• 784 syf.
    ·9 günde·Beğendi·8/10
    Budala, saf bir karakter olan Prens Mışkin'i ele alıyor. Ve bu denli saf bir insanın toplum tarafından gördüğü muamele ve başından geçenleri.

    Kimsesiz sayılabilecek Prens Mışkin'i ilk başta kimse pek sallamazken, kendisine bir şekilde kalan miras sonucunda olaylar gelişiyor. Sömürü var, yalan var, hile var, aşk(!) var...

    Fakat ben Prens Mışkin'in bu saflığının iyilik ile karıştırıldığı kanaatindeyim. Saf ve iyi niyetli olsa da, neticede doğru yaptığını söylemek pek mümkün değil. Doğru ya da iyi olmak, saf ve iyi niyetli olmaktan bence bağımsız şeyler. İyi niyetli ve saf duygularla yapılan işlerin sonu hiç hayırlı olmuyorsa, ortada yapılan bir iyilik yok demektir. O sebeple Prens Mışkin'in "iyi" bir karakter olduğunu düşünmüyorum. Kendisini iyi niyetli, saf şeklinde tanımlayabiliriz. Ya da Dostoyevski'nin de yaptığı gibi "Budala" demek de gayet isabetli olur.

    Bu arada Prens Mışkin'in saflık seviyesinin de biraz abartıldığını düşünüyorum. Özellikle de bir çok insanın iyilik yaptığını düşünerek dolandırıcılara para kaptırdığı gibi örnekleri düşününce. Prens Mışkin bence aşırı özel bir karakter değil, yalnızca Dostoyevski onu çok iyi işliyor. O sebeple bu kitabın kalitesi Prens Mışkin'in karakterinin enteresanlığından değil, Dostoyevski'nin onu aktarış biçiminden kaynaklanıyor. Biraz abartılmış bir karakter olduğunu düşünüyorum açıkçası Mışkin'in.

    Hatta hepimizin çevresinde, bu boyutta olmasa bile Mışkin'e benzer insanlar vardır. Yoksa da belki kendiniz öylesinizdir. İnsanlar yer yer iyi niyetleri sebebiyle budalalık yaparlar. Her iyi niyetli hareketleri budalalık değildir ama, kötü sonuçlananları için böyle demek gayet yerindedir. İyi niyetli olmak elbette şahane bir şey ama, sırf iyi niyetimizden kötü insanların menfaat sağlamasına müsaade etmek de doğru değil. Bu cümleye kendimi de katıyorum, başka insanları fazla umursayarak ve iyiliklerini düşünerek kendimi çok kez bunalttığım aklıma geliyor. Oysa ne gerek var bu budalalığa? Doğru ve iyi olmak yalnızca saf hareketlerle mümkün olmuyor işte, aynı zamanda hayatı algılayıp akıllı da olmak gerekiyor.

    İyi niyetli bir şekilde paranızı bir dolandırıcıya kaptırmak yerine, ihtiyaç sahibine ya da bir hayır kurumuna bağışlamanın arasındaki farktan bahsediyorum. Prens Mışkin'in durumu da bence bundan ibaret.

    Budala ilk 250 sayfasında konusuna tam manasıyla giriş yapamayan kocaman bir kitap. O sebeple okurken biraz sabırlı davranmanız gerekebilir. Ben kendisini beğenerek okudum. Ama arka kapağında yazan, Dostoyevski'nin ilk büyük eseri sözüne anlam veremedim. Belki çıktığı dönem için bu cümle geçerli olabilir ama, Dostoyevski'nin Budala'dan önce yazdığı daha iyi olan kitapları var. Hiçbir şey yoksa, Suç ve Ceza var. Budala da iyi bir kitap olsa bile, Suç ve Ceza seviyesinde olduğunu düşünmüyorum.

    Bu kitapla ilgili söyleyebileceğim son şey ise, Dostoyevski okumaya başlamak için ideal olmadığını düşündüğümdür. İyi bir kitap olsa da hem okuması başlangıcı sebebiyle sabır istiyor, hem fazlasıyla kalın, hem de Dostoyevski'nin daha iyi kitapları var. Bence Budala'ya onun en iyi birkaç kitabını okuduktan sonra şans vermelisiniz.
  • 288 syf.
    Tarihle pek içli dışlı olmayan bir insan olarak İlber Ortaylı'yı pek tanımıyordum, hala da tanıdığım söylenemez, kendisi için veya ülkemiz için taktir edilen başarıları nelerdir bilmiyorum. Bir konuya veya bir kişiye dair yeterli bilginiz yoksa doğal olarak o kişiyi popülaritenin ortaya çıkardığı yönleriyle tanıyabiliyorsunuz. Önceki yazıma bir şarkı ile başlamıştım o yüzden yazarken aklıma geldi buraya da bir link sıkıştırayım ki ne demek istediğimi anlayın :)).

    Çok Cahilsin Keşke Ölsen: https://www.youtube.com/watch?v=fiaAkf9hcOQ

    Bu sitede kitaplar için yazılan her şeye inceleme diye hitap ediliyor ama benim karalamalarıma inceleme dememek lazım, mesela ben şimdi İlber Ortaylı'ının kitabını incelemiş sayılacağım hahaha. Bu yazarın yazdığı sadece bir "BİR-1" kitap okumuşum, hayat hikayesini vs bir şey bilmiyorum. İlginç bir hayat yaşadığı görülüyor, biraz kıskanmadım dersem de yalan olur. Neyse kitabın içeriğine geçelim...

