• Karşıdan karşıya geçmeye çalışırken araba durarak bana yol verdi. O an beynim yerle bir oldu. Şimdiye dek ne kadar aşağılandığımı başka bir ifadeyle ne kadar değersiz olduğumu fark ettim. Aynı zamanda değerli olduğumu fark ettim(olması gereken). Diğer fark ettiğim şey ise neden şimdiye kadar bu küçük durumda dahi bana değer vermedikleri oldu. Neden bu kadar aşağılandık? Bunu anlamam ve düşünmem sadece birkaç saniyemi aldı. Birkaç saniyeyle devletin değersizleştirme politikasına kadar gitti düşüncelerim. O an anladım ki değersizleştirmek devletin en hayati stratejisidir. Devlet neden böyle bir düşüncede bulunsun? Bana ifade ettiği kadarıyla bunu açıklamaya çalışacağım. Diğer düşündüğüm şey ise neden şimdiye dek bunun böyle olduğunu düşünmedim, görmedim? Acaba görmemem için neler yaptılar, hangi duvarları ördüler? Ya da duvar mı vardı? Anladım ki tam anlamıyla duvar filan yok sadece kavramlarda fark var. Söz gelimi cari açık derler, zarar demezler… Liberal, liboş kafaların yarattıkları en adi şeylerden biri de kavramları işlerine geldiği gibi üretip piyasaya sunmak. Kapitalist sistem ise bunu modelleştiriyor. Yani hazmettiriyor. Çünkü her kavram/sözcük bütün düşünce biçimimizi belirliyor. Abi her şey kavramda bitiyor, gittikçe bu kavram eksikliğimin ne denli bir uçurumda sallandığını olduğunu fark ediyorum. Diğer şey ise görmek, gözlem eksikliği. Görme, gözlem eksikliğim metin içinde hemen fark edilmiyor mu? Yukarıda verdiğim cari açığa neden zarar demedikleri. Cari açığı biliyordum, zararı da biliyordum ama neden görmedim? Çünkü yeterince düşünmüyoruz ve düşüncelerimizi her tabela her kampanya bertaraf ediyor. Düşüncelerimizi dağıtan, yıkan o kadar çok etken var ki… Ya da değer kavramı ile özgürlük kavramını da biliyordum. Ama neden ikisinin arasındaki ilişkiye hiç bakmadım, özgürlük kavramı üzerinde düşündüğüm kadar değer kavramı üzerine de düşünmedim. Acaba özgürlük kavramı üzerine hiç değecek kadar düşündüm mü? Hayır. Metni neden toparlayamıyorum?

    Liberal sistem(alışveriş babında değerlendiriyorum bunu) seni ‘’fırsat, kampanya, indirim günleri’’ gibi reklamlarla kendine çekiyor. Sen de bu fırsat ve kampanyaları kaçırmayayım diye alışveriş yapmaya çıkarsın. Böylelikle onların senin paraya muhtaçlığından çok senin onlara muhtaçlığını en gerçekçi şekilde ortaya koyuyorsun. Başka bir anlamsal yüzeyde bakacak olursak yani değer kavramı bakımından bakacak olursak ‘’sen fakirsin, yani ucuzsun bunlar senin layık olduğun şeyler’’ böyle bir anlam daha ortaya çıkıyor. Diğer başka bir anlamda bakacak olursak ihtiyacın olmayan ama sana ihtiyaçmış gibi gösterdikleri şeyler senin özgürlüğüne amansız bir darbe indiriyor. Bu kıskacın içinde daha fazla ne kadar dayanacağız? Bizi aptal sürüsü olarak görmelerinden ne zaman rahatsız olacağız? Ya da gerçekten bir avuç aptal sürüsünden ibaret miyiz? Nasıl bileceğiz aptal olmadığımızı? Kaldırım taşlarından birini kaldırıp cama fırlatmak… Aptallığın kendisi mi yoksa? Hangi kanun önünde yargılanacaksın? Hukuk dediğimiz şey yönetici sınıfın tamamen kendine has biçtiği kendi bekasını korumaya yönelik oluşturdukları bir aptallık metninden öteye mi geçiyor? Hukuk: Mevcut yönetici sınıfın kendini koruduğu, bekasını garantilediği ve bu yolda ilerlerken kendini güvende hissettiği bir metinden öteye geçmiyor? Belki bu tanım size oldukça basit bir sayıklama olarak gelebilir. Ama şunu da düşünmekte fayda var: Sen kendini o metinde görmezsen isyan edeceksin, olabilecek bir başkaldırı ihtimaline karşı senin temelden sahip olman gereken birkaç madde de ekleyerek başkaldırını tamamen önlemiş oluyorlar. Amacım hukuk dalına girmek değil ama özgürlük ve değer ilişkisi tamamen hukuktan çıkıyor. Keşke hukuk bilgim biraz olsaydı da daha geniş yer verebilseydim. Neden özel üniversitelerin hukuk fakültesi var? Çünkü liberal sistem her şeyi ticari düşünecek(kar, zarar) bireyleri hukuk sınıfında daha çok yer edinmek istiyor. İnsan hakları, ihtiyaçları filan her zaman hukuk alanının dışında kalmıştır liberal sistemde(birincil anlamda).

    Alışveriş bahsini toparlayacak olursak istediğin şeyi yiyememen, giyememen, içememen öncelikle değerle ilişkilidir sonra özgürlükle. Özgür olamamanın nedeni değersiz olmaktan geçiyor.

    Eğlence kültürü bu liboş sistemde birer hastalıklı alışkanlıktan öteye ne kadar geçiyor? Oynanan oyunlar var, kantır, pes, fifa, araba yarışları, bowling, eğlence kulüpleri gibi vs. Bunlara harcanan para ve zaman bizi ne kadar düşünmekten alıkoyuyor, değerimizden ne kadar ettiğinin farkında olmak gerçekten ıstırap veriyor. Yanlış anlaşılmasın. Her vakit bu tür şeyleri düşünerek hayatı çekilmez kılmak değildir amacım. Benim amacım, hayatın zaten çekilmez bir şey olduğunu söylemek. Yani bu sistemde gerçeklerle baş başa kalmak. Ve bu tür şeyler de birer maskeden ibaret. İçinin açılmasını istiyorsan doğaya git. Ne insan kanunu var ne de sesi. Kendinle baş başa kalınca değerli olduğunu hissediyorsun belki de o yüzden doğa insana iyi geliyor.

    Devlet, ticari bir örgüttür. İnsan tüccarlığını yapan amansız ve güçlü olan tek kurumdur. Kendisi dışında yapan herkes illegal bir örgüt. Hatırlayın, sınırda binlerce Suriyeli Avrupa’ya gitmek istiyor ama polisler engel oluyor. Diğer taraftan insan kaçakçıları tarafından botlarla, kamyonlarla Avrupa’ya geçiriliyorlar. Kim daha faydalı ve özgürlükçü? Her ikisi de birisi fırsattan yararlanarak para kazanıyor diğeri de engel olarak paranın gelmesini bekliyor. Vahşet dolu vahşi bir düzen. Yerindeyse, hayvanlara hizmet amaçlı yem vermen gibi. İnsanları istedikleri şekilde güvenlik politikası altında sorgulayabilir, içeriye tıkabilir, medeni haklardan koparabilir. Bu da bireyin ne kadar değersiz olduğunu gösterir. Sürekli kimlik sorgulamaları ne anlama gelir? Güvenlik mi? Kocaman bir yalan. Öncelikle senin koşulsuz bir şekilde kimliğini göstermenle seni değersizleştiriyor. İkincisi her yerde olduğunu herhangi bir karşı faaliyette olmaman için seni uyarıyor. Bir ülkede ne kadar çok kimlik sorgulama yani gbt uygulaması var o ülkenin bireyleri o kadar değersiz bireylerdir. Devlet, sana yardım malzemesi veriyorsa ve savaş gibi bir durum yoksa. Devlet seni aşağılıyor, değersizleştiriyor ve özgür düşüncenin önüne bariyerler, duvarlar örerek seni köleliğe mahkum ediyor.. Seni kendine muhtaç bir şekilde tutarak, bir beslenen evcil hayvan muamelesi yapıyor. Sana orta düzeyde maaş veriyorsa senin sürekli orada tutunmak için çaba vermeni ve kaybedeceklerinin korkusunu bir yanda yaşatırken diğer yandan kazanacaklarını sana hayal ettirerek seni süründürüyor. Devlet sana yüksek orada bir maaş veriyorsa bulunduğun konumu sürekli korumanı ve sistemin devamlılığını sağlaması için projeler üretmeni, eskiyen projeleri de suçlu ilan ederek senin sürekli kurtarıcılık vazifesinde bulunmanı istiyor.

    Dün on liralık bir yemek yediğim için bana bir lira ceza kesildi. KDV, Ben yemek yediğim için yani zorunlu bir ihtiyacımı giderdiğim için neden devlete bir lira ödemek zorundayım? İnsan, değerli, sahiplendiği çocuğundan yemek yediği için ceza keser mi?

    Bir arkadaşla buluşacaksınız… Buluştuğunuz arkadaş biraz statüsü yüksek ama çocukluktan beri arkadaş olduğunuz için tekrar buluşuyorsunuz. Onun hal ve hareketleriyle senin hal ve hareketlerin hiç bir olur mu? Çünkü değersiz hissedersin kendini. Ve onun seninle buluşmasını kendin için bir minnet olarak görürsün. Bu değersizlik hali senin özgür bir şekilde konuşmanı, hareket etmeni ve hatta düşünmeni bile engeller. Özgürlük ve değer ilişkisi kendini toplumun her sahasında her safhasında gösterir. Değerli olduğun kadar özgürsün.

    Benim en şikâyetçi olduğum ve kendimi değersiz, en aşağılık hissettiğim konu ise şudur: İdrarın çıktığı yerden yapışkan bir dölün penisin ucundan çıkıp başka bir idrar kanalına giriş yapmasıyla bizim dünyaya geliyor olmamız. Bu tam anlamıyla bir felaket, korkunç bir kâbus. Bizi oldukça değersiz, aşağılık ve anlamsız kılmaya yetmiyor mu? Keşke başka şekilde insan var olabilseydi. Mesela buğdayı çok kıskanıyorum. Toprağa atıyorsun ve toprakta kendi kendine yetişiyor. Bitkiler bu konuda çok şanslı. Rahmi seviyorum, rahim sığınaktır, rahim değerli olmaktır, sıcaktır ve şefkatlidir. Memeden beslenmekte yine öyle ama giriş ve çıkışları kaldıramıyorum. Keşke şöyle bir doğum yöntemi deneseydi yaratıcı: Bütün vücut, eller, ayaklar, baş yani bütün gövde aynı şekilde, aynı ölçüde birbirinin üstüne ve dengine geldiği vakit çocuk kendi kendine rahimde yeşerseydi ve karın ortasından ayrı bir çıkış yolu olsaydı. Bu daha mantıklı bana göre. Boy sorunu olacaktır ama aşkın ve sevginin yüksek olmasıyla bu sorun görmezden gelinebilirdi. Ya da birbirlerini en çok sevdikleri ve seviştikleri bir anda yani hazzın zirve yaptığı anda, çocuk rahimde yeşerseydi ve yine karın ortasından ya da belden bir yerden çıksaydı ama bel altı olmasaydı. Nefret ediyorum bu şekilde olan bir oluşumdan. Değersiz ve aşağılık bir şekilde hayata gözlerini açıyorsun. Yaratıcı, daha yaratıcı bir şey düşünebilirdi. Bununla birlikte pornoya gelecek olursak… Çünkü günümüzün en rağbet gören en haz veren şey olunca değinmemek imkânsız. Neden bu kısa açıklamayı yapma ihtiyacı hissettim? Düşünmeyen insanlar ya cinsel köleliğe girerler ya da alışveriş aptalı olurlar. Aslında her ikisi de aynı paralellikte. Doyan insanın penisi veya vajinası istekli duruma gelir. Bir de bunun üzerine aptallık eklenince iyice köleleşirler. Pornoda kadın ve erkek oldukça aşağılanıyor, değersizleşiyor. Birbirlerinin en pis yerlerini öpmekten tut, her bir fantezi ve harekette insanı aşağılayan, onurunu zedeleyen her şey mevcut. Buna rağbet duyan insanlar genellikle düşünmeyen kesimdir. Düşünmediği için özgür değil, özgür olmadığı için değersiz. Bu konuya fazla kafa yorunca başka alanlara zaman ayıramıyorum. Biliyorum, bu durum beni ölüme götürecek.

