• Ana babası, onun din adamı olmasını istemişlerdi; tıpkı koyunları gibi,
  • Ahmet Kaya
    "İkinci kasetim çıkmış. Gülten'le oturuyoruz biyerlerde. Kadının biri geldi, biliyor Ahmet Kaya olduğumu. "Siz ne iş yapıyorsunuz" dedi bana. Dedim "Valla bacım müzisyenim, ne iş yapacam yani." "Aaa çok enteresan"dedi. Dedim "Kardeşim bunun neyi enteresan yani. Ben sana astronotum demedim ki birader. İnsaf yani" "Aaa çok enteresan" diyor. Yaw ne enteresan yaw..
  • “Ben kimseye işkence etmedim.”
    “Hıı, evet. Filinta yalan mı söyledi yani?
    Mustafa öfkeyle Murat’a dönerken, Murat korkuyla iki adım geri gitti.
    “Valla ben bi’ şey demedim Reis.
    Leyla yarattığı kaosu fark edemeyecek kadar korktuğu için saçmalamalarına devam etti.
    “Dedin ya! Süt Oğlan’a anlatmadın mı?
    Murat kıza iki başı varmış gibi baktı.
    “Sen nereden duydun anlattığımı?”
    “Branda ses geçiriyor, hatırlatırım.”
    Bu söz üstüne Mustafa artık daha fazla dayanamadı.
    “Güne mi geldik lan? Belli ki kız geminin her yerinde dolaşarak bol bol istihbarat toplamış işte” dedikten sonra kendi kendine hırlar gibi devam etti. “Biriniz çenenizi tutamaz, diğeriniz kıyafetlerine sahip çıkamaz, ötekiniz desen sandıkları baştan boşlamış… Kızın elinde maskara oldunuz.”
    Nehir Erdem
    Sayfa 88 - Müptela Yayınevi
  • Altı ay süren nişanlılığın ardından İlknur'dan ayrılmaya kesin olarak karar verdim. Çocukluk arkadaşımın karabasanlarıyla savaşmak, ona babalık etmek, bir türlü kavrayamadığım dünyâsında bir yer tutabilmek artık içinden çıkamayacağım bir duruma gelmişti. Bunu ona nasıl söyleyebileceğimi düşünüyordum. Meseleyi ilk olarak anneme açtım ve annem bir yakınını yitirmiş insanların yüzlerinde karşılaşılan bir üzüntü ve şaşkınlıkla karşıladı durumu. Böyle olması direncimi iyice kırdı çünkü bunu en mâkul karşılayabilecek kişinin annem olduğunu düşünüyordum. Babamın ve İlknur'un vereceği tepkiyi bu şartlarda düşünmek bile istemiyordum. Vaziyet benim algıladığımdan çok daha ciddi düzeydeydi. Annem önce kızgınlıkla sonra neredeyse yalvaran tavırlarla karârımdan vazgeçirmeye çalıştı.
    "Oğlum bütün millete rezil oluruz."
    "Kendi hayâtım milletin ne düşündüğünden çok daha önemli anne."
    "Ne kötülüğünü gördün ki kızcağızın? Hem o hem de âilesi çok iyi ins..."
    "Anne, bırak şimdi bunları. Ben kötü demedim, yürütemiyorum dedim."
    "Ne demek yürütemiyorum! Bunları şimdi mi düşünüyorsun? Pekâlâ da yürür. Daha dur bakalım, yeni başlıyorsun. İkiniz de yürütebilecek insanlarsınız."
    "Olmuyor anne."
    "Bak, senin canın bir şeylere sıkılmış. Doğru söyle, kavga mı ettiniz İlknur'la?"
    "Yok anne, kavga filan etmedik."
    "Bak, ölümü öp doğru söyle, kavga mı ettiniz, Remzi Hoca bir şey mi söyledi?"
    "Hâyır, kavga etmedik, Remzi Hoca da bir şey söylemedi."
    "Kızın bir ahlâksızlığını mı duydun, gördün?"
    "Hayır."
    "E daha ne istiyorsun sen de. Ne olacaktı başka. Bak buna hakkın yok. Hepimizi rezil edeceksin. Varsa bir şey söyle halledelim oğlum."
    "Bak anne, anlamıyorsun. İlknur, iyi kız hoş kız bir sorun da yok ama hayatlarımız farklı, beklentilerimiz farklı. Başka sıkıntılar var. Kendimi hapsedecek bir evlilik kurmak istemiyorum. Sana anlatamam şimdi, bir sürü başka sıkıntım var."
    "Başka birini mi seviyorsun yoksa?"
    "Hayııır."
    "Oğlum delirtme insanı, ne derdin var, baban kıyâmetleri koparır şimdi."
    "Babamın kıyâmetleri eksik olmaz ki hiç."
    "Adamcağızın da günahını alma şimdi. Mesele baban değil. Bak içiçeyiz Aysel hanımlarla. Nasıl bir daha yüzlerine bakarız. Rezil oluruz valla."
    "Sizin rezil olmanız benim ömür boyu mutsuz olmamdan daha önemli öyle mi? Ne güzel anne, kendi rahatın için beni bir çukura gömmeyi göze alıyorsun. Bu kadar kolay değil mi anne, ben rezil olmayayım onun ne hâli varsa görsün. Brâvo sana vallahi."
    "Saçmalama oğlum, böyle düşünür müyüm, düşmanın mıyım ben senin? Yeminle söylüyorum öyle değil. İyi olur diye söylüyorum, iyi kız İlknur, âilesi iyi insanlar. Neden mutsuzluğunu isteyeyim senin?"
    Tarık Tufan
    Sayfa 63 - Profil Yayıncılık
  • Bir dakika... Şu gülmem bir geçsin, kitap hakkındaki düşüncemi yazacağım.
    Yarım bıraktım, evet. Gülmekten. Ve daha fazla tahammül edememekten. Sinirim bozulduğundan.