    Kitabın ismini okuyunca aklıma gelen ilk şey, para kazanmak için yazılmış bir kitap ismine benzediğiydi. Kitabın öyle olduğunu söylemiyorum, hatta yazarın paraya ihtiyacı bile olmayabilir ama demek istediğim illa birisinin çıkıp bize hayat şöyle yaşanır, böyle yaşanmaz demesini istiyoruz veya bekliyoruz. Piyasa da bunun farkında.

    Yeterince yetkin, hayatını bir saniye bile boşa harcamadan, fire vermemiş birisinin çıkıp futbol taktiği verircesine efendim şu olursa 4-4-2 oynayın, bu zorluk gelirse 3-5-2'ye dönün olaylar rahat bir şekilde çözülsün demesini istiyoruz. Böyle istememizin sebebi de gayet açık; hayata bir kere geliyoruz ve hayat gerçekten çok kısa! Çocukluk dönemindeki o boş sıkılmalar dışında zaman yokuş aşağı son sürat ilerliyor. Bunun farkında olmak da insanın seçimlerini sürekli sorgulamasına yol açıyor, acaba öyle mi daha iyi olurdu, böyle mi daha iyi olurdu...vs.

    Kitabın bir söyleşi olduğunu belirtelim, soru cevap şeklinde ilerliyor. Yenal Bilgici soruyor Ortaylı cevaplıyor. İlk bölümde İlber Ortaylı hayatı belirli yaş aralıklarıyla bölümlere ayırıyor ve bu yaş aralıklarında yapılması gereken belli başlı şeyler olduğunu savunuyor. Yani hayatımızda atmamız gereken bazı adımları doğru zamanda atmamızın, hayatımızın geri kalanı için kritik önem taşıdığını ve eğer o adım için geç kalmışsak beklentilerimizin asla tam olarak gerçekleşemeyeceğini savunuyor. Savunuyor diyorum çünkü katılmadığım kısımlar var. Ayrıca savunduğu konuların dayandırıldığı bir temel açıklanmadığı için şahsi fikirler olarak bakmak gerektiğini düşünüyorum. Ki muhtemelen kitabın amacı da budur, yazarın yaşayıp gördüğü şeyleri, hayat hakkındaki düşüncelerini okurlarına anlatmak istemesidir.

    Mesela dil öğrenilecekse 15 yaşına gelene kadar 3 dil öğrenilmesinin şart olduğundan bahsediyor yazar. Bu görüşünün temeli belli, beyin hücrelerinin gençken daha verimli çalıştığı ortada. Çocuklar yeni bilgiler edinmek için ailesinin gözünün içine bakar hep, bilgileri havada kaparlar, farklı şekilde yorumlarlar, ön yargıları düşüktür, daha kolay ezber yaparlar gibi gibi. Ancak savunduğu garip kısım şu, o zamana kadar eğer güzelce öğrenemediyseniz o yaştan sonra da hakkıyla öğrenemezsiniz diyor. Yani nedir bu dil öğrenmenin hakkı? Nasıl bir limit ki bu 15 yaş dolunca tak diye kesiliveriyor. Yaş ilerledikçe zorlukların artacağına eminim, ancak bu şekilde kestirip atmak da bana mantıksız geliyor. Her insanın zihin yapısının aynı olmadığına inanıyorum, imkanların aynı olmadığını söylemeye gerek de yok zaten. Saygın bir yazar olarak anılıyor olmasa bu tip yorumları dikkat çekmek için yapıyor derdim, savunduğu fikirlerin bazıları beni gerçekten şaşırttı doğrusu.

    Kendisinin bir tarihçi olması sebebiyle yorumlarının, tavsiyelerinin, fikirlerinin çoğunun bu süzgeçten geçtikten sonra bize geldiği çok açık. Doğrusu da budur, bir tarihçinin kalkıp da anlamadığı bir konudan tavsiye vermesi kadar saçma bir şey olamaz. Ancak bu durumun kötü yanı da her önerinin her kesime hitap etmemesidir.

    Tavsiyeler demişken kitapta birçok liste var. Ortaylı'nın önerdiği filmler, müzikler, görülmesi gereken yerler-eserler, okunması gereken yazar ve kitaplar. Bu tür yönlendirici kitapları ben seviyorum doğrusu, bazen hayatımda hiç duymadığım bir yazarı-kitabı veya kişiyi araştırma fırsatı buluyorum.

    Kitap hakkındaki incelemelerin bazılarında yazarın sert şekilde eleştiriliyor olmasını gayet iyi anlıyorum, çünkü bazı öneriler bizim gibi çok ciddi bir kesimin asgari ücretle yaşadığı bir ülkede herkese hitap etmiyor. Mesela şu şekilde: "Semerkand'ı, Floransa'yı, Buhara'yı, Roma'yı ve Kudüsü görmeden ölmeyin" Yani benim gibi henüz yurt dışına hiç çıkmamış kişiler bu önerilere ancak gülebilir.(Acı bir şekilde) Neyse google amcaya soralım bakalım, görmedik de demeyelim. Ayrıca bir çocuğun İlber Ortaylı'nın dediği şekilde yetiştirilebilmesi için hem ailesinin çok bilinçli olması, hem mal varlığının yeterli seviyede olması, hem başarılı eğitimcilere ulaşılabiliyor olması, hem de çocuğun sağlığının yeterli olması, belki biraz da şans gibi çok çeşitli etmenlere bağlı. Her ne kadar Ortaylı kendi çabaları sayesinde bulunduğu yerde olduğunu söylese de, göz ardı edilmemesi gereken şeyler bunlar.