    Bugün, siyasi partilerin gençlik kollarına üye olan herkes en değersiz, en aşağılık olan kişilerdir. Şimdilik de statü, hiyerarşi üzerinden biraz düşünmek istiyorum. En tepede lider, en değerli olan. Sonrasında yardımcı, üyeler, genel kurul, il başkanları, il başkan yardımcıları, il meclis kurulu(karar), meclis kurulu üyeleri, il meclis encümenleri, ilçe başkanı, ilçe başkan yardımcıları, ilçe genel kurulu, ilçe meclis encümenleri, gençlik başkanı, gençlik başkan yardımcısı, asıl üyeler, genel üyeler ve yeni gelen üye. Yeni gelen üye de eline bayrağı alıp sokağa çıkar. Çünkü sokak ayak takımının yeridir. Sokak savaştır, sokak karanlıktır ve sokak pistir. Biz de her daim sokaktayız. Ne kadar değersiziz. Bu hiyerarşik yapı her alanda sorgulanabilir ve her alanda mevcuttur. Ne kadar da değerli ve özgürüz? Lider kadar değerli değilsen, lider kadar özgür değilsin.

    Diyebilir miyiz, özgürlüğün ölçüsü değerdir diye…

    Verdiğim bütün örnekler liberal sistemin örnekleri. Yani özgürlük ve değer düşüncemi belirleyen yine bu sistemin kendisidir. Çünkü sistem üzerinden düşünüyorum. O zaman diyebilir miyiz özgürlük-değer ilişkisi ve bunlara yüklediğin anlam karşı karşıya olduğun sorunun özünde yatıyor. Başka (olmayan, gerçeğini yaşamadığımız) bir varlıkta olan/olacak şeyi nasıl düşünüp verebiliriz? Bunu nasıl birey ve topluma aktarabileceğiz? Bütün düşündüklerin yaşamın kendi gerçeğinin üzerine oturuyor.

    Kendimi özellikle bu ülkede (başka ülkede hiç yaşamadım) hiçbir şekilde değerli görmüyorum. Her alanda vergi, her alan yasaklı, her an terörist ilan edilip enselenebilirim… Kendimi hiçbir şekilde değerli görmüyorum ve özgür hissetmiyorum. Toplumun en soytarı, en hain, en kibirli, en bilgisiz, en yalancı insan topluluğu olan bir mecliste benim faydama, beni değerli hissettirecek, özgür, güvenli hissettirecek ne çıkabilir ki...

    Değerli, değer ve özgürlük ilişkisine kısaca değinmek istedim daha doğrusu değinme ihtiyacı hissettim. Üzerinde düşünmeye devam edeceğim.
  • 396 syf.
    ·Beğendi·10/10
    EXPECTO PATRONUM!

    Bu kitap… gerçekten muhteşemdi. Yani önceki iki kitapta güzeldi evet, ama bu kitap cidden diğer herkesin dediği gibi, efsaneydi.

    Bu kitaba başlamadan şans eseri birkaç yorum görmüştüm ve herkes serinin içinde özellikle bu kitabı çok sevdiğini belirmişti ki bende hafifçe beklenti yükselterek başlamıştım ama kesinlikle beklentimin çook çook üstündeydi buna rağmen.

    Kitaba yeni eklenen karakterler o kadar güzeldi ki… sevmemek imkansız. Ve ayrıca artık üçüncü kitaba geldiğiniz için Hogwarts’a ve diğer her şeye daha çok alışmış oluyorsunuz. Artık bildiğiniz bir yere giriyor gibi hissettiğiniz için, daha kolay ve sıcak da geliyor kitap.

    Başlangıç tabii ki salak Dursley’lerin evi. Harry gibi sizde nefret ediyorsunuz bu aileden, edilmeyecek gibi değil zaten. Ama bu aileden daha beter bir şey var: Marge Hala. Kadın o kadar sinir bozucu ki, gırtlaklayasınız geliyor ve Harry de zaten en sonunda dayanamayıp kadını büyülüyor. İstemeyerek yapıyor ama artık çocuğun canına tak etmiş. Evden kaçıyor. Hem Hogwarts’tan atıldığını da düşünüyor çünkü ikinci kitapta ev cininden dolayı ona bir uyarı gelmişti, bir daha büyü yapacak olursa Hogwarts’tan atılacağına dair. O da başıboş ve üzgün bir şekilde sokaklarda dolaşıyor ve birden karşısında kocaman, dev bir köpek görüyor. Ödü kopuyor ve geriye kaçıyor, bir an sonra köpek yok oluyor ve onun yerine Hızır Otobüs’ü görüyor. Hızır Otobüs Harry gibi yardıma ihtiyacı olan ve mahsur kalmış büyücüleri, cadıları bulup toplayan bir otobüs ve Harry’i de otobüse alıp yolculuğa öyle devam ediyorlar.

    Harry Diagon Yol’una gitmek istediğini söylüyor ve oraya gidiyor, indiğince onu sihir bakanı Fudge karşılıyor ve onu Çatlak Kazan’da bir oda tuttuğunu ve orada kalabileceğini söylüyor. Harry de kabul ediyor ancak tek bir şart var: Diagon yolundan asla çıkmayacak, Muggle dünyasına gitmeyecek. Harry de seve seve kabul ediyor haklı bir şekilde, Digaon yolunu bulmuş, Muggle dünyasının yüzüne mi bakacak birde? Tabii ki oradan ayrılmıyor ve Digaon yolunda üç haftanın keyfini çıkarıyor.

    Sonra Hogwarts’ın başlamasına bir hafta kala Ron ve Hermione de geliyor ve o ikisi okul için gerekli kitapları alırken Harry de onlarla gidiyor, beraber vakit geçiriyorlar. Sonra bir akşam Harry Ron’un faresinin toniğini almak için aşağı indiği sırada Mr Wasley ve Mrs Wasley’in tartışmasını duyuyor.

    Mrs Wasley, “Hayır, bu onu korkutur. Bunu ona söyleyemeyiz,” derken Mr Wasley tam aksi fikirde, “Bunu ona söylemeliyiz,” diyor ki söyleyecekleri şey de şu: Sirius Black, Harry Potter’ın peşinde.

    Sirius Black sıradan birisi değil. Karanlık Lord’un hizmetkarı, tek bir lanetle on üç kişiyi öldürmüş azılı bir katil ve kesinlikle ama kesinlikle BERBAT olan Azkaban Hapishanesinde ise on iki yıl geçirmiş bir büyücü. Ve kötü bir haber var: Sirius Black, Azkaban’dan kaçmış ve peşinde olduğu tek bir kişi var, o da Harry işte.

    Ama Harry bunu öğrendiğinde Sirius’tan nedenini bilmediği bir şekilde korkmuyor. Okula başladığı sırada bazı öğretmenleri de ona söylüyor, çünkü okul dönemi içerisinde Sirius tam tamına iki kez Hogwarts kulesinin içine girdi ki etraf onca Ruh Emici’yle çevrilirken imkansız olmasına rağmen. Ruh Emiciler Azkabanda ki nöbetçiler ve kesinlikle berbat şeyler. İnsanların içinde ki tüm iyiliği emiyorlar ve onlara sadece kötü anıları bırakıyorlar, insanlar da bir süre sonra kafayı yiyor ama Sirius buna rağmen Azkaban’dan kaçmış. Herkes de bunu nasıl yaptığını merak ediyor.

    Günler geçiyor ve sonunda Harry Lupin’den yardım almak için onun odasına gidiyor. Bunun nedeni ise, ruh emicileri görür görmez annesiyle babasının çığlıklarını duyması ve bayılması. Bu bayılma başına Quidditch maçı esnasında da gelince, en sonunda başka çaresi olmadığını anlıyor çünkü bu sene artık o kadar yıl aradan sonra kupayı kazanmayı her şeyden çok istiyorlar. Lupin’e ondan Ruh Emicileri savuşturacak bir büyü öğretmesini istiyor çünkü

    1-) Lupin, trende ilk defa bir ruh emici gördükleri sırada onu savuşturabilmişti ve

    2-) Lupin bu seneki yeni Karanlık Sanatlara Karşı Savunma Öğretmeni, yani bunu ondan istemesi gayet doğal.

    Lupin de ona Patronus büyüsünü gösteriyor ama bunun çok ileri bir büyü olduğunu ve epey zor olduğunu en başından söylüyor ama Harry denemekten vazgeçmiyor çünkü bir daha maç esnasında bir Ruh Emici karşısına çıkarsa kaybetme lüksünün olmadığını biliyor. Patronus büyüsü ise tam aksi, tamamen çok mutlu olduğun bir ana odaklanman gerek. Ama Harry annesi ile babasının sesini duymayı çok istediğinden dolayı mutluluğa odaklanamıyor ve başarısız oluyor.

    Ve sonra beklediğiniz o an gelip çatıyor… Sirius Black ile karşılaşma.

    Buraları okurken kalp krizi falan geçirme olasılığınız yüzde bir milyon falan. Çünkü yine son yüzlüğe girmiş bulunmaktayız. Harry’nin geçmişiyle, tüm o meşhur bazı şeylerle ilgili gerçekleri öğreniyorsunuz. Beklemediğiniz ve sizi şoka sokan o kadar çok fazla şey var ki, yani cidden, ben o anda okuduğum bir şeyi bile beklemedim. Bir şeyi bile düşünmedim ve aklımın ucundan geçirmedim. Beynimden vurulmuşa döndüm. Harikaydı.

    Ve sonra tam işler tıkırında gitmeye başladı, her şey bitti değiniz anda… eh son zamanlarda bunu çok fazla yaşar oldum ama ne yazık ki hala bağışıklık kazanabilmiş durumda değilim. Arabalar çok hızlı gittiğinde sanki ona yön verebilirmişim gibi koltukları böyle sıkarım, çeviririm saçma bir şekilde buraları okurken de yorganımı çekiştirip durdum, sanki olanları durdurabilirmişim gibi… o kadar sinir bozucu ve gerici ki… bir an önce sıkıntılı anların gidip mutlu anın beklemesini beklemek… ve tam geleceği anda lanet bir olayın gerçekleşmesi…

    İşte öyle bir şey oldu ve ben iyice gerildim, nefesimi tuttum ama olayın çözülüş şekli o kadar harikaydı ki, yani cidden of mükemmeldi ya.

    Bu kitaba gerçekten bayıldım ve herkesin neden bu kadar çok sevdiğini anladım.

    Bu kitapta favori iki karakterim daha oldu: Lupin ve Sirius Black.

    Yani Lupin o kadar harika bir öğretmendi ki, bu zaman kadar okuduğunuz en iyi Karanlık Sanatlara Karşı Savunma Öğretmeniydi ve bunda tüm Hogwarts ile aynı fikirdesiniz tabii Slytherin’liler hariç… Cidden Lupin’i çok sevdim, tüm hareketleri çok sempatik ve tatlı geldi bana. Okuduğum o sondan sonra zaten var olan sevgime kat kat bir sevgi eklendi.

    Sirius ise… bu kitaba başlamadan içimde onu çok seveceğime dair bir his vardı ama kitabı okudukça nasıl seveceğim diye kara kara düşünüyordum. Tamam hepimizin sevdiği kötü karakterler var ama durduk yere böyle bir katili sevmek için de bir neden yok… ama o kitabın sonu varya… Sirius’a aşık falan oluyorsunuz. (Spoi olabilir.) Hele o en sonda, Harry’e yaptığı şey… içim öyle sıcak ve mutlulukla doldu ki, anlatamam. Mutluluktan ve öyle sıcak hissetmenin güzelliğinden ağlayabilirdim. (Bitti.) Cidden inanılmaz bir sondu ya. Rowling’e hayran kaldım. Onun taktiğini çözdüm ama onun bu taktiği bu kadar iyi uygulaması cidden inanılmaz.

    Kitabın başında size tonla konuyla alakalı veya alakasız merak edeceğiniz birçok ürün veriyor ve büyülü ve farklı bir dünya olduğu için siz bunun nasıl gerçekleşmiş olduğunu, Rowling’in bu tür bir olay için ne düşünmüş olabileceğini merak ediyorsunuz.

    Ve bunların hepsini son yüzlükte açıklamasına rağmen her şey üst üste ortaya çıkmış gibi de gelmiyor, bunu çok güzel oranlıyor işte. İnanılmaz bir kadın.

    Serinin diğer kitaplarını okumadım ama bu kitabın bendeki yerinin daha farklı olacağı da bariz gibi. Ama tabii belli olmaz, önümde daha dört kitap var. (Beşinci kitabın sözünü etmek istemiyorum. 1000 sayfa???!)

