Ölüm, hayata açılan kapıdır. Onun iyice tadına varmak üzere keyfini çıkarmak için bizi dürter. Maalesef bu bütün olanakları dibine kadar yaşamak anlamına gelmez, buna hiçbir sonsuzluk yetmez zira. Doygunluk, seçilmiş olanakları olanaklar elverdiğince gerçekleştirerek elde edilir. Ve birçok şeyin eksik kalmasını içine sindirerek.
Benim tutkum, anlamaktır.
...
Açıklamak ve anlamak, bilimlerde genellikle kendi başına amaçtır; benim gözümde ise sevme kabiliyetine hizmet eder. Ne kadar iyi anlarsam, onunla o kadar iyi ilişki kurabilirim. Ölümdeki idrak dışılık ile ilişkimde de sağlayabilir miyim bunu?
Bu hayatı yaşayanın ben olduğum duygusu, başka hiçbir yerde olmadığı kadar, mezarda sarar beni. Her şeye rağmen günün birinde geçip gitmiş olacağının idraki, buradayken reddedilmezdir. Varoluşsal bir indirgeme vuku bulur, hayat asli koordinatlarına rücu eder: Doğmuşumdur ve sonlu bir varlık olarak bu yıldızda yaşıyor, onunla birlikte sonsuz uzamlar ve zamanlar boyu yol alıyorumdur. Hayatın güzel taraflarının tadına varabilirim, fakat bu hayatın günün birinde sona ereceğinin tamamen bilincinde olarak, onun öteki taraflarını da kabullenmeliyimdir. O zaman belki ölümüne üzgün olacağımdır, fakat belki de, sonrasında önüme açılan her şeye açık olarak, bu dünyada yaşayabilmiş olduğuma sevineceğimdir.