    Kitabın başında ömrümüzün bölümlere ayrıldığını söylemiştim, çocukluk-gençlik-yetişkinlik-yaşlılık diyelim bu bölümlere. Bu kısımdan sonra insan kendini nasıl yetiştirmeli, nasıl çalışılmalı, nasıl gezilmeli, okul tercihi nasıl yapılmalı gibi değişik konular hakkında yazarın değişik görüşleri sıralanıyor.

    Kitabın başlarında fikirlerimiz pek uyuşmasa da kitabın ortalarına doğru özellikle ülkemizdeki eğitimin nasıl olması gerektiği ile ilgili bölümlerde Ortaylı'ya kesinlikle katılıyorum. Çok güzel eleştirileri ve eğitim sisteminin nasıl olması gerektiği ile ilgili net fikirleri var. Sadece bu bölüm için değil diğer bölümlerde de sık sık diğer ülkelerde durum nasıl, bizde durum nasıl şeklinde karşılaştırmalar var. İlerleyişin bu şekilde olması da gerçekten güzel. Çünkü ülkemizde bazı insanlar var ki başka ülkeye gidebilse bütün sorunlarının çözülebileceğine inanıyor ancak bu, tek başına pek mantıklı bir bakış açısı değil doğrusu.

    Kitap söyleşi şeklinde ilerlediği için birçok konuda soru soruluyor bunların bazılarına detaylı cevaplar verilebilse de okumayı düşünenler bu kitap için çok derin cevaplar beklememeli. Yani ilerleyiş; bir soru kısa bir cevap, başka bir soru ve yine kısa bir cevap şeklinde ilerliyor. Hayatın her alanına değinmeye çalışan yaklaşık 250 sayfalık bir kitaptan ne kadar derinlik olabilecekse işte o kadar bir beklentiniz olsun. Ayrıca itiraf etmeliyim ki konu bütünlüğü gerçekten güzel sağlanmış, öyle alakasız sorular bir biri ardına gelmiyor yani. Sorular ve bölümler arasında güzel bağlantılar var.

