• Ey türk kadını Hayatta bitmeyen birşey varsa oda ev işi. 😂👊
  • 1- Sokakta erkekler gibi rahatça kahkalar atarak gülerlerse "hafif kadın" olmakla suçlanabilirler.
    2- Gece belli bir saatten sonra sokaktalarsa "aranıyor" olmakla suçlanabilirler.
    3- Pek çok erkeğin yaptığı gibi evlilik dışı cinsel ilişki yaşarlarsa "namussuz" olmakla suçlanabilirler.
    4- Eşlerinden, sevgililerinden ya da babalarından dayak yerlerse "kaşınmış" olmakla suçlanabilirler.
    5- Metroda erkekler gibi bacaklarını iyice iki yana açıp otururlarsa "terbiyesiz kadın" olmakla suçlanabilirler.


    6- Hemcinsleriyle gece eğlenmeye gider, üstüne bir de alkol alılarsa, "bir kadına yakışmayan hareketlerde bulunmakla" suçlanabilirler.
    7- Biraz dekolte giydiklerinde "yollu" olmakla suçlanabilirler.
    8- Canları kocaları ya da sevgilileriyle sevişmek istemezse "görevlerini yerine getirmemekle" suçlanabilirler.
    9- Eğer bir işyerinde herhangi bir işi bir erkekten daha iyi yapıyorlarsa "fazla hırslı" olmakla suçlanabilirler.
    10- Bir işyerinde erkeklerden daha fazla maaş alıyor ya da onlardan daha iyi bir terfi kazanıyorsa "patronla aralarında bir şeyler olduğu" iddiasıyla suçlanabilirler.
    11- Sınıfta bir erkekten başarılıysa hoca tarafından "kayırılıyor olmakla suçlanabilirler.
    12- Seks hakkında topluluk içinde erkekler gibi rahatça konuşurlarsa "orospu" olmakla suçlanabilirler.
    13- Erkeklerin çoğu gibi yemek, ütü, temizlik gibi ev işlerini yapmaktan hoşlanmıyorlarsa "kadınlık görevlerini yerine getirmiyor" olmakla suçlanabilirler.
    14- İş yerinde mobbinge uğrarlarsa "hak etmiş" olmakla suçlanabilirler.
    15- Bir barda ya da gece vakti ıssız bir sokakta tacize uğrarlarsa "orada ne işi varmış" denilerek suçlanabilirler.
    16- Her ne sebeple olursa olsun boşanırlarsa "kim bilir neler yaptı da adam bunu boşadı" denilerek suçlanabilirler.
    17- Evlenmek isterlerse "koca meraklısı", istemezlerse "maymun iştahlı" olmakla suçlanabilirler.


    18- Maddi durumlar biraz iyiye giderse ya da zaten iyiyse, bunu "kadınlıklarını kullanarak elde etmiş olmakla" suçlanabilirler.
    19- Makyaj yapmazlarsa, saçlarını kısa kestirirlerse veya kıllarını almamayı tercih ederlerse "erkek gibi görünmekle" suçlanabilirler.
    20- Bir erkeği reddettiklerinde, o erkek tarafından akla hayale gelmeyecek şeylerle suçlanabilirler.
    21- Tek başına yaşamaya karar verdiklerinde ya da tek başına eve çıktıklarında "bir işler karıştırmakla" suçlanabilirler.
    22- Kendi ayakları üzerinde durmak için kendi paralarını kazanmak isterlerse "gözü yüksekte olmakla" suçlanabilirler.
    23- Karşı cinsten arkadaşlarıyla vakit geçirmeyi seviyorlarsa "erkekçi olmakla" suçlanabilirler.
    24- Kadın kadına vakit geçirmeyi tercih ediyorlarsa, "başlarında bir erkek olmadan ne yapıyorlar" diyerek suçlanabilirler.
    25- Bir erkekle samimi olursa "niyeti bozuk", mesafeli durursa "kendini beğenmiş, soğuk nevale" olmakla suçlanabilirler.

    Bonus: Trafik kazası yaparlarsa "kadın" olmakla suçlanabilirler.
  • BU TOPLUMUN ANLADIĞI MANADA … NAMAZIN GÜNLÜK … AYLIK … YILLIK … KAZASI DİYE BİR ŞEY VAR MI … ? … !!!

    VEYA DA … BU TOPLUMUN … NAMAZI TERK ETMEK İÇİN ÖNE SÜRDÜĞÜ MAZERETLERİ … İSLAM MAZERET OLARAK KABUL EDİYOR MU …. ? … !!!

    Değerli kardeşlerim … ! unutmayalım ki İnsanoğlu,“ la ilahe illallah ” sözüyle yaradanının varlığına, birliğine ve O’nun İlahlığına şehadet ettikten sonra muhakkakki Rabbinin önünde boyun eğme ve O’na itaat etme mecburiyeti vardır… Taki kullanmış olduğu “ la ilahe illallah ” sözünün gerçek manası yerini bulmuş olsun…

    Kulun, “ la ilahe illallah ” şehadetinden sonra Rabbine takdim ecedeği en azim ibadeti ise Namazıdır… Uyku, unutma ve ay hali hariç kim bu ibadeti bilerek terk ederse şüphesiz ki İslamdan çıkıp şirk ve küfre düşmüş olur… Ki bu konuda yığınlarca delil vardır…

    İslam, Namaz ibadetinin üzerinde çok ciddi bir şekilde durmuş ve hatta kulun kıyamet günü ilk hesabını vereceği amelinin de Namaz olduğunu haber vermiştir…

    "..... عن عبد الله بن قرْط رضي الله عنه قال : قال رسول الله صلى الله عليه وسلم : أول ما يحاسب عليه العبد يوم القيامة الصلاة ، فإن صلحت صلح سائر عمله وإن فسدت فسد سائر عمله

    { … Rasulullah s.a.v şöyle buyurdular : Kulun, kıyamet gününde ilk hesabını vereceği ameli “ namazıdır “ . Eğer namazından salah bulursa, sair amellerinden de salah bulur. Eğer namazı ifsad olmuş ise, sair amelleri de ifsad olur. }

    Taberani Mu’cemul Kebir : 10435.n - Ahmed : 4 / 103 - el Albani Silsiletü’s Sahiha : 1358 - 1748.n - Sahih’i Terğib ve Terhib : 376.n

    Değerli kardeşlerim … ! bu konuda üzülerek şunu ifade edebilirim ki ; Namaz gibi azim bir ibadetin bilinçli bir şekilde terk edilmesiyle şirk ve küfre düşüleceğini anlatan birçok delillere rağmen, meseleyi hala sağa sola çekerek, bunun şirk ve küfür olmayacağını savunanlar olmuştur …

    Hatta bir takım te’villerle bu ibadeti, “ Nasıl olsa kaza ederim “ diyerek terk edenler olduğu gibi … “ Nasıl olsa kaza edersiniz “ diyerek cahilce fetvalar neticesinde terk edilen bu namazları günlük, aylık, yıllık, hatta seneler sonra kaza etmeye çalışan insanlar da yaygınlaşmıştır…

    Şimdi bu noktada duruyor ve şöyle bir soru soruyoruz … Acaba gerçekten onların iddia ettiği gibi, Namazı bilinçli bir şekilde vaktinden çıkarıpta onu başka bir zamanda eda edebilir mi bir Müslüman … ?

    Akşama kadar iş-güc bahanesiyle terk edilen namazlar, acaba akşam olunca hepsi bir arada kılınabilir mi … ?

    Veya da ; - yine bu insanların iddia ettikleri ve yaptıkları gibi – 10 – 15 sene namaz kılmayıpta, seneler sonra bu namazları kaza edebilir mi bir Müslüman … ?