    Dipnot: Hogwarts’a fena gitmek istediğim ilk kitap.
  • " Ömrümüzdeki hudut taşları, sevinçler değil yaslardır."
    Miguel de Unamuno
    Sayfa 146 - Can Yayınları, 1. Basım:2016, Çeviren: Behçet Necatigil.
  • Arkadaşlar, ilginç ve yer yer komik bir yazı biraz uzun ama vakit olunca okunabilir Pierre Flener, bir süre Ankara'da çalışmış Lüksemburglu genç bir akademisyen. İnternet'te gezinirken Türkiye'ye ve Türk insanına dair tuttuğu "sosyolojik günlüğü" gördüğümüzde, Evrensel Pazar için uygun bir malzeme yakaladığımızı düşündük. Yaklaşık on gün süren uzun bir "elektronik mektuplaşma" faslının ardından günlüğü kısaltarak Türkçeye çevirdik. Okuyacağınız günlük, yer darlığı nedeniyle orijinalinin yaklaşık dokuzda biri ve bu nedenle Flener'in bir çok ilginç gözlemi dışta bırakıldı; ama kalanlar okumaya değer...

    Bir Yabancının Türkiye Günlüğü - Pierre Flener

    8 Eylül 1993 İşte Ankara'dayım.
    Venedik'e gidiş sorunsuzdu, Korinth Boğazı üzerinden vapurla İzmir'e geçiş ise bir zevk. Ardından otomobille olağanüstü Batı Anadolu topraklarını geçtiğimi ve yol boyunca Anadolu türküleri çalıp yüksek sesle eşlik ettiğimi söylemeyeceğim, herhalde duymuşsunuzdur! Mucize eseri, sadece bir lastiğim patladı ve 25 ölümcül kazadan kurtuldum (burada deli gibi sürüyorlar)... Ankara iki yüzü olan bir şehir; bir tarafta kendinizi bir Batı metropolünde hissetmenizi sağlayan süper-modern bölgeler, diğer tarafta ise tek adımda yüz yıl geriye gittiğiniz yerler. Birçok park var, sokaklar ise her zaman insan kaynıyor. Türk ürünleri/taklitleri ülkemdeki fiyatlardan üç kat daha ucuz, ithal mallar ise üç kat daha pahalı. Peki hava? Gündüz saatlerinde 28 derece civarında, gökyüzü masmavi, akşamlar hoş, geceler ise serin. Türk mutfağı dünyanın en iyi üç mutfağından biri sıfatını hak ediyor; hele mezeler ve tatlılar müthiş.

    30 Eylül 1993 Burada en önemli sıkıntı dil elbette; radyo, televizyon, gazete, reklam, paket vesairede söylenenleri/yazılanları anlamamak sinir bozucu. Türkçe hazırlık kurslarına yazıldım; bu hem ev sahibi ülkeye borcum, hem de bir ölüm kalım meselesi...

