• 372 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    İncelemenin Video Hali :)

    https://www.youtube.com/watch?v=cBgsIqay5as

    Yokyer, Neil Gaiman'ın dehası ile roman türünde tanıştığım kitap. Öncesinde Sandman'in ilk cildini okumuştum ve benim bu adamın daha fazla işini okumam lazım demiştim. İyi ki de demişim, zira Yokyer çok iyi bir kitap.

    Urban Fantasy türünde iyi kitap yazmak bence zor. Ama iyi yazıldığında da hakikaten iyi oluyor işte. Çünkü, ne kadar iyi olursa olsun herhangi bir fantezi kitabını okurken "şurada olsak güzel olmaz mı?" gibi düşüncelere kapılsam da, Urban Fantasy'de olay "evimin kapısını açsam da bunlar olsa?" düşüncesine evriliyor. Çünkü olabilir. Tamam olamaz farkındayım ama evimin önündeki caddede geçebilecek bir olaymış gibi anlatılması ile, "fi tarihinde, çok uzak bir galakside" diye anlatılmasının arasında bence acayip bir fark var. İlki çok daha zor, eline yüzüne bulaştırılabilir ama başarınca da koca koca insanlar "Hogwarts mektubumu bekliyorum" diye dolanırken, Yüzüklerin Efendisi asla gerçekleşmeyeceğinin farkında olduğumuz, farklı bir zamanda farklı bir evrende geçen bir hikayeye dönüşüyor.

    Distopya başta olmak üzere bilimkurgunun ve yaşadığımız dünyada farkında olmadığımız şeyler konseptli fantezinin daha çok ilgimi çekmesinin sebebi belki de budur. Gerçi, diğer türlü de daha farklı bir kaçış sağlanıyor, bu dünya ile hiç alakamız kalmıyor ama bana adı sanı olmayan iki fantezi kitabından birini seç deseler, urban fantasy olanı seçerim.

    Neil Gaiman'ın da, sağ olsun yazdığı tüm kitaplar (okuduklarım öyleydi en azından) bu kategoriye giriyor. Evimin karşısında mezarlık var mesela, doğal olarak hiç uğramadığım, içine gidip bakmadığım. Neil Gaiman bana orada hayaletlerin bir çocuk yetiştiriyor olabileceği düşüncesini aşılıyor. Ya da Yokyer'de olduğu gibi, kendi halimde yaşarken bana ihtiyaç duyan birine yardım etmem üzerine neler keşfedebileceğimi anlatıyor. Mest oluyorum. İmreniyorum. Hatta genellikle kıskanıyorum. Ben de Neil Gaiman gibi yazabilsem diye kafamı duvara vurasım geliyor ama sonra duruyorum; ya kafam duvarın içinden geçerse ve ardında göreceklerimden hiç hoşlanmazsam?

    Yokyer'i okumak hiç risk almadan bu deneyimi yaşamak gibi oluyor neredeyse. Neil Gaiman'ın tamamen serbest bıraktığı hayal gücüyle birlikte ben de maceraya çıkıyorum. Yeni yerler, yeni insanlar, yeni şeyler keşfediyorum. Bir sonraki paragrafta neler göreceğime dair hiçbir fikrim olmuyor. Ama maceramın sonunda, yolculuktan müthiş keyif almış olacağımı ve ufkumun genişleyeceğini biliyorum. Bunun garantisini verebilmek gerçekten çok özel bir yetenek gerektiriyor.

