması beni gerçekten büyülüyordu. Odaya girdiğimde ablam yatağının üzerine oturmuş ders çalışıyordu. O yıl ablam üniversiteye hazırlanıyordu. Bu yüzden bu sık rastladığım bir manzaraydı. Beni gördüğünde başını yukarı kaldırıp baktı, bir şey demeden usulca yanına yaklaştım ama o ders çalışmaya devam ediyordu. Acaba bana verdiği sözü unutmuş muydu? Bu düşüncelerle tam yatağıma girmek için yorganımı kaldırmıştım ki, ablam “Nereye kuzucuk yanlış yatağı seçtin kitap okumamı istiyorsan benim yanıma yatmalısın.” “Şey. Abla. Ben sanmıştım ki.” “Ah hayır kuzucuk, elbette unutmadım. Gel hadi, gel, başımın belası.” ablamın o güzel sesi ile kendimden geçmek üzere olmuş, gözlerimin üzerinde masal kahramanlarının ağırlığını hissettiğim bir anda ablam, “Hadi kalk yerine kuzucuk, burada uyuyup kalacaksın yoksa yine seni taşımak zorunda kalacağım ve bunu yapmak istemiyorum.” “Şey, abla,” “Ne var yine, söyle bakalım”. Bugün maşallah hiç lafın bitmedi.” “Şey işte, burada uyusam olmaz mı, hem bak yatak sıcacık oldu benimki çok soğuk onu ısıtana kadar uyuyamıyorum.” “İyi, peki uyu bakalım. Ama bak düzgün yat, geçen seferki gibi ayaklarını karnımda hissetmek istemiyorum.” soğuk kış günlerinde ablam çoğu zaman beni yatağına alırdı. Onunla uyumayı o kadar çok seviyordum ki onun o mis gibi şampuan kokan saçları ve sıcacık nefesi bana huzur veriyordu. O gecede ablamın yanında uykuya dalmıştım ki. Bir gürültü ile gözlerimi açtım. İlk uyandığımda babamın yine eve sarhoş geldiğini ve bir yerlere çarparak gürültü yaptığını zannettim. Bunu oldukça sık yapardı, o yüzden fazla umursamadım. Ta ki ablamın benim yanımda olmadığını fark edene kadar. Üstelik bu kez ki gürültüye annemin ve ablamın sesinin de eşlik ettiğini fark ettim. Doğruca oturma odasına koştuğumda odanın ortasında yere devrilmiş büyük ahşap sehpa masası, masanın hemen kenarında başından kanlar süzülen annem ve babamı durdurmaya çalışan ablamı gördüm. Tüm bunların rüya, daha doğrusu bir kâbus olmasını dilerdim. Ama hepsi hiç olmadığı kadar gerçekti. Hepsi karşımda duruyordu. Annemi o halde gördüğümde hiç düşünmeden babama saldırdım. Dizine yumruklar, tekmeler savuruyordum ki, beni sıkıca omuzlarımdan tuttuğu gibi karşı kanepeye savurdu, oradan da yere düştüm. Ablam bu kez ben
  • 80 syf.
    ·1 günde·Beğendi·7/10
    Her şeyin bir vakti vardır. Dalda meyve yetişir, bazıları öyle sıkı tutunmuştur ki dala çeksen de fayda etmez. Bir süre sonra o meyve olgunlaşır ve toprağa düşer. Nasılda benzer bir hal değil mi? Eğer ki bizi engelleyen bir etken ya da fiziki bir sorun yoksa süreç bundan ibarettir. Doğar, büyür ve ölür. Asıl burada önemli olan ise; o yaşlılık kısmına gelindiğinde yapılması gerekenler ve yaşlılığın abartıldığı kadar kötü bir şey olmamasıdır.

    Roma’da MÖ 106 tarihinde doğan hitabet ustası, şair bakışlı siyaset adamı. MÖ 75’te questor, MÖ 69’da aedilis, MÖ 66’da pretor ve MÖ 63’te ise consul olmuştur. Hatta dönemin saygın kişi tarafından “pater patriae” – devletin babası- ünvanını almıştır. Bunların hepsini ise kendi tırnaklarıyla kazıya kazıya yapmış Roma’da kendi döneminin en önemli şahsiyetlerinden bir tanesi olmuştur. Atlı sınıftan olduğu için Roma tarihinde bir ilk olarak consul seçilmiştir. Küçüklüğünde Yunanca’yı öğrenmiş ve hocası Yunan Hatip Apollonius Molon tarafından – hocası aynı zamanda Jül Sezar’ın da hocasıdır – “Sana büyük bir hayranlık duyuyorum Cicero ve tebrik ediyorum, ancak Yunanlar için üzülüyorum. Şimdiye kadar elimizde kalan tek sermaye eğitim ve söz hâkimiyetiydi. Ne yazık ki artık senin sayende bunlar Romalıların elinde geçecek.*” diye küçük yaşında övgüye mazhar oldu. Bu söylem ise Cicero’nun dil becerisinin ve ne kadar iyi bir hatip olduğunun bir göstergesidir.