    İşte bu dersimizde bu konudan bahsedip meselenin Kur’an ve Sünnet çizgisinde meşru olup olmadığına bakacağız… Çünkü biraz önce de ifade ettiğimiz gibi, bu konu gerçekten çok hassas ve önemli bir konudur…

    Değerli kardeşlerim … ! meseleye namazın terkiyle alakalı bilinen gerçekleri hatırlatarak girecek olursak, konu daha da güzel anlaşılacaktır inşaAllah … Bu gerçeklerden bir tanesi de bilindiği gibi, bir vakit de olsa namazı bilerek terk eden kimsenin bütün amellerinin iptal olacağıdır.

    وقال أبو الدرداء‏ :‏ قال رسول الله صلى الله عليه وسلم‏ :" ‏من ترك الصلاة متعمداً فقد حبط عمله‏ " ‏‏ ‏
    ‏رواه أحمد ورجاله رجال الصحيح‏.‏

    { … Ebû'd-Derda r.a'dan. O şöyle dedi : Allah Rasulü s.a.v buyurdu ki : " Her kim ki bilerek namazı terkederse bütün amellerini ibtal etmiştir." }

    Bu Hadis'i Ahmed Müsned'in de rivayet etmiştir. Heysemi Mecmau'z-Zevaid de bu rivayetin ravileri Sahih'in ravileridir demiştir.

    Heysemi Mecmau’z Zevaid : 1 / 295 . 1639.n

    “ ..... أن أبا المليح حدثه قال : كنا مع بريدة في يوم ذي غيم، فقال: بكروا بالصلاة فإن النبي صلى الله عليه وسلم قال : من ترك صلاة العصر حبط عمله "

    { … Ebu’l Melih’den,şöyle dedi : Biz Bureyde r.a ile bulutlu bir günde gazada bulunuyorduk. Bureyde r.a bize hitaben şöyle dedi : İkindi namazını vaktinde kılınız, çünkü Rasulullah s.a.v buyurdular ki : “ Kim ikindi namazını terk ederse onun bütün amelleri boşa gitmiştir “ }

    Buhari : 2.c.617.s - Nesei : 1.c.473.n

    Öyleyse ey Müslüman … ! Durum bu kadar ciddi iken Namazı bilinçli olarak nasıl terk edebilirsin ki …? … Veya başka bir ifadeyle ; terki olmayan bir amelin kazası nasıl yapılabilir ki … ?

    Ben her şeyden önce Müslüman kardeşlerimin dikkatine şunu sunmak istiyorum :

    “ Eğer bir müslümanın bilinçli olarak terk ettiği namazının kazası olmuş olsaydı, kadınlar ay hali gördüklerinde terk ettikleri namazlarını temizlendikten sonra kaza ederlerdi. Çünkü bilindiği gibi kadın hastalandığı zaman namazı da orocu da terk eder. “

    Ama İslam, kadınların temizlendikten sonra oruçlarını kaza etmelerini emretmiş, Namazlarını ise kaza etmelerini emretmemiştir…

    { … Ebu Said el-Hudri r.a’dan. Rasulullah s.a.v : … Kadın hayız gördüğü zaman namaz da kılmaz oruç ta tutmaz ………… }

    Buhari : 4.c.1820.s

    { … Aişe r.anha’dan. Şöyle demiştir : Biz, peygamber s.a.v’in yanında iken ramazanda adet görürdük. Temizlendikten sonra bize orucu kaza etmemizi emrederdi. }

    İbni Mace : 4.c.1670.n

    { … Muaze el-Adevi r.a’dan rivayet edildiğine göre kadının biri Aişe r.anha’ya : “ Hayız gören bir kadın namazı kaza edecek mi ? “ diye soru sordu. Aişe r.anha : “ Sen harurilerden misin ? . Biz Rasulullah s.a.v’in yanında hayız gördüyümüz zamanlarda namaz kılmazdık ve kazasıyla da emrolunmazdık “ diye cevap verdi. }

    Tirmizi : 1.c.130.n - Nesei : 1.c.381.n

    Görüldüğü gibi zikredilen bu delillerde, namaz gibi azim bir ibadet terkedilmesine rağmen – ki hanımların bunu terk etmelerini zaten İslam emrediyor – temizlik sonrasında eda edilmesi kendilerinden istenmemiştir.

    Bunun nedeni ise, şer’i özür olmadan bir müslümanın bilinçli bir şekilde Namazını asla terk edemeyeceğidir…

    Şer’i özür ise, insanların belirlediği şeyler değil , İslam’ın belirlediği şeylerdir… Bunlar da ; kadınlarda hastalanma - yani ay hali - , Umumen kadın ve erkeklerde ise, uyuma ve unutma halidir… Bunların haricinde hiçbir mazeret, Namazın terki için özür kabul edilmez.

    Basiretli bir müslümanın bu hususta şu kaideyi asla aklından çıkarmaması gerekir… O da ; “ Allah indindeki özrün tayini, insanların seçtikleri ile değil , Allah’ın seçtikleri iledir.”

    Yani, özür ancak Allah’ın belirlediği şeylerdir… Dolayısıyla bizim özür olarak gördüğümüz veya belirlediğimiz şeyler, Allah katında özür olarak kabul edilmez,

    Öyleyse tekrar altını çizerek ifade edelim ki, bu hususta bir Müslüman için özür ancak, “ ay hali “ “ unutma hali “ ve “ uyku hali “ dir.

    Ay hali olan kadının namazı terk edeceği ve bu halinin de şer’i bir özür olduğu, biraz önce zikredilen delillerde anlatılmıştır… Şimdi ise Uyku ve unutma halinin şer’i özür olduğunu anlatan delilleri zikredelim…

    … عن أنس بن مالك ؛ أن رسول الله صلى الله عليه وسلم قال :من نسي صلاة فليصلها إذا ذكرها. لا كفارة لها إلا ذلك .

    { … Enes İbni Malik r.a’dan. Rasulullah s.a.v buyurdular ki : Her kim bir namazı kılmayı unutursa onu hatırladığında kılsın. Onun bundan başka kefareti yoktur. }

    Buhari : 2..648.s – Müslim : 2.c.684.n

    …. “ عن أنس بن مالك قال: قال نبي الله صلى الله عليه وسلم " من نسي صلاة أو نام عنها ، فكفارتها أن يصليها إذا ذكرها

    “ … Enes İbni Malik r.a’dan. Rasulullah s.a.v dedi ki : Her kim bir namazı kılmayı unutur veya onu uyuyarak kaçırırsa, artık o namazın kefareti, hatırladığında - veya uyandığında - onu kılmasıdır. }

    Müslim : 2.c. 684 / 315.n

    { … Ebu Katade r.a dedi ki : Rasulullah s.a.v şöyle buyurdular : “ …… Dikkat edin ! şu muhakkak ki uyku ile namaz kaçırmakta bir taksirat yoktur. Taksirat ancak diğer bir namaz vakti girinceye kadar namazını kılmayan için vardır. Binaenaleyh her kim vakti çıkana kadar bir namazdan uyku sebebiyle gafil olursa, uyandığında bu namazı kılsın. Ertesi gün olduğunda ise, o namazı kendi vakti içerisinde kılsın …… }

    Müslim : 2.C.681.N - Tirmizi : 1.C.177.N – Ebu Davud : 1.C.437. N - Nesei : 1.C.615.N – İbni Mace : 2.C.698. n - Ahmed : 5 / 298 - İbni Huzeyme : 989 - İbni Hibban : 1460 - Abdurrezzak : 2240 – Dare kutni : 1/386 - Beyhaki : 1/376

    Bu delillerde de açıkça görüldüğü gibi, Allah Rasulü s.a.v uyku ve unutmayı şer’i özür kabul etmiş ve bu sebeplerden dolayı kılınamayan namaza da, uyanmayı ve hatırlamayı vakit tayin etmiştir…

    ALLAH’U TEALA SAVAŞTA BİLE NAMAZ KILMAYI EMRETMEKTEDİR …

    Değerli Müslümanlar … ! unutmayalım ki Allah’u Teala savaş gibi ölüm korkusunun yaşandığı en şiddetli bir ortamda bile Müslümanlara cemaatle Namaz kılmalarını emretmiştir…