    Yokyer fantezi severler için bence kaçırılmaması gereken, sevmek isteyenler için ise ilk adım görevini ideal şekilde yerine getirebilecek, şahane bir kitap. Özellikle de gündelik yaşamdan, sokakta verdiğiniz farklı bir karar neticesinde, tamamen soyutlanmak fikri hoşunuza gidiyorsa, bu konuda Yokyer'den daha başarılı olan bir kitap bulmanız bayağı zor. Ama bulursanız lütfen bana da haber verin.
  • Fark ettiniz mi herkesin bizimle bi problemi var ama bizim kimseyle alakamız yok.
  • Geçenlerde anneme bir soru yöneltmiştim. Ben senin ilk çocuğunum değil mi? Nasıl bi hisdi? Ben gözünün önünde büyürken sen de büyüdün mü? Aslında hepsi cevaplarını bildiğim sorulardı. Annem belki beni çok iyi tanımasa bile ben onu tanıyordum ve vereceği cevapları tahmin edebiliyordum. Tek şaşırtıcı noktası şuydu cevabın: Çok hızlı geçti, hemen büyüdün, nasıl oldu bilemedim. Dile kolay 17 yıl. Vay be kocaman olmuşum değil mi. Birçok şeyi yapabilecek yaştayım. Yılları nasıl da hunharca harcayıp geldim bu yaşa. Neler gördüm, duydum. Böyle anlatınca basit gelebilir. Ama ben 17 yıldır yaşamıyorum. Ben henüz yaşamadım. İnsan kendini bulduğunda yaşamaya başlar. Hayat amacını, dünyada olmasının bir nedeni olduğunu sorguladığında bütün hayatı anlamına kavuşur. Bazen içimde bir huzursuzluğu büyütüyorum. Kendime diyorum ki sen ne kadar büyümüşsün de böyle büyük bir huzursuzluk gölünü içine sığdırabiliyorsun? Kendi başına düşe kalka nasıl koşmayı öğrendin? Kendimle gurur duyuyorum. Hani annem dedi ya nasıl geçti bilemedim, çok hızlı büyüdün. Tabiki ona öyle gelecekti. İnsan meşgul olduğunda zaman yavaşlar. Alakamız dışında gelişen her şey zamandan çok az kullanır. Bazen zaman durur ve sen ilerlersin. Bazen ise sen durursun ve zaman ilerler. Bizim hikayemizde zaman mı yoksa annem mi durdu bilmiyorum ama o arada ben büyüyüp kocaman olmuşum. Birbirimizi kaçırmışız. Keşke aynı zamanda aynı karenin içine sığabilen iki sevgi dolu kalp olmayı başarabilseydik. Bazı kırgınlıkların ve kızgınlıkların bi anlamı yok. Hep böyle olmuştur. Önemli olan sonuçtur. Yaşanmışlıkların hepsi birgün unutuluyor. Zihnimde keskin hiçbir anı yok. Sadece verdiğim büyük savaşların ardından bağladığım sonuçlar var. Ben unuturum. Unutuyorum. Hatırlamayı bazen çok istiyorum. Bazen ise lüzum yok. Verdiğim bütün savaş bir sonuçtan ibaret. En çok bu canımı yakıyor. Mücadelesini unutmamalı insan. Hayat rüya değil. Başı hatırlanmalı. Unutulmamalı...
  • Dünyanın elekten geçirilmemiş bir halde öylece beynimizin
    çatı katına hücum etmesine izin verip önüne çıkan her veriyle
    ya da ilgi alanımız veya o anki alakamız doğrultusunda doğal
    olarak bize cazip gelen her şeyle çatımızın içini doldurmak
    aslında çok kolay. Standart sistem modumuzda, yani Watson
    Sistemi'ndeyken, depolayacağımız anıları "seçmeyiz" . Onlar
    kendi kendilerini depolarlar. Ya da duruma göre depolamayabilirler
    de. Hiç, geçmiş bir anınızı yakın bir dostunuzla yad ettiğiniz
    -bir keresinde ikiniz de öğlen yemeği yerine dondurma
    sipariş etmiş ve bütün akşamüstünü şehir merkezinde dolaşarak,
    nehir kıyısında oturan insanları seyrederek geçirmiştiniz ama
    arkadaşınızın neden bahsettiğinize dair en ufak bir fikri
    olmadığını gördüğünüz oldu mu? Herhalde başkasıydı yanındaki,
    der size. Ben değildim. Ben dondurma sevmem. Ama siz
    biliyorsunuz, arkadaşınızdı o. Peki tam tersi oldu mu? Aynı
    hikayenin öteki tarafında bulundunuz mu hiç? Biri size, asla
