• Kitap hakında alıntı
    ......
    Vera Pavlovna'ya göre kadının mutluluğu, duygularını dile getirebilmesinde, aşkta eşit olmasında değildir. Erkekle toplumsal eşitliğini her bakımdan sağlamadıkça mutlu olamaz kadın. Eşitliğin olmadığı yerde gerçek aşk ve mutluluk da yoktur. Kadına saygının olmadığı yerde, aşkın sevinci de yoktur.

    Nasıl Yapmalı, Nikolay Gavriloviç Çernişevskiy



    Plehanov ve Lenin “Nasıl Yapmalı?” romanını defalarca okuduklarını söyleyeceklerdir. Lenin’in eşi Krupskaya şöyle yazar: “Lenin öyle büyük bir dikkatle okuyordu ki bu romanı, satır aralarından öyle incelikler bulup çıkarıyordu ki şaşıp kalıyordum.”
    **********

    Özgür ve mutlu bir insan olmak neden tuhaf olsun! Böyle bir istek duymak ne müthiş bir buluş, ne de göz kamaştırıcı bir kahramanlıktır. Asıl tuhaf olan, Veroçka , bu isteği duymayan insanların varolması.

    Gününden önce Doğan Bir Roman Nasıl Yapmalı ve Çernişevski

    Bazı eserler vardır; bir kez okunduktan sonra etkileri bir daha akıldan çıkmaz. İşte Çernişevski’nin Nasıl Yapmalı isimli romanı tüm okuyanların belleklerinden çıkmayacak bir eser. Yazılışından bu yana yüz elli yıla yakın bir zaman geçmiş olmasına karşın, kitaplıklarda baş kitaplar arasında yer alması da ayrıca bunun bir göstergesi. Tersine bazı eserler de sonuna kadar ya okunur ya da okuyucusu sıkılır ve bitirmeden okumayı bırakır. Bazen de birtakım yan etkilerle birdenbire saman alevi gibi parlar, kısa süre sonra söner ve bir daha da gündeme gelmezler.

    Nasıl Yapmalı bin sekiz yüz altmışlı yılların Rusya’sına denk düşen bir roman. öncelikle şunu belirteyim: Daha önceleri toplumsal bilinçten yoksun ya da yarım bilinçle bu romanı okuyanlarımız vardır. Hiç okumayanların mutlaka okumalarını önerirken, çok önceden okuyan bu dostların da yeniden okumalarını öneriyorum. Şu bir gerçek ki her eser okunurken o eseri oluşturan bilinç düzeyine yakın bir bilinç düzeyinde olmak, o eserin kişi üzerindeki tüm etkilerini kat kat artırır. Tüm etkilerden kastımın içinde eserden tat almak da vardır. Bilinç düzeyi eksik olanların bilinçlenmelerine katkısı ayrı bir değerdir. Nasıl Yapmalı her yaş döneminde ve bilinç düzeyinde okundukça yeni tatlar, yeni görüş alanları, yeni deneyimler ve bulgular kazandıracak kadar derinlikli bir roman. Her okunduğunda yeni şeyler keşfedilmesi elbette boşuna değil. Aşk konusundaki yanılgılardan, doyumuna aşka, sosyalist üretimden ve paylaşımdan, gerçek arkadaş ve dostluğa, yardımlaşma, dayanışma, yeni insanın yaratımı ve o dönem baskılarına karşı aydınlık, ilerici güçlerin mücadelesine kadar çok yönlü bir romandır Nasıl Yapmalı.
    İnsan özellikle aşk konusunda hiç acı çekmeyeceği halde bilinçsizliği yüzünden boşu boşuna acılar çeker. Eşinden ayrılanlar, aşık olduğunu sandığı halde, karşı tarafın aşkına karşılık vermeyişi yüzünden acı çekenler, bu romanı okuyunca, eminim ki boşuna acı çekmişim diye romanın kazandırdığı bilinçle rahatlayacaklardır.
    Karşı tarafın karşılık vermediği bir birlikteliği bir biçimde sağlamak, mutluluğun olduğu bir birliktelik olur mu, yoksa bunun içinde sürekli bir ayrılık var mıdır? Kişiliklerin ve beğenilerin birbirini tutmadığı bu yalancı aşk, gerçekten bir aşk mıdır acaba? O zaman gerçek olmayan bir aşk için acı çekmeye değer mi?

    Pek çok gencin aşk konusunda içinde bulunduğu şartlar yüzünden yanlış duygulara kapıldığı bir gerçektir. Bin bir zorluk içindeki bir üniversite öğrencisini düşünelim. Kendine karşı cins tarafından gösterilecek herhangi bir küçük ilgiden sonra dumanı bacasından çıkacak biçimde aşk ateşine yakalanır. O anda bütün bir ömrünü feda etmenin hayalleri içindedir. Bu aşk yaşam mücadelesi içinde beğenilerin ve kişiliklerin birbirini tuttuğu, yine kişiliklerin yerine oturduğu, kendi yaşamını belirleyecek olgunluğa erişmiş olmaktan doğan sağlıklı bir aşk mıdır? Üniversite psikozunun içinde doğan aşk ve yine bu ortamda ortaya çıkan ayrılıktan acı çekmek, hastalıklı bir duygusallığın ve buna dayalı olarak da bilinçsizliğin ve pek çok yoksunluğun ürünüdür ve bilinmeli ki geçicidir. Dırdır içinde birbirini yiyip bitirecek bir beraberlikten bir an önce kurtulmak ya da böyle bir beraberliğe girememek acı çekmenin gerekçesi olmamalıdır. Neyse, bu konuyu romana bırakalım, o anlatsın basiretli okurlarına ve kafaları açsın.

    Sanattaki her köklü yenilik, toplumdaki köklü değişimlerle birlikte gerçekleşir. Toplum köklü değişimin eşiğindedir ya da köklü değişim gerçekleşmiştir. Sanatçı da bu değişimlerin etkileri içinde sanat yapar. Bu noktada sanat değişime katkıda bulunurken, değişim de sanata katkıda bulunur. Sanatta gerçekçiliğin özünü bu nokta belirler. Çernişevski’nin büyüklüğü işte bu nokta ile ilgilidir. Gerçekçi sanatçı yaşadığı toplum düzeninden bir sonraki toplum düzeninin özlemi ve coşkusu içindedir. Feodalizm kapitalizme, kapitalizm sosyalizme gebedir. Feodal yapının ilerici sanatçısı burjuvazinin öncülüğündeki burjuva demokratik devrimin coşkusu ve açtığı ufuk çerçevesinde ürün verir. Feodal yaşam biçimi içinde kapitalist yaşam biçiminin etkisinde kalmak gerekirken, Çernişevski sosyalist yaşam biçiminin etkisinde kalarak gerçekleştirmiştir Nasıl Yapmalı’yı ve bu bir tek Çernişevski’ye özgü bir ustalıktır. Yani yaşadığı dönemin bir sonraki yaşam biçiminin değil de, ondan da sonrakinin sanatını yapmıştır o. Gerçekçi sanatçı ufukta görünene bakarak ürün verirken, Çernişevski ufuktan sonraki ufka bakmayı ve görmeyi becermiştir. Bin sekiz yüz ellilerin Çernişevski’si, günümüzün pek çok sanatçı geçineninden ne kadar ileridedir bunu varın siz hesaplayın. Tolstoy, Balzac, Dickens, Stendhal gibi ustalar feodalizmin çürümüşlüğünü yerin dibine batırırken ve burjuva devrimlerinin etkisiyle coşarlarken, Çernişevski kapitalizmi aşmış, sosyalist yaşam ve o yaşamı kurmanın etkisiyle o yaşamın insanını karakterize etmiştir.

    Çernişevski’nin en büyük özelliklerinden biri de, roman karakterlerini asla içinde bulundukları koşullardan soyutlamamasıdır. Ne aşk konusunda, ne kişilerin işlediği suçlar, ne de diğer konularda bu önemli gerçekliği göz ardı eder. Burayı bir örnekle pekiştirelim. Romanın başta gelen karakterleri Kirsanov, Lopuhov, Vera ve Rahmetov’dur. Bunların hepsi sosyalist yaşamın karakterleridir. Mariya Pavlovna, Vera’nın annesidir. Vera’nın annesini de babasını da kişilik olarak belirleyen şey, herkes için geçerli olduğu gibi, kendi çabaları değil, içinde bulundukları koşullardır. Bireyleri içinde bulundukları koşullar belirler gerçeğine uygun olarak şöyle tipler Pavlovna Mariya’yı Çernişevski.

    Vera’nın annesi ve babası bir malikanede aşçı olarak çalışırlar ve süreç içinde malikanenin kahyalığına kadar yükselirler. Kolay olmaz bu yükselme ve bedeller öderler. Anne içinde bulunduğu koşullar gereği malikane sahiplerinin en çirkin emellerini bile yerine getirmek zorunda kalır. Baba da değişik sorunlar yaşayarak insanı onursuzlaştıran emellerin onursuz kişiliğinin alışkanlığı içine girer. Anne cinsel arzuların bile aleti olması gereği, onursuzluğun olağan bir karakteridir. Artık çirkef bir anne ve çirkef bir babanın kızı olmaya bağlıdır Vera’nın kaderi.

    Zaman geçmiş Vera büyümüş ve güzelleşmiştir. Bu arada piyano çalmayı ve terziliği öğrenmiştir. Malikane sahiplerinin delikanlı çağındaki oğulları kızın annesinden yararlandığı gibi Vera’dan da yararlanma isteğine kapılır. Onu nasıl elde edeceğini arkadaşlarına ballandıra ballandıra anlatır. Vera onun bu isteğine karşı çıkar ve teslim olmaz. Olacak şey değildir bu. Kendine büyük bir lütuf gibi sunulan bu birlikte olma isteğine karşı koymak şaşılacak şeydir. Delikanlının isteğini kendine verilmiş bir paye gibi kabul edip seve seve onun koynuna girmesi gerekmez miydi? İşin gönüllü olması için işin içine para ve bol hediyeler girer. Vera asla ödün vermez. Karşı koyuş Vera’yı daha da cazip hale getirir. Durum gencin Vera’ya âşık olmasına kadar gider ve bu kez delikanlı kıza evlenme teklif eder. Kız olanca tepkisiyle yine hayır der. Hele evlenme teklifini reddetmesi olacak şey değildir.