    Biz çocukken, çocuk kitapları vardı. Çok da güzel kapakları olduğunu hatırlıyorum. Kendi yaşımızdaki çocukların yaşadığı maceralar üzerine kuruluydu. Dizi halindeydi, biri bitince diğerine başlardık. Anlatımdaki sağlamlığı hatırlarım da... Sanırım büyük biri tarafından yazılmış çocuk romanlarıydı onlar.

    Aşkına İhtiyacım Var'ı onlar arasından seçmedim ben. Türk Edebiyatı kısmına girdim, Romantik kitaplar arasında gözüme ilişti. Tıkladım, aldım.
    96 doğumluymuş Aylin Çalışkan. Bunu yazdığında hala lise sonda okuyormuş. Çok güzel. Başladım okumaya. O da güzel. Türkçe iyi. Betimleme sıfır ama akıcı. Sıkılmadan okunuyor. Çerezlik olabilir rahatlıkla.

    Ama. Doksanıncı sayfada benden paso. Şu ana kadar kaç değişik kurguyu bu sayfalarda tükettik acaba? Tanıtıma bakılırsa, birbirini tanımayan iki insandılar. Erkek kadını rüyalarında görüyordu, kadın uçak kazasında komaya girmişti. Bir şekilde birbirlerine yansıyorlardı. Güzel.

    Peki ben ne okudum?
    1- Kızın anne ve babası uçak kazasında öldü.
    2- Erkek kardeşiyle yalnız kaldılar.
    3- Kızın yakın arkadaşı onu oğlanla tanıştırdı.
    4- Anne ve babanın banka hesapları bir anda boşalıp kızın çalışması gerekti. Hesap niye boşladı? Kim bakıyordu? Ne oluyordu meçhul. Dedim ki avukat yedi paraları onu yazacak şimdi... Yok. Meğer oğlanın kızın çalıştığı cafeye yanında bir kızla gelme sahnesi için zemin yaratılıyormuş.
    5- Kafe sahibi kızın öz teyzesi çıktı.
    6- Anneanne ve dede meğer çok zenginmiş. Anneyi baba yüzünden kovmuşlar. Bi aksiyon... Dede ve anneanne çocuklara racon kesiyorlar. Bizim öyle evladımız ve torunlarımız yok diye. Lan. Hatun ölmüş. Çocukları kalmış geride. Neyssse. Zaten kız ve oğlan anneanne ve dedeye hayatlarının dersini veriyor. O ne gurur. O ne ponçik konuşmalar. Okulda arkadaşını aşağılıyor sanki. Onlar da bunu yedi sanki. Ya bi gidin yaaa. Sabrediyor, devam ediyorum.
    7- Aaa o da ne? Anneanne ve dede bir anda sevimli sevimli gelip sahipleniyorlar çocukları. E bir dakika ya ben kitap mı atladım? Aynı kişiler mi bunları yapan?
    8- Kızla tanıştırılan esas oğlan gizemli hoşlanma ipuçlarında demiş miydim? O hep bi ortalarda bu arada ama herhangi bir varlık yok aslında.
    9- İster misin kızın kardeşi de kaza geçirsin komaya girsin? İstemem. Ama karşıma bu çıkar, mecbur okurum. Bir dram... Bir arabesk... Neyse uyanır kardeş. Yazar son anda oraya bir kurgu daha eklemekten vazgeçer.
    10- Tam kızla oğlan aaa biz sevgili mi olsak derkennnn. Oğlan hop İngiltere'ye okumaya gönderilir. Kız bekleyecektir. Oğlan bekle der.
    11- Bir sene elli sekiz gün boyunca kız oğlanı pencerede beklemişken... valla... ben demedim yazar dedi... Dede git de gör şu oğlanı der. Yok artık. O dede. Kızını silip atmış olan o dede. Torunlarını bile istememiş olan dede.
    12- uçakla gider kız. bir an bile düşünmez ama... ya bizimkiler de böyle uçtuydu en son... uçuş o uçuş falan da demez. Biner, iner, Oğlanı evde sevgilisiyle basar...
    13- sadece bir hafta sonra kızın yakın arkadaşının düğünü vardı madem... oğlan da damadın sağdıcı (bizde var mı o? amerikan beyin yıkaması olmuş sorry) ne gönderdiniz hepiniz birden kızı ingiltere'ye ki? Bekleseydiniz ya bir hafta? dememiş editör de. öyle bırakmış konuyu. Bence o da o sahnenin abesliğini düzeltsem nolacak ki artık demiş.
    14- Oğlan bizim kızı düğünde dansa kaldırır. silah sesi, kız vurulur. Yok. dalga geçmedim. valla. Bildiğin vurdular kızı silahla.
    15- Hastane. Meğer kızı oğlanın babası vurdurmuş.
    16- Çünkü meğer kızın babasıyla oğlanın babası arasında husumet varmış da ama artık yeter be! Kurgudan dolduk taştık arkadaşım. Birinin başı sonu olsa ona da razı olacağım ama yeter ya. Çocuk kitabı mı bu?