    Rabbimiz bu hususta kerim kitabında şöyle buyurmaktadır :

    وَإِذَا كُنتَ فِيهِمْ فَأَقَمْتَ لَهُمُ الصَّلاَةَ فَلْتَقُمْ طَآئِفَةٌ مِّنْهُم مَّعَكَ وَلْيَأْخُذُواْ أَسْلِحَتَهُمْ فَإِذَا سَجَدُواْ فَلْيَكُونُواْ مِن وَرَآئِكُمْ وَلْتَأْتِ طَآئِفَةٌ أُخْرَى لَمْ يُصَلُّواْ فَلْيُصَلُّواْ مَعَكَ وَلْيَأْخُذُواْ حِذْرَهُمْ وَأَسْلِحَتَهُمْ وَدَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ لَوْ تَغْفُلُونَ عَنْ أَسْلِحَتِكُمْ وَأَمْتِعَتِكُمْ فَيَمِيلُونَ عَلَيْكُم مَّيْلَةً وَاحِدَةً وَلاَ جُنَاحَ عَلَيْكُمْ إِن كَانَ بِكُمْ أَذًى مِّن مَّطَرٍ أَوْ كُنتُم مَّرْ ضَى أَن تَضَعُواْ أَسْلِحَتَكُمْ وَخُذُواْ حِذْرَكُمْ إِنَّ اللّهَ أَعَدَّ لِلْكَافِرِينَ عَذَاباً مُّهِيناً

    “ İçlerinde olup onlara namazı kıldırdığında, onlardan bir grup, seninle birlikte namaza dursun ve silahlarını da yanlarına alsın ; böylece onlar secde ettiklerinde, arkalarınızda olsunlar. Namazlarını kılmayan diğer grup gelip seninle namaz kılsınlar, onlar da korunma araçlarını ve silahlarını yanlarına alsınlar. Küfredenler, size apansız bir baskın yapabilmek için, sizin silahlarınızdan ve emtianız - yani, erzak ve mühimmatınızdan - ayrılmış olmanızı isterler. Yağmur dolayısıyla bir güçlüğünüz varsa veya hastaysanız, silahlarınızı bırakmanızda size bir sorumluluk yoktur. Korunma tedbirlerinizi alın. Şüphesiz, Allah kafirler için aşağılatıcı bir azab hazırlamıştır. “

    Nisa : 102.Ay.

    Şimdi hazır yeri gelmişken sormak gerekir ; acaba bugün Namazlarını terk edenlerin bundan daha önemli bir mazeretleri olabilir mi … ?

    El cevap : elbette ki olamaz … Öyleyse düşünmemiz gerekmez mi …? Allah’u Teala savaş gibi vahim bir ortamı dahi Namazı terk etmek için bir mazeret kabul etmezken, bizler nasıl olurda havadan sudan şeyleri kendimize mazeret kabul ederek namazı terk ederiz… ?

    Acaba bizim mazeret diye öne sürdüğümüz şeyleri Allah’u Teala mazeret olarak kabul eder mi … ? Elbette ki etmez… Neden … ? Çünkü Rabbimiz nelerin mazeret olacağını Rasulünün dili ile bizlere beyan etmiştir… Onları ise az önce okumuştuk…

    Eğer Allah Rasulü s.a.v’in Hendek savaşında birkaç namazı güneşin batımından sonra kılmasını, namazın kaza edileceğine delil sayanlar varsa, bunların bu iddialarına da birçok yönden reddiye vardır.

    BİRİNCİSİ : Her şeyden önce bu namazların vaktinin dışında kılınma sebebi ihmal değil, o anki savaşın şiddetiydi…

    Bundan dolayıdır ki Allah Rasulü s.a.v o gün onlara şu şekilde beddua etmiştir :

    " ملأ الله قبورهم وبيوتهم نارا. كما حبسونا وشغلونا عن الصلاة الوسطى . حتى غابت الشمس".

    “ Allah onların kabirlerini ve evlerini ateş doldursun . Zira onlar, ta güneşin batışına kadar bizi hapsettiler ve ikindi Namazını kılmaktan alıkoydular. “

    Müslim : 2.c.627.n

    İKİNCİSİ : Korku Namazı ile ilgili Ayet henüz nazil olmamıştı… Yani, Müslümanlar savaşta dahi olsalar Namazlarını mutlaka kılmaları gerektiğini anlatan Ayet henüz inmemişti o zaman... Bundan dolayıdır ki, konu ile alakalı Ayet’lerin inzalinden sonra Allah Rasulü s.a.v ve onun ashabı, savaşta dahi Namazlarını kılmışlar ve onu vaktin dışına asla çıkarmamışlardır…

    { … Rasulullah s.a.v ile beraber Zatu’r Rika gününde korku namazı kılanlardan Sehl İbni Hamse şöyle anlatıyor : “ Askerin bir kısmı Rasulullah s.a.v ile beraber Namaz için saf bağladı. Öbür kısmı da düşmanın karşısında saf bağladı. Rasulullah kendisi ile beraber bulunanlara bir rekat kıldırdı. Sonra Rasulullah s.a.v ayakta sabit kaldı. Kendisi ile beraber bir rekat kılanlar kendi başlarına kılarak tamamladılar. Sonra çekildiler ve düşmanın yüzüne karşı saf bağladılar. Ve öbür taife gelip Rasulullah’ın geri kalan bir rekat Namazını onunla birlikte kıldılar. Sonra Rasulullah s.a.v oturmakta devam etti. Cemaat da bir rekat kendi başlarına kılıp tamamladılar. Sonra Rasulullah bunlarla beraber selam verdi.” }

    Müslim : 2.c.842.n

    ÜÇÜNCÜSÜ : Bu olay, savaş sebebiyle kılınamayan Namazın kaza edileceğine de delil olamaz… Neden …? Çünkü ümmet ilk defa böyle bir sıkıntıyla karşı karşıya gelmişlerdi ... Dolayısıyla, böyle anlarda Namazı nasıl eda edeceklerini de bilmiyorlardı. Ne zaman ki Allah’u Azze ve Celle bu gibi durumlarda Namazın nasıl kılınacağını Rasulüne vayyetti, artık bundan sonra vahyin doğrultusunda hareket edilmiştir…

    { … Ebî Sa'îd el-Hudrî'den, O da babasından haber verdi ki, O şöyle dedi : Hendek Savaşında, geceden uzun bir zaman geçinceye kadar - Namaz kılmaktan - alıkonulduk. Nihayet bize kifayet edildi, - yani biz, savaştan kurtarıldık - Bu, yüce Allah'ın şu sözünde - açıklanan durumdadır - : " Allah savaşta - yardımıyla - müminlere yetti. Allah güçlüdür, üstündür " Bunun üzerine Peygamber s.a.v Bilâl'i çağırdı ve O'na emretti de, O kamet getirdi de öğle Namazını kıldırdı ve onu, vaktinde kıldırdığı gibi güzelce edâ etti. Sonra O'na emretti de ikindi Namazı için kamet getirdi, O da onu kıldırdı. Sonra O'na emretti de akşam Namazı için kamet getirdi, O da onu kıldırdı. Sonra O'na emretti de yatsı Namazı için kamet getirdi, O da onu kıldırdı. Bu - olay - ; " Fakat bir tehlikeden korkarsanız, yaya yahut binmiş olarak kılın " Ayetinin inmesinden önce olmuştu. }

    Ahmed : 3 / 67 . 11250.n - Darimi : 3.c.1532.n - Tirmizi : 1.c.179.n

    DÖRDÜNCÜSÜ : Bilindiği gibi ibadetlerde asıl olan taabbudiliktir…Yani, bir ibadet Allah’ın istediği ve Rasulünün de gösterdiği şekilde yapılır. Dolayısıyla, Namaz hususunda her şey en ince ayrıntısına varana kadar tarif edilmişken, insanların kendi kafalarına göre öne sürdükleri tarifler ve mazeretler asla kabul edilemez.