    16 Aralık 1993 Bir gün hem havaalanının nerede olduğunu ve geri nasıl döneceğimi öğrenmek, hem de dostlarım geldiğinde onları nasıl karşılamam gerektiğini görmek için havaalanına gittim. Yol, etkileyici bir zaman tüneli gibiydi: Önce Ankara'nın modern tepeleri, ardından da uzun süre boyunca gecekondudan köyler... Buralarda evler bir gecede yapılıyormuş; çünkü yüzyıllar önceki eski bir Osmanlı yasası, böylesi evlerin yıkılamayacağına hükmetmiş. Dolayısıyla, bu devasa banliyölerde şehir planlaması yok, hayat koşulları ise şehrin geri kalanıyla karşılaştırıldığında berbat. Üst sınıflardan bazı Türkler bu evlerden utanç duyuyor ve sizin onları görmenizi engellemeye çalışıyorlar. Buralarda bir yürüyüş yapmaya gittiğinizi söylediğinizde ise şok oluyorlar (çünkü onlar böyle yerlere asla gitmez). Buralara kenar mahalle diyorlar, ama bence şehir kenarındaki köyler olarak da görülebilirler. Ayrıca, ortalama Türk'ün yaşam tarzını, tüm hayatımızı geçirmemizi istedikleri o Beverly Hills gibi yerlerden kesinlikle daha iyi yansıtıyorlar. Türkiye'ye çalışmaya gelen hiçbir Batılının, çok az sayıda olan ihtişamlı zenginlerin nasıl yaşadığını (özetle, Batı'da olan biteni yorulmak bilmez bir şekilde taklit ediyorlar) görmek istediğini sanmam. Çünkü bu onlar için yeni bir şey değil; böylesi bir yaşamı, hatta daha iyisini ülkesinde de bulabilirler. Burada ilginç bir çıkar çatışmasıyla karşı karşıyayız: Çalıştığım yerdekilerin durumu oldukça iyi (bazılarınınki acayip iyi) ve ülkenin geri kalanı umurlarında değil gibi. Oysa yabancıların burada olma nedeni tam da bu! Türk toplumu hâlâ Batılı toplumlardan çok farklı; özellikle de nüfusun yüzde 1'ini oluşturan zenginleri düşerseniz. İnsanlar sevecen ve konuksever; size yardım etmek için kendi işlerini güçlerini bırakıyorlar ve henüz şu para kazanma/çağdaşlaşma/rekabet çılgınlığına boyun eğmemişler... Elbette, üstteki yüzde 1 bu durumu geri kalmışlık/azgelişmişlik olarak tanımlıyor, ama bir Ortadoğu ülkesine Batılı yöntemleri dayatmak zorundalar mı? Bu dünyayı McDonalds ve MTV'ci keşlerden oluşan küresel bir köye çevirmek zorunda mıyız? Bu fikirlerin "kendini besleyen ele tükürmek" olarak algılanabileceğinin farkındayım, ayrıca bir gecekonduda da yaşamak istemem, ama durun biraz, Ortadoğu'daki sayısız çelişkiye teslim oluyorum galiba... Artık bir televizyonum var; ama henüz kablolu yayın yok. Yine de apartmandaki çatı anteni 14 kanalı izlememe olanak tanıyor; MTV dışındaki hepsi Türk kanalları. Ben de oturdum ve insanları neyin çektiğini kavramak için bol bol zapping yaptım. Bir spor tutkunu olarak istediğimden fazlası var ama, maçların dışında elde ettiğim sonuç, diğer tüm ülkelerde olduğu gibi, oldukça üzücü. İthal edilip dublajlanmış film ve pembe diziler dışında birçok Türk yapımı ve müzik şovları (bazılarında o mükemmel sanat müziği var)... Ayrıca, hiçbir içeriği olmayan, tek varoluş nedeni her fırsatta Amerikalı amigolar gibi hoplayıp zıplayan taytlı kızları göstermek olan bazı aptal şovlar. Türkiye'ye ilk gelişimden (1986) bu yana ülke bir uçtan diğerine kaymış gibi: O zamanlar erotizme hiç izin yoktu (?), şimdi ise denetim sıfır ve kadınlar medyada aşağılanıyor (oldukça hassas konulara geldik, ama yine de devam edelim). Tüm bu şovlardaki çelişki şu ki, kamera seyircilere döndüğünde sadece erkekleri görmeyi bekliyorsunuz ama bir bakıyorsunuz birçok kadın var; hepsi de iyi vakit geçiriyor! Üstelik, bu kadınların çoğunun başı örtülü (türbanlı değil); yani erkeklere saçlarını göstermek istemiyorlar. Yine de, sahnedeki diğer kadınlar saçlarından çok daha fazlasını gösterdiği halde, oldukça eğleniyor gibiler... Bunu açıklayın bakalım! Bazı Türk kadın arkadaşlarla tartıştıktan sonra oluşturduğum tek teori şu: Türk toplumu kadınların sınıflandırılması konusunda ikiye bölünmüş. Birinde aile dünyası var; burada kadınlardan sadakat bekleniyor, itaatkâr eş, anne, aşçı ve temizlikçi. Diğeri ise erkeklerin dünyası; burada kadınlar "eğlence" için. Bu iki dünya kesişmiyor ve eş- kadın, eğlence- kadınını değersiz bir nesne (!) olarak görüyor. Bu nedenle, erkeklerin kendi dünyasında eğlenmesini hoşgörüyor, hatta teşvik ediyor. Aynı nedenden ötürü, polis ve doktor gözetimi altında fahişelik yasal; çünkü nesne-kadın, eş-kadının kıymetinin bilinmesini sağlıyor. Kapak kızları (birçok ciddi günlük gazetede bile varlar), birçok reklam ve televizyon şovunda çıkan kızlar, kadın şarkıcılar, aktrisler, dansözler vs., sadece erkeklerin dünyasına ait. Televizyon kanallarıyla ilgili kafamı kurcalayan bir başka şey de, genellikle zenginlere yönelik yayın yapmaları (birçok reklam, çoğu insanın sadece hayal edebileceği şeyleri tanıtıyor, stüdyolardaki dinleyiciler de oldukça zengin gösteriyorlar). Yapılanlar ise Batılı televizyonların bir taklidi sadece: Gruplar Batı enstrümanları çalıyor, Batı ritmleri besteliyor, gençler konserlerde Batı dansları yapıyor ve kızlar tıpkı bizim oralardaki isterik "groupie"ler gibi çığlıklar atıyor. Orkestralar Batı senfonileri çalıyor, herkes Batılı gibi giyiniyor vs. vs. Bu insanlar kendi kültürlerini fırlatıp atıyorlar, herhalde hepsi de MTV bağımlısı. Batı kültürünün, dünyanın hangi köşesinde olursa olsun herkese hitap etme anlamında evrensel olduğunu reddediyorum. Batı kültüründen zevk almamaları gerektiğini söylemiyorum (ne de olsa ben de Türk klasik müziğini çok sevmekteyim), ama bu işi öyle pervasız bir teslimiyetle yapıyorlar ki beni korkutuyorlar (bizim oralarda insanlar Klasik Türk Müziği dinlemek için kuyruk olmaz). Dedikleri gibi "en iyisi Batı" ise, Batılılar neden kaçıp buralara geliyor? Batıda herşey mükemmel değil. O zaman, insanın, bazı kusurları olsa da kendi kültürünü terkedip başka kusurları olan başka bir kültüre sarılmasının anlamı ne? Kabul ediyorum, hataları olduğuna ikna olmak istemiyorlar. Ayrıca Kemalizm, gidilmesi gereken yolun bu olduğunu söylüyor (Mustafa Kemal'in çıkardığı ilk yasalardan biri, o sıralarda geriliğin simgesi olarak kabul edilen bazı geleneksel giysilerin yasaklanmasına ilişkindi). 24 Mart 1994 Dolmuş Ortadoğu'nun her yerinde kısa bir süre içinde "kollektif taksi" kavramını keşfedeceksiniz. Bu, genellikle büyük bir otomobil veya bir minibüs; şehir içinde veya iki komşu şehir arasında sabit bir hatta gidiyor. Otobüsten farkı ise, biraz daha pahalı olmasına rağmen, uyması gereken bir tarife olmadığı için, dolar dolmaz kalkması ve yol sırasında istediğiniz yerde durdurup inebilmeniz. Üstelik, bu hatlardan neredeyse dakikada bir kollektif taksi geçiyor! Bunlar Orta ve Güney Amerika'da "collectivo", bazı Arap ülkelerinde ise "servis" diye adlandırılıyorlar, ama ben, çok anlamlı olan Türkçesini yeğlerim: Dolmuş! Gerçekten de, dolmuş sürücüleri, aldıkları yolcu sayısı ile Guiness Rekorlar Kitabı'na girmeye kararlı görünüyor. Şoförler tek başına çalışıyor, ama yolculuk, çok toplumsal bir olay. Yeni yolcular binip, gidecekleri yerin ücretini vermek istediklerinde öndeki yolculardan biri gönüllü kasiyer oluyor ve para elden ele geçiyor. Öndeki yolcu, şoförün para kutusunu açıp para üstünü alıyor ve arkaya uzatıyor! Bu para nakillerinde herkes işbirliği içinde ve Türkler, dolmuşun içinde bir yabancı görünce pek keyifleniyorlar, özellikle de ne yapacağını bilen ve iyi yapan bir yabancıyı. Bütün bu süreç, şoförün yola konstantre olmasını sağlıyor ve bu şoför freni sadece yolcu indirip bindirmek için kullanmakta. Dolmuş şoförleri, gözükara sürücülükleri ile ünlü... Bu dezavantajı dışta tutarsak, kollektif taksilerin, trafiğe boğulmuş ülkeler için çok mantıklı ve çevreci bir çözüm olduğuna inanıyorum. Batılı ülkelerde de dolmuşlar olmalı. Hamam Birkaç diğer "yabancı" ile birlikte bir "hamam hayranı" grup oluşturmuş durumdayız. Orta/üst sınıf Türkler, bugünlerde hamama, "hijyenik değil" (!) diyerek burun kıvırıyor. Dolayısıyla, hamamı şehrin daha yoksul bölgelerinde aramak durumundayız. Bulduğumuz hamama yaklaşık 5 haftada bir gidiyoruz. Belirtmek gerekir ki, Türk hamamlarındaki masajın, rehberimin deyimiyle "Kaliforniya'nın dokun- hisset yöntemleri" ile ilgisi yok. Daha çok ortaçağdan kalma askı-tekerlek yöntemlerine benziyor... Bu benzetme bir abartı değil, ama insan sonra kendini öyle iyi hissediyor ki! Tellak derinizi ve kaslarınızı yoğuruyor, her bir kemiğinizle tek tek ilgileniyor, izin verirseniz üzerinizde yürüyor, kol ve bacaklarınızı her yöne kıvırıp şekilden şekile sokuyor, göğsünüzü ve ensenizi tekmeliyor vs... Tabii bu sırada siz de bağırıp bayılmamak için direniyorsunuz. Tipik Bir Cumartesi Hafta sonları ne mi yapıyorum? Geçirdiğim başarılı bir hafta sonundan örnek vereyim. Evimden 12 kilometre uzaklıkta olan Sıhhiye Köprüsü'ne giden sabah otobüsüne biniyorum. Buradan geçen doğu-batı demiryolu, Ankara'yı kabaca güney ve kuzey olarak ikiye bölüyor. Kuzeyde eski Ankara ve gecekondular, güneyde ise modern Ankara ve orta/üst sınıf yerleşim bölgeleri bulunmakta. Sıhhiye Köprüsü'nnü altındaki boşluğu, tuhaf bir zar olarak görüyorum: Sadece yerinden yurdundan göçüp gelmiş Ankaralılar güneyden kuzeye geçiyor (birçok orta sınıf/zengin Türk kuzeye gitmez; kuzeydeki bazı lokantalara gitmek dışında). Alt sınıf Türkler ise sık sık güneye geçiyor; alışveriş veya sadece zenginlerin nasıl yaşadığını görmek için; tıpkı gerçek hayattaki bir Dallas gibi. Tahmin etmişsinizdir; ben elbette ki kuzeye gidiyorum. Burada insanlar daha farklı giyiniyor; başörtüleri, çarşaflar ve bıyıklar giderek çoğalmakta. Yollarda işportacılar, güneydekinden daha farklı şeyler satan dükkanlardan yükselen müzik ve yaşam var; müezzinlerin sesi artık daha yakından geliyor. Bir anlamda, Türkiye hakkında önyargılarımızın doğrulanması: Tipik bir Ortadoğu ülkesi! Atatürk Bulvarı'nı bırakalım ve sağımızdaki tepeye tırmanalım: İşte eski Ankara. Sokaklar daha dar ve eğri büğrü, eski Osmanlı mimarisi her yerden sizi gözlüyor ve her yer koca bir pazar. Her sokak bir üründe uzmanlaşmış; giysi, bakır, kilim, elden düşme mobilya, baharat, meyve- sebze... Sık sık kebapçılara, pastanelere veya çayhanelere rastlıyorsunuz (çayhane, içi duman dolu, sadece erkeklerin girebildiği ve politika ile futbolun tartışıldığı bir yerdir). Anadolu Uygarlıkları ve Etnografya müzelerinde birkaç saat geçirdikten sonra, medyada hiçbir zaman çalmadıkları türden gerçek Anadolu türküleri duyuyor ve sesi takip ediyorum. İşte saat kulesi; politikacının biri, herhalde belediye başkanlığına aday, kalabalığı toplamak için müzisyenler kiralamış, konser verdiriyor. Konser ve alkışlardan sonra politikacı işini yapmaya başlıyor ve okul, kanalizasyon, daha fazla ağaç vaadediyor... Kapılardan geçiyorum ve işte Ankara Kalesi'ndeyim. Kudretli duvarlarla çevrili. Sakinleri, bir mucize eseri, kırsal yaşam tarzlarını korumuş. Bir yüzyıl geçmişe adım atıyorum sanki; tek değişen, bazı Osmanlı yapımı ahşap konakların, sınıf atlattırılıp güzel manzaralı orta sınıf lokantalarına dönüştürülmesi. Yuppilik emareleri yok (henüz?) ve koşullar oldukça kötü. Çocuklar sokaklarda futbol oynayıp surların ötesine uçurtmalar salıyorlar. Hemen ileride duvarın üzerine çıkmış koca bir halıyı aşağı yukarı sallayıp tozunu atıyor. Ben geçerken büyük bir incelikle (belki de alçakgönüllülükle?) duruyorlar. Dar sokakların oluşturduğu labirentte kaybolmamaya çalışıyor ama sık sık geri dönmek zorunda kalıyorum, çünkü farketmeden bir bahçeye girmişim... Yeniden güzel bir müzik işitiyor ve "İşte bir politikacı daha" diyorum kendi kendime, ama öyle görünüyor ki bu, sokaklara taşmış özel bir eğlence (belki bir sünnet düğünü?). Ağaçlara yerleştirilmiş hoparlörler, ritmik el çırpmalar, dans ve şarkılar. Yakınlarda bir çayhane var ve sahibine, dışarıya bir masa çekebilir miyiz, diye soruyorum. "Tabii". İşte oturmaktayım, elimde lale şeklinde, güneşin ısıttığı bir bardak; müziği dinliyor ve dansedenleri seyrediyorum. Yoldan geçen meraklılar, bir Türk gazetesindeki haberleri okumaya çalışan, gelip geçeni seyreden bu sarışın yabancının aralarında ne aradığı hakkında fısıltılı tahminler yürütüyor. Bir namaz vakti daha geldi ve konumum mükemmel; üç camiden aynı anda üç müezzin birden ezana başlıyor. Gizemli bir an. "Güney"deyken çok aradığım o Ortadoğu havasını yakalıyorum... Türkler Hakkında Bazı Gözlemler Orta Anadolu'da binlerce yıl süren ağaçsızlandırma (bronz ve demir çağları, odun fırınlarına, tarımsal araziye ve limanlara büyük talep yaratmıştı) nedeniyle Türkiye'nin bu bölgelerinde pek fazla doğal orman kalmamış. Bu durumun farkında olan Türkler birçok ağaçlandırma programı yürütüyor ve yavaş büyümelerine rağmen, birçok ağaç dikilmiş. Ne yazık ki, tuhaf bir "sapma" nedeniyle bu yeni ağaçlar dama tahtası gibi dizilmiş; bu nedenle nereden bakarsanız bakın ormanın diğer ucunu görebiliyorsunuz! Türklerin, doğal haline bırakılması gereken şeyleri örgütlemesi ve öte yandan örgütlenmesi gereken şeyleri (örneğin şehir planlaması) kendi haline bırakması oldukça komik. Genel olarak, simetri ve mükemmellik kavramları Türklerin kafasında pek yer etmiyor gibi görünüyor (dama tahtası gibi dizilmiş ağaçlar hariç). Bu nedenle tasarım, mühendislik, inşaat, elişi vs. işleri oldukça kötü: Paralel duvarlar, tuğlalar ve kiremitler seyrek, kapı ve pencereler yuvalarına oturmuyor, su ve elektrik tesisatı her nasılsa dış duvarlardan geçiyor, yazılan şeyler düseltimiyo, vs. Ama Batı'nın simetri ve mükemmellik anlayışının geçerli tek yaklaşım olduğunu savunmuyorum elbette. Çoğu Türk için yüzde 80 doğruluk ve işlerlik yeterli; bu da kafayı kaliteyle bozmuş "Batılılar"ı umutsuzluğa sürüklüyor. Bir şey çalışmazsa, bir sonraki ve kaçınılmaz bozulmaya kadar alelacele onarılıyor. Türkler sorunun belirtilerine boşveriyor, nedenlere ise çok az eğiliyorlar. Bazı uluslar için geçerli olan "kaya öyküsü" burada da geçerli. Varsayalım ki kocaman bir kaya yolu tıkamış. Türkler kayanın çevresinden dolaşır ve zamanla bir patika yaratırlar. Ama kayanın bir tehlike olduğu, ayrıca istendiğinde kaldırılabileceği akıllarına gelmez! Elbette, bu Türk tarzı esneklik ve doğaçlama yeteneğinin işe yaradığı durumlar da var. Örneğin Türk tamirciler, otomobilinizi yeniden yola çıkacak hale getirmekte eşsiz, yedek parça veya aletleri olmasa bile! Bu onarım; aracın sadece biraz daha dayanmasını sağlıyor, ama yeterli. Olanaksızı tamir etme gibi gizemli bir yeteneğe sahipler! Bir başka nokta da, işlerin kurallara göre yürümemesi... Ne örgütlenme, ne program, ne öngörü, ne disiplin, ne kalite kontrol, ne optimizasyon var; ama çok sıkı çalışıyorlar. "İş gururu" ve "iş etiği"nin bu kadar belirgin yokluğunun nedeni ne acaba? Göçebe özellikler hâlâ devam mı ediyor? Yoksa işçiler çok düşük ücret aldıkları ve aşırı çalıştırıldıkları için iyi iş çıkarmaya aldırmıyorlar mı? Yoksa sorun devlette mi, yani insanlar belirsiz bir geleceğe yatırım yapmak mı istemiyor? Türk toplumu çok "sınıf bilinçli" bir toplum; yüzlerce sınıfsal tabaka vardır herhalde. Lokantalardaki garsonlardaki rütbe sistemine, veya kendisini temizlikçiden çok daha üstün gören çaycıya bir bakın! Türkiye'de orta sınıf neredeyse hiç yok. Zenginler daha da zenginleşiyor, yoksullar daha da yoksullaşıyor ve orta sınıf büyük bir hızla yokoluyor. Gelir dağılımı berbat: En düşük maaş ile en yüksek gelir arasındaki oran korkunç. Bazı insanlar "Batılı" standartlara göre bile zengin; yoksa son model bir Mercedes alamazlar. Dürüstçe çalışan hiçbir kişinin bir hayat süresince Mercedes alabileceğini sanmıyorum. Zenginleşmenin hızlı bir yolu ise zenginleri kazıklamak (ve zenginler her fırsatta kazıklanmaktan hoşlanıyor gibiler). Ne iş yaptığını sorduğunuzda, her Türk size "işadamıyım" diyecektir. Bu "işadamlığı" oldukça geniş bir kavram; çünkü kaldırımda (yasalara aykırı olarak) çakmak satan kişi bile kendini "işadamı" sayar. Ancak ortalama Türk'ün oldukça kötü bir işadamı olduğunu eklemeliyim. Açıklayayım: Birçok işyeri küçük, tek kişi veya tek ailelik işyerleri ve böyle oldukça mutlular. Tıpkı Osmanlı zamanındaki gibi, karşıdaki dükkan aynı şeyleri satıyor. Tek bilmeniz gereken, eski şehrin hangi bölümünün hangi üründe uzmanlaştığını bilmek. Bunu bilirseniz artık müşteri cennetindesiniz, çünkü tek yapmanız gereken "rekabete oynamak". Ama rekabet duygusu da pek yok; bir manava girip portakal istediğimde, bana portakalının bittiğini, ama komşu manavda olduğunu söyleyen çok oldu. Üstelik benimle birlikte komşu manava gelip, ben alışveriş yaparken komşularıyla sohbet ettiler! Avrupa'da manav kendi malını över ve komşusunun adını bile ağzına almaz. Ben bu nedenle Türk işadamlarını, Avrupa'daki hırs küplerine tercih ediyorum! Türk işadamlarının bir diğer ilginçliği de, paket delisi olmaları. Her nedense bir şeyleri gazete kağıdına sarmadan onu satılmış saymıyorlar. Sarılmasını istemediğinizi söyleseniz de boşuna... Trafik Buradaki trafik kuralları teoride Batıdakilerin aynısı, ama kimsenin bunlara uyduğu yok. Sonuçta, yollarda doğal seleksiyon kuralları işliyor. En büyük/en hızlı/en acımasız olan öncelikli; hangi yönden ve hangi hızla gelirse gelsin! Bu da yayaların en şanssızlar olduğu anlamına geliyor. Onlardan beklenen, bu durumu ve ezilmekten kurtulmak için hızlı olmayı bilmeleri. Sürücüler yayaların son saniyede önlerinden çekilmesine öyle alışmış ki, bunu "bekliyorlar". Kısacası burada tek bir trafik kuralı var: Başka kural yoktur! Birisinin dediği gibi: "Batılılar" kazayla ölür, Türkler kazayla yaşar! Ankara'daki yabancılar olarak, "Kritik Kütle Teorisi" (KKT) olarak adlandırdığımız bir şey var: Yayalar, 15-20 kişi olmaları koşuluyla, her yerden her zaman geçebilirler. Bu geçiş daima kendiliğinden, açık bir anlaşma olmadan, kitle, kritik kütle durumuna gelindiğini "hissettiğinde" gerçekleşir. Böyle büyük bir kalabalığın önlerinden yeterince hızlı çekilmeyeceğini, yani frene basmak zorunda kalacaklarını (aman tanrım!) bilen kızgın, kornaya basan sürücüleri ve o kaosu düşünün! Evet, "bu kadar". Lütfen bu izlenimlerimin, "Batılılar"ı Türkiye hakkında eğitmeyi amaçladığını, Türkler hakkında (olmayan) nefretimi dile getirmenin bir aracı olmadıklarını (nefret etseydim beş yıl burada kalmazdım) unutmayın. Eğer bazı Türklerin dikkatini bazı tuhaf yönlerine çekebildiysem, onları eğlendirmeyi bile başarmışım demektir! Hoşçakalın...
  • 95 syf.
    ·Beğendi·8/10
    http://i.hizliresim.com/zja7X7.jpg