    hatırlamadığınız bir olay, bir deneyim ya da bir andan bahsetti
    mi hiç? Ve emin olabilirsiniz, siz ne kadar hatırlamadığınızdan
    eminseniz, o kişi de olayların anlattığı gibi olduğundan o
    kadar emin.
    Ancak Holnies bunun tehlikeli bir politika olduğu konusunda
    bizleri uyarıyor. Çünkü siz daha ne olduğunu bile anlayamadan,
    beyninizin içi o kadar çok gereksiz bilgiyle dolacak,
    eskiden işinize yarayan bilgiler o kadar derin ve ulaşılamaz
    bir yere gömülecek ki, hafızanızın içinde varmış ya da yokmuş
    fark etmeyecek. Burada unutulmaması gereken çok önemli
    bir ayrıntı var: Bildiğimiz her şey, yeri geldiğinde hatırladıklarımızla
    sınırlıdır. Diğer bir deyişle, ihtiyacımız olduğu anda
    hatırlayamadıktan sonra dünyanın bilgisine de sahip olsak,
    bize fayda etmez. Modern çağın Holmes'u, bıçağın kemiğe
    dayandığı anda belli bir tablonun içinde ortaya çıkan göktaşının
    zamanlamasını hatırlayamadıktan sonra, isterse astronominin
    kitabını yazacak kadar bilgisi olsun, bir işe yaramaz.
  • 'Bugün sayıları az bile olsa,çeşitli dinleri benimseyen Türkler mevcuttur. Hristiyan veya Yahudi olan Türkler var ama bunların hepsi için Türklük ön plandadır. Mesela Litvanyalı Galina Kobetayskaya çok önemli bir bilgindir, diplomatik görevi vardır.Litvanyalı Karay Türklerinden Karaim cemaatinin önemli bir üyesidir. Onun bir seminerdeki itirazını hatırlıyorum, "Her Yahudi olan sizden mi olmalı? Biz de Yahudi'yiz ama sizle alakamız yok. Türk'üz biz" şeklinde konuşmuştu. Hatta o zaman Ankara'daki Mısır elçisi olanlara, konuşulanlara dehşetle baktı.Ben de ona, "Siz Arapların daha çok şey öğrenmesi lazım" dedim.'
  • 841 syf.
    ·14 günde·Beğendi·8/10
    -- Nacizane İnceleme
    “ Ulysses James Joyce Çeviren: Nevzat Erkmen "Joyce, Ulysses'i yazarken, ilk olmasa bile, yeni bir yazınsal biçem kullanmak istemiştir. Dublin'de, 1904 yılında yaşayan ortanın altındaki sınıftan kişileri almış, haziran ayının başlangıcındaki bir gün boyunca, sadece neler yapmış olduklarını değil, neler düşünmüş olduklarını da anlatmıştır. "Bana öyle geliyor ki, Joyce, şaşırtıcı bir başarıyla, sürekli olarak değişen kaleidoskopik bilinç ekranında, hem sıradan malzemeyi, hem de pek derinlerdeki (bilinçaltı) malzemeyi yansıtabilmiştir." Bu satırlar bir eleştiri yazısından değil: Yargıç John M. Woolsey'in, 8 Aralık 1933 günü, ABD hükümetinin "müstehcen'mik gerekçesiyle toplatma kararı aldığı Ulysses için verdiği aklama kararından. "Ulysses bir yolculuk. (...) Hepimizin yaşam serüvenini simgeleyen bir Tinsel-Tensel Yolculuktur bu. "Ulysses 'ı çevirmek de biryolculuktur-hiç bitmeyecek. O tanımsız labirentte acımasız devlerle kapıştım, fettan denizkızlarıyla oynaştım, Dublin insanlarıyla ne oyunlar oynadım, sokaklarıyla yoldaş oldum, Joyce'un ulusesini dinledim de dinledim, bir Mr. Bloom olup çıktım." Bu satırlar da "Ulyssesce"yi "Türkçe"ye çeviren Nevzat Erkmen'den. Kırk yıldır süren bu yolculuk, bitti nihayet. Gerçek bir "klasik" (: herkesin bildiği, kimsenin okumadığı) nihayet Türkçede. “
    -- Diyerek gümbür gümbür başlayan bir serüven.
    “ Sarman, babaç Buck Mulligan, üzerine bir aynayla bir ustura haçvari konulmuş tıraş sabunu köpüğü dolu tasıyla merdiven başında belirdi. Sarı, kuşağı bağlanmamış robdöşambrı tatlı sabah yeliyle ardında hafif hafif yalpalanıyordu. Tıraş tasını yukarı kaldırıp, okudu:
    —Introibo ad altare Dei.
    Durdu, loş merdiven sarmalından aşağıya bakarak ayı gibi ünledi
    —Çıksana, Kinch. Gel yahu, kansız düzenbaz. “