    Özellikle namazın terki için kabul edilen şer’i özürler İslam tarafından anlatılmışken, hiç kimse kendi kafasına göre özür tayin edip, namazını nilinçli bir şekilde terkedemez…

    BEŞİNCİSİ : Sohbetimizin başında da zikrettiğimiz gibi ; “ Allah indindeki özrün tayini, insanların seçtikleri ile değil , Allah’ın seçtikleri iledir.”

    Yani, bizim özür olarak gördüğümüz veya belirlediğimiz şeyler Allah katında özür kabul edilmez, özür kabul edilecek şeyler ancak Allah’ın belirlediği şeylerdir…

    Öyleyse tekrar altını çizerek ifade edelim ki, bu hususta bir Müslüman için özür ancak, “ ay hali “ “ unutma hali “ ve “ uyku hali “ dir… Bunun haricinde hiçbir özür, şer’i bir özür kabul edilmez.

    Hulasa, sözü daha fazla uzatmaya gerek yoktur… Benim bu hususta problemi olan insanlara nasihatim şudur :

    “ … Unutmayın ki Namaz, insanın kıyamet günü hesabını vereceği ilk amelidir. Eğer Namaz hususunda hesabınız kolay olursa, sair amelleriniz hususunda da hesabınız kolay olacaktır. Eğer Namaz konusunda sınıfı geçemez iseniz unutmayın ki, diğer ameller hususunda da sınıfı geçemeyeceksinizdir… “

    “ … Öyleyse hiç vakit kaybetmeden Allah’ın Kitabına ve Rasulü’nün sünnetine koşun … Ve sakın bu konularda Radyo ve televizyonlarda şarlatanlık yapanlara da aldanmayın… Çünkü bu zavallı kağıt karalama alimleri, hiçbir delile dayanmadan sizlere gülük, aylık, yıllık, hatta 10-15 senelik de olsa, Namazın kazasından bahsedeceklerdir … “

    Sizler Allah Rasulü s.a.v’in şu hadisi şeriflerine güvenerek Allah’a yönelin ve Namazınıza başlayın… Eğer Namazınızı ara sıra da olsa ihmal ediyor idiyseniz, sakın bundan sonra Namazınızı şer’i bir özür olmadan terk etmeyiniz.

    Bakınız Allah Rasulü s.a.v ne buyurmaktadır :

    “ Adem oğullarının hepsi günah işler, günah işleyenlarin en hayırlısı ise çokça tevbe edenlerdir “

    İbni Mace : 10.c.4251.n

    "... قَالَ رَسثولً اللهِ صلى الله عليه وسلم : التَّائِبُ مِنَ الذَّنْبِ، كَمَنْ لاَ ذَنْبَ لَهُ

    “ … Allah Rasulü s.a.v yine şöyle buyurmaktadırlar : Günahından tevbe eden kimse, tıpkı günahı olmayan kimse gibidir. “

    İbni Mace : 10.c.4250.n

    Öyleyse bu fırsatı kaçırmadan Rabbine yönel, O’na tevbe et ve Namazına başla… Ve asla onu terk etme.

    Allah’u Azze ve Celle bizlere, hakkı hak bilip ona ittiba eden ve batılı da batıl bilip ondan uzak duran kullarından olmamızı nasip eylesin... Amin

    Vel hamdu lillahi rabbil alemin

    Tacuddin el Bayburdi
  • TURUNCU

    Soğuk bir kış gecesiydi. Doğa; yeni yılı beklemiş gibi biriktirdiği en sert ve soğuk rüzgarını üzerimize fırlatıyor, dişlerimizin gıcırdamasına yetecek kadar donuk bir hava dağıtıyordu. Rüzgarın uğuldayışı boşlukta süzülüp aceleyle yüzümü yalayarak geçiyor ve sırasını sonraki hava akımına bırakıyordu. Oldum olası bu sert ve kuru havadan nefret etmişimdir, yazın kuru sıcağını sevmediğim gibi.
    Tam da böyle bir gecede ellerim cebimde, başım önümde dar sokakların kendine has sessizliği arasından hızla yürürken, havada ayakkabımın yere çarpan sesi, köpeklerin uzaktan duyulan havlama sesleriyle karışıyordu. "Bu köpekler de son zamanlar da çok çoğaldı. Bu soğukta dışarda nasıl durabiliyorlar. Donmamalarına hayret ediyorum. Karınlarını nasıl doyurdukları ise tam bir muamma." diye içimden geçirdim. Soğuktan en az zarar görecek pozisyonu alıp ilerlerken eve ne kadar mesafe kaldığını hesaplıyordum. Ve bu son sokağı da geçip eve yetişiyorum. Merdiveni basamaklayarak bir üst kata tırmanıyorum. Anahtarı alıp kapıyı açıyorum. Tam içeri girecekken gözüme küçücük bir kedi ilişti.

    Küçük, kırmızı ama yer yer sarı çıkan tüyleri onu turuncu gösteriyordu. Minicik henüz iki haftası olmuştu. Boyu yeni doğan bir kedinin iki katı kadarıydı. O an yanından geçen sıradan bir insan onu görseydi kalbinin yumuşamış haliyle şu cümleyi kafasından geçirirdi: Ne kadar pıtırcık bir kedi bu tam da onu besleyip sevebileceğim bir kedicik. Onu hemen bir yerde kıstırıp kandırarak yakalamalıyım. Ama annem izin verir mi hayır muhtemelen vermez ama ben onu ikna etmeyi bilirim.
    -Pisi pisii gelsene buraya pışş pışş heeyy nereye gidiyorsun?
    Ne kadar da hırçın bir kedi bu böyle.

    O an kediciğin, karşısındakini gördüğünde verdiği tepki fotoğraflanabilseydi, şunlar kareye hapsedilebilirdi: sıçrarcasına korkup turuncu tüyleri diken diken olan ve tedirgin gözleri nereye kaçacağını araştırırcasına sağ tarafına bakan kırmızıya özenen bir küçük baş. Dört ayağının uçlarına basıp sırtı esnemiş gibi kalkan bir kedi.

    Ama korkunun getirdiği bir hesap karışıklığıyla duvara doğru koşup kafasını sertçe duvara çarptı. Hiçbirşey olmamış gibi açık olan kapıdan içeri doğru kaçıp gözden kayboldu. Şüphesiz ki kafası acımıştı ama tabiki bunun acısını çekmeye ne vakti ne fırsatı vardı. Bu davranışı, asalak bir insanın kaldırımda dalgınca yürürken tümseğe takılıp sendeleyerek hiçbir şey olmamış gibi yolunda yürümesine benziyordu. Kedilerin, insanların duygularını okuyabildiğini duymuştum, belki de onu yakalayacağımı anladığı için kaçtı. Ya da annesi, insanları iyi tanımış olmalı ki bu yaratıklara güvenilemeyeceğini yavrusuna da tembihlemiş olmalı. İki ihtimalde de kaçmakta haksız sayılmazdı.