    Evvela incelemeye şu soru ile başlamak gerekiyor: ‘İnsan neyle yaşar?’ Bu sorunun cevabı kitapta anlatılan hikayelerde açıkça belirtiliyor. İncelemenin sonunda bu sorunun cevabını zannımca vereceğim.

    Tolstoy’un kaleme aldığı ‘İnsan neyle yaşar’ kitabı temelde aynı değerler üzerine oturan, 6 farklı kısa hikayeden oluşuyor;

    1-) İnsan Neyle Yaşar?
    2-) Kıvılcımı Söndürmeyen Ateşi Zapt Edemez
    3-) Mum
    4-) Kızlar Büyüklerden Akıllı
    5-) İnsana Çok Toprak Gerekir Mi?
    6-) İlyas

    Bu hikâyeler inanç, sevgi, ahlak, şükür, kanaat gibi önemli değerleri içinde bulunduruyor. Anlatılan hikâyelerde didaktik bir anlatım var. Okur hikâyenin sonunda, bir öğreti ile karşılaşıyor. Şimdi kitapta yer alan, hikâyelerden biraz bahsedelim.

    → İnsan Neyle Yaşar?: Bu hikayede ana tema sevgi üzerine kurulu. Tanrı tarafından kovulan bir melek olan Mihail’in dünyaya gönderilmesi ve Semyon ile tanışması, konu ediliyor. Mihail Semyon’a hayatı boyunca unutamayacağı, sevgi değeri ile harmanlanmış bir ders veriyor.

    → Kıvılcımı Söndürmeyen Ateşi Zapt Edemez: Bu hikâye aslında, insanların ufak tefek hadiselerden dolayı, nasıl birbirlerini kırdıklarını, üzdüklerini ve kavga ettiklerini vurguluyor. Bir yumurta yüzünden köydeki komşuların arasında çıkan, lüzumsuz kavganın ne gibi elem verici olaylara, gebe olabileceğini anlatıyor. Bu hikâyede ki ana tema ise, küçük olaylardan büyük musibetlerin türemesi.

    → Mum: Bu hikâyede zalim bir kâhyanın halka uyguladığı, acımasız davranışlar konu ediliyor. Kâhya, köy halkını uzun süre zarfında çalıştırıyor, onlara hakaret ediyor, emeklerinin karşılığını tam olarak vermiyor deyim yerinde ise, halka kan kusturuyordu. Sonrasında yaşanan olaylar, durumu tamamen değiştiriyor. Kâhya çektirdiği zulmün, cezasını ağır bir şekilde ödüyor. Bu hikâyede ki ana tema ise, Zulüm eden kimse, elbet cezalandırılır. “Tanrı’nın gücü kötülükte değil, iyiliktedir.”

    → Kızlar Büyüklerden Akıllı: Bu hikâyede iki küçük kız arkadaş arasında çıkan, ufak çaplı bir kavga yüzünden, iki tarafında ailelerinin nasıl birbirlerine girdiğini, hakaretler ettiğini, gönül kırdığını vurguluyor. Bu kavga aileler tarafından sürerken, iki küçük kız arkadaşın yaşadığı, bu ufak kavgayı unutup, ele ele tutuşarak oyun oynamaya gittiklerini gören aileler, ulvi bir ders almış oluyor. Bu hikâyede ki ana tema ise, Küçük kavgaların insanlar arasında büyütüldüğünde birbirlerine, nasıl kin bağlayacağını ve gönül kırabileceklerini vurguluyor.

    → İnsana Çok Toprak Gerekir Mi?: Bu hikayenin, teması beni çok etkiledi. Bundan dolayı hikâyenin tamamını paylaşacağım.

    “Şehirde yaşayan abla, köydeki küçük kız kardeşini ziyarete gelmişti. Abla şehirde bir tüccarla, kardeşi de bir köylüyle evliydi. Kardeşler çay içip sohbete daldı. Abla böbürlenerek şehir hayatını övdü, insanların büyük şehirde ne kadar rahat yaşadığını, çocuklarını nasıl giydirip kuşattığını, yiyip içtiklerini, gezmeye, tiyatrolara gittiklerini anlattı.

    Kardeşi biraz gücenmişti. Tüccarın hayatını küçümsemeye, kendi köylü hayatını da yüceltmeye çalıştı:
    — Benim hayatımı seninkiyle değişmem, –dedi.– Sizinki gibi renkli bir hayat sürmesek de korku, kaygı nedir bilmiyoruz hiç değilse. Harika bir hayatınız var belki ama çok kazandığınız gibi zarar da edebilirsiniz günün birinde. Atasözünü bilirsin ya: Kâr, zararın kardeşidir. Bugün zengin olduğun hâlde yarın kendini dilenirken buluverirsin. Biz köylülerin işi daha güvenilir en azından: Köylünün midesi küçüktür, ama az yese de uzun yaşar; hem zengin olmasak da karnımız toktur.
    Ablası şöyle cevap verdi:
    — Tokluk dediğin domuzlarla danalara yaraşır! Ne görgü bilir köylü, ne zarafet! Kocan çalışmaktan helak olsa da, gübre içinde yaşayıp, gübre içinde öleceksiniz, üstelik çocuklarınızın kaderi de aynı olacak.
    — Ne olmuş yani, bizim de kaderimiz böyle işte, –dedi kardeşi.– Bunlara rağmen iyi bir hayatımız var, kimseye gerdan kırmıyor, kimseden korkmuyoruz. Siz şehirde bir sürü cazip şey arasında yaşıyorsunuz; bugün hâliniz vaktiniz yerinde, ama yarın her şey tersine dönebilir. Bakarsın kocan kumara, içkiye ya da güzel bir kadına kendini kaptırır. Sonra da her şey mahvolur. Olmayacak iş değil bunlar.
    Bu arada kardeşin kocası Pahom, sobanın üzerine uzanmış, kadınların sohbetini dinliyordu.

    — Aslında doğru, –diye mırıldandı kendi kendine.– Bizim köylüler çocukluktan beri toprakla uğraştıklarından böyle aptalca şeyler akıllarını hiç çelmiyor. Tek derdimiz toprak az! İstediğim kadar toprağım olsa hiç kimseden, şeytandan bile korkmazdım!

    Kadınlar çaylarını bitirdi, biraz da giyim kuşam üzerine gevezelik ettikten sonra kap kacağı toplayıp yattılar.
    Fakat sobanın arkasına gizlenmiş olan şeytan her şeyi duymuştu. Köylü kadının kocasını böbürlenmeye yönlendirmesi pek hoşuna gitmiş, adamın toprağı olsa şeytandan bile korkmayacağını söyleyerek övünmesine de bayılmıştı.
    “Pekâlâ,” dedi şeytan, “Seninle hesaplaşacağız; sana istediğin kadar toprak vereyim de bak neler oluyor. Seni toprakla ayartacağım.”

    Köyün yakınlarında küçük bir çiftliği olan bir bey karısı yaşıyordu. Yüz yirmi desyatina kadar toprağı vardı. Eskiden köylülerle gayet iyi anlaşıyor, kimse kimseyi üzmüyordu. Sonra kendisine asker emeklisi bir kâhya tutmuş, adam da verdiği cezalarla köylüleri canlarından bezdirmişti. Pahom ne kadar kendini sakınsa da değişen bir şey olmuyor, ya atı hanımın yulaf tarlasına dalıyor, ya ineği bahçesini dağıtıyor, ya danaları çayıra kaçıyor ve adamcağız sürekli ceza yiyordu.

    Pahom kuzu kuzu cezayı ödüyor, evdekilere sövüp sayıyor, dayaktan geçiriyordu. O yaz kâhya yüzünden epey günaha girmişti Pahom. Kışın hayvanlar avludan dışarı çıkamayınca neredeyse zil takıp oynayacaktı; gerçi yeme acıdığı için canı sıkılıyordu ama korkusu yoktu.
    Kışla birlikte hanımın toprağını satacağı, kâhyanın ana yolla birlikte toprağı da satın almak niyetinde olduğu dedikoduları yayıldı. Bunu duyan köylüler ahlayıp vahlamaya başladı. “Kâhya toprağı alacak olursa, bize hanımdan çok ceza kesip eziyet edecek.” diyorlardı, “Bu toprak olmadan yaşayamayız, çocukluğumuzdan beri buradayız.” Köylüler hanımın huzuruna çıkıp, toprağı kâhyaya değil onlara satmasını teklif ettiler. Hatta daha yüksek fiyat vereceklerini söylediler.

    Hanım tekliflerini kabul etti. Köylüler bütün toprağı almak için aralarında toplantılar yaptılar; bir, iki derken bu toplantılardan sonuç çıkmayacağı anlaşıldı. Şeytan onları kışkırtıyor, bir türlü anlaşmayı beceremiyorlardı. Sonunda herkesin gücü yettiğince ayrı ayrı almasına karar verdiler.

    Hanımları bunu da kabul etti. Pahom komşusunun yirmi desyatina toprak aldığını, ayrıca hanımı paranın yarısını da bir yıl boyunca taksitle ödemeye razı ettiğini öğrendi. Çok kıskanmıştı Pahom, “Bütün toprağı alacaklar, bana bir şey kalmayacak,” diye düşündü. Konuyu karısına açıp onun fikrini almaya karar verdi:
    — Millet kapış kapış alıyor toprağı, –dedi,– bizim de on desyatina falan almamız gerek. Başka türlü yaşayamayacağız yoksa. Kâhyanın verdiği cezalardan gına geldi artık.
    Nasıl alacaklarını düşünüp taşındılar. Bir kenarda biriktirdikleri yüz rubleleri vardı, tayı ve arıların yarısını sattılar, oğlanı bir işe yerleştirdiler, kayınbiraderden de biraz borç aldılar ve gereken paranın yarısını denkleştirdiler.
    Pahom parayı aldı, pek beğendiği, içinde küçük bir koru da olan on beş desyatinalık bir toprak seçti, sonra hanımla pazarlık yapmaya gitti. On beş dönüm için el sıkışıp anlaştılar, kaporayı verdi. Şehre inip anlaşmayı imzaladılar, paranın yarısı ödendi, kalanın da iki yıl içinde ödenmesi kararlaştırıldı.
    Pahom’un toprağı olmuştu nihayet. Satın aldığı toprağı hemen ekti; karşılığında iyi de ürün aldı. Bir yıl içinde hem hanıma hem de kayınbiraderine olan borçlarını ödedi. Pahom pomeşçik olmuştu: Kendi toprağını sürüp ekiyor, kendi toprağında ot biçiyor, kendi ormanında odun kesiyor, kendi arazisinde hayvan otlatıyordu.