    Kızının, delikanlının metresi olmayı reddedişine sinirlenen anne, kızının evlenme teklifini kabul etmeyişinden dolayı çileden çıkar. Artık bu evde yaşamak Vera için bir işkencedir. Bu noktada şöyle seslenir okurlarına Çernişevski:

    “Basiretli okurum, bu kadına kızıyorsun biliyorum. Ama onu bu duruma getiren nedenleri hiç düşündün mü? Bu nedenler ve bu nedenleri yaratanlar mı suçlu, yoksa Vera’nın annesi mi?”

    Romanı okudukça şu soru çakılır beyinlere ve cevabı da buldurur. Hiç kimse kendi kendini belirleme olanağına sahip değildir. Kişiler içinde bulundukları koşullara göre belirlenirler. Koşulları hangi sınıf egemense o sınıf belirler ve alt sınıf bireyleri de bu koşullar içinde yaşamak ve kişilik kazanmak zorunda kalırlar. Emekçiler kendi koşullarını yaratmak için örgütlenerek büyük bir güç haline gelmek zorundadırlar. Eski yaşam koşullarının yerine yeni yaşam koşullarını geçirmenin yolu buradan geçer.

    Burada Çernişevski çok önemli bir gerçekliğe yine parmak basar. Annesinin, babasının baskısı ve delikanlının metresi olması için zorlaması ve daha sonra evlilik teklifleri yüzünden Vera çok bunalımlı günler geçirmektedir. Delikanlı Vera ile buluşur ve onu çok sevdiğini, onun için deli divane olduğunu söyler. Vera’nın cevabı tam yerine oturur ve okuyucunun belleğine kazınır.

    “Bu nasıl sevmektir ki sevdiğine bu kadar büyük acılar çektiriyor?”

    Evet sevmenin ve aşkın gereği böyle olmaz. Zaten delikanlının aşkı gerçek bir aşk olsaydı, kişilikler ve beğeniler de birbirini tutmuş olurdu. Eğer kavuşmak sevdiğine acı çektirecekse bedeli ayrılık olmalıdır ve bu ayrılığı karşılıksız seven, sevgisi gerçekse, yanıldığını anlamalı ve bu ayrılığı gönüllü olarak kabul etmelidir. Sosyalist yeni insanın aşk konusunda romandaki yeri işte böyledir.

    Başka önemli bir konuyu açalım. Vera bu sıkıntılar içindeyken, üniversitede tıp öğrencisi olan Lopuhov’la, Vera’nın küçük kardeşine ders vermesi için para karşılığında anlaşmaya varılır. Bu yüzden Lopuhov sık sık Veralara gelir. Lopuhov’la, Vera giderek yakınlaşırlar ve Lopuhov sıkıntılar içindeki Vera’yı yanına alır. Tek başına geçinmek durumundayken Vera’nın yükü de üzerine binince, Lopuhov üniversiteden ayrılmak zorunda kalır. Aralarındaki duygusal yakınlık böyle başlar ve Vera kendinde beliren minnettarlık duygusu ve aşk karışımı bir ruhsal biçimlenme sonucu Lopuhov’la evlenir. Kirsanov, Lopuhov’un üniversiteden arkadaşıdır. Kirsanov üniversiteyi bitirir ve tıp doktoru olur. Sık sık Lopuhovlarla bir araya gelirler. Süreç içerisinde Vera’nın, Lopuhov’a olan aşkının gerçek aşk değil, Lopuhov’un, Vera’ya yaptığı iyilikler sonucu gelişen minnet duygusu olduğu kendini belli etmeye başlar. Vera, içten içe Kirsanov’a karşı beliren duygularını Lopuhov’a bağlılığı yüzünden şiddetle bastırmaya çalışır. Ruhunda huzursuzluk veren bir gerilim başlar ama bunun ne olduğunu kendisi de anlamaz. Sebebini kendinin de bilmediği bir mutsuzluk içine düşer. Durumu hisseden Kirsanov aynı duygular kendinde de belirdiği için, bir daha Lopuhovlara uğramaz. Vera acı çeker ama asla Lopuhov’a ihanet etmez. Kirsanov’a olan gizli aşkına öyle şiddetle karşı çıkar ki, bilinçaltı bu aşkı anlamasına izin vermez. Vera’nın gördüğü rüyaların anlamını çözen bilinç ustası, dayanıklılık ve direncin eşsiz örneği Rahmetov devreye girer. Durum iyice netleşince Lopuhov iki aşığın kavuşmasının önünü açmak için intihar etmiş süsü vererek ortadan kaybolur. Bu durumda kavuşmayı ne Kirsanov’un vicdanı kabul eder, ne de Vera’nın. Kavuşmalarını ve sosyalist ilişkiler içinde mutluluğun en yücesini yaşamalarını romana bırakalım. Burada önemli olan sosyalist ilişkiler içerisinde Çernişevski’nin yarattığı yeni insan tipinin böyle bir aşk karşısındaki tavrıdır. Lopuhov da, Vera da, Kirsanov da bu yeni insan tipinin yüce örnekleridirler. Böyle insan tiplerinden oluşan bir toplum düşünün. Ne sömürü, ne yoksulluk, ne ayrılık, ne insana acı çektiren insan. Diz boyu mutluluk be, diz boyu mutluluk. Yeni bir yaşam ve yeni bir insan. İşte Nasıl Yapmalı’nın özü.

    Anlaşamadıkları için, eşinden ayrılmak zorunda kaldıkları için acı çekenler, siz de Çernişevski’ye bir kulak verin. Neden bazı eşler Kirsanov’la, Vera’nın yaşadıkları gibi diz boyu mutluluğu yakalayamazlar da birbirinden rahatsız olup yaşamı kendilerine zehir ederler? Bunda evlilik bilincinden eğitime, her yaş döneminde o yaş dönemine uygun olanaklar içinde yaşama hakkından, birikmiş sorunların birikmiş bozuk kişilik yapısından kurtulmuş yeni insanı yakalamayan toplumsal bozuk yapıya pek çok etmenin etkisi yok mudur? Bunun tersi bir yaşamda, bozuk yaşam biçiminden kaynaklanan bozuk kişilikler ortadan kalkacaktır. Aynı olgu her şeyi olumladığı gibi evliliğe giden yolu da, evlilik ilişkilerini de olumlayacaktır.

    Yanlış evlilikten sonra ki, böyle bir yaşam biçiminde baştan o seçimin yanlış olduğunu anlamak olası değildir, ayrılık gündeme gelince ve bu kez de eşlerden biri ayrılığı kabullenmediği için acı çekilir. Eşlerin mutlu olması için öncelikle kişiliklerin ve beğenilerin birlikte birbirini tutması gerektiğini söylemiştik. Özellikle kişilikler birbirine uygunluk içinde değilse Lopuhov’la, Vera’da olduğu gibi mutlu olmanın olanağı yoktur. Yani renkler başka başkadır. Bu ikili birbirine uymayan ikilidir. Öyle olunca bu birliktelik de ayrılık zaten vardır. Bu ikili aynı yatakta, aynı çatı altında ayrılığı yaşamaktadır. Böyle olunca da mutsuz ve geçimsizdirler. Burada yapılması gereken şey var olan ayrılığı gizlemek yerine, onun gereğini yerine getirmek ve o ayrılıktan kurtulmayı gerçekleştirmektir. Yani ruhlarında yaşadıkları ayrılığı yaşamda da uygulayarak kendilerini özgürleştirmek ve yeni bir birlikteliğin önünü açmaktır. Lopuhov’la, Vera, Kirsanov’la, Vera evlilikleri bunu karşılıklı açıklayan örneklerdir. Yeni bir yaşam ve yeni bir insan düzeninde evlilikler bilinçli ve gerçek aşka dayalı olacağı için, mutsuzluk söz konusu olmayacaktır.

    “Herkes mutlu olmadan biz de mutlu olamayız.”

    Çernişevski’nin yeni insan, yeni yaşam için bir iç gerilimi ve buna dayalı olarak bir sorumluluğu vardır. Hemen romanın başında az ama giderek çoğalmakta olan başkalarına acı çektirmeyecek ve acı çektirenlerin de karşısına dikilecek o erdemli ve mücadeleci insanların toplumundaki varlığını sevinçle müjdeler. Bu roman da bu gelişmeye katkıda bulunsun diye bir sorumluluğun yerine getirilmesidir. Romandaki yeni insan betimlemelerini biraz daha açalım.

    Lopuhov tıp öğrencisidir. Doktor olup muayenehane açarsa kısa sürede zengin olacak ama onun düşlerinde yatan bu değildir. O bilimin gelişmesi için yoğun çalışmalara verecek kendini. Böyle insanlar önceden pek yoktu ama sayıları yeryüzünü kaplayan aydınlık lambaları gibi çoğalmaya başlamıştır.

    Vera, Dıckens için: “Onlar iyilik dolu olarak yoksul yaşayanlara acıyorlar. Ya ben öyle miyim? Ben yoksulluğun olmadığı bir yaşam istiyorum. Önceden o yazarların kitaplarında yoksulluğa karşı olmak, sadece bir düşünce olarak vardı. Şimdi öyle mi? Hayır. Şimdi bu düşünceler yaşamın içinde, yaşayanların arasında var. Bu insanlar kırlardaki güzel kokulu çiçekler gibi çoğalıp etrafa yayılıyorlar. Asıl tuhaf olan şu yaşamda bazı insanların senin gibi düşünmemeleridir.”