    -- Diyerek yazarın giriş yaptığı, kimilerince bir 20.yy başyapıtı; kimilerince de zaman kaybı, kelime israfı.

    -- Kısaca kitaptan bahsetmek gerekirse,
    -yaklaşık 300bin kelime içeren,
    -3 bölüm 18 parçadan oluşan
    -Homeros'un epik destanı Odysseia iskelet sistemine göre inşa edilmiş bir kurguya sahip
    -James (Augustine Aloysius) Joyce'in 2 Şubat 1922'de yayınlanan modernist romanı
    -Ulysses (yulisiis) adını Homeros'un ünlü destanlarından Odysseia'nın latincesinden almış olması
    -Kitaptaki Leopold Bloom, destandaki Odysseia’ya
    -Kitaptaki Molly Bloom, destandaki Penelope’ye,
    -Kitaptaki Stephen Dedalus da Telemachus ile özdeşleştirilmeye çalışılmış.
    -Göndermeler açısından ilahi komedya gibi. siyasi nitelikli değil de edebi ve sanatçılar üzerine kurulu
    -birçok teknik birçok söz sanatı, birçok teknik ve de birçok birçok şey kullanmış ki okuması gerçekten zor. Bir arkadaşın de dediği gibi: 1450 li yılların İstanbul surları gibi kitap. Fatih’in topu değilsen pek karşısına çıkmanın anlamı da yok.
    -Entelektüel açıdan da gerçekten anlaması zor bir eser. Şimdiye kadar Hamlet’ten Odysseia’ya; İlahi Komedya’dan birçok dünya edebiyatı eserlerine hem sanatsal hem akademik açıdan hakim olmayan birinin yüzde 101 ihtimal ile okumayı yarım bıraktıracak bir eser.
    -Erkmen abimizin 10 yılı aşkın sürede çevirmeye çalıştığı; Armağan abimizin 4 yılda çevirmeye çalıştığı zorlayıcı bir tatlı bela.
    -Erkmen abiden okuyacaksanız, orijinale çok sadık kalındığını ve anlamanın daha da güç olacağını; Armağan abiden okuyacak olursanız da herkes anlasın diye çevrilmiş bir eser olduğunu unutmayın.
    -İlk okuma keyfi ise, 15-30 günde anca bitecek ve okumak için okumak olan bir eser.
    -Yok akademik açıdan cılkını çıkara çıkara okuyacağım diyen için; Nevzat abimizin 3-5bin alıntı kelime ve cümlesini içeren 500 sayfalık sözlüğü yanında bulundurarak 6aya yakın anca bitirilebilecek bir eser.
    -Sabah saat 8den gece saatlerine kadar süren, Dublin’de geçen bir günün anlatıldığı eserde, 850 sayfalık kitapta yaklaşık 50 sayfada anca yer veriliyor. Geriye kalan 800e yakın sayfada yazar tamamen aklına esen mevzulara, yotumlara, olaylara, atıflara, saçmalamasyon gibi görünen bilgeçliklere ve bilgeç görünen saçmalamasyonlara giriş yapıyor. Epik ve destansı tarihten başlayıp da çağlar süren sanat-edebiyat dünyası birikimini artık modern dünyaya bir köprü ile bağlamak istiyor yahut bir kabuk atma, evrilme, deri atma ve yeniden doğma çalışması olarak görülebilir eser. Bazı cümlelerin sadece 1 kelimeden oluştuğu, çoğu yerde latince cümlelerle bizdeki fransızcılık dönemleri gibi şekilliklerin havada uçuştuğu, kitap mı okuyorum yoksa tüm tuşlara basıp bölüm geçmeye mi çalışmış anlamadım ki dedirten, eften püften la ne bu şimdi diyeceğiniz hiç alakamız olmayan ilahi, dini, mukaddes kitap mevzuları, kilisecilik oyunları, taht kavgaları, milliyetçilik mücadeleri, karı kız muhabbetleri vs gibi çok laf ebeliğinin yapıldığı bir eser kendisi.
    -Bazen sinemada film izliyormuş havası katıyor. Sahne bir oraya bir buraya gidiyor ama sen sahnenin gittiğini değil konuşmaların yahut düşüncelerin mekan ve zaman değiştirdiğini hissetmeye başlıyorsun. La burada kimler var da neler konuşuyorlar diye düşünürken hiç kimsenin olmadığını, yazar burada ne anlatıyor ilahi bakış açısından derken aslında karakterin yazar gibi söze girdiğini görüyoruz.
    -eğer ki Teoloji, Tarih, Filoloji, Monolog, Narsisizm, Eytişim, Labirent, fuga per saııon, Politika, Gigantizm, Kabarma, Denizcilik, Anlatı, İlmihal, Bilim, kateşizm vs ve daha sayamadığım birçok teknik üzerine ortalama üstü bilginiz yoksa kitabı anlamayı unutun derim.
    -ortalama ahlak çerçevesi nedir bilemem ama mahalle baskısını bir çita düşünürsek müstehcen çok fazla fikir ve eylem içeriyor. Bu konularda hassas biriyim, yemişim edebiyatını diyorsanız hiç bulaşmayın.
    -duayenlerin okumayanı adamdan saymayız dediği, alt sınıfların ise okuyan bitiremez kesin yarım bırakır dediği bir eser.
    -Sanat edebiyat ve birikiminden dolayı kitap 9u kafadan alırken, tavsiye eder misin dersen kesin hayır derim.
    -Hediye gelmiş olması, manevi anlamı olmuş olması ve biraz da okuyan yarım bırakıp atıyor denilirken abilerimiz okumayanı almam içeri dediği bir eser olduğu için ben yaptım bir cahillik.
    -Blogta ve sayfa akışında birçok inceleme var, bahsedilen bahsedilmeyen ne ararsan var. İnceleme yazmam gerekse bitmez yaz yaz lakin varsa bir sorusu olan naçizane cevap vermeye çalışırım.

    İyi okumalar.