    Çocuk kitabı. Ne işi var o zaman yetişkin reyonunda? Öf, yorum yazarken bile bunaldım. Benden bu kadar. Okurum diyorsanız, geçin şu kenarda okuyun... Hırkanızı da giyin bakın, söyletmeyin defalarca.
  • Kocaman çantasıyla kafama vurup “Orospu çocuğu,” dediğinde, Şükrü Abi’nin yerinde yeni tanıştığım bir kızla oturmuş, ona, geçmişte çektiğim ufak tefek sıkıntıları anlatıyor, aslında çaktırmadan övünmeye çalışıyordum. “Madem beni aldatacaktın,” diye devam etti kafama vuran. “Adam gibi bir karıyla yapsaydın bari bunu. Şu kancığa bak. Benden daha mı güzel, benden daha mı akıllı, benden daha mı büyük memeli?” Gözlerinden keder ve öfke akıyordu. Öyle bıçak gibi bir bakışla karşılaşınca, hayatımda ilk defa, sade ve dürüst bir bakışla karşılaştığımı hissedip “Sanırım beni biriyle karıştırdın,” dedim.

    “Seni biriyle mi karıştırdım yavşak,” dedi. “O sahte tebessümünle beni baştan çıkaralı tam iki yıl üç ay oldu. Senin için annemden tarhana çorbası yapmayı bile öğrendim. Bezelye yapmasını da. Bütün bu süre zarfında bulaşıklarını yıkadım, gömleklerini ütüledim, halılarını süpürdüm, yerlerini sildim, tuvaletlerini fırçaladım. Sen sigarayı bıraktığında kendini yalnız hissetme diye ben de bıraktım. Sen sigaraya yeniden başladığında kendini iradesiz hissetme diye ben de yeniden başladım. Yaz akşamları sahilde gezerken rüzgâr çıkar da üşürsün diye çantamın koluna hırkanı astım. Bu orospu da senin için aynı fedakârlıkları yapacak mı zannediyorsun?”

    Son lafından sonra yanımda oturan kızın saçlarına yapıştı. Araya girmeye çalıştım ama saçları kökünden kavramıştı. İnce bileklerini kıracakmış gibi bükene kadar da bırakmadı. Saçı yolunan kızı yol boyu özür dilemek suretiyle taksiye bindirdim. Şükrü Abi’nin yerine geri döndüm.

    Başka bir masada yalnız oturuyordu. Bazı insanlar sanki her sorunun cevabını verebilecekmiş gibi dururlar. Bunun bir yanılsama olduğunu bilirsiniz ama yine de onlara bir şeyler sormak istersiniz. Biramı alıp yanına gittim, “Neden böyle bir şey yaptın?” diye sordum.

    “Bana bir sigara ver,” dedi.

    Bir sigara verip yaktım.