    “Ben sevinçliyim, mutluyum demek, bütün insanlar sevinç içinde olsunlar, mutlu olsunlar demektir.”

    Yeni insan yalnızca dürüst değil, yeni yaşam için gerekli olan bütün donanımlara sahip insandır. Hilebazların hilesine karşı koymasını bilir o. Ya hilebazlar o kadar güçlü müdürler?

    “Başkalarını aldatmada ulaştığı yetkinliği, kendisinin aldatılmasına zırh yapabilen insanlar pek azdır. Ama yalnızca yüreklerinin temiz olmasıyla bu tehlikeden kendini korumuş insanlar pek çoktur. Dünya’nın tüm üç kağıtçıları, dolandırıcıları, madrabazları tanıklık ederler ki, eğer bir parça sağduyusu ve yaşam deneyimi varsa, namuslu, dürüst insanı aldatmaktan daha zor bir şey yoktur.”

    “Aptal olmayan insanı yalnız başınayken asla kandıramazsınız.”

    Çıkarcılar, madrabazlar örgütlüyken, ya onlar da örgütlü olurlarsa, sonuç ne olur?

    O kendi kendineyken, kendisiyle ilgili çevrilmek istenen dolapları anlar ve uyanık olur. Ya çok iken? İşte buradaki çokluk örgütsüz çokluktur ve kandırılması o karmaşa içinde daha kolaydır. Bu noktada çıkarcıların örgütlü saldırıları karşısında, çıkarcı olmayanların örgütsüz dağınıklıklarının kandırılmaya yatkın olduğunu vurgularken, sömürülenlerin de bilinçli bir örgütlülüğüne yine vurgu vardır. Çernişevski’nin o zaman estetize ettiği bu sorun, günümüzün yine geçerli olan en önemli sorunu olmaya devam ediyor.

    Romanda ayrıntılara sinmiş o kadar çok değer var ki, onu gözden kaçırmamak, okuyucunun romanı okurken ilgisinin sürekli romanda olmasını gerektirir. Bu ayrıntılarda saklı olanların pek çoğunu romanı ilk kez okuyanlar kaçırabilirler. Daha önceden romanı okuyanların okurken neleri kaçırdıklarını anlamaları, romanı bir kez ve daha dikkatli okumaları ile mümkün olacaktır. İlk kez okuyanlar daha önceden anlatmaya çalıştığım gibi, sonradan bir kez yine okuma ihtiyacı duyacaklardır. Çok anlamlı olarak romanın genel bir gidişi, genel bir özü vardır ama o genel gidiş içinde, okuyucunun ilgisinin biraz da dağınık olabileceği ya da o bölümü o genel gidiş içinde basit değerlendirebileceği, yani okuyucuya öyle gelebilecek yerler olabilir. İşte oralarda da öyle önemli değerler saklıdır ki, bir madencinin aradığı yerde maden varken, onu bulmuşken, bulamadığını sanıp aramayı bırakması gibi bir şeydir bu durum.

    Evet, unutulmazlar arasında yerini alan bu eser günümüzden yüz elli yıl kadar önce yazılmış bir şaheser. Çernişevski bu romanı Çarlık baskıları altında, çarlık zindanlarında dört ay içinde yazmıştır. Dümdüz bakınca öyle denebilir ama bence Çernişevski onu kafasında çok daha önce yazıp bitirdi ve sonradan dört ay içinde onu oradan çıkarmayı başardı. Lenin’den, Marks’a kadar pek çok insan Çernişevski hakkında olumlu şeyler söylemişlerdir. Çarlık onu adım adım takip etmiştir. Kırk yıl kürek cezasına çarptırılmış ve Sibirya’ya sürgüne gönderilmiştir. Oradan ancak yirmi yıl sonra bir aftan yararlanarak dönebilmiştir. Bu değerli yazarı ve eserini yeniden hep beraber keşfetmek, onu layık olduğu yerde hep beraber kucaklamak dileğimle. Unutmayalım ki sosyalist gerçekçiliğin ilk baş tacıdır Nasıl Yapmalı. Eşinize, dostunuza, sevdiğinize, armağan edeceğiniz, önereceğiniz bir yaşam kaynağıdır.
  • 241 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    İNSAN VE MASKESİ

    “Okunan her kitap, insanın tecrübe hanesine eklenerek, oluşan kişiliğine katkıda bulunur.”

    Kişisel gelişim olan bu eser, okuyucuya bir çok bilgi katmakla kalmayıp düşüncelerini ve bakış açısını değiştirmesini sağlıyor. 23. Sayfada konusu geçen Emine Bulut ile ilgili satırları okuduğumda çekilmiş görüntüler aklıma geldi ve tüylerim diken diken oldu. Nasıl bir toplumuz ki engel olmuyoruz bazı olaylara… O kadar mı korkuyoruz bazı şeylerden… gözler önünde can veren bir talihsiz kadın, ardında kalan talihsiz bir kız çocuğu… ya sonrası…

    Toplum ve kadın yazısını okurken dedim ki; iyi ki Hindistan da yaşamıyorum… Hindistan, Afganistan ve İran da kadınlar ile ilgili nasıl gelenek ve görenekler var… yazılanları internetten de ayrıca araştırdım ve kan dondurucu bilgiler okudum… İyi ki Türkiye de doğmuşum ve burada yaşıyorum.

    Duyguların ifadesi yazısında, “Dağ dağa küsmüş, dağın haberi olmamış.” Atasözü ile bağlantı kurularak anlatılmış. İki kişi arasında yaşanan bir olay sonrası veya söylenilen sözler sonrası biri diğerine küsüyor ancak diğerine bir şey demiyor. Başlıyor trip atmaya, konuşmamaya… onun düşüncesi hatasını anlasın… veya sadece üç kelime ile sen hatanı bilirsin diye açıklar. Neden insanlarımız birbirini böyle zora sokuyor anlamış değilim. Arkadaş ben birine darıldıysam derim sen bunu dedin veya yaptın, bana göre yanlıştı. Konuşarak anlatmak varken tripte neyin nesi… bu insan müneccim mi bilecek! Boşuna dememişler insanlar konuşa konuşa anlaşır diye.

    Bilmeden bilenler yazısında ise üniversiteler ilgili yazısında yazarımız ne kadar haklı, sadece diploma vermek için sanki varlar… Gençlerimiz sadece meslek için değil de sadece üniversite okumuş olmak için mi onca yılını harcıyor… Buna devletin de bir el atması gerekmez mi… inşallah ilerleyen yıllarda buna çözüm bulurlar.

    Değiştirmek yazısında evlilik öncesi ve sonrasında yazılanlar ne kadar da doğru. Evlenmeden önce iki cinsinde birbirinde görüp beğenmediği davranışlara pek takılmazlar ve düşünceleri şu yönde olur her zaman yazarımızın da dediği gibi, ben evlendikten sonra değiştiririm… Nasıl olsa seviyor beni dinler, imzayı attık dönüşü yok ve benden vazgeçemez… kısacası dereyi geçinceye kadar… sözü aklıma geliyor ve yaşadığım için çok net anlayabiliyorum bu satırları. Bu arada kimse vazgeçilmez değildir…

    Yazarımızın eline yüreğine sağlık diyorum. İnsanlarımız çeşitli maskeler takmayı bırakıp artık kendileri olsunlar… Yapmacık ve ruhsuz bir toplum olmayalım… Vuslat arkadaşım bu eseri tavsiye etmişti ve iyi ki etmiş diyorum. Sevgiyle…

    #mirzatazegül #insanvemaskesi
  • Şu dağlar var ya, dağlar; Sarıkamış Dağları: 
    O dağlarda örüldü nice ecel ağları.

    Soğanlı'dan cennete kalkıyor diye tren, 
    Doksan bin yiğit gelmiş Sivas'tan, Kayseri'den...

    Daha çocuk yaşında körpe körpe kuzular, 
    Düşmüş gelmiş yollara, yetim kalmış arzular

    'Allahü ekber' derken gür sesiyle bir ordu: 
    Allahüekber Dağı soğuktan yanan kordu.

    Çekilmeden kılıçlar, atılmadan kurşunlar, 
    Var mı böyle bir kader hepsi şehit olsunlar?

    Doksan bin yıldız söndü, dünya tersine döndü 
    Sarıkamış Dağları ak bir yasa büründü.

    O erleri ne savaş, ne ölüm korkuturdu 
    Buz gibi kurşunlarla onları kader vurdu.

    Bu yiğitler yaşarken zamansız bir mahşeri 
    Sarıçamlar seyretti bembeyaz ölümleri...

    Kefenleri ak kardan, tabutları saf buzdan, 
    İçtikleri Kevser'in doldurduğu havuzdan.

    Yas tuttu bu kadere dağlar, taşlar, ovalar, 
    Ayrılık acısıyla mahzun kaldı yuvalar

    Milyonla öksüz, yetim, dul bırakıp ardında 
    Hakk'a yürüdü erler, kılıçları kınında.

    Milletimin her ferdi bu hicranla ağladı, 
    Ölen her bir can için, nice canla ağladı.

    Şehide ağlamaya yeter mi gözyaşları? 
    Bunca yıl kıyamdadır buzdan mezar taşları

    Ben 'öldüler' desem de, Yaradan 'ölmez' diyor 
    'Onlar yaşamaktalar, insanlar bilmez' diyor.

    Affet bizi Allah'ım, 'şehitler ölmez' elbet 
    Ebedi mutluluktur, diriliktir sehadet.

    Mukaddestir şüphesiz vatan, bayrak, din, namus... 
    Bu yolda ölüm bile değil mi 'şeb-i arus'?