    “İyi ve mutlu yaşama kabiliyeti bulunmayan insanlara her çağ ağır gelir.” (Alıntı)

    İşin birde diğer yönü vardı ki; Cicero kendini aşırı derecede öven, genellikle şakacı, alaycı ve küfürbaz bir kişilikti. İyi taraflarından birisi ve kendi ölümüne sebep olan yanı devletin iyiliğini düşünmesi her yasanın ve yükümlülüğün üzerinde tutmasıydı. - Bakınız Sezar suikastı –

    Hatta yine kendi kitabı olan Yükümlülükler Üzerine’de şöyle der; “Birçok kişinin öfkesine asla karşı konulamaz. Sadece ordularla baskı altına alınmış devletin katlandığı ve öldükten sonra kendisine daha fazla itaat ettiği o tiranın ölümü, ondaki öfkenin onu ne kader büyük bir yıkıma sürüklediğini göstermez, diğer tiranların da sonu benzer olmuş, neredeyse hiçbir tiran böyle bir sondan kaçamamıştır.**” Bütün olanlara rağmen ise yaşlılığında Marcus Antonius’un zulmünden kurtulamadı ve kafası bedeninden ayrıldı. Kader o dur ki; Marcus Antonius’un ölümü de Cicero soyu elinden geldi.

    Eserin yazım tarzı diyalogtur. Diyalog üç kişi arasında geçmektedir ve anlatıcı olarak ise Yaşlı Cato – Marcus Porcius Cato - seçilmiştir. Amaç ise yaşlılığın aslında bilinenin aksine kötü bir şey olmadığını ve her bireyin bir şekilde kendisini kesin son olan ölüme alıştırması gerektiğini sade dille anlatmasıdır.

    “Doğa ya da tanrı, insanı hiçbir şeyin daha üstün olamayacağı akılla donatmış; hiçbir şey bu tanrısal armağan ve bağışa haz kadar düşman değildir, zira şehvetin rehberliğindeyken ölçülülüğe yer kalmaz, erdem hazzın krallığında asla barınamaz.” (Alıntı)

    Bunu yaparken de yaşlılığı dört ana maddeye ayırıyor. Birinci olarak güçten düşmesi ve iş yapmaktan alıkoyulmaktan bahsediyor. Hemen ardından ikinci olarak bedenin zayıflaması, bununla beraber aklın yavaşça gerilemesini öne sürüyor. Üçüncü olarak ise birçok hazdan yakınan bir yaşlılıktan bahsediyor ve son olarak dördüncü de ise ölümün artık çok yakın olduğunu söyleyip, bu maddelerin hepsini kendi düşünceleri ve geçmişte yaşamış gerçek kişilerin hayatlarından örnek vererek bizlere açıklıyor. Bu sebeple yaşlılığın bir son olmadığını, aslında bahşedilmiş bir armağan olduğunu anlatmaya çalışıyor.

    Kitabım İş Bankası Kültür Yayınları’nda gayet muazzam bir çeviri ve açıklayıcı çevirmen notlarıyla bezeli. Okurken herhangi algı sorunuyla karşılaşmadım ve anlatılmak istenenin çok iyi bir şekilde anlatıldığına kani oldum.

    Sözü özü; kitabın yazım zamanı da göz önüne alınırsa türünde muazzam denebilecek bir güzellikle, okunulası ve tavsiye edilesidir.

    Sevgi ile kalın.


    *Plutarkhos – Demosthenes ve Cicero Paralel Hayatlar – Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları – Sayfa 36

    ** Cicero - Yükümlülükler Üzerine - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları – Sayfa 79
  • Canım, güzelim, kederlim, felaketler zamanı gelip çattı, gel bana, nerede olursan ol gel, ister sigara dumanıyla dolu bir yazıhanede, ister çamaşır kokan bir evin soğanlı mutfağında, ister dağınık mavi bir yatak odasında, nerede olurdan ol, vakit tamam, gel bana; yakalaşan korkunç felaketi unutmak için perdeleri çekili yarı karanlık bir odanın sessizliğinde bütün gücümüzle birbirimize sarılarak ölümü beklemenin zamanı geldi artık.
    Orhan Pamuk
    Sayfa 26 - YKY