    Peşinden içeri daldım dolabın altına, odalara ve balkona baktım yok. Nereye gidebilir bu yaramaz. Banyoya girdim.
    Hahh! burdasın demek. Hemen banyonun kapısını kilitledim. Ellerimi ovuşturup iştahla onu yakalamaya koyuldum. Eğilip iki kolumu açarak bir hamlede bulundum ama son anda elimden kaçırdım. Öyle yaramaz ve yabani ki duvara tırmanıyor resmen. Kare duvarın etrafında dört dönüyor oraya buraya çarpıyordu. Öyle korkup mücadele ediyor ki onu yakalama şevkimi kabartıyor. Bir kaç kovalamacanın ardından sonunda yakaladım turuncuyu. Kapıyı açıp dışarı çıktım. Ama o mu beni yakaladı ben mi onu, anlaması zor bir görüntü vardı. Durmadan çırpınıp kıvranıyor bağırıp çağrıyordu. Küçük ağzıyla parmağıma dişlerini geçirdi. Elimi tırmıklayıp çizikler atmasıyla yere fırlattım onu. Dışarı kaçıp gözden kayboldu. Turuncunun tartaklamasına uğramıştım elim yara bere içinde kaldı.
    - Bunlara ne iyilik yarar ne bişey bu ne böyle canavar mı kedi mi... Zincirlemek lazım bu yaratıkları!
    Girdiği yer, koridora açılan kapının hemen yanındaki asansör boşluğuydu. Zemini sağlam bir tahtayla kaplı, önünde pembemsi kirli mi kirli bir perde vardı. Bu perde; üstten bir iple uçtan uca perdenin içinden çekilip duvara çivilerle asılmıştı.
    Perdeyi elimle çekip baktım ama içerisi bir yığın eski püskü eşyaların atıldığı dağınık bir hırdavatçı yeri gibiydi. Kısacası insanın ruhu gibi dağınık ve karmaşıktı.
    Bu durumda kedi yüzlerce küçük, karanlık ve ulaşılması karmaşık delikten birine girmiş olmalıydı. Gözlerimle onu ararken isteğimin yarısı ona sahip olmaktan vazgeçmiş gibiydi. Ama hırçınlığına rağmen hala sempatik bir kedi.

    O esnada annesi merdivenden yukarı çıkıyordu beni görünce durdu. Bir kötülük sezmiş olacak ki üzerime diktiği gözleriyle donakalmış bekliyordu. "Hayırdır ne yapıyorsun? Bir rahat bırakmadınız bizi." der gibiydi. Bir an ortada bir kabahatin olduğunu ama bunu benim mi onun mu işlediği ayrımına varamadım. Bakışlarında; üzerime atlayıp beni parçalara ayırmak isteyen bir cesaret, aynı zamanda da bir kıpırdanışımla korkup kaçacak bir tedirginlik vardı. Ben kıpırdamadım. O da kaçmadı. Bir müddet bakıştık. Ben dönüp içeri girdim. O asansör boşluğuna.

    Kapıyı açıp içeri girince Vedat belirdi karşımda. Çatık kaşları ve simsiyah gözleri her zamanki gibi yüzünde ciddi bir iz bırakıyordu. Hali ve tavrı da sürekli öyledir, en basit bir işte bile bu katillere özgü bakışları ondan vazgeçmezdi. Ortanın üzerinde, uzun sayılabilecek bir boydadır.
    Kararları sürekli kesindir, kolay kolay tereddüt etmeyen, heyecanlanmayan...
    -Ne yapıyorsun? Dedi umursamadan mutfağa doğru giderken. Arkasına dönüp ne işler çeviriyorsun yine der gibi bir bakış fırlattı.
    + Hiç... Kedi. Dedim ve odaya geçip sobanın yanına kuruldum. O da arkamdan içeri girdi. Koltuğa oturup önünde sehpada duran meyveleri elindeki bıçakla soyarken,
    - Ne kedisi? Dedi. İlgisiz bir tavırla da olsa belli ki konuşmak istiyordu. Bense yerde oturmuş üşümüş ayaklarımı ısıtıyordum. Aynı zamanda kumandayı bulmaya çalışıyordum.

    +Kumanda nerde? Kedi mi? Yakalamaya çalıştım elimden kaçtı. Bana da soy bir tane.
    -Yahu kediyi yakalayıp ne yapacaktın sanki.
    +Uzatsana bir tane, dedim. Sonra kalkıp kendim alırken, hiç yakalınılacak gibi değildi zaten baksana dedim, elimi göstererek.
    - Çizmiş seni iyice, dedi ve dişlerini göstermek istiyormuş gibi ağzını yayarak güldü. Portakalın yarısını ağzıma attım. Karşısındaki koltuğa geçip oturdum.
    -Nankör kediler! Hiç sevmem. Dedi kaşlarını çatıp yüzüne ciddi bir hava vererek. Değer, kıymet bilmezler. Köpek olsa hadi neyse. Benim kangal'ı hatırlamıyor musun? Nereye gitsem peşimden geliyordu.
    - Hatırlamaz mıyım. Ağzını açıp dilini dışarıya sarkıtarak salyalarını akıtmasını unutur muyum hiç. İğrenç! Nefret ediyorum köpeklerden. Dedim tv kanallarını değiştirip umursamadan.
    +Sen ne anlarsın hayvanlardan. Bir kere köpekler sadakatin kitabını yazmış. Sen ne diyorsun? Bir ıslığımla yanımda biter, bir işaretimle ölüme giderdi. Dedi ve dudaklarına eğri bir gülümseme kattı.
    - Sadakat denemez ona düpedüz köle ruhluluk o. Kişiliksiz, gurursuz hayvanlar. Kediler daha sempatik. Umursamaz ve biraz da nihilist bir hava var kedilerde.
    +Yeni bir kangal alıp üzerine salmazsam! Görürsün sen! Dedi gayet ciddi bir edayla.
    --Hayvanseverlik değil senin kardeşim kendini koruma içgüdüsü. Dedim gülerek.
    Sonra birden, şuraya bak yahu! 20 tane kanal var birinde bir bok yok. Deyip çıktım odadan. Elimi yıkadım. İçeri geçecekken,
    --Oğlum! Dışarda kar mı yağıyor baksana, diye seslendi annem.
    Annem 60'ına merdiven dayamış orta boylu klasik ev kadınları gibi geleneksel giyinen, ev işlerini yapmadan duramayan oldukça çalışkan ve orta göbekli şişmanca bir insan.
    Temizlik konusunda oldukça titizdir.
    Sırf zevk için tüm halıları dama serip yıkamışlığı var. Babamın tabiriyle 'köstebek gibi çaışkan maşallah'. Güler yüzlüdür de ama eski bir alışkanlık olsa gerek, sessiz sessiz ve elini ağzına siper ederek güler. Güldüğünü çoğu kez göbeğinin sallanışından anlarız. Tasarruf konusunda da dünyada eşine az rastlanılır bir insan. Hiç bir şeyi israf etmez, ettirmez.
    Hayvanları da sever ama uzaktan.