    Hangi ırk, hangi boydan burada yatanımız? 
    Korunacak mutlaka, namustur vatanımız.

    Dillere destan olan ne tarihler yazmışız, 
    Kefensiz gidenlere buzdan mezar kazmışız.

    O savaşta ölenler bugün cennet yurdunda, 
    Hala dimdik duruyor vatanın da ordun da.

    Ey şehitler ordusu, ey yiğitler, ey canlar! 
    İncitmesin sizleri duyduğunuz figanlar.

    Hala ruhunuz gezer göklerinde bu yerin 
    Hatırlatır bizlere cilvesini kaderin.

    Sizi selamlar her gün tül tül, al mor bulutlar 
    Ve Allah'ın elçisi şefaatiyle kutlar

    Cennette köşkler sizin, mezarlar bizim için 
    Yavuklunuz kaldıysa, cennetten huri seçin.

    Sarıkamış bizimdir ve bizim kalacaktır, 
    Dünya durdukça Türk'e anayurt olacaktır.

    Şu dağlar var ya, dağlar; Sarıkamış Dağları! 
    Bu dağın şehitleri kıskandırır sağları.
  • 376 syf.
    ·Beğendi·10/10
    On beş yaş. Bu kitap, bilmiyorum, bana on beşinci yaşımı en baştan yaşattı. Tarif edemiyorum. En başlarda kitabın uslubu biraz garibime gidiyordu. Sürekli “garip.” “garip.” Gibi söz tekrarları yapılıyordu ya da aileleriyle olan ilişkileri fazla sevecen veya çocukça geliyordu ama sonra ne oldu bilmiyorum, kapılıp gittim.

    On beş yaş yaşayana kadar benim için hiçbir önem teşkil etmiyordu. Ben daha çok on altı için heyecanlıydım, benim için özel olan yaş oydu. Ama on beşte çok az şey yaşamama rağmen o kadar çok şeyi aynı anda hissetmiştim ki, benim için farklı ve özel bir yaş oluverdi. İlk defa insanların benim hakkımda ne düşüneceklerini kafama takıp kendimi kısıtlamaya ve kapamaya başladım, ilk defa korktum, sahip olduğum her şey elimden gitmiş gibi hissettim, tüm dünya bana karşıymış gibi, beni bünyesinde barındırmamak için elinden gelen her şeyi yapıyormuş gibi.

    Ve bu kitabı okurken, Aristo’nun tüm o düşüncelerini, hislerini okurken kendimi o kadar hassas ve garip hissettim ki, bunu tarif edemem. Sanki aynı kalbe ve zihne sahip bir arkadaşımın günlüğünü okuyor gibiydim.

    Utanç duymanın nasıl bir şey olduğunu biliyordum. Ancak Dante nedenini de biliyordu. Ve ben bilmiyordum.

    Mesela bu alıntıyı okuduğumda, beynimden vurulmuşa döndüm. Çünkü arkadaşlarıyla dilediğince eğlenen ve gülen kız aniden yaptığı ve söyleyeceği her şeyin salakça olacağı ihtimalini düşünüp yaptığı ve söylediği her şeyden, kendinden utanmaya başlamıştı. Bu yüzden kendinden nefret ediyordu ve bu döngünün dur durak bilmediği bir ağa takılıp kalmıştı.

    On beş yaşındaki ben kelimelerin ne kadar güçlü olduğunu daha yeni keşfetmişti. Onların bir insana aslında ne kadar çok zarar verebileceğini ve yaralayabileceğini. Aristo da yeni keşfediyordu ve onun bu acılı keşfini okumak bu kitap için var ettiğim kalbi kırdı. Ama sizi üzen değil de, daha çok yüzünüzde buruk bir tebessüm oluşturan cinsten bir şekilde.

    Ve Aristo’nun babası ve onun arasındaki o bağ. Bilmiyorum, kendimi çok garip hissettim. Aristo’nun babası hakkındaki gerçekleri, babasının nasıl bir insan olduğunu anlayabilmek için sarfettiği çaba… bunları okumak yüzümde buruk bir tebessüm oluşturmaktan fazlasını yaptı. Nefretimi yeniden açığa çıkardı, Aristo’nun çaresizliğini ve çabasını o kadar iyi anlayabiliyordum ki.

    “Babam hala oradaydı, sallanan sandalyeme oturmuştu.
    Ben yatakta yatarken bir an birbirimize baktık.
    ‘Beni arıyordun,’ dedi.
    Ona baktım.
    ‘Rüyanda. Beni arıyordun.’
    ‘Ben hep seni arıyorum,’ diye fısıldadım.”

    Bu alıntıyı defalarca kez okudum. On beş yaşında esasında çok fazla olmasına rağmen, babama ihtiyaç duymadığımı söyleyip dururdum. Bunun gerçek olmadığını bilmek, aslında babamla yakın olmak istediğimi bildiğim gerçeği beni sinirlendirirdi. Aristo’yu da sinirlendiriyordu ve gerçekten, en sonunda o ve babası arasındaki ilişkinin nasıl bir şeye dönüşeceğini merak ediyordum. Babası hakkındaki gizemi keşfedip keşfedemeyeceğini.

    Aslında buraları kimse okumayacağı için uzaya mektup yazıyormuşum gibi hissediyorum ama ben hep uzaya mektup yazdığım için doğrusunu söylemek gerekirse çokta umurumda değil. Bu yüzden yazmaya devam ediyorum. Berbat ve tutarsız olması da sorun değil çünkü yazmam gerek ve vaktim yok.

    Belki de Dante kendisini gittiği her yere aitmiş gibi gösterebildiğindendi. Bense... Ben hiçbir yere aitmişim gibi hissetmiyordum. Kendi bedenime bile ait hissetmiyordum... özellikle kendi bedenime ait hissetmiyordum zaten. Tanımadığım birine dönüşüyordum. Dönüşüm canımı yakıyordu. Fakat neden canımı yaktığını bilmiyordum. Ve duygularımla ilgili hiçbir şey anlam ifade etmiyordu.

    Aslında bu alıntı hem Aristo’nun hem de benim on beşimin özeti gibi. Nasıl anlatacağımı bilmiyorum çünkü bazı şeyleri sadece hissedebilirsiniz. Ki eminim burayı okuyan herkes bir şeyler hisseder. Ben de hissettim ve bu kitabı zaten bu yüzden seviyorum. Böyle basit kelimelerle basit ama can yakıcı şeyler hissettirdiği için. Dönüşümün insanı nasıl yaraladığını böylesine güzel anlattığı için.

    Ve on altıya geçmeden önce bir alıntı daha var. Ne yazık ki o hala tamamiyle on beş yaşıma ait olarak kalabilmiş bir şey değil.

    - Mesele annemi ve babamı sevmemem değil. Mesele onları nasıl seveceğimi bilmemem.

    Ki mesele bu da değil. Ailemi, arkadaşlarımı, çevremdeki herkesi o kadar çok seviyorum ki, tüm bu sevgiyi nasıl işleyeceğimi, onlara bunu nasıl hissettireceğimi veya Aristo’nun dediği gibi, nasıl seveceğimi o kadar çok bilmiyorum ki, aşırı sevgiden oluşmuş bir okyanusun içinde boğulduğumu hissediyorum bazen. İşte öyle. Aristo’yu da bu yüzden sevdim, seviyorum. Çünkü onun çaresizliğini anlayabiliyorum. Sevginin taşınması gereken bir yükmüş gibi hissettirmesini anlayabiliyorum çünkü ben de öyle hissediyorum.

    Ve sonra on beş yaş bitti. Böyle bir şeyi beklememiştim. O kadar çok alışmıştım ki bu kısımları okumaya, kitabın sonuna kadar gitseydi asla kızmazdım, gerçekten. On beş yaşın bitişi, tıpkı gerçeğinde olduğu gibi ani oldu. Ve ben gerçekten üzüldüm çünkü o kısımları okumak o kadar çok hoşuma gidiyordu ki, bittiği için çok üzüldüm.

    On altı geldi. Açıkçası on beş bittiği için biraz sinirlenmiştim ve kitabın bu noktadan itibaren kötüleşmesini bekledim. Ama hayır, o değişimi, süreci o kadar ama o kadar iyi işlemişti ki, ben sadece bir kez daha hayran olabildim sadece.

    "O oyunu oynayabiliriz," dedim. "Spor ayakkabılarının canına okumak için uydurduğun oyunu."
    "Eğlenceliydi, değil mi?"
    Bunu söyleme tarzı. Sanki o oyunu bir daha asla oynamayacağımızı biliyormuş gibi. Artık büyümüştük. Bir şeyi kaybetmiştik ve ikimiz de farkındaydık.

    Şuncacık şey bile, aslında bu dönüşümü o kadar iyi ve güzel anlatıyor ki. On altı artık büyük olduğunuzu fark ettiğiniz an. Bir şey yapmadan veya söylemeden önce ‘bunu on altı yaşındakiler yapar mı?’ diye düşündüğünüz an. Yani, bir şeyleri kaybettiğinizi ilk fark ettiğiniz an. Bu his o kadar kötü ki, bu alıntıyı okuduğumda canım gerçekten çok yandı.

    On beş yaşın acısı ne nefreti gitti. Aslında kimseden nefret etmediğini sadece nasıl iletişim kuracağını bilemediğini ve bunun nefret olmadığını fark etti. Yavaş yavaş nereye ait olduğunu keşfetmeye başladı. Ama onun yerine öfke geldi. Artık hiçbir şey eskisi kadar önemli değil olgunluğu geldi ve hangisi daha kötü bilmiyorum. Sanırım beni en çok etkileyen kısım Aristo’nun babasının gizeminden yorulup, ‘gerçekten umurumda değil baba, gerçekten’ dediği kısımdı. Gerçekten umurumda değil baba ve bu sefer doğruyu söylüyorum. Gerçekten.