    Sonsuza dek onun olacak öz toprağını sürmeye, ekine veya otlağına bakmaya gittiğinde sevinçle doluyordu içi. Onun toprağında biten otlar, rengârenk açan çiçekler başkalarınınkine benzemiyordu sanki. Önceden buradan geçerken sıradan bir toprak parçası görürdü; şimdiyse bambaşka bir özellik kazanmıştı toprak.
    Pahom’un keyfi yerindeydi. Köylüler Pahom’un ekinine ve otlağına tecavüz etmeselerdi sorun çıkmayacaktı. Gidip efendice rica etti, ama hiç kimse umursamadı: Bazen çobanlar inekleri çayırına salıyor, bazen de atlar geceleri ekinine dalıyordu. Pahom başlarda hayvanları kovup, sahiplerini affediyor, kimseyi mahkemeye vermiyordu ama sonra bu işten sıkıldı, gidip vilayete şikâyet etti. Köylülerin bunu kasten değil, darlıktan yaptıklarını bildiği hâlde şöyle düşünüyordu: “Onlara izin veremem, yoksa her şeyin kökünü kazırlar. Bir ders vermeli.”

    Sonunda dava açarak bir ders verdi; sonra bir defa daha verdi ve bir iki köylüyü cezalandırdılar. Komşusu olan köylüler Pahom’a gücenmişlerdi; birkaç kere kasten toprağına zarar verdiler. Hatta bir tanesi bir gece korusuna girip on tane ıhlamur ağacını kesti. Pahom korudan geçerken gözüne bir boşluk çarptı. Koruya girince yerde dal parçaları, kesilmiş ağaç gövdeleri, kökler gördü. Canavar adam kenardakileri bile kesmemiş, birini bile atlamadan hepsini sırayla temizlemişti.

    Pahom deliye dönmüştü, “Ah bunu kimin yaptığını bir bilseydim; ondan hıncımı öyle bir çıkarırdım ki,” diye geçirdi içinden. Düşündü taşındı ve “Bunu Semka’dan başkası yapmış olamaz,” diye kararını verdi. Hemen Semka’nın avlusuna koştu, ne kadar aradıysa da bir şey bulamadı, karşılıklı hakaret etmeye başladılar. Pahom’un bu işi Semka’nın yaptığına dair inancı daha da kuvvetlenmişti. Hemen şikâyete gitti. Dava açıldı. Dava çok uzun sürdü ama sonunda delil bulunamadığı için Semka beraat etti.
    Pahom daha da kızmıştı bu işe; mahkeme başkanıyla, yargıçlarla kavga etti.
    — Siz, –dedi,– hırsızları kolluyorsunuz. Onurlu insanlar gibi yaşasaydınız hırsızları beraat ettirmezdiniz.”
    Pahom sadece yargıçlarla değil, komşularıyla da kavga etti. Komşuları onu evini kundaklamakla tehdit ettiler. Böylelikle Pahom’un toprağı geniş ama toplum içindeki yeri dar oldu.
    Tam bu sıralarda köy ahalisinin başka topraklara göç edeceğine dair söylentiler yayılmaya başladı. Pahom da aklından şunları geçirdi hemen: “Toprağımı bırakıp gidecek hâlim yok, ama bizim köylüler gitse, daha geniş topraklarım olur. Onlarınkini alıp kendiminkine katar, şimdikinden daha iyi yaşardım. Yoksa şu daracık yerde sıkışıp kalacağım hep…”
    Bir gün Pahom evde otururken bir yolcu geldi. Gece onlarda kaldı; yemek verdiler, adamla sohbet ettiler, nereden gelip nereye gittiğini sordular.

    Adam aşağı taraftan, Volga’nın ötesinden geldiğini, orada çalıştığını söyledi. Laf lafı açtı ve sonunda halkın oraya nasıl yerleştiğini anlatmaya başladı. Pek çok hemşiresinin oraya göçüp yerleştiğini, her birine adam başına onar desyatina toprak hibe edildiğini söyledi:
    — Toprak öylesine verimli ki, –dedi yolcu,– çavdarlar öyle bir boy atar ki tarlanın içinde atını göremezsin. O kadar da sık olur ki beş avuç ekince bir demet alırsın. Köylünün biri beş parasız, elleri bomboş, neredeyse çırılçıplak geldiydi, şimdi altı atı, iki ineği var.

    Pahom heyecana kapılmıştı: “Çok daha iyi yaşayabilecekken, neden bu daracık yerde sefalet içinde yaşamalı? Toprağımı, evimi satayım, elime geçen parayla orada kendime yepyeni bir düzen, bir çiftlik kurarım. Burada bu darlık içinde yaşamak bile günah. Yalnız evvela kendim gidip bir bakayım, her şeyi soruşturayım.”
    Yaz gelince yola çıktı. Volga üzerinden vapurla Samara’ya kadar gitti, oradan da dört yüz verst yürüdü. Sonunda aradığı yere ulaşmayı başardı. Her şey yolcunun anlattığı gibiydi. Köylüler geniş topraklara sahipti, her birine adam başı on desyatina toprak verilmişti ve yeni gelenleri de aralarına sevinçle kabul ediyorlardı. Parası olan biri kendine verilen pay haricinde desyatinası üç rubleden dilediğince toprak alabiliyordu; ne kadar istersen o kadar toprak alabiliyordun!
    Pahom bunları öğrendikten sonra sonbaharda evine döndü ve her şeyini satmaya başladı. Toprağını kârla elden çıkardı, evini, hayvanlarını sattı, nüfus kaydını sildirdi, ilkbahar gelir gelmez de ailesiyle birlikte yeni yere gitti.

    Pahom ailesiyle birlikte yeni yere varınca büyük bir köyün kütüğüne yazıldı. Köyün büyüklerine bir ziyafet çekti, belgelerini çabucak çıkarttı. Pahom’u aralarına kabul ettiler, satın aldığı topraklardan başka beş kişilik aileye adam başı onar desyatinadan elli desyatina arazi daha verdiler. Pahom bu topraklara yerleşti, bir sürü hayvan aldı. Eskiye göre üç kat fazla toprağı olmuştu. Üstelik toprak çok verimliydi. Hayatları da eskiye göre on kat iyileşmişti. Sürecek onca toprağı, otlakları olmuştu. İstediği kadar da hayvan alabilirdi.
    Yerleşip düzenlerini kurarken Pahom’a her şey güzel görünüyordu, ama bir süre yaşayıp alıştıktan sonra burası da dar gelmeye başladı. Payına düşen toprağa ilk yıl ektiği buğday iyi ürün vermişti.

    Buğday ekmekten memnundu ama hibe edilen toprak ona az geliyordu. Sahip olduğu bütün topraklar bile yetmiyordu. Buralarda her nedense sadece bir ya da iki yıl ekim yapılıyor, sonra da tarlaları ot bürüyünceye kadar nadasa bırakıyorlardı. Ayrıca böyle toprakları almak isteyen çok olduğundan herkese yetmiyordu. Toprak yüzünden kavgalar çıkıyor, zenginler kendileri ekmek istiyor, fakirler de borçlarını ödemek için tüccarlara satmak zorunda kalıyordu. Pahom da daha fazla buğday ekmek istedi. Ertesi yıl bir tüccardan bir yıllığına toprak kiraladı.

    Fazla ekti ve yine iyi ürün aldı. Ama toprağı köyden epey uzaktaydı ve on beş verst taşımak gerekiyordu ürünü. Sonunda çiftlik kuran tüccarların gittikçe zenginleştiğini gördü. “Demek ki,” diye düşündü Pahom, “Ben de kiralamak yerine toprak almalı ve üzerine bir çiftlik kurmalıyım. Böylece bütün toprağım bir arada olur.” Sonra da nasıl daha fazla toprak alacağını düşünmeye başladı.

    Pahom bu şekilde üç yıl geçirdi. Toprak kiralamaya, buğday ekmeye devam etti. Ürün hep iyi oldu; buğdaylar yetişti, para çoğaldı. Böyle yaşayıp gidebilirdi, ama her yıl birilerinin toprağını kiralamaktan, toprak yüzünden insanlarla çekişmekten gına gelmişti Pahom’a: İyi bir yerde toprak boşalınca bütün köylüler oraya koşuyordu ve herkesten önce kiralamayınca ekecek yer bulunmuyordu. Üçüncü yıl bir tüccarla ortak olarak köylülerden bir otlak kiraladılar; toprağı sürmüşlerdi ki köylülerle mahkemelik oldular, iş de mahvoldu elbette. “Kendi toprağım olsaydı kimsenin karşısında eğilmek zorunda kalmazdım, hiçbir sorun çıkmazdı,” diye düşündü Pahom.
    Kimden toprak alabileceğini araştırmaya koyuldu. Bir köylü buldu. Köylünün beş yüz desyatina toprağı vardı, üstelik darda olduğundan ucuza satıyordu. Pahom adamla pazarlığa tutuştu. Uzun süren bir pazarlığın ardından yarısını peşin, yarısını sonra vermek üzere bin beş yüz rubleye anlaştı. Tam işi bitirecekleri anda yoldan geçen bir tüccar Pahom’un evine uğradı. Çay içip sohbet ettiler. Tüccar çok uzaktan, Başkurdistan’dan geldiğini söyledi. Başkurtlardan beş bin desyatina toprak satın aldığını anlattı. Üstelik tamamı bin rubleye mal olmuştu. Pahom ayrıntıları sordu. Tüccar da anlattı:
    — Sadece önde gelenleri memnun ettim. Yüz rublelik kaftanlar, halılar hediye ettim, iki kilo çay dağıttım, içenlere içki verdim. Desyatinası yirmi kapiğe geldi bana.
    Sonra da tapusunu gösterdi tüccar:
    — Hem de ırmak kıyısında topraklarım. Koskoca bozkır da otlağım.
    Pahom bir sürü soru sordu.
    — Oradaki toprakları bir yıl dolaşsan bitiremezsin, –dedi tüccar.– Hepsi de Başkurtların. Koyun gibi saf bir halk. Neredeyse bedava verecekler toprağı.
    “Madem öyle,” diye düşündü Pahom, “neden burada beş yüz desyatina için bin ruble vereyim, üste de borç altına gireyim? Orada bin rubleye ne kadar çok toprak alırım!”
    Yolu da öğrenen Pahom, tüccarı geçirir geçirmez yola çıkmaya hazırlandı. Evi karısına bırakıp uşağıyla birlikte yola koyuldu. Bir şehirden geçerken iki kutu çay, hediyelik eşyalar, içki ve tüccarın dediği her şeyi satın aldı. Yaklaşık beş yüz verst kadar yol aldılar ve nihayet yedinci gün göçebe bir Başkurt köyüne ulaştılar. Tıpkı tüccarın anlattığı gibiydi. Başkurtlar bozkırdaki bir ırmak kenarında, keçe çadırlarda yaşıyordu.

    Toprak hiç sürülmemişti, ekmek yiyen de yoktu. Büyükbaş hayvanlarla atlar sürü halinde bozkırda dolaşıyordu. Çadırların arkasında taylar bağlıydı; bunları emzirmek için günde iki defa kısrakları getiriyorlardı. Kısrakların sütünü de sağıp kımız yapıyorlardı. Kadınlar kımız ve peynir yapıyor, erkeklerse kımızla çay içmekten, koyun eti yemekten ve kaval çalmaktan başka bir şey bilmiyordu. Hepsi sağlam yapılı, neşeli insanlardı; bütün yazı bayram gibi geçiriyorlardı. Halk tümden cahildi; Rusça bilen yoktu ama tatlı insanlardı.

    Pahom’u görür görmez çadırlarından çıkıp misafirlerin etrafını sardılar. Bir çevirmen buldular hemen. Pahom çevirmene toprak almaya geldiğini söyledi. Başkurtlar buna pek sevindiler, Pahom’u güzel bir çadıra götürüp, altına halılar, kuş tüyü minderler serdiler, etrafına oturup ona çay, kımız ikram ettiler. Bir de koyun kesip pişirdiler. Pahom arabadan hediyeleri ve çayı çıkarıp Başkurtlara dağıtmaya başladı. Başkurtlar buna da pek sevinmişti. Aralarında bir şeyler konuştular, sonra çevirmene aktarmasını söylediler.