    Biliyorum çok uzun bir yazı oldu ancak bence hayat, üzerinde uzun uzun düşünmeye ve konuşmaya değer bir konu, yoksa neden yaşıyoruz ki? Yazımın başında başkalarının fikirlerine sürekli ihtiyaç duymamızı eleştirdim ancak diğer insanların hatalarından ders çıkarmak, başarılı olanların izlediği yolları denemek de gayet doğal. Sanırım bazı kitaplar da bu sebepten çok satılıyorlar.
  • Şimdi yanında Yonca da olduğu için daha rahat konuşuyordu. Selim duymamış göründü. Yonca'ya yaklaştı. Çocuğu koltuk altlarından yakalanarak havaya kaldırdı. Havada öylece bir süre tuttu. Yonca'nın gülümsemesine şimdi korku karışmış, yukarıdan Selim'e bakıyordu. Genç adam düşürür gibi indirdi kızı, kucağına alarak iskemleye oturdu.
    -Senin adın ne bakayım? diye sordu yapma bir tatlılıkla.
    Selim'in onu konuşturmak için böyle gelişigüzel bir soru sorduğunu anlamış gibi cevap vermedi çocuk. Elini ağzına soktu.
    -Çıkar elini ağzından! dedi annesi. Bak sana adını soruyor
    Yonca nin kızardığını görünce üstelemedi. Daha ileri varırsa ağlayacağını biliyordu. Yonca bütün vücudunu gererek Selim'in kucağından yere kaydı, pencerenin yanına giderek oradan ona bakmaya başladı.
    -Benim otomobilim var, dedi Selim, seni gezmeye götürürüm gelirsen kucağıma.
    Kızın yine de yanaşmadığını görünce annesine döndü :
    -Pazar günü Gebze'ye gideceğim, dedi. Öteberi var buraya getirilecek. Bedri ağabey isterse hep birlikte gideriz, çocuklara da gezme olur.
    Filiz şimdiden bir şey söyleyemezdi, Bedri'ye danışması gerekiyordu. Bedri böyle gezilerden pek hoşlanmazdı ama çocuklar için gerçekten büyük bir eğlence olurdu bu yolculuk. Kim bilir bu mevsimde ne güzeldi oraları!
    -Cennet gibi, dedi Selim.
    -Hiç gitmedim Gebze'ye, dedi Filiz. Nasıl gidiliyor? Hangi yolda?
    -Ankara asfaltından. Kaymak gibi yol. Yanm saat çeker çekmez. Çınarların altında kır kahveleri var. Yemek de götürebiliriz buradan.
    Müdürleri bir angarya için yolluyordu Selim'i Gebze'ye. Küçük bir denk bir teneke de yağ getirecekti oradan. İyi adamdı müdür. İyi olmasa ne gelir elden! Yaşam zordu.
    -Ekmek aslanın ağzında.
    Filiz yıllardan beri böyle bir gezmeye gitmemişti. Bir kez çocukken Sapanca'ya gitmişlerdi büyük halasına trenle. Dolma, börek, çay, kahve, kap kacak, tam bir sepet dolusu yiyecek ve öteberi almışlardı yanlarına. Telgraf tellerine baktığını anımsıyordu. Teller yükselip alçaldıkça direkler geçmişti önünden düzenle. İstasyonda trenden inişleri, yol, sonra o ağaç altları. Büyükler hasırlarda yan gelirken çocuklar ter içinde koşup oynamışlardı. Bahçeler elma doluydu. Şu manavlardan kilosunu sekiz liraya alamadığımız elmalar, ağaçlardan sarkıyordu tekmil. Sonra elma yığınları vardı, doyasıya elma yemişlerdi.
    -Gebze'de elma bulunmaz, dedi Selim. Gebze'den üzüm çıkar. Şimdi de üzümün mevsimi değil.
    -Biliyorum, dedi Filiz. Bir şey yemek gerekli değil ya! inşallah Bedri ister!
    -İş siz isteyin! Siz istedikten sonra Bedri ağabey nasıl olsa razı olur.
    Filiz bir eziklik duydu içinde. Anlatamadığı, doğru dürüst yamadığı için hiçbir zaman anlatamayacağı, aksayan bir şey vardı onda. Mutluluk, su içmek, dolaşmak, çiçek koparmak kadar kolay görülse de hiçbir zaman mutluluğa eremeyeceğini biliyordu. Birtakım görünür görünmez engeller vardı. Bu engellerin çoğunu Bedri çıkarmıştı önüne. Bedri'nin az para kazanmasını, kazandığının çoğunu da içkiye, kitaba, hovardalığa yatırmasını, kimi gün çoluğunu çocuğunu aç bırakmasını -bu da olmuştu çünkü- pek o kadar önemsemiyordu. Evine bağlı bir adam olsa, kafa kafaya verip geçinseler, gül gibi yaşarlardı. Değil. Bu da değil! İçinden bir düşmanlık kabanyordu Bedri'ye. Niçin? Bilgisizliği, güçsüzlüğü, eksikleri yüzünden mi mutsuzdu yoksa! Ama Bedri' nin ondaki bu eksiklik duygusunu, bir çiçek yetiştirir gibi, gece gündüz üstüne titreyerek büyüttüğünü, beslediğini de sezinliyordu. Öyleyse? Bedri'ye varacak yerde herhangi başka bir adamla, sözgelimi Selim'le evlenseydi yine böyle mi olacaktı? "İnsanın en büyük düşmanı insandır," demişti Bedri. Bak bu doğru! Erkek olsun, kadın olsun, o da insanlardan hoşlanmıyordu. Hele giyinip kuşanıp bacak bacak üstüne atan, erkek gibi konuşan, karşısındakini sinek gibi gören kadınlardan iğreniyordu. Böyle biriyle karşılaştı mı, büyülenmiş gibi, kala kalıyordu. Elleri büyüyor, ağzı çarpıliyor, pabuçlan, üstü başı birdenbire eskiyor, dökülüveriyordu sanki. Bir yerini, bir şeylerini gizlemeye çalışıyor, beceremiyordu. "Ne bakıyorsun öyle yüzüme? Ben buyum işte!" diye bağırmak geliyordu içinden. Ama insanın, "Ben buyum işte!" diye bağırabilmesi için, az da olsa, bir şey olması gerekiyordu. Oysa Filiz hiçti, bir hiç. "Kadınlığım da yok!" diye yineliyordu. Güzel olduğun».söylüyorlardı. Yetmiyordu bu ona. istediği kadar güzel olsun!
    Oktay Rifat
    Sayfa 85 - Yapı Kredi Yayınları
  • 1788 syf.
    ·26 günde·Beğendi·Puan vermedi
    İnsan her zaman annesini sever mi?
    Babasızlık nasıl bir duygudur? Ya da annesizlik?
    Sevdiğiniz halde başkaları için sevmiyormuş gibi davranmak zorunda kaldınız mı hiç?
    Geçmiş her zaman geçmişte kalır mı?
    Fakirlik utanılacak bir şey midir?
    Aşk var mıdır?
    Adalet nedir?
    Namuslu olmak ne demek?
    Yaşadığı yeri değişince insan da değişir mi?
    Her istediğimizi unutabilir miyiz?

    #65044685
    #75680968
    #64437606
    #77929871
    #65102591
    #64559760
    #77283938
    ...
    Yazmış olduğum soruların kaçına cevap verebilirim bilmiyorum. Ama eminim okuduklarımız ve yaşadıklarımız hepsini olmasa da birkaçını cevaplamamıza yardımcı olur. Daha çok yaşadıklarımız. Çünkü insan bazı şeyleri ancak yaşayarak gerçekten anlayabilir. Füruzan bana bir çok sorunun cevabını verdi bence.

    Bu muazzam kitaba dair bir şeyler yazmak benim için oldukça zor. İnceleme demek istemiyorum buna. Sadece okuduğum satırların bende bıraktığı düşünceleri azda olsa paylaşmak istiyorum sizlerle o kadar.

    Altı hikaye kitabı ve iki romanının bulunduğu bu kitap hem uzun hem de keyifli bir okuma oldu benim için. Açıkçası yazardan sadece "Parasız Yatılı" kitabını duymuştum daha önce ve onu okumayı düşünmüştüm. İyi ki bu kitap oldu seçimim. Çünkü hepsi birbirinden değerli, farklı hayat hikayeleri ve okunmaya değer.