    Tüm bu alıntılarla hislerimi anlatmaya kalkışsam gerçekten bu kitabı baştan yazabilirim sanırım. Ve saçma ve boş bir iş olur. Ama sadece ne kadar güzel bir kitap olduğunu tüm dünyaya haykırmak istiyorum. Yani hala daha buraları yazmak için alıntılara bakarken, nasıl diyorum, nasıl biri benim tüm hislerimi ve düşüncelerimi bu kadar doğru ve eksiksiz bir şekilde yazmış olabilir? Gerçekten tamamen benim gibi insanlar oralarda bir yerde mi? Bunu düşünmek bile bana kendimi yalnız değilmişim gibi hissettiriyor ve mutlu oluyorum. Aristo’nun oralarda bir yerlerde olduğunu düşününce mutlu oluyorum. Yani gelecekte istediğim arabanın bile aynısını aldı, pikap… bunun daha ötesi olabilir mi? Ve gece vakti çöl manzarası.. Bu istanbul’da yaşadığım için görebilmeyi en çok istediğim manzaralardan birisi.

    Aristo ve Dante’nin ilişkisine çok değinmedim ya da diğer ilişkilere ama onlar da diğer her şey kadar güzel. Böyle bir çocuğun bir ilişkisi varsa, kötü olması beklenebilir mi? Dante’yle olan kısımları içinizi ısıtıyordu ve sizi mutlu ediyordu. Eğer tamamiyle sevgili olsunlar gözüyle kitaba yaklaşıyorsanız biraz hayal kırıklığı yaşatabilir ama bilmiyorum, bu haliyle ilişkileri çok daha güzel ve naifti.

    Aileyle olan ilişkileri de bir süre sonra çocukça bulmayı bıraktım ve kendimi keşke ben de ailemle bu tür bir ilişkiye sahip olsam diye imrenirken buldum. Aristo’nun babasını bile bir süre sonra sevdim. Hepsi de çok tatlıydı ve güzellerdi. Hepsinin hikayesini çok sevdim.

    Tüm kitap boyunca Aristo ve Dante’nin dünya ve aileleri hakkında gizemleri bulmaya çalışmalarını okuyoruz. Ama aslında keşfetmeye çalıştıkları şey: kendileri. Düşünceleri, nefretleri, sevgileri ve öfkeleri ve gerçekler ve gençlikleri ve kısacası her şey. Zihinlerimiz ve kalplerimiz bir evren genişliğinde ve Aristo ve Dane evrenin sırlarını keşfederken aslında sadece kendilerini keşfediyorlar.

    “Dante’den daha kalpsizdim. Sanırım bu kalpsizliği ondan saklamaya çalıştım çünkü beni sevmesini istemiştim. Fakat artık biliyordu. Kalpsiz olduğumu. Ve belki bunda bir sorun yoktu. Belki kalpsiz olduğum gerçeğini, tıpkı onun kalpsiz olmadığı gerçeğini sevdiğim gibi severdi.”

    Ve bunu yazmak çok zor ama yine de Limon bunu hak ediyor. Simon ve Baz’la tanıştığımda on beştim. Limon’un ayağını yaraladığım için ağlıyordum. Aristo ve Dante’yle tanıştıktan sonra, sanki onlarla tanışmanın bedeli buymuş gibi Limon’u kaybettim. Ve bu alıntı ona gelsin. Neden bu alıntı olduğunu Limon biliyor. Seni özlüyorum dostum.

    Ve sözü bir yere bağlamam gerekecekse, çok sevdiğiniz bir şeyi paylaşmak her daim zordur. Ama biraz bile hassas biriyseniz ki bu ortamdaysanız zaten öylesinizdir, okuduğunuza pişman olacağınızı sanmam. Ben çok sevdim, umarım okuyanlarda benim kadar sever. Kendinize iyi bakın.

    Dipnot: buraya kadar okuyanlara ayrıyeten teşekkür ediyorum.
  • İslam’ın yeniden hayata hâkim olması, müminler olarak yeniden izzet bulmamız, toplumun müslümanlaşması, hukukumuzun, ahlakımızın, kültürümüzün bizim olması için uğraşanlara, böyle bir derdi olanlara söylüyoruz. Bu işin bireyi, aileyi, mahalleyi, ülkeyi ve bütünüyle İslam dünyasını ilgilendiren tarafları var. Nefisle cihaddan, yani bireyden başlanmazsa iyi bir müslüman olamayız, iyi bir müslüman olamayınca iyi bir temsil yapamayız, iyi bir temsil olmayınca da tebliğimizin ve davetimizin bir anlamı kalmaz, havanda su döver dururuz. Çünkü asıl gaye bireyin mümin ve müslüman olması, Allah’ı tanıyıp O’na iman etmesi ve ebedi âlemi kazanmasıdır. Başka her şey; güç, kuvvet, devlet, hukuk hep bunun için vardır, bunun için var olmalıdır. Yani bunlar gaye değil, gayeye götüren sebeplerdir. Hatta bir İslam devleti kurmak bile birincil bir hedef değildir. Resulüllah (sa) Mekke’de arkadaşlarına; hadi çalışalım, gayret edelim, kendi devletimizi kuralım, burada başaramazsak bunu gidip Medine’de başaralım diye bir hedef göstermemiştir. İnsanları Allah’a çağıralım, şirkten ve ebedi felaketten kurtaralım demiştir. Yani onlar bağımsız bir devlet kurunca müslüman olmamışlar, müslüman olunca tabii olarak devlet kurmuşlar. Bu durum devleti kim yönetirse yönetsin, biz müslüman olalım yeter anlamına gelmez. Sadece neyin lazım, neyin melzum olduğunu anlatır.

    Durum böyle olunca en basit zannettiğimiz bir İslam ahlakı en temel başlangıç noktası olabilir. Mesela gıybet etme öyle muzır bir mikroptur ki, iki kişi arasında olgunlaşır ve bir veba gibi toplumu sarar. Hatta dikkatle bakarsak genel olarak insanların, özel olarak da müslümanların birbirlerine karşı kin, haset, düşmanlık beslemeleri, birbirlerinin kuyusunu kazmaları, birbirlerine suizan etmeleri, bu sebeple onları kötü bilip kardeşlerinin yüzlerine tebessümle bakacaklarına somurtmaları, hırçınlaşmaları, güçlerini birbirlerinde tüketmeleri hep gıybet mikrobuyla başlar. Yanınızda gıybeti edilip kötülükleri sayılan bir ihsanı siz artık kötü bilirsiniz. Kuranıkerim’de Allah’ın gıybet için verdiği örnekten daha sarsıcı bir örnek var mıdır? Ölmüş kardeşinin etini bir sırtlan gibi dişleyip kemirmek… Buna; öyle ama adam bunu hak ediyor, biz olanı söylüyoruz gibi gerekçeler aramak da şeytanın bir başka hilesidir.

    Gıybete başlanırsa Allah’ın verdiği bu örneği hatırlamamız ve terk etmemiz gerekir. Hatta gıybet edilmesine göz yumup susan da gıybete ortak olmuş olur. Bazen bu o kadar sıradanlaşır ki, arkadaş, gıybet etmeyelim diyecek olsanız ‘doğrucu davut’ olmakla suçlanır ve dışlanırsınız. Bu durum arkadaşlarınızın kötü olduğunu gösterir.

    Şöyle bir yargının anlamlı olduğunu düşünüyorum: Gıybet etmekten Allah için kaçınabilmek bilinçli dindarlığın çok önemli bir göstergesidir, ya da başlangıcıdır.

    İslam’ı topluma ve hayata hâkim kılmanın bireysel düzeyde bir başka vasıtası; bu fakire göre çapraz evliliklerdir. Şu anda mesela Türkiye bölünemiyorsa, yetersiz de olsa kavimler arası evlilikler sebebiyle bölünemiyor. Böyle evlilikleri daha ileri düzeylerde yapabilmiş olsaydık, bölmek için çabalayanlar bu kadar da olmayacaktı. Hz. Ömer’in sözü olarak nakledilen ‘uzaktan evlenin ki, zayıflık oluşturmayasınız’ sözü hep, çocuklarınız zayıf olmasın, gürbüz olsun diye anlaşılmış ama bundan muhtemelen böyle toplumsal bir zaaf da anlaşılabilir. Hatta kavimler arası evliliklerin sadece ülkenizle sınırlı kalmaması, bütün İslam ülkelerini kapsaması da güzeldir. Yeter ki, müslümanlar öncelikle güvenilen insanlar, yani gerçek mümin olsunlar. Pek çok ilişki gibi bu evliliklerdin de asıl engeli müslümanların güvenilen/mümin insanlar olma özelliklerini kaybetmiş olmalarıdır.

    İslam toplumunu yeniden oluşturmak için buraya kadar söylediklerimiz hep bireysel hareket noktalarıdır. Bunlar olduğunda artık toplumdasınız, temsili öyle ya da böyle yapabiliyorsunuz. O halde artık sıra emr bil-marufa gelebilir. Bu da bizatihi bir gaye değil, sözünü ettiğimiz o asıl gayeye götüren araçlardan biridir. O halde araçlar gaye olarak görülmemeli ve şartlar hangi araçları ne şekilde kullanmamızı gerektiriyorsa onları öyle kullanmalıyız. Meşru olması kaydıyla araçları da sürekli değiştirmeliyiz. Ama öyle sanıyorum ki, mesela kahve kahve dolaşıp emr bil-maruf yaptığını sananlar bu işi en azından çok iyi yapmış olmayabilirler. Gerçi her ortamın gerektirdiği farklı bir yöntem de olabilir.