    Pencereye yaklaşıp buğulanan camı elimle silerek dışarı bakıyorum. Pencereyi açıp elimle yokluyorum. "Yok değilmiş. Yağmur da değil kararsız bir kar sanki. Karın beyazına hasret kaldık be!"
    - Yağmaz oğlum yağmaz. Yağar mı hiç? Burdaki insanlar çok bozuldu herkes faiz yapıyor, kul hakkına giriyor. Kerkenez doluşmuş bura...
    -Ne alakası var anne ya! O zaman çok kar yağan yerler iyi insanlarla mı dolu?
    + E onlar da güneşli günlere hasret oğlum. Dedi. Sessizlik.
    -Sen o bulaşıkları niye elde yıkıyon? Dedim. Cevap yok.
    -Yiyecek bir şey yok mu kediye verecem.
    Buzdolabını açıp,
    +Vallahi bunlar var al, dedi. Makarnayı göstererek.
    -Yer mi ki bunu?
    +Yer yer. Geçen verdiydim yemiş hepsini. Açsa yer. Al. Hava da soğuk zavallılar...
    -Yakalayamadım tutabilsem içerde beslerim.
    +Annesinin sütünü içiyor küçük daha.
    -Ne sütü ya baksana elime, diyerek yemeği alıp malikanelerine götürüp bırakırken, aklımda yapmam gereken bir şey varmış gibi duraklayıp bekledim, ama neydi? Az önce aklımdaydı diye söyleniyordum.Hep öyle olur zaten! Bir şeyi hatırlamak isterken; bir dalganın kumu aşındırıp tekrar geri çekilmesi gibi, aklımıza gelen o şey de birden kaybolur. Böyle dalmışken kapı kapandı. Kapıyı vurdum. Vedat açtı.
    -Kapatma açık kalsın, dedim.
    +İçerisi zaten soğuk. Ne yapıyorsun burada?
    -Kediye birşeyler verdim. Hahh! Gelsene bak şuraya kedi için bir şey kuralım ısınması için. Etrafa göz gezdirmeye başladık. Bir süre sonra vedat damdan seslendi. Çıktım.
    +Bak bu çekmece nasıl? dedi. 5 6 yavru kedinin sığabileceği eskimiş plastik bir çekmeceydi.
    -Tamam. İyi fikir aferin. Sen bırak bana hallederim, deyip çekmecenin içine birkaç bez parçasıyla kamufle ettim. En azından bezin altına yatabilir. Yemeği de içine bırakıp bıraktım oraya. "Bu turuncuyu bir müddet idare eder heralde."
    İçeriye biricik, sıcacık odamın köşesine kıvrılıp tembelliğin tadını çıkara çıkara saatlerce uzanıp telefonumla vakit öldürdüm. Şüphesiz ki kıyasıya hak etmiştim bunu!
    Geç saatlerde kalkıp asansöre baktım. Plan tutmuş. Yavru kedimiz yemeğini yemiş, çekmecenin içine kıvrılmış, annesine sımsıkı sarılmış uyuyor. Annesi beni görünce hafif başını kaldırdı. Hiç de rahatımı bozamam der gibi bir hali vardı. Demek ben de bir şeyleri değiştirebiliyordum. Onları baş başa bırakıp keyifle içeri döndüm. Telefonuma sarıldım.
    Ertesi gün öğlen, yemeğini götürmek için perdeyi araladım. Turuncu, beni görünce eskisi gibi irkilmedi ama bana hala güvenmediğini gösterir gibi küçük bedeniyle evinin duvarından atlayıp arka tarafa doğru gitti.
    Hemingway, ”Kedinin duygusal dürüstlüğü tamdır. İnsanlar çeşitli nedenlerden duygularını saklayabilirler ama bir kedi asla.” derdi ve sanırım haklıydı da.
    Yemeğini yuvasına bırakırken: "Yaramaz kedi amma da nazlısın." dedim. Sonra da neyse en azından eskisi gibi hırçın değil, yumuşamış. Seni arkadaş olmamıza ikna etmeme az kaldı, diye kafamdan geçirdim.
    Ama bu düşüncemde pek samimi olmayacam ki sonraki güne kadar hiç aklıma gelmemişti. Tamamen unutmuştum onu. Sabah uyanıp yüzümü yıkamaya çıktım. "Bugün de çok soğuk, bitmedi arkadaş bu evin soğukluğu." diye içimden geçirip odaya girdim. İçimde bir işi yarım bırakmışım gibi bir his dolaşıyordu. Bu, iştahımı kaçırdı ve kahvaltıdan keyif almadım. Bir iç sıkıntısının getirdiği huzursuzluk içimde belirdi. Neyden kaynaklandığını bilmediğim bu sıkıntı ruhuma öyle yapışmıştı ki, tıpkı arsız bir çocuğun benimle gezintiye çıkmak istemesi gibi peşimi bırakmadan dolaşıyordu. Neydi bu? Havanın soğuk olması mıydı? Hayır. "Evet! dün... dün çok soğuktu bir şey olmuş olmasın Turuncu'ya düşüncesi yanıp söndü aklımda. Asansör boşluğuna doğru yürürken; içimdeki korkuyu ciddiye almak istemiyormuş gibi, "yok canım ne olacak" diye söylene söylene perdeyi hızlıca çekip gözlerimi aşağı doğru kaydırarak baktım. Bakakaldım. Hareketsizce yatıyordu. Bir an inşallah uyuyordur diye düşündüm ama ona doğru eğildiğim her santim bu düşünce varlığını yitiriyordu. Korkunç bir görüntü vardı. Bir süre kıpırdayamayıp gözlerimi ayıramadan ona baktım. Afallamıştım. Uzun süre hissedilen bir şok etkisi yaşadım. Aklımda; bu nasıl oldu, ne zaman, bu kadar erken... benim yüzümden... Neden?.. Düşünceleri birbirini kovaladı. Bu şoktan kurtulmak ister gibi içimi çekip elimi yüzümde gezdirerek kendime gelmeye çalıştım. Çekmeceyi yavaşça kendime doğru çekip iyice yaklaşarak baktım. Gözlerime inanamıyordum. Kaskatı kesilmiş. Ağzı açılmış. Gözlerinin yarısı açık, incecik, ezilmiş, zemine yapışmış gibi duran hareketsiz bir beden... Çok bitkin görünüyordu, çırpınmış ama kimsenin yardımını alamamış gibi bir hali vardı. Uyuyakalınca da kuru soğuğun acımasızlığı küçük ruhunu bedeninden söküp almış. Donmuş, soğuktan donakalmış. Küçücük daha. Ama o artık ölmüş. Ölümün katı gerçekliği yüzüme bir tokat gibi çarpmıştı. Yapacak hiçbir şey yok. Ölmüş. Telafisi yok. Hiçbir şeyin faydası yok.
    Birden yarı açık gözleri yüzüme bakarak zorla da olsa şunları mırldandı: "Beni bu koskoca dünyanıza sığdıramadınız. Ağır geldim size değil mi? Bana bakamadınız sahip çıkamadınız. Halbuki ben vicdanınızı sınamak için gönderilmiştim. Kaldınız sınavdan hadi hoşçakalın." dedi ve son nefesini verip gözlerini kapattı.
    Evet. Ona daha iyi bakabilirdim. Daha iyi bir yer yapabilirdim. İçeri alabilirdim onu. Ama bu pişmanlıkların faydası yok. Sanki bir rezilliğin tadının, iştahımı kaçırması gibi bir boş vermişlik duygusuyla kaplandı içim. Önümde yok olmuş, beni insanlığın vurdumduymazlığı ile baş başa bırakan ölü bir kedinin gerçekliği vardı. Demek ben içerde ayağımın üşümesine mızmızlanırken bu kedi burda yaşam mücadelesi veriyordu düşüncesi zihnimin karanlık bir köşesini aydınlattı.
    Bir hortumun etrafında kızgınca dönerken çevresindekileri kendine çektiği gibi vicdanımın gücüne kapılıp kendimi bu azabın kollarına bırakarak keskin bir kararla alçak olduğuma karar verdim. Hep başkalarını eleştirirdim. Ama insan başkasını eleştireceğine önce kendi içindeki vahşi bencilliği boğup öldürmeli değil mi?

    Pişmanlığımla baş başa kalmıştım. Ama insan öyle bir mahlukat ki bunu da unutur. Bir kedinin değerli insan hayatı içindeki önemi ne kadar olabilir ki hem de ölü bir kedinin. Bu pişmanlığın doğurduğu öfkenin acısı ne kadar sürebilir? Tekrar tekrar hatırlanarak bu anıya duyulan öfkenin keskinliği zamanla körelecek ve zihinde oluşturduğu etki yavaş yavaş kaybolacaktır. Aynı acının başta yarattığı etki bu süreçle zayıflaşır. Tıpkı suya atılan küçük bir taşın su yüzeyinde oluşturduğu dalga hareketlerinin büyümesiyle yarattığı etki ve git gide yüzeye dağılarak yok olması gibi. Bir insanın yardımseverlik duygusunun yok olması gibi... Turuncu bir kedinin yok olması gibi...

    - The End -
    _ Directed By _
    _ Selman Olcasöz _


    - Tamamen Kurgusaldır -


    “Bir milletin büyüklüğü ve ahlaki gelişimi, hayvanlara olan davranış biçimi ile değerlendirilir.”