    “Şimdi beni rahat bırak,” dedi. “O yavşak tebessümünü de götüne sok.”

    “Az önce hayatının erkeği olduğumu düşünmüştüm.”

    “Yanlış düşünmüşsün. Sen benim beklentilerimi karşılayamazsın.”

    “Neymiş beklentilerin?”

    “Ben bir adamla tanıştığımda ondan, hayatın bütün monotonluğunu ve bütün yalnızlığımı ve amaçsızlığımı ve umutsuz bekleyişimi unutturmasını beklerim. Evdeki muslukları tamir etmesini de. Sende öyle bir kifayet göremiyorum.”

    Bara geri döndüm. Şükrü Abi, “Kim bu kız?” diye sordu.

    “Tanımıyorum.”

    “Yalanını sikeyim.”

    “Kız çatlak. Valla tanımıyorum.”

    “Hadi len.”

    Hesabı ödeyip çıktım. Üst geçidin önünde taksi beklerken üstü açık bir Mini Cooper’la geldi. Önümde sert bir fren yaparak durdu, “Atla,” dedi. Arabaya binince pati çekerek kaldırdı. Sahil yolunda 150 km. hızla giderken “Şu biraları aç ve bacaklarıma bakmayı kes ve çeneni kapa!” diye bağırdı. “Sen ne biçim bir adamsın. Eski erkek arkadaşımı özel kılan milyonlarca küçük şey vardı ama sende hiçbir bok yok. Hayatımın görkemle açılıp rezaletle kapanan dönemlerinden biriydi ama yine de özeldi. Seni özel kılan şey ne? Çeyrek asırdır şu yeryüzündeyim ama senin kadar sıradan bir herif görmedim. Seni özel kılan bir şey söyle.”

    Bir şey söylemedim.

    “Seni özel kılan bir şey söyle yoksa yavaşlamam,” dedi.

    “Beni özel kılan bir şey yok,” dedim.

    Gaza biraz daha bastı, hız ibresinin yavaş yavaş 180’e geldiğini gördüm, “Korkmuyor musun?” diye sordu.

    “Hayır.”

    “Yalancı göt. Yüzün sapsarı oldu. Altına sıçacakmış gibi bakıyorsun ve korkmadığını söylüyorsun.”

    “Korkmuyorum,” dedim. “Daha çok kaybolmuş gibi hissediyorum. Sanırım uğultudan. Bu da iyi geliyor aslında.”

    “Ben de öyle hissetmiştim,” dedi. “Erkek arkadaşım beni terk ettiği zaman, kendimi terk edilmiş gibi değil de kaybolmuş gibi hissetmiştim. Bitmek tükenmek bilmeyen koridorlarda gezinen kayıp bir ruh gibi. Ben sadece bitmiş şeyler için ağlarım oğlum. İyi kötü ayırt etmem, bana bitmiş bir şeyler ver yeter, bütün gözyaşlarım senin olsun. İstersen senin için de ağlarım çünkü sen de bitmişsin. İçin geçmiş ruhun çürümüş. Evin nerede?”

    Sabah yüzüme üflenen sigara dumanı ve baş ağrısıyla uyandım. Giyinip kuşanmış, tepemde oturmuş kahve içiyordu. “Gece yattık diye ertesi sabah senin gömleklerinden birini giyip uzun bacaklarımla evin içinde gezinmemi bekliyorsan yanılıyorsun bebeğim,” dedi. “Çünkü o sadece Amerikan filmlerinde olur. Bense birazdan karakola gidip şikâyetçi olacağım.”

    “Neden?”

    “Çünkü on altı yaşındayım. Dün gece bir çocukla yattın.”

    “Hasiktir,” deyip gözlerimi dört açtım. “Ama…” dedim.

    “Ama ne?”

    “Yirmi beş yaşındayım dedin”.

    “Öyle bir şey demedim.”

    “Çeyrek asırdır yeryüzündeyim demedin mi?”

    “O lafın gelişiydi. Ruj sürüp mini etek giydirseler on yaşında bir kızla bile yatmaya kalkarsın sen. Sapık, abazan ve gerizekâlısın ve bunun cezasını çekme vaktin geldi.”

    “Sahiden böyle bir şey yapmayacaksın değil mi?”

    “Yapacağım. Erken kalkıp Google’dan seni araştırdım. Sıradan bir adam değilsin. Sıradan bir adam olsaydın sadece babama söylemekle tehdit ederdim.”

    “Ben sıradan bir adamım,” diye bağırdım.