    Bir de yapılacak organize işler vardır. Onları da bilmeliyiz.
  • 246 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Freud denince akla gelen ilk şey psikoloji bilimi oluyor. Tabularınızı yıkayım o halde. Bu kitapta sadece psikoloji yok.Bu kitap salt cinsellik ya da dürtülerden oluşmuyor. İçerisinde antropolojiyi, felsefeyi, üst bilişi barındırıyor. Freud bu kitabında davranışın altında yatan sebeplerin aslının totemler olduğunu ve bu totemlerin yaşantıya nasıl yön verdiğini aktarıyor. Kitap, en ilkel kabilelerin yaşantı tarzı ve totemlerinden, inançlarından ve ibadet şekillerinden başlayarak Freud'un yaşam kaynağının çıkış noktası olarak gördüğü 'Eros' ve "İnsanın mayası kötüyle yoğrulmuştur içinde yıkımı barındırır" düşüncesinin Yunan mitolojisindeki karşılığı Thanatos'a ufak ve incelikli dokunuşuyla bitiriyor. İçerisinde fiksasyonları, kastrasyonun-birçok kişi tarafından saçmalık olarak nitelendirilen penis hasedi- ve ödipal karmaşaya vurgu yaptığı, davranışa etkisini açıkladığı psikoloji jargonunu bilmeyen birisinin okumakta ve algılamakta güçlük çekebileceği sayfalarda barındırıyor. Okuması keyifli, alanıma güzel bilgiler katabildiğim, altını çizerek ve kitabıma not alarak okuduğum bir kitap. Benim açımdan tabi ki. Kitabı hızlı bir şekilde okuyup bitirmemde değer verdiğim insanın hediye etmiş olması da büyük bir etken. Birinin birine kitap hediye ediyor olması ince'likli davranış. Böyle güzel düşünceli insanlar hep var olsunlar.Keyifli okumalar sayın okur.
  • Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla
    1. Elif, Lâm, Râ.(1) Bunlar hikmet dolu Kitab'ın âyetleridir.

    (1) Bu harflerle ilgili olarak Bakara sûresinin ikinci âyetinin dipnotuna bakınız.
    2. İçlerinden bir adama insanları uyar ve iman edenlere, Rableri katında kendileri için bir doğruluk makamı bulunduğunu müjdele diye vahyetmemiz, insanlar için şaşılacak bir şey mi oldu ki o kâfirler, "Bu elbette apaçık bir sihirbazdır" dediler?

    3. Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı gün içinde (altı evrede) yaratan, sonra da Arş'a(2) kurulup işleri yerli yerince düzene koyan Allah'tır. O´nun izni olmaksızın, hiç kimse şefaatçi olamaz. İşte O, Rabbiniz Allah'tır. O hâlde O´na kulluk edin. Hâlâ düşünmüyor musunuz?

    (2) Arş, kudret ve hâkimiyet tahtı, sınırsız kudret makamı demektir.
    4. Hepinizin dönüşü ancak O'nadır. Allah, bunu bir gerçek olarak va'detmiştir. Şüphesiz O, başlangıçta yaratmayı yapar, sonra, iman edip salih ameller işleyenleri adaletle mükâfatlandırmak için onu (yaratmayı) tekrar eder. Kâfirlere gelince, inkâr etmekte olduklarından dolayı, onlar için kaynar sudan bir içki ve elem dolu bir azap vardır.

    5. O, güneşi bir ışık (kaynağı), ayı da (geceleyin) bir aydınlık (kaynağı) kılan, yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için ona menziller takdir edendir. Allah, bunları (boş yere değil) ancak gerçek ile (hikmeti gereğince) yaratmıştır. O, âyetlerini, bilen bir topluma ayrı ayrı açıklamaktadır.

    6. Şüphesiz gece ve gündüzün ard arda değişmesinde, Allah'ın göklerde ve yeryüzünde yarattığı şeylerde, Allah'a karşı gelmekten sakınan bir toplum için pek çok deliller vardır.

    7,8. Şüphesiz bize kavuşacağını ummayan ve dünya hayatına razı olup onunla yetinerek tatmin olan kimseler ile âyetlerimizden gafil olanlar var ya; işte onların kazanmakta oldukları günahlar yüzünden, varacakları yer ateştir.

    9. (Fakat) iman edip salih ameller işleyenlere gelince, Rableri onları imanları sebebiyle, hidayete erdirir. Nimetlerle dolu cennetlerde altlarından ırmaklar akar.

    10. Bunların oradaki duaları, "Seni eksikliklerden uzak tutarız Allah'ım!", aralarındaki esenlik dilekleri, "selâm"; dualarının sonu ise, "Hamd âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur" sözleridir.

    11. Eğer Allah, insanlara onların hemen hayra kavuşmayı istedikleri gibi, şerri de acele verseydi, elbette onların ecellerine hükmolunurdu. İşte biz, bize kavuşmayı ummayanları, kendi azgınlıkları içinde bocalar hâlde bırakırız.

    12. İnsana bir sıkıntı dokundu mu, gerek yan üstü yatarken, gerek otururken, gerekse ayakta iken (her hâlinde bu sıkıntıdan kurtulmak için) bize dua eder. Ama biz onun bu sıkıntısını ondan kaldırdık mı, sanki kendisine dokunan bir sıkıntı için bize hiç yalvarmamış gibi geçer gider. İşte o haddi aşanlara, yapmakta oldukları şeyler, böylece süslenmiş (hoş gösterilmiş)tir.

    13. Andolsun, sizden önceki nice nesilleri peygamberleri, kendilerine apaçık deliller getirdikleri hâlde (yalanlayıp) zulmettikleri vakit helâk ettik. Onlar zaten inanacak değillerdi. İşte biz suçlu toplumu böyle cezalandırırız.

    14. Sonra, nasıl davranacağınızı görelim diye, onların ardından yeryüzünde sizi onların yerine getirdik.

    15. Âyetlerimiz kendilerine apaçık birer delil olarak okunduğunda, (öldükten sonra) bize kavuşmayı ummayanlar, "Ya (bize) bundan başka bir Kur'an getir veya onu değiştir" dediler. De ki: "Onu kendiliğimden değiştirmem benim için olacak şey değildir. Ben ancak bana vahyolunana uyarım. Eğer Rabbime isyan edecek olursam, elbette büyük bir günün azabından korkarım."

    16. De ki: "Eğer Allah dileseydi, ben size onu okumazdım, Allah da size onu bildirmezdi. Ben sizin aranızda bundan (Kur'an'ın inişinden) önce (kırk yıllık) bir ömür yaşadım. Hiç düşünmüyor musunuz?"

    17. Artık, Allah'a karşı yalan uydurandan veya O´nun âyetlerini yalanlayandan daha zâlim kimdir? Şüphe yok ki (böyle) suçlular asla kurtuluşa ermezler.

    18. Allah'ı bırakıp, kendilerine ne zarar, ne de fayda verebilecek şeylere tapıyorlar ve "İşte bunlar Allah katında bizim şefaatçılarımızdır" diyorlar. De ki: "Siz, Allah'a göklerde ve yerde O'nun bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz!? O, onların ortak koştukları şeylerden uzaktır, yücedir.".

    19. İnsanlar (başlangıçta tevhit inancına bağlı) tek bir ümmet idiler; sonra ayrılığa düştüler. Eğer (azabın ertelenmesiyle ilgili olarak ezelde) Rabbinden bir söz geçmiş olmasaydı, ayrılığa düştükleri hususlarda aralarında derhal hüküm verilir (işleri bitirilir)di.

    20. "Ona (peygambere) Rabbinden bir mucize indirilse ya!" diyorlar. De ki: "Gayb ancak Allah'ındır. Bekleyin, şüphesiz ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim!"

    21. Kendilerine dokunan bir sıkıntıdan sonra, insanlara bir rahmet (ferahlık ve mutluluk) tattırdığımız zaman, bir de bakarsın ki âyetlerimiz hakkında onların bir tuzakları (birtakım tertipleri ve asılsız iddiaları) vardır. De ki: "Allah, daha çabuk tuzak kurar." Şüphesiz elçilerimiz (melekler) kurmakta olduğunuz tuzakları yazıyorlar.(3)

    (3) Âyetteki "Allah'ın tuzak kurması" ifadesi mecazî olup, "inkârcılara mühlet verip sonra onları ansızın yakalaması" ve "inkârcıların inkârlarına ceza ile karşılık vermesi" gibi anlamlar ifade eder.
    22. O, sizi karada ve denizde gezdirip dolaştırandır. Öyle ki gemilerle denize açıldığınız ve gemilerinizin içindekilerle birlikte uygun bir rüzgârla seyrettiği, yolcuların da bununla sevindikleri bir sırada ona şiddetli bir fırtına gelip çatar ve her taraftan dalgalar onlara hücum eder de çepeçevre kuşatıldıklarını (batıp boğulacaklarını) anlayınca dini Allah'a has kılarak "Andolsun, eğer bizi bundan kurtarırsan, mutlaka şükredenlerden olacağız" diye Allah'a yalvarırlar.

    23. Fakat onları kurtarınca, bir de bakarsın ki yeryüzünde haksız yere taşkınlık yapıyorlar. Ey İnsanlar! Sizin taşkınlığınız, sırf kendi aleyhinizedir. (Bununla) sadece dünya hayatının yararını elde edersiniz. Sonunda dönüşünüz bizedir. (Biz de) bütün yaptıklarınızı size haber vereceğiz.

    24. Dünya hayatının hâli, ancak gökten indirdiğimiz bir yağmurun hâli gibidir ki, insanların ve hayvanların yedikleri yeryüzü bitkileri onunla yetişip birbirine karışmıştır. Nihayet yeryüzü (o bitkilerle) bütün zinet ve güzelliklerini alıp süslendiği ve sahipleri de onun üzerine (her türlü tasarrufa) kadir olduklarını sandıkları bir sırada, geceleyin veya güpegündüz ansızın ona emrimiz (afetimiz) geliverir de, bunları, sanki dün yerinde hiç yokmuş gibi, kökünden yolunmuş bir hâle getiririz. İşte düşünen bir toplum için, âyetleri böyle ayrı ayrı açıklıyoruz.

