• 170 syf.
    ·4/10
    (Spoiler içerir.)

    Kitabın yazarı Yann Martel, o çok sevilen ve sinemaya da uyarlanan Pi’nin Yaşamı kitabının da yazarı aynı zamanda. Kitap 180 sayfadan oluşuyor. Olayların akışına göre kitabı üç bölümde inceleyeceğim, bu şekilde daha anlaşılabilir olacağını da düşünüyorum çünkü biraz karmaşık bir olay örgüsü var. İlahi Komedya’yı okumuş olan varsa isimler tanıdık gelecektir. Kimdir bu Beatrice, kimdir bu Virgil? Beatrice, Dante’nin çocukluk aşkıdır. Virgil de Dante’ye İlahi Komedya boyunca rehberlik eden kişi. Beatrice Dante’ye yalnızca Cennet yolculuğu boyunca eşlik eder. Araf ve cehennemde ise rehber Virgil’dir. (Uzun hali Virgilius.) Kitabı satın aldığım zaman arka kapağı okumadan ismine aldanıp almıştım, bir İlahi Komedya aşığı olarak Beatrice ve Virgil’den bahsettiğini düşünmüştüm fakat sayfalar ilerledikçe Beatrice ve Virgil’in bizim bildiğimiz Beatrice ve Virgil olmadığını fark ettim. Peki kimler bu şekilde isimlendirilmiş olabilir? Bir maymun ve bir eşek…
    Ana karakterimiz Henry. Henry bir yazar fakat bizim bildiğimiz sıradan yazarlardan değil. İlk kitabı milyonlarca satmış, dünyanın hemen hemen her yerinde tanınan oldukça popüler bir yazar. Hatta yolculuk ederken kitabını okuyan insanlara rastlıyor, ilk kitabının beyazperdeye uyarlanması için de çalışmalar başlatılmış durumda. Henry’nin en önemli özelliği ise kitaplarında kendi ismini kullanmaması, takma isim kullanarak yazmayı tercih etmesi. Ona göre ünlü olmak, homoseksüel olmaktan, Yahudi olmaktan ya da belli bir azınlığa mensup olmaktan farksız. Çünkü siz kimseniz osunuzdur ama insanlar kendi görüşlerini üzerinize yansıtırlar. Karakterler arasında bir de Sarah var. Sarah Henry’nin eşi. Özellikle yazarlık konusunda Henry’nin önemli bir destekçisi. Son karakter ise tahnit ustası. Tahnit işi ölü hayvanların içlerini doldurarak onları sergileme anlamına geliyor. Bu işi yapan kişilere taxidermist de deniliyor. Karakterleri tanıdıktan sonra artık ilk bölüme başlayabiliriz. Daha önce de belirttiğim gibi kitap bölümlerden oluşmuyor, bölümlere ayırma fikri bana ait, çünkü bu şekilde daha anlaşılabilir olacağını düşünüyorum.
    Başlangıç
    İlk bölümde Henry’nin yazarlık öyküsüne tanık oluyoruz. Henry uluslarararası üne sahip bir yazar iken bir anda yazarlığı bırakmaya karar veriyor ve Sarah ile birlikte başka bir yere yerleşiyorlar. Tüm bunların başlangıcı ise Henry’nin ikinci kitabını yazmaya karar vermesi ile oluyor. Henry, ilk kitabı ile kavuştuğu üne güvenerek ikinci bir kitap için editörlerle görüşüyor. İkinci kitap, birinci kitap ile alakası olmayan, tuhaf bir formata sahip. Matbaa piyasasında “ikiz kitap” olarak adlandırılan tarzda bir kitap bu. “Bir ikiz kitabın sayfalarını çevirmeye başlarsanız yarısından sonra sayfaları tersten okumak zorunda kalırsınız. Yapışık ikizini okumak için kitabı baş aşağı çevirmeniz gerekir. Zaten bu yüzden ismi ikiz kitaptır.” Henry’nin kitabını ikiz kitap şeklinde yazmak istemesinin nedeni ise kitabın bir yarısının roman, diğer yarısının ise deneme olması. Bu iki edebi türü ancak ikiz kitap ile birleştirebileceğini düşünüyor. Kitabın konusu Avrupa’daki Yahudi soykırımı. Henry’nin Holokost olarak gördüğü, (Holokost: Bir hayvanın bütün bir şekilde yakılarak kurban edildiği dini törenler.) Naziler ve gönüllü yandaşları tarafından yapılan bu soykırımla ilgili pek çok kitap yazılmış. Bu kitabın diğerlerinden daha farklı ve ilgi çekici olabilmesi için de farklı bir format denemesi gerektiğini hissediyor fakat ne yayınevinden ne de editörlerden olumlu bir geri dönüş alamıyor. Primo Levi’nin “Bunlar da mı İnsan?” adlı kitabının da bu konuyu ele aldığını düşündüğünde kendi kitabını zaten yetersiz bulan Henry, çevresindeki diğer insanların da özgüvenini zedelemesi ile yazmaya bir müddet ara veriyor. Kanadalı olmasına rağmen kitaplarını Almanca yazıyor oluşu da eleştiri alan noktalardan birisi. Fakat Henry bunun nedenini şu şekilde açıklıyor: “Almancanın kaba telaffuzu, belirgin fonetik yazımı, gizli şifreli grameri ve mimari sözdizimi hoşuma gidiyor.