    Ama kitaplara geçmeden önce kıymetli yazar hakkında yazmasam olmaz. Füruzan (Feruze Selçuk (Çerçi)) küçük yaşlarında babasını kaybetti. İlköğrenimini farklı yerlerde bitirse de ortaokulu bitiremedi. Ki buna sebep ailesinin maddi durumu oldu. Bu yüzden yazar kısa süre tiyatro oyunculuğu yaptı ve sonrasında tamamen edebiyata yöneldi. Bir süre Almanya'da yaşayan Füruzan ilerleyen zamanda İstanbul'a dönerek burada yaşamına devam etti. Turhan Selçuk’tan ayrılınca yalnızca Füruzan oldu imzası. Füruzan 1970'li yıllarda en çok dikkat çeken üç kadın yazardan biri olarak Sevgi Soysal ve Adalet Ağaoğlu’yla birlikte anılır.

    İzlediğim konuşmalarında kendisinin de belirttiği gibi ilk başlarda yazar olmayı düşünmemiş Füruzan. Ve ünlü olmak için yazmamış hiçbir zaman. Kitap kapağında ismini herkes görsün diye yazmak doğru değil, öyle yazar olunmaz diyor kendisi. Sadece yaşadıklarını yazıya dökmek istemiş ve oldukça başarılı olmuş. Çünkü ilk zamanlardaki hikayelerinin kahramanları yoksulluk içinde yaşayan insanlar, kendi hayatını kazanmaya ve yaşamaya çalışan kadınlar, onların kızları ve kendi yurtlarından ayrılarak özlemle yaşayan göçmenler olmuştur. Bunların arasında istemeden kötü yola düşeni de var, sevgisiz büyüyen çocukları da var, sevgisinden başka hiç bir şeyi olmayan kadını da var, savaş sonrasında evine dönse de hala savaşta yaşayan kocası da var…

    Füruzan küçük yaşlarında babasını kaybettiği için annesi onun hayatında daha önemli bir yere sahip olmuştur ve eserlerindeki anne - kız ilişkileri de bunu daha iyi anlamamızı sağlıyor. Hikayelerinde annesini seven, destekleyen, derdine ortak olmaya çalışan kızlar da var. Bunun gibi kızını okutmak isteyen, onun geleceğini düşünen, zorlukları göze alan anneler de var.
    Ama bir de başka anneler ve kızları var diğer tarafta. Kızı nasıl olursa olsun para kazansın ve onları geçindirsin diye düşünen bir anne var. Herkesin ne düşündüğü, ne söylediği kendisi için önemli olan ama kızının neler yaşadığı ile ilgilenmeyen bir anne. Ve zamanla annesi kendisine yük olan bir kız. Böyle farklı anneler ve kızlar görüyoruz işte... Babasız kalınca neyi nasıl yapacağını bilmeden yaşayan ve çaresizlik içinde hayatla mücadele eden kızlar da var. Hem de çok. Babasının dayakları canını daha çok acıtmasın diye dövülünce aklına güzel zamanlarını getiren ve karşı koymayan bir kız da var. Ve hepsinin bir ortak noktası var: Hayatın zor şartlarına alışmak ve geleceğe umutla bakmaya gayret etmek.

    Bu kitaptaki sekiz kitabı:
    Hikaye
    *PARASIZ YATILI
    *KUŞATMA
    *GÜL MEVSİMİDİR
    *BENİM SİNEMALARIM
    *GECENİN ÖTEKİ YÜZÜ
    *SEVDA DOLU BİR YAZ
    Roman
    *KIRK YEDİ'LİLER
    *BERLİN'İN NAR ÇİÇEĞİ

    Her hikayesini beğenerek okudum ama en sevdiklerim hakkında az da olsa yazmak istiyorum.

    "Parasız Yatılı"
    Bu kitabıyla Sait Faik Hikaye ödülünü almış ilk kadın yazar olmuştur Füruzan.

    "Sabah Eskimişliğin" hikayesiyle başlıyor kitap ve babasız bir kızla kocasız bir anne görüyoruz burada. Yazar kendisi bu hikayeyi yaşadığı için yazdıkları da oldukça dokunaklı olmuş. Geçmişteki güzel sayılabilecek anılara tutunarak hem kendisini hem de kızını düşünmek de bir anne için en zor durum.

    Bundan sonraki “Özgürlük Atları”nda da üveylik nasıl bir şey onu görüyoruz. Yine babasızlık ama bu defa üvey bir baba da var sonrasında. Ve bunları bize anlatan bir çocuk. Bu hikayesi bir başka duygular bıraktı bende. En çok da sonu.

    “Ben çocukken (ne zaman çocuk olmuştum/) görünmeyen adam olup pasta yemek isterdim. Ne kıtmış tutkularım.
    Gidiyor musunuz?
    Güle güle.
    Kapıyı iyice kapayın.
    Sizden üşüdüm ...”

    "Edirne'nin Köprüleri" hikayesinde biz Balkan muhaciri olan Türk bir aile görüyoruz. Ama yeni yaşama bir türlü alışamayan aile. Ve bu anlatım eski hatıralarla daha da etkileyici oluyor. "Biz de olmayalım herkes gibi cahil. İster kim bilir bir herhangi bir şey. Bilmez ki, bir yalan dünya ..."

    Kitabın ismi olan aynı zamanda en çok bilinen "Parasız Yatılı" hikayesi de kısa ama oldukça güzel bir hikaye. Başlarken bir anne-kız görüyoruz yine. Parasız yatılı sınavına kızını hazırlayan bir anne. Her şeyin yerli yerinde olması için kendi kendine sorular sorup cevaplayan bir anne. Bir şeyi eksik olmasın diye didinip duruyor.