    — Seni çok sevdiklerini söylememi istediler, –dedi çevirmen.– Bizde misafirleri memnun etmek, her istediklerini yapmak âdettir, hediyeye hediyeyle karşılık verilir ayrıca. Sen bize hediye getirdin; şimdi söyle bakalım bizden ne istersin, sana ne hediye edelim?
    — Her şeyden çok toprağınızı beğendim, –dedi Pahom.– Bizim oralarda toprak çok az, olanı da hep sürülmüş; sizdeyse hem toprak çok hem de verimli. Böylesini hiç görmedim.
    Çevirmen Pahom’un sözlerini aktardı. Başkurtlar aralarında uzun uzun bir şeyler tartıştı. Pahom ne dediklerini anlamasa da neşeli olduklarını, kahkahayla gülerek bağrıştıklarını görüyordu. Bir süre sonra susup Pahom’a baktılar.
    — Seni mutlu etmek için ne kadar toprak istersen verecekler, –dedi çevirmen.– Sadece istediğin yeri göster yeter, sonra senin olacak.
    Bu arada yine aralarında bir şey tartışmaya başladılar. Pahom ne dediklerini sordu.
    — Bazıları toprak konusunu reise soralım, ona sormadan veremeyiz diyor, –dedi çevirmen.– Diğerleri de reise sormaya gerek yok diyor.
    Başkurtlar tartışırken birden tilki kürkünden bir başlık takmış bir adam içeri girdi. Herkes susup ayağa kalktı.
    — İşte reis, –dedi çevirmen.
    Pahom hemen kaftanların en iyisini çıkarıp ona verdi, iki kilo da çay ekledi. Reis bunları kabul etti ve geçip başköşeye oturdu. Başkurtlar ona bir şeyler anlatmaya başladı. Reis dinledi, dinledi ve başıyla susmalarını işaret edip Pahom’a Rusça olarak:
    — Hayhay, verelim, –dedi.– Nereyi istiyorsan seç. Toprak bol.
    “İstediğim kadarını nasıl alacağım ki?” diye düşündü Pahom, “Öyle veya böyle bu işi güvence altına almalı. Yoksa senin olsun dedikleri yerleri sonra geri alırlar.”
    — Güzel sözlerinize müteşekkirim, –dedi.– Sizde gerçekten epey toprak var ama bana azıcık gerek. Fakat toprağımın neresi olduğunu bilsem iyi olurdu. Hem bir ölçüm falan yapmak, sonra tapu çıkarmak gerek. Ayrıca bugün var, yarın yokuz, kaderimizi Tanrı bilir. Siz iyi insanlarsınız, verirsiniz ama ya çocuklarınız geri alırsa?
    — Haklısın, tapu çıkarmalı, –dedi reis.
    Pahom devam etti:
    — Daha önce yanınıza tüccar geldiğini duymuştum. Ona da toprak hediye etmiş, tapu da vermişsiniz. Bana da aynısını yaparsınız herhâlde.
    Reis, Pahom’un derdini anlamıştı.
    — Hepsini hallederiz, –dedi.– Burada bir kâtibimiz de var, şehre gider, bütün belgeleri mühürletiriz.
    — Ne kadar peki? –diye sordu Pahom.
    — Fiyatlar hep aynı bizde: Bir gün için bin ruble.
    Pahom anlamamıştı.
    — Nasıl yani bir gün? Kaç desyatina ediyor bu ölçü?
    — Biz o ölçüyü bilmeyiz. Biz gün hesabıyla satıyoruz; bir günde ne kadar toprak çevirirsen o kadarı senindir, bir günün fiyatı da bin ruble işte.
    Pahom şaşırdı.
    — İyi de bir günde bir sürü toprak çevrilir, –dedi.
    Reis güldü:
    — Hepsi de senin olur! Yalnız tek şartımız var: Toprağı çevirmeye başladığın yere gün bitmeden dönemezsen paran gider.
    — Geçtiğim yerlere nasıl nişan koyacağım? –diye sordu Pahom.

    — Biz seçeceğin yerde durup bekleriz, sen de gidip bir daire çizersin; yanına da bir kürek alıp istediğin yerde çukur açar, işaret koyarsın; sonradan biz çukurların arasına sabanla çizgi çekeriz. İstediğin kadar büyük bir daire çizebilirsin, fakat güneş batmadan başladığın yere dön. Ne kadar toprak çevirirsen senin olur.

    Pahom çok sevindi. Ertesi sabah şafakla işe başlamayı kararlaştırdılar. Sohbet ettiler, biraz daha kımız içtiler, koyun eti yediler, üstüne de çay içtiler. Gece olmuştu; Başkurtlar Pahom’a kuş tüyü bir yatak gösterip dağıldılar. Ertesi gün ağarmadan toplanıp, başlayacakları yere gitmek üzere sözleştiler.

    Pahom yatağa uzandı, ama gözüne uyku girmiyor, sürekli alacağı toprağı düşünüyordu: “Kocaman bir toprak parçası çevireceğim! Bir günde elli verst çevirebilirim. Bu mevsimde günler bir yıl kadar uzun sürer; elli verstlik alanda ne biçim toprak olur. Kötü kısmını satarım veya mujiklere veririm, iyi kısmını da kendime ayırır yerleşirim. İki tane saban, iki çift öküz alırım, iki de işçi tutarım. Elli desyatinasını sürdürür, geri kalanını da hayvanlara ayırırım.”

    Pahom bütün gece uyuyamadı. Sadece sabaha karşı biraz içi geçti ve bir rüya gördü. Rüyasında yine aynı çadırda yatıyor, dışarıda da birinin sürekli güldüğünü duyuyordu. Kimin güldüğünü öğrenmek için kalkıp dışarı çıktı ve Başkurt reisinin çadırın önünde oturmuş, göbeğini tuta tuta kahkahalar attığını gördü. Yanına gidip, “Neden gülüyorsun?” diye sordu. Fakat adama bakınca bunun Başkurt reisi değil, evine gelip Başkurt topraklarından bahseden tüccar olduğunu fark etti.

    Sonra da tüccara, “Epeydir burada mısın?” diye sordu, fakat karşısındaki artık tüccar değil, vaktiyle evine misafir olan yolcuydu. Pahom bir daha baktı ve karşısındakinin köylü falan değil şeytan olduğunu anladı. Boynuzlu, toynaklı şeytan oturmuş kahkahalarla gülüyor, önünde de üstünde sadece bir gömlekle pantolon olan, çıplak ayaklı bir adam yatıyordu. Pahom adamın kim olduğuna da baktı.

    Yerde cansız yatan adam ta kendisiydi. Pahom’un ödü koptu ve uyandı. Sonra da, “Rüya işte canım,” diye düşündü. Etrafına bakındı: Açık kapıdan ortalığın ağardığını gördü.

    “Gitme vakti geldi, milleti uyandırayım,” diye düşündü. Kalkıp arabada yatan uşağını uyandırdı, atlara koşmasını emredip Başkurtları da uyandırmaya gitti.

    — Vakit geldi, –dedi.– Bozkıra çıkıp ölçmeye başlayalım.
    Başkurtlar kalkıp toplandılar, reis de geldi. Yine kımız içmeye başlamışlardı, Pahom’a da çay verdiler ama o oyalanmak istemiyordu:

    — Gideceksek gidelim, vakit geçiyor, –dedi.
    Başkurtlar toplanıp atlara arabalara bindi ve yola koyuldu. Pahom uşağıyla arabasına bindi, yanına da bir kürek almıştı. Bozkıra vardıklarında şafak söküyordu. Başkurtçada şihan denen bir tepeciğe çıktılar. Arabalardan, atlardan inip toplandılar. Reis, Pahom’a yanaşıp ileriyi gösterdi:
    — İşte şu gördüğün arazinin hepsi bizim. İstediğin yeri seç.
    Pahom’un gözleri parladı: Her taraf çayırdı, toprak avuç içi kadar düz, haşhaş tohumu gibi karaydı, koyaklardaki çeşit çeşit otlar insanın göğsüne geliyordu.
    Reis başlığını çıkarıp yere koydu.
    — İşte işaret, –dedi.– Buradan başlayıp yine buraya döneceksin. Ne kadar toprak çevirirsen hepsi senin olacak.
    Pahom parayı çıkarıp başlığın üzerine bıraktı. Kaftanını çıkardı, yalnızca uzun yeleğiyle kaldı, kuşağını karnının altından iyice sıkılaştırdı, yeleğin eteklerini düzeltti; ekmek torbasını koynuna soktu, matarasını kuşağına bağladı, çizmesinin konçlarını çekti, uşağından küreği aldı, yola çıkmaya hazırlandı. Her taraf çok güzeldi; düşündü, düşündü ama ne tarafa gideceğine bir türlü karar veremedi. “Hepsi bir nasılsa, güneşe doğru gideyim iyisi mi,” diye düşündü sonunda. Yüzünü doğuya çevirdi, biraz gerinip ısındı ve güneşin doğmasını bekledi. “Hiç kaybedecek zamanım yok,” diye düşünüyordu, “Hava serinken daha iyi yürünür.” Güneş doğar doğmaz Pahom küreğini omuzlayıp bozkıra doğru yürüdü.
    Pahom ne yavaş, ne de hı
    zlı yürüyordu. Bir verst kadar yürüdükten sonra durup küçük bir çukur kazdı, daha iyi görünsün diye de çukurdan çıkan kesekleri üst üste yığdı ve yoluna devam etti. Heyecanlanmış, hızını biraz daha artırmıştı. Biraz daha yürüdükten sonra bir çukur daha kazdı.
    Dönüp ardına baktı Pahom. Güneş ışığında şihanla üzerindekiler açık seçik görünüyor, arabaların tekerlekleri parlıyordu.

    Pahom aşağı yukarı beş verst yürüdüğünü düşündü. Sıcaklık artmıştı, yeleğini çıkarıp omzuna attı, yürümeye devam etti. Beş verst daha yürüdü. İyiden iyiye sıcak basmıştı. Güneşe baktı, kahvaltı zamanının geldiğini anladı.

    “Günün ilk kısmı geçti,” diye düşündü Pahom, “Fakat günde dört öğün var, dönüş için henüz erken. Sadece çizmeleri çıkarayım.” Oturup çizmelerini çıkardı, kuşağının altına sıkıştırdı ve tekrar yürümeye başladı. Yürümek kolaylaşmıştı şimdi. “Beş verst daha gideyim, sonra sola dönerim,” diye geçirdi içinden, “Burası çok güzel bir yer, vazgeçersem yazık olur. İlerledikçe toprak güzelleşiyor.” Bir süre daha dümdüz ilerledi. Ardına baktı, şihan güçlükle seçiliyor, üzerindekiler karınca kadar görünüyor, belli belirsiz bir şeyler parlıyordu.

    “Bu tarafa yeterince yürüdüm,” diye düşündü Pahom, “Artık sapayım. Zaten çok terledim, susadım da.” Durdu, bu kez daha büyük bir çukur kazıp kesekleri yine üst üste yığdı, matarasını çıkarıp su içti, sola doğru keskin bir dönüş yaptı. Uzun süre yürüdü, otlar iyice uzamış, sıcak gittikçe artmıştı.
    Pahom yorulmaya başlamıştı; güneşe baktı, tam öğle vaktiydi. “Biraz dinlenmek gerek,” diyerek olduğu yere çöktü; ekmek yiyip su içti. Uzanmak da istiyordu ama uzanacak olursa uyuyakalacağını düşündü. Biraz daha oturduktan sonra yola devam etti. Başta rahat yürüyordu; yemek güç vermişti. Ama hava çok sıcak olmuş, uykusu da gelmişti. Yine de durmadan yürüyor, “Bir günlüğüne buna katlanacağım, sonrası bir ömür keka,” deyip duruyordu.

    Bu yöne biraz daha fazla yürümüştü. Sola saparak yön değiştirecekken önünde sulak bir koyak gördü; burayı bırakmaya acıdı. “Burada iyi keten olur,” diye düşünüp düz yürümeye devam etti. Koyağı çevirince bir çukur kazdı ve sola döndü. Yine şihana baktı: Sıcaktan havada hafif bir bulanıklık olmuştu; bu bulanıklığın arasında bir şeyler titreşiyor, şihandaki insanlar güçlükle seçiliyordu; yaklaşık on beş verst uzaktaydılar. “Ah, kenarları uzunca tutmuşum, bunu kısaltmam gerek,” diye düşündü Pahom. Üçüncü kenarı çevirirken adımlarını hızlandırdı. Güneşe baktı, ikindi yaklaşıyordu, oysa üçüncü kenar için sadece iki verst çevirmişti. Başladığı noktadan da en fazla on beş verst uzaktaydı. “Olmayacak böyle,” diye düşündü, “Varsın çiftliğim yamuk olsun, dosdoğru yürüyüp, gün batmadan yetişmeli. Daha fazla çevirmemeli. Zaten yeterince çevirdim.” Pahom bulunduğu yere hızla bir çukur kazıp dosdoğru şihana yürümeye başladı.
    Dosdoğru şihana gidiyordu ama Pahom artık iyice yorulmuştu. Sıcaktan pişmişti; çıplak ayakları paralanmış, dermanı kalmamıştı. Dinlenmek istiyordu ama imkânsızdı; yoksa güneş batmadan yetişemezdi. Güneş de beklemiyor, batıya doğru alçalıyordu sürekli. “Ah,” dedi Pahom, “Hata mı ettim yoksa, fazla mı çevirdim? Yetişemezsem ne yaparım?” Bir şihana, bir güneşe bakıyordu: Şihan çok uzaklardaydı, güneşse iyice alçalmıştı.