    - Mahatma Gandhi -
  • Kapı zili ve telefon eş zamanlı çaldı. Telefona doğru yürürken, kapı zili hem çalıyor, hem de kapı tıklanıyordu. Telefonu açtığımda, cevap yoktu, karşı taraf kapatmıştı. Kim aradı acaba diye düşünürken, kapı zili ve kapı tıklaması kaldığı yerden devam ediyordu. Koştum kapıya, gözetleme deliğinden baktım ve üst kat komşum Nermin ablayı gördüm. Açsam mı, açmasam mı derken, açıverdiğimi fark ettim. Sarı, kıvırcık saçlarıyla Nermin abla; karşımda, kalın dudakları ile gülümsüyor. “Cam sil var mı canım” Bir saksıda süs bitkisine benziyordu, kapının önüne konulmuş süs bitkisi. Temizlik hastası, bir insan ne kadar cam silebilir ki, bazen cam silerken çıkan sesleri benim dairemden de duyar gibi oluyordum. Bir gün cam silerken aşağı düşecek bu kadın diye anlatırdım arkadaşlarıma. Bizim blokta altı daire vardı, her katta iki daire. Üç daire altlı üstlü dolu, üç dairenin de karşı kapı komşuları yok, daireler boş duruyor. En altta Fatih, orta katta ben, üst katta Nermin abla. Toplam dört kişiyiz. 1+1+2=4. Nermin ablanın küçük bir çocuğu var, kocası Rusya’da. Arada bir geliyormuş, ben henüz geldiğini görmedim. Camları silerken kocasının yolunu gözetliyor diye düşünmedim de değil. Belki de hep cam sildiği için kocası Rusya’da. Karma karışık işler bunlar. Hayat karmakarışık. “Bir bakayım Nermin abla, bir ara vardı ama hatırlayamadım” Tam dönüp banyoya gideceğim sırada, bacağıma bir şey dokundu, korktum da. Tosi. “Aaa, Tosi sende mi burudaydın” Tosi Nermin ablanın oğlu, ufacık bir şey, pıtır pıtır koşmalarını dinlerim geceleri, ne zaman uyur bilmiyorum. Kediler gibi, gündüzleri uyuyor, geceleri avlanıyor sanki. “Babam gelecek bugün” Nermin ablaya baktım hemen, kalın dudakların gülümsemesi yok oldu, dudaklar ağzının içine kaçtı sanki o an anladım, babası falan gelmeyecek. “Ooo Tosi, bu ne güzel haber, hiç yaramazlık yapma bugün, baban geldiğinde uslu bir çocuk görsün… Peki, tamam öyleyse, ben bir banyo bakayım cam sil var mı? Abla geçseydiniz içeri” Banyoya zor attım kendimi, çocuğun bu hali çok canımı yakıyordu. Bu kaçıncı babam gelecek demeseydi, yazık bu sabiye. Geçenlerde babamı istiyorum diye gece yıkmıştı apartmanı, kasabanın merkezinde mini lunaparka götürmüştüm onu da ancak susmuştu. Gece gece atlıkarıncayı çalışır hale getirebilmek için iyi para vermiştik. Bu vatana nöbetçi lunaparklar gerekli be kardeşim. Fakir fukaranın, garibanların çocuklarına; sevgisizlikten uyuyamayan çocuklara uyku ilacı niyetine nöbetçi lunaparklar gerekli. Tosi’nin atlıkarınca dönerken yüzündeki gülümseme, gözlerindeki parıltı, denize yakamoz olarak düşmüştü ve tüm yakamozlar gibi geçici bir parıltıydı. “Nermin abla yokmuş ben de cam sil, istersen gidip bakkaldan alabilirim, ama bir duş alıp kendime geleyim önce, çok acil değilse” Tosi’nin babam gelecek sözleri onun keyfini kaçırmıştı. Birkaç basamak çıkmıştı ki, “Nermin abla, ben cam sil alayım, sen de kahvaltı hazırla, kahvaltı yapalım beraber, sohbet de ederiz, olmaz mı?” Sonradan fark etmiştim ki kahvaltı vakti çoktan geçmiş, vakit öğleyi geçmişti, yine de Nermin abla teklifimi kabul etmişti. Yalnızlığın kederli taraflarını yaşayanlar bilirler. Bir nefese, bir sese, ağızdan dökülecek birkaç sözcüğe gereksinim duymak, kurak toprakların bir damla suya ihtiyaç duyması gibi bir dinleyiciye ihtiyaç duymaktır. Çatırdayan ruhun rahatlaması için dertleşmek, hayatın paylaşamadıklarını paylaşabilmek son derece önemlidir. Çıkmaz sokaklarla dolu bir güzergâhı rehbersiz bir vaziyette bir nefeste çıkabilmek mümkün değildir. Bazen bir dinleyici, bir kelam etmeden sadece karşında oturup dinlese, arada başını sallasa, kaşlarını çatsa, bir tebessüm etse, öksürse, karşında sadece nefes alıp verse bile duvarlara konuşmaktan iyidir, iyi midir hakikatten? O gün bir lokmacık yiyemedik. Çay ve sigara bize, bakkaldan aldığım bir poşet şekerleme Tosi’ye. “Babam çok karşı çıkmıştı Orhan’la ilişkime. O zamanlar dinlemedim babamı, sevmiştik de birbirimizi. Yaz geceleri evin önünden geçerken öksürmesinden anlardım onun geldiğini, evin içi sıcak, yangın yeri gibi bu sebeple annem babam terasta yatarlardı. Aşağıya inip sessizce bahçe kapısını açardım, yalın ayak nefes almadan odama kadar yürürdük. Ne cesaret ama gençtik işte. Akıl, mantık ne gezer. Bir keresinde annem seslendi, hemen dolapla duvar arasındaki boşluğa saklandı Orhan. Ben uyuma numarası yapıyorum, kapı açıldı, odanın içine doğru annem birkaç adım attı, o birkaç saniye ne uzun gelmişti, az kalsın yakalanacaktık. Gündüzleri bir an önce gece olsa da yine buraya gelse diye zamanı iteler dururdum. Gücüm yetmezdi elbette, o yine bildiği gibi ilerlerdi. Zaman yine aynı zaman, vuslat için yavaş ilerliyor.” Çayından bir yudum aldı, sonra sigarasından bir nefes çekti, gözlerinin içinde dumanlar gördüm sanki adeta sigara içmiyor, dünyanın bütün kederini içine çekiyordu. O anda dünyada tüm sıkıntılar bertaraf olmuştu, her şey Nermin ablanın içindeydi. O süre zarfında; benle birlikte, tüm dünya bir ferahlık hissetti. Her şey o kadar güzel olmuştu ki. Savaşlar sona erdi, açlıktan çocuklar ölmedi, hiçbir kız tecavüze uğramadı, zenginler ellerinde ne var ne yoksa her şeylerini fakir fukaraya verdiler. Hiçbir hayvana eziyet edilmedi. Sedye üstünde hastane kapılarında bekleyen hastalar kalmadı. Kırmızı ışıkta geçen araçlar, sokaklara tüküren insanlar, süte su katanlar, kantara hile karıştıranlar, bankaları batırıp kaçanlar kalmadı. Riyakârlık son buldu, samimiyetsiz sıfatı kullanımını yitirdi, yaftalamak, haksız yere suçlama, düşünce suçu tarih oldu. Liyakatsiz olduğunu düşünenler derhal işlerinden istifa ettiler, liyakatsiz kişileri önemli görevlere atayanlar vicdan azabından öldüler...
    ihtiyar - geçici insan masalları
  • 112 syf.
    ·135 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Kuyu: Rasim Özdenören'in kalbi cümlelerinin nakşedildiği modern bir Yusuf masalı!
    Nefs çukurlarını tasavvufla doldurmak adına yola çıkan genç bir adamın, zaman zaman düştüğü kuyu içinde yeni bir kuyu açma girişimlerinde ki amaçsızlığının, nedensiz yorgunluğunun, günah kokan tren peronlarında ki tövbekâr bekleyişlerinin cümlelere bürünmüş hali.