    "Mal kim? Biz kim? Malımız olsa yüz suyu döker miyiz el kapılarında?"

    "Bu okulu kazanacakların hepsi de benim gibi yoksul
    çocukları mı anne? Onu da öğrendin mi?
    Öyle ya, yoksul çocukları ki, parasız yatılı için imtihan
    oluyorlar."

    "Geciktik mi acaba? Çocukların çoğu gelmiş.
    Parasız yatılı imtihanlarının çocukları hep erken gelir. Hiç
    gecikmezler..."

    Bu üç alıntıda tüm hikayeyi anlayabilirsiniz zaten. Yoksulluk zor bir şey. Diğer çocuklardan farklı olmak ve bunu anlamak daha da zor. Ama umut etmek var. Bazılarımızın sahip olduğu tek şey.

    İlk kitabın son öyküsü "Haraç" aynı zamanda uzun bir öykü.
    Bir yaşlı kadının pazardan dönüş zamanı yokuş boyunca kendi hayatının yokuşlarını hatırlamasını görüyoruz. Çocukluk, gençlik, annelik derken uzun zamandır eskisi gibi olmayı özleyen bir kadın. "Kimi zaman bugünü unutur oluyorum."
    Bugünü unutuyor ama geçmişi hep aklında. Her şeyi bugün olmuş gibi anlatıyor bize. "Bilmek istediklerim, geçmişimdekiler aklımda durmaz oldu." Böyle söylese de okuyunca hatırladıklarının unuttuklarından fazla olduğunu görüyoruz. Bu hikayeyi bitirince hemen diğer kitaba geçemedim. Bir süre bu yokuşları düşündüm ben de.

    Hakkında yazmadığım diğer hikayeler: "Münip Bey'in Günlüğü" ,"Taşralı", "Piyano Çalabilmek", "Nehir", "Su Ustası Miraç", "İskele Parklarında", "Yaz Geldi".

    İkinci kitap olan "Kuşatma" da yine çaresizliklerle baş başa kalan insanlar görüyoruz.

    "Tokat Bir Bağ içinde" hikayesinde kısa ama sizi düşündürecek cümleler daha fazla. Ayrılanlar, barışanlar, ayrılmak isteyip de bir türlü uzak kalamayanlar... "Ama bir selam yeter mi? Hem de anlamsızlık, bıkkınlık yüklü bir selam." Başkalarını seven ya da seviyormuş gibi hisseden insanlar. Sevgisinden başka verecek bir şeyi olmayan kadınlar. Diğer insanların yaşantısının etkilediği bir anne. Yine farklı insanlar ve hayatlar kısacası.

    "Ah, Güzel İstanbul"da hep uzun yollarda olan bir Sarı Kamil var. Ve kötü yola düşen bir Cevahir. Sadece bir yuva kurmak istiyor Kamil. Geçmişini düşünmüyor kadının. Ama bu yola düşen bir kadın hep herkesin dikkatini kendi üzerinde hisseder. Utanılacak bir şey yapmasa da utanır hep. "Vallahi utanırsın! Bizden herkes utanıyor . . . Doğrusu da bu zaten." İşte böyle utana utana kaç kişi istediği hayatı geri çeviriyor...

    "Kuşatma", "Kırlangıç Balıkları", "Redife'ye Güzelleme" de diğer hikayeler.

    "Gül Mevsimidir" kitabında tek hikaye okuyoruz. Mesaadet Hanım ve onun unutamadığı aşkı Rüştü Şahin. "Savaşlar sevilenleri heder ediyor." Sadece bu bile her şeyi anlatıyor zaten. Geriye hatıralar kalıyor.

    "Benim Sinemalarım" kitabı aynı isimli aynı zamanda en çok etkilendiğim hikayeyle başlıyor. Genç bir kız Nesibe. Diğer kızlar gibi gezmek isteyen bir kız. Yeni insanlar tanımak, yeni yerler görmek, bir insan sevmek. Sevmek... Bunlar ona çok uzak oluyor. Ama neden? Annesi babası yüzünden. Mahalleli yüzünden. Anne ve babası ondan ne istiyor? Evi geçindirmesi için yeterli para. Ve bu para artıyordu her defasında. Nasıl daha fazla kazanıyordu Nesibe? Çalışmak yeterli miydi bu paralar için? Hayır. Ama esas para geliyordu ya önemli olan o. Nereden kazanıyor? Kaç saat çalışıyor? Bu ilgilendirmez onları. Ve bir gün mahallelinin diline düşüyor Nesibe. İşte o zaman babası bir namusu olduğunu hatırlıyor. Gereken cezayı vermek gerek. Başka türlüsü yakışmaz onlara. Sonda ne oldu peki? "İçi sevgisizlikle doldu..."

    "Temizlik Kolu", "Seyyid", "Bir Evin Dıştan Görünüşü",
    "Günübirlik Adada", "Kış Gelmeden" kitaptaki diğer hikayeler.

    "Gecenin Öteki Yüzü". Bu kitabında da dört hikaye var. "Kanı Unutma", "Çocuk", "Sokaklarından Gemilerin Geçtiği Kent",
    "Gecenin Öteki Yüzü".