    Pahom güç bela yürümesine rağmen gittikçe hızlanıyordu. Hiç duraklamadan yürüdü, fakat şihan hâlâ uzaktaydı; sonunda koşmaya başladı. Uzun yeleğini, çizmelerini, matarasını, şapkasını yere attı; elinde sadece destek yaptığı küreği kalmıştı. “Ah açgözlülük ettim, her şeyi mahvettim, güneş batmadan yetişemeyeceğim!” Korkudan soluğu kesiliyordu. Pantolonuyla gömleği terden vücuduna yapıştı, ağzı kurudu. Sanki bir demirci körüğü göğsünü şişiriyor, bir çekiç durmadan yüreğine iniyordu; bacakları kesilmiş, kendisinin değilmiş gibiydi. “Yorgunluktan ölmeyeyim sakın?” diye düşündü Pahom ve dehşete kapıldı.

    Ölmekten korksa da durmak gelmiyordu elinden. “Bu kadar koştuktan sonra durursam aptal derler,” diye düşündü. Koştu, koştu… Şihana iyice yaklaştı; Başkurtların onu gayrete getirmek için bağırıp çağırdığını, ıslık çaldıklarını bile duydu. Bu bağırışlar yüreğini tutuşturdu. Var gücüyle koştu; güneş ufka iyice yaklaşmış, hafifçe dumanlanmış ve kan kırmızısı kocaman bir daireye dönmüştü. Neredeyse batacaktı. Güneş batmak üzereydi ama şihan da uzak değildi. Pahom artık şihanın üzerinden acele etmesi için ona el sallayan insanları açıkça görüyordu. Üzerinde para bulunan tilki kürkü başlığı gördü; sonra da yere oturmuş göbeğini tuta tuta gülen reisi. Rüyasını hatırladı Pahom. “Toprak çok,” diye düşündü, “Ama Tanrı üzerinde yaşamama izin verecek mi bakalım? Ah harap ettim kendimi, yetişemeyeceğim!”

    Pahom güneşe bir göz attı; ufka erişmiş, bir ucu kaybolmuştu, diğer ucuysa ufuk çizgisiyle kesilmiş gibi yukarıdaydı. Pahom son gücünü toplayıp ileri atıldı, müthiş bir çabayla bacaklarına hâkim olmaya çalışıyordu; neredeyse düşecekti. Tam şihana varmıştı ki hava kararıverdi. Bir inilti koyverdi Pahom, “Çabam boşa gitti,” diye düşündü. Durmak istedi ama Başkurtların bağrışlarını duydu ve şihanın eteklerinden batmış gibi görünen güneşin yukarıdan hâlâ görülebileceğini hatırladı. Bir soluk alıp şihanın üstüne koştu. Şihanın üstü aydınlıktı hâlâ. Pahom başlığı gördü. Reis başlığın yanı başında göbeğini tuta tuta gülüyordu. Pahom yine rüyasını hatırladı, inledi, dizlerinin bağı çözüldü, öne doğru düştü; elini uzatıp başlığa dokundu.
    — Aferin! diye bağırdı reis. Bir sürü toprağın oldu!
    Pahom’un uşağı hemen yanına koştu, onu tutup kaldırmak istedi. Fakat Pahom’un ağzından kan sızıyordu, ölmüştü.
    Başkurtlar dillerini şaklattılar, Pahom’a acımışlardı.
    Uşak küreği aldı, tam Pahom’a göre bir mezar kazdı: Üç arşınlık toprak parçası yetti Pahom’a” İşte vurgulanmak istenilen, doyumsuzluk hissi ne güzel de anlatılmış bu hikâyede. Bu hikâyede ki ana tema ise, İnsanda ki doyumsuzluk hissi.

    → İlyas: Bu hikâyede vaktiyle çok zengin olan, İlyas’ın yaşadığı olaylar anlatılıyor. Zenginliği tüm halkın dilinde olan İlyas’ın, yaşantısı herkes tarafından kıskanılıyor ve özeniliyordu. Zaman geçtikçe İlyas’ın, maddi durumu kötüleşmeye başladı. Elinde ne varsa kaybetti. Arık İlyas, fakir biri olarak tanınmaya başladı. Yakın bir arkadaşı, ona kendi evinde hizmetçilik yapması teklifini söyledi. İlyas’ın zoruna gitse de, bu durumu kabul etmek zorundaydı.

    Teklifi kabul ederek, karısını da alıp arkadaşının evinde hizmetçilik yapmaya başladılar. Zaman akıp geçerken, İlyas ve karısı Zengin’ken yaşayamadığı huzuru ve sevgiyi şimdilerde yaşamaya başlamıştı. Bir gün çalıştıkları eve, bir misafir geldi. Misafir İlyas’ın, evde hizmetçi olarak çalıştığını duyunca, şaşkınlığını gizleyemedi. Ev sahibinden İlyas’ı ve karısını çağırmasını istedi.

    İlyas ve karısı odaya geldiler ve misafir şu soruyu sordu: “Ne oldu da bu hallere düştünüz?” İlyas olanları anlattı. Misafir bir soru daha yöneltti, İlyas ve karısına: “Peki şu an mutlumsunuz?” İlyas’ın yüzünde bir tebessüm oluştu. Bu sorunun cevabını, karım versin diyerek yanıtladı. Misafir aynı soruyu İlyas’ın karısına sordu.

    Kadın şöyle cevapladı: “Evet mutluyuz, hem de hiç yaşamadığımız kadar huzurlu ve mutluyuz. Zenginken kocamla bir saat bile huzurumuz yoktu. Sürekli iş tantanası, daha fazla kazanç için çalışmak, işçileri sürekli kontrol altında tutmak yani anlayacağınız, yatarken bile iş düşünüyorduk. Şimdi öyle değil, karnımızı doyuracak bir kazanca sahibiz. Eski kadar zengin değiliz, lakin huzurlu ve mutluyuz. Kocam İlyas ile birbirimize daha fazla vakit ayırıyoruz.

    Artık ikimizde birbirimize, hak ettiği değeri veriyoruz…” Bu hikâyede ki ana tema ise, maddi durumun huzur ve mutluluk getirmeyeceği vesselam.

    Evet, hikâyeleri ’de inceledikten sonra, gelelim ‘İnsan neyle yaşar?’ Sorusunun cevabına. Benim kitaptan yola çıkarak varacağım cevap şudur: ‘İnsan inanç ile yaşar vesselam.’

    Saygılarımla…
  • https://youtu.be/GJYhlTEh14A

    “Yaşayıp gidiyoruz bir tane hayatta aslında kendim söylemiyorum bunu bir edebiyatçı arkadaşımdan ödünç alıyorum. “bir hırkadır giydiğimiz başkalarının çıkardığı” 

    Bizden önce hayatlar vardı bizden sonra da hayatlar olacak, biz arada bir yerde bir hayat yaşıyoruz, sabra ihtiyaç var anlamak için, zamana ihtiyaç var, ama en çokta şunu bilmeye ihtiyaç var, bir semt adı değildir usta varamazsınız, belki ulaşılacak bir mertebedir, ulaşamazsınız onu anladığınızda belki ustalaşmaya başlarsınız, işini en iyi yapan insan demek usta, ama aynı zamanda çırağı olmayana usta denir mi, ustası olmayana çırak denir mi hayatın ta kendisi gibi gece ve gündüz gibi biri varsa diğeri de var biri yoksa diğerinin adı bile yok usta diyince en çok çırağı hissediyorum çırak deyince de bir usta arıyorum, zamana bakıyorum kolumdaki saatle duvardakiyle masadakiyle ya da dönen mevsimlerle geçen haftalarla aylarla yıllarla doğum günleriyle, diyorlar ki büyüyorsun, yaşlanıyorsun, yaşlanmak yaş almak demek aslında, yaş almak biraz daha içini doldurmaktır, biraz daha emek demek, usta işini en iyi yapan insan demek, o zaman sen de her ne yapıyorsan, yaşıyorsan iyi yaşa, yemek yiyorsan eğer çok güzel yemeye çalış, hayat geçiyor ve bize ait bir tane var, kendi hayatımızın ustası olmak amacımız, en büyük ihtiyacımız ya da.."


    “Şimdi aslında bana sorarsan usta diye bir şey yokta, ustalığı anlayan adamlar var, mesela ustalığı anlamak ne demektir biliyor musun, ustalığı anlamak için kültürlü olman lazım, o kültürün sahibi isen zaten anlıyorsun demektir işi, ondan sonra sana bir dünya görüşün de varsa onun içinde seçme payı verir, öyle ki yani her şey kültüre dayanıyor, boş bir sergi düşün, bana bir sergi yapabilir misin hiçbir şey anlatmayan, bir tek çizgi bile koysan bölücülük demektir, bir tek duvar örmek demek insanları ikiye bölmektir, yani böyle şeyler vardır dünyada, bütün bunları farkına varmak lazım ve ondan sonra fotoğraf çekmen lazım, bir köşeden bir adamın geçmesini bilmem ne kadar zaman beklemişidir, istemişimdir oradan bir şey geçsin, hatta adam yetmemiştir yanında bir de kör köpek olsa derim, fotoğraf öyle düşünüldüğü gibi boş hava da bir şey değildir, biz devrimizin tarihini yazmaktayız, kimler yani benim gibi foto muhabirleri, dökümantasyoncular, yani ne bileyim insan hayatını kayda geçiren adamlar, yani bizler yaşadığımız devrin aynasını gelecek asırlara taşıyan malzemeyi kullanıyoruz, bu oldukça mühim bir şeydir, bu tarihtir, tarih.”

    “Eğer birinin bir hedefi varsa o hedefe gitmek için, kendisini hayal tarlasında, şurası yani, bir fotoğraf bir resim bir yol bir güzergah belirlediyse aslında o kadar da zor değil beklemek. Ben bir hikaye biliyorum. Çoook çok eskiden çağlar öncesinden bir düstur hikayesi bu aslında, zamanı anlatan sadakati anlatan sabrın ne olduğunu anlatan; demlenmenin yani; bi hikaye, beş sene sustururlarmış ustalar çıraklarını, bütün düşüncelerini bütün sohbetleri bütün var olanı dinledikten sonra tek bir soru hakları varmış , neden diye sormak o da. Ama neden diye sordukları zamanda meselenin tam dair nedeni bulmaları gerekirmiş, doğru yeri bulmayan da tekrar birinci derse geri dönermiş, sabır çok ustalaştırır insanı.”


    “Ustalık diyince hemen üç kavram geliyor akla, zaman, sabır, bir de sadakat, zaman ben ne yaparsam odur, onu nasıl değerlendirirsem, nasıl öldürürsem, nasıl alırsam, nasıl yok edersem, nasıl yaratırsam zaman odur, zamanın yok edemediği hiçbir kötülük yoktur diyor macbeth, ya da hamlet şöyle söylüyor, zamanın görkemi yalanını maskesini düşürür gerçeği ortaya çıkarır, ama yahya kemal de vakit üzerine çok güzel bir şey söylemiş, aheste çek kürekleri mehtap uyanmasın , yani geçmiş geçen, ya da gelecek vakitlere çok ta önem vermeden aheste çek kürekleri demiş, sadakat o çok önemli, ama en önemlisi insanın başkasına değil galiba kendine sadık olabilmesi, yani ilkelerinden vazgeçmemesi, yani sadakat insanın kendisiyle barışık olmasıyla dürüst olmasıyla ilgili bir şey.

    Çünkü neden diyeceksiniz, bir ustanın bir lafı var, tepeye kuşları çok rahat konarmış, ve kondukları gibi de giderlermiş, ama sürüngenler o tepeye o varoşa öylesine emekle kanırta kanırta ağır ağır çıkarlarmış ki o tepeye vardıklarında onları oradan koparmak pek kolay olamazmış, kim bilir belki ustalık böyle başlıyor.”