    Tasvirsel öğeleri bir göz kıvraklığıyla okuyucuyu sıkmadan cümlelere aktaran Özdenören, Kuyu'da da bu maharetini göstermiş. Çevre, durum ve özellikle öykü kahramanı Yusuf'un iç evine dair gözlemler, yazarın tasvirsel üslubuna edebi bir önlük giydirmesiyle yerli yerini almış.

    Her kitap yazarının bir çocuğudur diye düşünürsek, Kuyu, Rasim Özdenören'in temelini Yusuf Kıssasına dayandırdığı ve 1999 yılında kalp rahminde ki kuyu dibi cümlelerini öykü sancısıyla dünyaya getirdiği bir eser. Henüz on iki yaşında, boyundan büyük cümleleri yüz on bir sayfada barındıran bir çocuk niteliğinde belki de...

    Kahramanımızın yolculuğuyla başlıyor bu öykü. Tren istasyonlarının ıssızlığını kendi kalbi ıssızlığına benzetiyor Yusuf. Nereye gittiğinin, gittiği yerde ne yapacağının sıkıntısı beyniyle kalbi arasında gel gitler yaratıyor. Aradığı şeyin bilincine varsa da zaman zaman, Züleyha'nın cazibesine kapıldığı anlarda yolunu şaşırmaktan kendini alıkoyamıyor. Vardığı kente ayak bastığından beri, kentin kendisini istemediği düşüncesinde. Belki de aradığının içinde bir yerlerde kaybolduğunu düşündüğünden bu yanılgı. Ürkek ve çekingen girdiği bu kente akşamın karanlığında, üç yataklı bir otel odasında, sabah gideceği minvale nasıl yüz süreceğinin sıkıntısı içine düşmüş bir halde gözlerini kapıyor.

    İnsana ve var olmaya ilişkin sorgulamalar öykü kahramanı ekseninde dönse de, aslında okuyucuya kendini sorgulaması adına, cümleler içine yerleştirilen ivme taşları. Okudukça Yusuf'u kuyudan kurtarma isteğiniz büyüyor. Sonra kendi kalbinizde açılan kuyuya düşüş hikâyeniz geliyor aklınıza. İnsan her yerde insan işte!

    Tekkeye yolculuğu sırada birkaç farklı otelde konaklamak zorunda kalan Yusuf, kalbi temizliğiyle, nefsi kirliliği arasında ki handikaba burada düşüyor. Kendi günahının seceresinin hesabını tutamamışken daha, Züleyha kılıklı Zeliha'nın albenisine nefsi dayanamıyor. Kadına acıma, yardım ve şehvet duygularını bir arada duyuyor.

    Yusuf'un gömleği kuyuda önden yırtılıyor! Henüz minvaline ulaşamadığından düştüğü kuyunun derinliğinin pek farkında olamıyor. Ve düştüğü günah çukurunda gusle durduğu vakit bile bir türlü arınamadığının farkında! Doyumsuzluk duygusu gibi arınmışlık ve temizlik duygusu da işlediği günahın ağırlığıyla bir süre uğramıyor Yusuf'un semtine. Belki de ismine layık olamamanın ağırlığı onu düştüğü kuyunun içerisine daha çok çekiyor!

    Yusuf iki pişmanlık ve iki tövbe arasında kalıyor. İşlediği günah vicdani bir yara açarken ruhunda, günahı işlememe durumu nefsini delecekti aslında! Bu durumun adı gibi farkında olduğundan iki kere pişman olup iki kere tövbe ediyor. Nefsi hırslarını ruhani huzurunun arkasında bırakmak adına duaya duruyor dili kendi iç âleminde.

    Günahından ötürü kendinden kaçma isteği peydah oluyor içinde. Ne ileri gidebiliyor yolunda ne geri! Her günahın bir tövbesi her yolun bir dönüşü var aslında biliyor. Bildiğini kendine bildirecek bir el yordamı istiyor kendine belki de...

    Kendini bir camii avlusunda sıcağın ortasında buluyor kahramanımız, günahından arınmak adına ulaştığı yerde günaha batmışlığının hesabını kendine hala verememekte. Tekke mensubu bir derviş adayı kendisinden günah kokusu geldiğini söylemesiyle ruhu yine ağırlaşıyor. Bedenini bir hamam taşında suyun saflığına bırakıyor. Bilmiyor ki su insanın ruhunu arındırmıyor! "Üzerinden nehirler geçse, okyanusların suyuyla yunsa da arınmışlık duygusu vermeyen bir şeyler..."

    Bedenen arınmışlığını hissedebilmek adına ruhunu temizleme ayini için düşmüşken ortaya bir ses ona: "Başıboşlardan mısın sen de!" diye soruyor. Beklediği soruyu bulmuşçasına ruhen arınmak ve aşkla dolmak için beklide: "evet köpekler gibi başıboşlardanım ben de, ama bağlanacağım köpek gibi bir sadakatle" diye cevap veriyor. İnsan illa ki bağlanmak istiyor. Bağlanmak sonra da yokluğun ellerinden tutup kaybolmak istiyor kuyunun içinde. Bağlandığı an kuyudan çıkacak bunun da farkında aslında.

    Minvaline ulaşmak adına gelip geçtiği her yeri sılası olarak anıyor. Önceden kendini sılasız sayarken şimdi çok sılalı bir insan oluşuna gülümsüyor kitabın sayfaları arasında. Ve her birini tek tek özlüyor.
    Zaman zaman içine girdikçe nefsen mağlup olduğu günahlarına da özlem duyuyor aslında. Zeliha'ya özlem duyuyor gecenin bir vakti mesela! Belki de köpekçe bağlanmayı dileyip, dileklerini uygulama safhasında ki açık kalan deliklerden sızan günah kokuları iştahını kabartıyor...

    İçine düştüğü ateşi yirmi dört yaşının üzerinde yakmak istiyor. Gençlik demek aşk demek diyor biri. Gençliğinin verdiği hazla aşkla bağlanmak istiyor Yusuf kölelik namına geldiği tekke kapısına.
    Hem sevmek isteyen hem de istediğinden kaçan bir adamın yorgun siluetinin resmi çiziliyor kitabın son sayfalarına doğru. Hazırlıksız bir sevme eyleminde, bağlanmışlık içgüdüsüyle yol almak istiyor yolunda artık. Korkmadığını düşünüyor artık yürüğü yollardan, gideceği kentlerden ama aynı zamanda korktuğunun da farkında olmak ağırlık veriyor ruhuna.

    Kuyu; içine düşen kahramanını, kendine gelmesi adına şehirlerarası günah peronlarında duraklatan, kişinin pişmanlığını suyla yıkamaya çalışan ve yuttuğu beşeri yolundan çevirmeye uğraşsa da Mevlâ'nın el uzatışıyla onu daha çok dibinde tutamayacağını anlayan ruhsal bir mesnet görevi gördü aslında bu öyküde.

    Kitapta tek eleştirilecek kısım, kimi yazar ve şairlerin kendilerine has iki nokta (..) kullanımıydı belki de... Önce acaba baskı hatası mı diye düşündüğünüz, imlâ ve noktalama işaretleri arasında bulunmayan iki noktanın Rasim Özdenören'in bu kitabınca sıkça kullanması, "acaba cümle anlamında neyi vurgulamaya çalıştı bu noktalama işareti ile!" sorusunu getiriyor aklınıza. Kitap içerisinde zaman zaman kullanılan argo tabirler de bulunuyor. Ama bu kelimeler daha çok öyküde ki söylevsel kısımlarda akıcılığı sağlamış. Okuyanını rahatsız edecek nitelikte değiller.

    Rasim Özdenören'in düşünsel bir duruşla yaklaştığı cümleler insan ruhunun kolonlarını oluşturacak nitelikle belki de, yeter ki cümleler arası idrak gücümüzü ayırt etme yolunda kullanıp, düştüğümüz kuyudan çıkmaya meyilli olalım.

    Kuyu-Rasim Özdenören-İz yayıncılık Gülnaz Eliaçık - 20.02.2011