    "Çocuk" hikayesinde bize yine bir anne görüyoruz. Bu defa küçük çocuk erkek. Hissettirdikleri yine değişmiyor Füruzan'ın. Annesinin sözünden çıkmayan bir çocuk. Diğer çocuklarla oynamıyor ama o. Herkes ona kötü bakıyor. Neden peki? Annesi yüzünden. Oysa annesini çok seviyor. Neden böyle şeyler söylüyorlar ki? Anlamıyor. Annesi sadece uslu olmasını söylüyor o kadar, başka bir şey bilmesine gerek yok. Korkmamasını ve ona güvenmesini istiyor ondan. Mümkün olur mu bu peki?

    "Sevda Dolu Bir Yaz". Bu kitabında da yine geçmişi düşünerek anılarda yaşayan anne görüyoruz. Kızına anlatarak yaşadıklarını tekrar yaşayan bir anne. Acı, aşk, mutsuzluk, çaresizlik, ölüm... Ne isterseniz bulabilirsiniz.

    "Şarkılar Kitabı"nda bir kızın aklından çıkmayan yaz hatıralarını okuyoruz. Hep şarkılarla hatırlıyor yazları. Okula gidecek aslında o yıl. Herkes okuldan bahsediyor. Onun ise düşündüğü sadece eskiler... "O ilk yazı asla unutmadım." Çünkü annesi, teyzesi hep güzel şarkılar, türküler söylerdi. O da hiçbir sıkıntısı olmadan sadece dinlerdi onları. Gelecekte belki üzülerek hatırlayacak o zamanları ama yine de seviyordu.

    "Kalbim yine üzgün seni andım da derinden
    Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden
    Mahzun ve kırılmış gibi en ince yerinden
    Geçtim yine dün . . . "


    "Kırk Yedi'liler"

    12 Mart 1971 Muhtırası’nı yaşayan, Türkiye tarihine 68'liler olarak geçmiş bir kuşak 47'ler. Devrim nasıl olmalı? Ya da nasıl olmamalı? Gençlik aslında hep iyi şeyler istedi belki de. Ama nasıl istemek önemli. Bu kadar işkenceye katlanmak boşuna olmamalı. Eğer bir şey uğruna hayatınızı hiçe sayıyorsanız sonuna kadar böyle olmalı.

    Baş karakterimiz Emine Semra Kozlu. Çocukluğu hep baskı altında geçmiş biri. Ama artık büyüdüğü zaman gerçeklikleri görüyor. İyilik kimin için iyilik? Kötülük dedikleri aslında kötülük mü gerçekten? Ve her şeye boyun eğmeye alışmış insanlardan nasıl kurtulabilir? Namus, terbiye, karı-koca, aile, ihanet, dostluk, aşk, fedakarlık... Bu sözcüklerin anlamını o yaşayarak öğreniyor. Ona öğretildiği gibi değil. Aşk kutsaldır. Ama nasıl aşk kutsaldır? Onun aradığı aşk sadece kendisi için değildi. Tüm insanları sevmek, herkes için en iyisini yapmak. Çalışmak, çalışmak, çalışmak.

    Selahattin kızı Emine Semra Kozlu. Nüveyre'den doğma. Doğum 1947. İstanbul. Beşiktaş.

    Bektaş Elçin oğlu Erzurum 1947 doğumlu Sami Kaya Elçin. Zeria'dan dogma. Hacettepe Üniversitesi. Anarşik olaylara karışmış. Silahlı çatışmada vurulmuştur.

    Ali Kerimoğlu oğlu Dudu'dan doğma Hüseyin Cemşit Kerimoğlu. Doğumu 1947, Tunceli, Hozal. İstanbul Teknik Üniversitesi Makine Fakültesi. Burslu öğrenci.

    Selim Raci Ötüken kızı Sara'dan doğma Hacer Melek Ötüken. Doğumu 1948, İstanbul Kadıköy. İst. Üni. İkt. Fakültesi öğrencisi. Tüm öğrenci eylemlerine katılmıştır. Seçkin bir aileden gelme.

    Salih Zeki Onurkan kızı, Merzuka'dan doğma Bilge Sümer Onurkan. Doğumu 1948, Ankara Kayaş. Babası ordonat albay. Ailenin dört çocuğu var. Anne ev kadını. Küçük oğlan orta iki öğrencisi. İki erkek, iki kız.

    Abdülkadir Öztürkoğlu, Dillanı'dan doğma, Necil Seyhan Öztürk. Doğumu 1947, Adana Seyhan. İst. Tek. Üni. Mimarlık Fakültesi. Babası yargıç, annesi eczacı. Anarşik olaylara karışmıştır.

    Hüseyin Cemil Kadiroğlu oğlu Ali Ahmet Kadiroğlu. Neriman'dan doğma. Doğum 1946 Aydın. İstanbul Üniversitesi
    Hukuk Fakültesi. Anarşistlerin saklandığı yer ilgililere bir sayın muhbir vatandaşça bildirilmiştir.

    Sümmani Zasa oğlu, Zeynep'ten doğma Şirvan Zülkadir Zasa. 1947 doğumlu Siirt Pervari. İst Üni. İk. Fak. Öğrencisi. Eylemci. Öğrenci birliği liderlerinden. Çatışmalardan birinde üstünde silah bulunmuştur.

    Fatma Şerife Aysu, Kadri Selami Aysu kızı, Behiye'den doğma. 1948 doğumlu İstanbul Anadoluhisarı. lst. Üni. Tıp Fak. Babası demiryolu müfettişliğinden emekli.

    Mehmet Kadir Tepeoğlu, Nazik'den doğma Hüseyin Tepe. Doğumu 1947, Erzurum, Aşkale. Ortadoğu Teknik Üniversitesi öğrencisi.