    25. Allah, esenlik yurduna çağırır ve dilediğini doğru yola iletir.

    26. Güzel iş yapanlara (karşılık olarak) daha güzeli ve bir de fazlası vardır. Onların yüzlerine ne bir kara bulaşır, ne de bir zillet. İşte onlar cennetliklerdir ve orada ebedî kalacaklardır.

    27. Kötü işler yapmış olanlara gelince, bir kötülüğün cezası misliyledir ve onları bir zillet kaplayacaktır. Onları Allah'(ın azabın)dan koruyacak hiçbir kimse de yoktur. Sanki yüzleri, karanlık geceden parçalarla örtülmüştür. İşte onlar cehennemliklerdir. Onlar orada ebedî kalacaklardır.

    28. Onların hepsini bir araya toplayacağımız, sonra da Allah'a ortak koşanlara, "Siz de, ortaklarınız da yerinizde bekleyin" diyeceğimiz günü düşün. Artık onların (ortak koştuklarıyla) aralarını tamamen ayırırız ve ortak koştukları derler ki: "Siz bize ibadet etmiyordunuz."

    29. "Şimdi ise sizin bize tapınmanızdan habersiz olduğumuza dair sizinle bizim aramızda şâhit olarak Allah yeter."

    30. Orada herkes daha önce yaptığı şeyleri yoklayacak (ve kendi akıbetini öğrenecek), hepsi de gerçek sahipleri olan Allah'a döndürülecekler ve (ilâh diye) uydurdukları şeyler (onları yüzüstü bırakıp) kendilerinden kaybolup gidecektir.

    31. De ki: "Sizi gökten ve yerden kim rızıklandırıyor? Ya da işitme ve görme yetisi üzerinde kim mutlak hâkimdir? Ölüden diriyi, diriden ölüyü kim çıkarıyor? İşleri kim yürütüyor?" "Allah" diyecekler. De ki: "O hâlde, Allah'a karşı gelmekten sakınmayacak mısınız?"

    32. İşte O, sizin gerçek Rabbiniz olan Allah'tır. Hak'tan sonra sadece sapıklık vardır. O hâlde, nasıl oluyor da (Hak'tan) döndürülüyorsunuz?

    33. Rabbinin yoldan çıkanlar hakkındaki, "Onlar artık imana gelmezler" sözü, işte böylece gerçekleşmiştir.

    34. De ki: "Allah'a koştuğunuz ortaklarınızdan, başlangıçta yaratmayı yapacak, sonra onu tekrarlayacak kimse var mı?" De ki: "Allah, başlangıçta yaratmayı yapar, sonra onu tekrar eder. O hâlde, nasıl oluyor da (haktan) çevriliyorsunuz?"

    35. De ki: "Allah'a koştuğunuz ortaklarınızdan hakka iletecek olan bir kimse var mı?" De ki: "Hakka Allah iletir." Öyle ise, hakka ileten mi uyulmaya daha lâyıktır, yoksa iletilmedikçe doğru yolu bulamayan kimse mi? Ne oluyor size? Nasıl hüküm veriyorsunuz?"

    36. Onların çoğu ancak zannın ardından gider. Oysa zan, hak namına hiçbir şeyin yerini tutmaz. Şüphesiz Allah, onların yapmakta olduklarını hakkıyla bilendir.

    37. Bu Kur'an, Allah'tan (indirilmiş olup) başkası tarafından uydurulmamıştır. Fakat o, kendinden öncekileri doğrulayıcı ve Kitab'ı (Allah'ın Levh-i Mahfuz'daki yazısını) açıklayıcı olarak, indirilmiştir. Bunda hiçbir şüphe yoktur. (O) âlemlerin Rabbi tarafındandır.

    38. Yoksa onu (Muhammed kendisi) uydurdu mu diyorlar? De ki: "Eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi siz de onun benzeri bir sûre getirin ve Allah'tan başka, çağırabileceğiniz kim varsa onları da yardıma çağırın.

    39. Hayır öyle değil. Onlar, ilmini kavrayamadıkları ve kendilerine yorumu gelmemiş olan bir şeyi yalanladılar. Kendilerinden öncekiler de (peygamberleri ve onlara indirilen kitapları) böyle yalanlamışlardı. Bak, o zalimlerin sonu nasıl oldu.

    40. İçlerinden öylesi var ki ona (Kur'an'a) inanır; yine onlardan öylesi de var ki ona inanmaz. Rabbin bozguncuları daha iyi bilendir.

    41. Eğer onlar seni yalanlarlarsa, de ki: "Benim işim bana aittir; sizin işiniz de size. Siz benim yaptığımdan uzaksınız; ben de sizin yapmakta olduğunuz şeylerden uzağım (sorumlu değilim)."

    42. Onlardan sana kulak verenler de vardır. Fakat sağırlara, hele akılları da ermiyorsa, sen mi işittireceksin?

    43. İçlerinden sana bakanlar da vardır. Fakat körlere, hele gerçeği görmüyorlarsa, sen mi doğru yolu göstereceksin?

    44. Şüphesiz Allah, insanlara hiçbir şekilde zulmetmez; fakat insanlar kendilerine zulmederler.

    45. Onları yeniden diriltip hepsini bir araya toplayacağı gün, sanki gündüzün bir saatinden başka kalmamışlar (yeni ayrılmışlar) gibi, aralarında tanışırlar. Allah'a kavuşmayı yalan sayanlar, ziyana uğramış ve doğru yolu bulamamışlardır.

    46. Onları tehdit ettiğimiz şeylerin bir kısmını sana göstersek de, (göstermeden) seni vefat ettirsek de sonunda onların dönüşü bizedir. Sonra, Allah onların yapmakta olduklarına da şahittir.

    47. Her ümmetin bir peygamberi vardır. Onların peygamberi geldiği (tebliğini yaptığı) zaman, aralarında adaletle hükmedilir ve onlara asla zulmedilmez.

    48. "Eğer doğru söyleyenler iseniz, (söyleyin) bu tehdit ne zaman (gerçekleşecek)?" diyorlar.

    49. De ki: "Allah dilemedikçe, ben kendime bile ne bir zarar, ne de fayda verme gücüne sahibim. Her milletin bir eceli vardır. Onların eceli geldi mi, ne bir an geri kalabilirler ne de öne geçebilirler."(4)

    (4) Bu konu ile ilgili olarak bakınız: A'râf sûresi, âyet, 34.
    50. De ki: "Söyleyin bakalım, O'nun azabı size geceleyin veya gündüzün (ansızın) gelecek olsa, suçlular bunun hangisini acele isterler?!" (Bunların hiçbiri istenecek bir şey değildir.)

    51. (Onlara) "Azap gerçekleştikten sonra mı O'na iman ettiniz? Şimdi mi!? Oysa siz onu acele istiyordunuz" (denilecek).

    52. Sonra da zulmedenlere, "Ebedî azabı tadın! Siz ancak vaktiyle kazanmakta olduğunuzun cezasına çarptırılıyorsunuz" denilecektir.

    53. "O (azap) gerçek midir?" diye senden haber soruyorlar. De ki: "Evet, Rabbime andolsun ki o elbette gerçektir. Siz (bu konuda Allah'ı) âciz kılacak değilsiniz."

    54. (O gün) zulmetmiş olan herkes, eğer yeryüzündeki her şeye sahip olsa, kendini kurtarmak için onu fidye verir. Azabı gördüklerinde, için için derin bir pişmanlık duyarlar. Onlara zulmedilmeksizin aralarında adaletle hükmedilir.

    55. Bilesiniz ki, göklerdeki her şey, yerdeki her şey Allah'ındır. Yine bilesiniz ki, Allah'ın va'di haktır. Fakat onların çoğu bunu bilmez.

    56. O, diriltir ve öldürür; ancak O'na döndürüleceksiniz.

    57. Ey insanlar! İşte size Rabbinizden bir öğüt, kalplere bir şifâ ve inananlar için yol gösterici bir rehber ve rahmet (olan Kur'an) geldi.

    58. De ki: "Ancak Allah'ın lütuf ve rahmetiyle, yalnız bunlarla sevinsinler. Bu, onların toplayıp durduklarından daha hayırlıdır."

    59. De ki: "Allah'ın size indirdiği; sizin de, bir kısmını helâl, bir kısmını haram kıldığınız rızıklar hakkında ne dersiniz?" De ki: "Bunun için Allah mı size izin verdi, yoksa Allah'a iftira mı ediyorsunuz?"

    60. Allah'a karşı yalan uyduranların, kıyamet günü hakkındaki zanları nedir? Şüphesiz Allah insanlara karşı çok lütufkârdır, fakat onların çoğu (O'nun nimetlerine) şükretmezler.

    61. (Ey Muhammed!) Sen hangi işte bulunursan bulun, ona dair Kur'an'dan ne okursan oku ve (ey insanlar, sizler de) hangi şeyi yaparsanız yapın, siz ona daldığınızda biz sizi mutlaka görürüz. Ne yerde, ne de gökte, zerre ağırlığınca, (hatta) bu zerreden daha küçük veya daha büyük olsun, hiçbir şey Rabbinden uzak (ve gizli) olmaz; hepsi muhakkak apaçık bir kitapta (Levh-i Mahfuz´da yazılı)dır.

    62. Bilesiniz ki, Allah'ın dostlarına hiçbir korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir de.

    63. Onlar iman etmiş ve Allah'a karşı gelmekten sakınmış olanlardır.

    64. Dünya hayatında da, ahirette de onlar için müjde vardır. Allah'ın sözlerinde hiçbir değişme yoktur. İşte bu büyük başarıdır.