    “Değilsin. Havada skandal kokusu var bebeğim. Televizyonlara çıkıp öyle bir ağlayacağım ki senden nefret etmeyen tek kişi kalmayacak bu ülkede. Öyle masum ağlayacağım ki sen bile kendinden nefret edeceksin. Cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlülerse seni şişlemek için sıraya girmiş olacaklar bu arada. Bunun için bir piyango bile tertip etseler yeridir.”

    “Öyle araba kullanmasını nerde öğrendin?”

    “Okul servisinde. Servis şoförü, ‘kucağına oturursam bana araba kullanmanın bütün inceliklerini göstereceğini,’ söylemişti. Bütün erkekler köpek.”

    Kahvesini bitirip çıktı. Ben de on dakika sonra çıktım. Sırt çantama birkaç parça eşya koyup bir arkadaşın yanına yerleştim. Üç gün boyunca onun evinden çıkmadım. Sürekli tek parmağımla perdeyi aralayıp ‘sokakta polis var mı,’ diye kolaçan ediyordum. Bir ara kendiliğimden gidip teslim olmayı düşündüm ama vazgeçtim.

    Bir hafta sonra Şükrü Abi’nin yerine geri döndüm. Belli ki kötü bir şaka yapmıştı. Belki de on altı yaşında değildi. Birkaç gün sonra, hadiseyi kısmen unutup kimseye anlatılmamış yüz kızartıcı hatıralar seviyesine indirmek üzereyken barın telefonu çaldı. Şükrü Abi bana bakıp “Burada,” dedi.

    “Kim?”

    “Karakoldan arıyorlar.”

    Ahizenin öbür ucundaki polis onun ismini söyleyip “Tanıdığı mısınız?” diye sordu.

    “Evet,” dedim, hayır diye bağırmak isterken.

    “Karakola kadar gelebilir misiniz?”

    “Tabii geliyorum,” dedim ama aklımda tekneyle Yunanistan’a kaçma planları vardı. Patronu arayıp durumu anlattığımda, “Orada bekle gerizekâlı, hiçbir yere kıpırdama, geliyorum,” dedi. Yanında şirketin avukatıyla geldi. Masaya yumruğunu vurup “Ben bu projeye bir milyonluk yatırım yaptım,” diye bağırdı. “Ama senaristim olacak dallama bir sapık. Senaristim olacak dallama yirmi yaşındaki kızları bile yaşlı bulan bir sapık ki gitmiş on altı yaşındaki masum bir kızcağızı iğfal etmiş.”

    “Abi bildiğin gibi değil.”

    “Ne bildiğim gibi değil lan ne bildiğim gibi değil! Bütün paramı ve ticari itibarımı koydum bu işe. Daha vizyona girmemiş bir filmi sikip atmaya ne hakkın var.”

    Karakola avukatla beraber gittik. Bizi bir odaya aldılar. Bir kadın polis gelip yüzüme pis pis baktı. Başımı öne eğdim.

    “Vaziyet şu,” dedi. “Tanıdığınız, bu gece 155’i arayıp Sivas Katliamı’nı kendisinin organize ettiğini söylemiş. 155’de görevli memur ilk aramayı ciddiye almayıp kapatmış. Ama sonrasında ısrarla 155’i aramayı sürdürerek Büyükçekmece’de ve Yozgat’ta yeni katliamlar planladığını söylemiş. Ekipler cep telefonu sinyallerinden yerini tespit edip kendisini bulmuşlar.”

    “O daha bir çocuk,” dedim. “Şaka yapmış.”

    “Çalıntı bir Mini Cooper’ın içinde bulundu. Kimliği yok, ailesinin kim olduğunu söylemiyor. Biz de bulamadık. ‘Bu dünyada tek tanıdığım var o da Şükrü Abi’nin yerine takılır,’ diyerek sizin isminizi verdi. Kendisini nereden tanıyorsunuz?”

    “Valla biz de yeni tanışmıştık aslında,” dedim.

    Oturduğu odada ziyaret etmeme izin verdiler.

    “Sonunda yakayı ele verdim,” dedi. “Ama vicdanım da biraz rahatladı.”

    “Neden?”

    “Sivas Katliamı’nı ben planladım.”

    “Sivas Katliamı olduğunda sen daha doğmamıştın bebeğim.”

    “19 yaşındayım.”

    “İşte buna sevindim.”

    “Katliam organizatörüyüm ben.”

    “Değilsin.”

    “Öyle olsaydım. Birilerini öldürtmüş olsaydım yani, beni yine de sever miydin?” diye sordu.

    “Severdim,” dedim. Sonra da karakoldan çıkıp bir sigara yaktım.

    Emrah Serbes