    Mürsel Uzunoğlu, Hanımdan doğma. Kars, Kağızman, Denizli köyü nüfusuna kayıtlı. Doğumu 1947. İmam Haydar Uzun. İst.Üni. İkt. Fakültesi.

    Ve daha ne kadar genç. Bunlar bir romandaki karakterler olabilir. Ama bunları okurken herhangi bir zamanda onlarla ortak kaderi yaşayan insanların aynı duyguları hissetmemesi anlamına gelmez.

    Emine hiçbir zaman kendisini savunmadı. Ne de yaptıklarını savunan avukat istemedi. Çünkü doğru yolda olduğuna inanmıştı. Diğer hiçbir şeyin önemi yoktu. Seçil vardı birde. Parayla saadet olacağına kandırılarak hayatı mahvedilen ablası
    Emine'nin. Emine herkesten çok ona acıyordu bu hayatta.

    Roman dilinin ağır olmasına göre zor ilerliyor. Ve siyasi olaylar anlatıldığı için sıkıcı geleceğini düşünebilirsiniz. Ama Emine ve çevresindekilerin hayatlarıyla birlikte oldukça güzel bir roman olmuş. Emine gibi kızlar çok olsun istiyor insan okuyunca.
    Siyasi tartışmaları, toplumsal bunalımı anlamamız için elinden geleni yapmış Füruzan.

    Bu roman 1975 yılında Türk Dil Kurumu Roman Ödülü’nü kazanmıştır hem de.

    Ve son olarak "Berlin'in Nar Çiçeği". Daha önce vurgulandığı gibi yazar bir süre Almanya'da yaşamış. 1988'de yayımlanan bu romanında da Almanya'daki Türk göçmenlerinin hayatını anlatıyor bize Füruzan. Baş karakterimiz olan yaşlı Elfriede Lemmer' in hayatını okurken bir taraftan da bu ailedeki ilişkileri, evlatları, anne babalarını görüyoruz. Aslında romanın dilinde çok fazla almanca söz mevcut. Konusunu düşünürsek bu oldukça güzel bir durum ve daha da yaşayarak okumanızı sağlıyor. Ama çeviriler çok olunca biraz sıkıcı oldu bazı yerleri benim için.
    Fraud Elflriede Lemmer, yaşlı, kimsesiz ve kederli bir kadın. Sadece bir kuşu var. Sarah. Hep onunla konuşuyor. Dertlerini, hatıralarını anlatıyor. Ama cevap veremeyince daha da kötü oluyor. İnsana ihtiyacı var onun. Her şeyini anlatabileceği birilerine.
    "- Böyle yapamayacağım ben Sarah'cığım demişti, insanlarla
    olmak istiyorum demek ki. Uygun bir şey mi bu? Ne ayıp. Hasta ya da bunak olduğumu düşündüm. Değil değil. Onlarla birlikteyken, kendimi nasıl iyi bulduğumu bilsen."

    Bu Türk ailesi onun için önemli oluyor zamanla. Sadece varlıklarını bilmesi bile onu sevindiriyor. Ve bu kahramanımız geçmişi düşününce aklına en çok savaş geliyor. Kocasının savaşa gitmesi, savaştan dönmesi, değişmesi. Kendisi de onunla birlikte değişmişti galiba. Eski hayatlarına dönmek zor olmuştu onlar için. Hiçbir şey aynı kalmıyordu.
    "Duymak istemediği geçmiş miydi?
    Hayır, o geçmişi seviyordu.
    Değişmeleri istemiyordu."

    Ama onu hayata bağlayan tek şey sevgiydi. Çünkü sevginin yolunu şaşırmadığını biliyordu. İnsanlara sadece sevgiyle yaklaşmak gerekti. Ancak böyle yaşamak mümkün olabilirdi...

    Yazar bütün hikayelerinde istiyor ki kızlar okusun. Kendi hayatlarının sorumluluğunu alabilsinler. Uzun zamandır sadece sözde kalan "Adalet" sağlansın. Fakirler fakirliklerinden utanmasın. Emeğe saygı gösterilsin. Ve yüzlerce insanın genç, yaşlı, kadın, erkek, çocuk demeden öldürüldüğü savaşlar olmasın.
    "Sessizliğe ses veren yazar" oldu Füruzan.

    Benim için farklı bir yazar oldu bu kitaplarıyla. Çok sevdim. Duygulandım. Düşündüm. İyi ki okudum. Her hikayesi hakkında yazamadım ama hepsini beğendim. Çünkü karakterler bana hitap etti. Yaşadıklarını sevdim, yaşayamadıklarını daha çok sevdim. Uzun bir okuma oldu ve alıştım kendisine hiç bitmesin istedim.

    Bu güzel şiiri de son olsun o zaman.

    Çağımızın düşmanlığı emzirmemesi için

    Sevgiyi bulmalıyız

    Hiçbir kadın,

    hiçbir erkek

    birbirine değemiyor.

    Görmek için bakmıyoruz ki…

    zaten

    körüz.

    Ağrılar içindeyiz.

    Bir gençlik mi gerçeğin mirasçısı

    Yalanın baş tacı edildiği tarihlerdeyiz

    Öylesine alıştık ki duymamaya

    Kimin ne dediği

    umurumuzda değil

    Bin dokuz yüz seksen beşlerden geçerken…


    Keyifli okumalar dilerim...