    65. Onların (inkârcıların) sözleri seni üzmesin. Çünkü bütün güç Allah'ındır. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

    66. Bilesiniz ki göklerde kim var, yerde kim varsa, hep Allah'ındır. Allah'tan başkasına tapanlar (gerçekte) Allah'a koştukları ortaklara tâbi olmuyorlar. Şüphesiz onlar ancak zanna uyuyorlar ve sadece yalan söylüyorlar.

    67. O, içinde dinlenesiniz diye geceyi sizin için (karanlık); gündüzü ise aydınlık kılandır. Şüphesiz bunda işiten bir toplum için ibretler vardır.

    68. "Allah, bir çocuk edindi" dediler. O, bundan uzaktır. O, her bakımdan sınırsız zengindir. Göklerdeki her şey, yerdeki her şey O'nundur. Bu konuda elinizde hiçbir delil de yoktur. Allah'a karşı bilmediğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz?

    69. De ki: "Allah hakkında yalan uyduranlar asla kurtuluşa eremezler."

    70. Onlar için dünyada (geçici) bir yararlanma vardır. Sonra dönüşleri bizedir. Sonra da, inkâr etmekte olduklarına karşılık onlara şiddetli azabı tattıracağız.

    71. Nûh'un haberini onlara oku. Hani o, bir vakit kavmine şöyle demişti: "Ey kavmim! Eğer benim konumum ve Allah'ın âyetleriyle öğüt vermem size ağır geliyorsa, (biliniz ki) ben sadece Allah'a dayanıp güvenmişim. Artık siz de (bana) ne yapacağınızı ortaklarınızla beraber kararlaştırın ki, işiniz size dert olmasın! Bundan sonra bana hükmünüzü uygulayın; bana mühlet de vermeyin!

    72. Eğer yüz çeviriyorsanız, sizden zaten hiçbir ücret istemedim. Benim ücretim, ancak Allah'a aittir. Bana müslümanlardan olmam emredildi."

    73. Onu yine de yalanladılar. Biz de onu ve onunla beraber gemide bulunanları kurtardık ve onları ötekilerin yerine geçirdik. Âyetlerimizi yalanlayanları da suda boğduk. Bak, uyarılan (fakat söz anlamayan)ların sonu nasıl oldu!

    74. Sonra, onun ardından birçok peygamberi kendi toplumlarına gönderdik. Onlara apaçık mucizeler getirdiler. Fakat onlar önceden yalanlamakta oldukları şeye inanacak değillerdi. İşte biz haddi aşanların kalplerini böylece mühürleriz.

    75. Sonra bunların ardından Firavun ile ileri gelenlerine de Mûsâ ve Hârûn'u mucizelerimizle gönderdik. Ama büyüklük tasladılar ve suçlu bir toplum oldular.

    76. Katımızdan kendilerine hak (mucize) gelince, "Şüphesiz bu, apaçık bir sihirdir" dediler.

    77. Mûsâ: "Size hak gelince, onun hakkında böyle mi diyorsunuz? Bu bir sihir midir? Oysa sihirbazlar, iflah olmazlar!" dedi.

    78. Dediler ki: "Bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan döndüresin de yeryüzünde hâkimiyet (devlet) ikinizin eline geçsin diye mi bize geldin? Biz ikinize de inanmıyoruz."

    79. Firavun, "Bütün usta sihirbazları bana getirin" dedi.(5)

    (5) Mûsâ ve Firavun kıssasının başka bir anlatımı için bakınız: A'râf sûresi, âyet, 103-140.
    80. Sihirbazlar gelince Mûsâ onlara, "Atacağınızı atın (hünerinizi ortaya koyun)" dedi.

    81. Sihirbazlar atacaklarını atınca, Mûsâ dedi ki: "Sizin bu yaptığınız sihirdir. Allah, onu elbette boşa çıkaracaktır. Çünkü Allah, bozguncuların işini düzeltmez.

    82. Suçluların hoşuna gitmese de, Allah, hakkı sözleriyle gerçekleştirecektir."

    83. Firavun ve ileri gelenlerinin kötülük yapmaları korkusu ile kavminin küçük bir bölümünden başkası Mûsâ'ya iman etmedi. Çünkü Firavun, o yerde zorba bir kişi idi. O, gerçekten aşırı gidenlerdendi.

    84. Mûsâ, "Ey kavmim! Eğer siz gerçekten Allah'a iman etmişseniz, eğer O'na teslim olmuş kimseler iseniz, artık sadece O'na tevekkül edin" dedi.

    85. Onlar da şöyle dediler: "Biz yalnız Allah'a tevekkül ettik. Ey Rabbimiz, bizi zalimler topluluğunun baskı ve şiddetine maruz bırakma!"

    86. Bizi rahmetinle o kâfirler topluluğundan kurtar.

    87. Mûsâ'ya ve kardeşine, "Kavminiz için Mısır'da (sığınak olarak) evler hazırlayın ve evlerinizi namaz kılınacak yerler yapın. Namazı dosdoğru kılın. Mü'minleri müjdele" diye vahyettik.

    88. Mûsâ, şöyle dedi: "Ey Rabbimiz! Gerçekten sen Firavun'a ve onun ileri gelenlerine, dünya hayatında nice zinet ve mallar verdin. Ey Rabbimiz, yolundan saptırsınlar diye mi? Ey Rabbimiz, sen onların mallarını silip süpür ve kalplerine darlık ver, çünkü onlar elem dolu azabı görünceye kadar iman etmezler."

    89. Allah da, "Her ikinizin de duası kabul edildi. Öyleyse dürüst olmakta devam edin ve sakın bilmeyenlerin yolunda gitmeyin" dedi.

    90. İsrailoğullarını denizden geçirdik. Firavun da, askerleriyle birlikte zulmetmek ve saldırmak üzere, derhal onları takibe koyuldu. Nihayet boğulmak üzere iken, "İsrailoğulları'nın iman ettiğinden başka hiçbir ilâh olmadığına inandım. Ben de müslümanlardanım" dedi.

    91. Şimdi mi?! Oysa daha önce isyan etmiş ve bozgunculardan olmuştun.

    92. Biz de bugün bedenini, arkandan geleceklere ibret olman için, kurtaracağız. Çünkü insanlardan birçoğu âyetlerimizden gerçekten habersizdir.

    93. Andolsun, biz İsrailoğullarını çok güzel bir yurda yerleştirdik ve onlara temiz rızıklar verdik. Kendilerine bilgi gelinceye kadar ayrılığa düşmediler. Şüphesiz ki, ayrılığa düşmüş oldukları şeyler hakkında Rabbin kıyamet günü aralarında hükmünü verecektir.

    94. Eğer sana indirdiğimiz şeyden şüphe içinde isen, senden önce Kitab'ı (Tevrat'ı) okuyanlara sor. Andolsun ki, sana Rabbinden hak gelmiştir. O hâlde, sakın şüphe edenlerden olma!

    95. Sakın Allah'ın âyetlerini yalanlayanlardan da olma! Yoksa zarara uğrayanlardan olursun.

    96,97. Şüphesiz, haklarında Rabbinin sözü (hükmü) gerçekleşmiş olanlar, kendilerine bütün mucizeler gelse bile, elem dolu azabı görünceye kadar inanmazlar.

    98. Yûnus'un kavminden başka, keşke (azabı görmeden) iman edip, imanı kendisine fayda veren bir tek memleket halkı olsaydı! (Yûnus'un kavmi) iman edince, dünya hayatında (sürüklenebilecekleri) rezillik azabını onlardan uzaklaştırmış ve onları belli bir zamana kadar yararlandırmıştık.

    99. Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi elbette topyekûn iman ederlerdi. Böyle iken sen mi mü'min olsunlar diye, insanları zorlayacaksın?

    100. Allah'ın izni olmadıkça, hiçbir kimse iman edemez. Allah, azabı akıllarını (güzelce) kullanmayanlara verir.

    101. De ki: "Göklerde ve yerde neler var, bir baksanıza." Fakat âyetler ve uyarılar, inanmayan bir topluma hiçbir fayda sağlamaz.

    102. Onlar sadece, kendilerinden önce gelip geçenlerin başlarına gelen (azap dolu) günlerin benzerini mi bekliyorlar? De ki: "Bekleyin bakalım, ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim."

    103. Sonra resûllerimizi ve iman edenleri kurtarırız. (Ey Muhammed!) Aynı şekilde üzerimize bir hak olarak, inananları da kurtaracağız.

    104. De ki: "Ey insanlar, eğer benim dinimden herhangi bir şüphede iseniz, bilin ki ben, Allah'ı bırakıp da sizin taptıklarınıza tapmam, fakat sizin canınızı alacak olan Allah'a kulluk ederim. Bana mü'minlerden olmam emrolundu."

    105,106. Yine bana şöyle emredildi: "Hakka yönelen bir kimse olarak yüzünü dîne çevir. Sakın Allah'a ortak koşanlardan olma. Allah'ı bırakıp da sana ne fayda ve ne de zarar verebilecek olan şeylere yalvarma. Eğer böyle yaparsan, şüphesiz ki sen zâlimlerden olursun."

    107. Eğer Allah sana herhangi bir zarar verecek olursa, bil ki onu, O'ndan başka giderebilecek yoktur. Eğer sana bir hayır dilerse, O'nun lütfunu engelleyebilecek de yoktur. O, bunu kullarından dilediğine eriştirir. O, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.

    108. De ki: "Ey insanlar, size Rabbinizden gerçek (Kur'an) gelmiştir. Artık kim doğru yola girerse, ancak kendisi için girer. Kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapar. Ben sizden sorumlu değilim."

    109. (Ey Muhammed!) Sana vahyolunana uy ve Allah hükmünü verinceye kadar sabret. O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.