İngilizce’nin yeni ile yabancıyı kullanma dürtüsü, diğer dillerdeki sözcükleri çalma şevki, vicdan azabı duyma konusundaki yeteneksizliği, müzeleri doldurabilecek bolluktaki kelime dağarcığı, yazım denetimi konusundaki umursamazlığı, dilbilgisi ile ilgili “takma kafana, mutlu ol yeter” tavrı…” Yazma işini bıraktıktan sonra ufak çaplı denemeleri oluyor fakat hiçbirini yayımlama amacı gütmüyor. Son olarak kafasını dağıtmak için bir tiyatro kulübüne yazılıyor ve Chocolate Road isimli bir çikolatacıda çalışmaya başlıyor. Tüm bu olayların arasında en güzel haber ise eşi Sarah’ın hamileliği oluyor, oğlu Theo dünyaya geldiği zaman Henry onun bir ilham kaynağı olabileceğini düşünüyor. Theo’nun doğumundan sonra barınaktan bir kedi ve köpek de sahipleniyorlar, köpeğe Erasmus, kediye de Mendelssohn adını veriyorlar.Eski hayranlarından gelen mektuplar ise boş vakitlerini değerlendirdiği bir hobi halini alıyor. İçtenlikle yazılmış mektupları özenle cevaplıyor. Henry’nin yazdığı öykülerde kişileri insanlardan değil hayvanlardan seçmesi de hayranları tarafından merak konusu olan durumlardan birisi. Mektupta bu konuyla ilgili soru soran bir okuruna şu yanıtı veriyor: “ Eğer Bavyeralı ya da Saskatchewanlı bir dişçinin hikayesini anlatıyorsam okuyucuların dişçilik hakkındaki, Bavyeralılar ve Saskatchewanlılar konusundaki bilgilerini, önyargı ve klişelerini tartmam gerekir. Öte yandan Bavyeralı ya da Saskatchewanlı dişçi bir suaygırıysa iş bambaşka bir boyut kazanır. Okuyucu dikkat kesilir çünkü ister Bavyeralı, ister başka bir yerden olsun suaygırı bir dişçi hakkında herhangi bir önyargısı yoktur.” Bu kısım o kadar hoşuma gitti ki, fablları neden bu kadar çok sevdiğim hakkında da bir farkındalık kazandırdı sanki. Aslına bakarsanız Orwell’in Hayvan Çiftliği’nin de aynı kaygı ile yazıldığını düşünüyordum fakat bunu cümleye dökecek olsam ancak bu kadar net anlatırdım. Dönelim Henry’ye. Henry okur mektuplarını yanıtlarken ilginç bir mektupla karşılaşır. Mektubun içinde bir adet tiyatro oyunu ve Gustave Flaubert’e ait Konuksever Aziz Julian Söylencesi vardır. Konuksever Aziz Julian Söylencesi’ni biraz araştırdım. Flaubert’in ard arda yayınladığı üç kısa öyküsünden biri olan bu öykü ortaçağa ait bir masal olarak da görülebilir. İlerleyen bölümlerde Julian’ın öyküsü işimize yarayacak, o yüzden bu kısmın dikkatli bir şekilde okunması gerekiyor. Kitapta sayfalarca anlatılan bu öykünün bizi ilgilendiren ve bilmemiz gereken yönleri ise şu şekilde: Julian bir kral ve kraliçenin oğlu. Kraliçe dualarının ardından bir erkek çocuğu dünyaya getiriyor. Üç gün dört gece süren kutlamalar yapılıyor. Kraliçe bir gece uyandığında ayışığında yaşlı bir adamın yüzünü görüyor. Yaşlı adam bir keşiş olduğunu söylüyor ve ardından kraliçeye: “Sevgili anne, ne mutlu sana, çünkü oğlun bir aziz olacak.” diyor. Baba için de bir kehanet söylüyor ve “Oğlunuz! Çok kanlı! Çok şerefli! Daima servet sahibi! Bir imparatorun ailesi. “ cümlelerini kuruyor. O günden sonra kral ve kraliçe Julian için kehanetlerin gerçekleşmesini bekliyorlar. O esnada Julian başpiskopos oluyor. Fakat Julian ile ilgili önemli olan asıl kısım bu öyküyü gönderen okurun sarı fosforlu kalem ile çizdiği yerler. Bu kısımları dolaylı yoldan anlatırsam Julian’ın öyküsündeki duygunun yok olacağını düşünüyorum. O yüzden sarı kalem ile çizilmiş satırları olduğu gibi aktarıyorum:
    “Günün birinde kilisedeki ayin sırasında duvardaki delikten küçük bir beyaz farenin burnunu uzattığını fark etti. Fare sunağa çıkan ilk basamakta koşuşturmaya başladı, iki üç kez ileri geri gitti geldi, sonra çıktığı delikten içeri kaçtı. Ertesi sabah Julian fareyi yeniden görebileceği düşüncesiyle sıkıntılıydı. Fare yine deliğinden çıktı. Sonraki her pazar fareyi beklemeye koyuldu ve bu onu rahatsız etmeye başladı, ta ki bu işten nefret edip fareden kurtulmaya karar verinceye dek. Kapıyı örtüp basamakların üzerine ekmek kırıntıları serptikten sonra elinde bir sopayla deliğin önünde beklemeye koyuldu. Uzun bir sürenin ardından pembe bir burun göründü, sonra da farenin geri kalanı. Julian fareye sopasıyla hafifçe vurdu ve küçük bedeninin yerde hareketsizce yatışı karşısında şaşkınlığa uğradı. Taş zeminin üzerinde bir damla kan vardı. Kanı hemencecik ceketinin koluyla silip fareyi dışarı attı ve hiç kimseye bir şey söylemedi.” Bundan sonra Julian bir güvercini öldürüyor, hem de bu işi büyük bir ustalıkla yapıyor ve hayvanın bedeni kaskatı kesilene kadar başından ayrılmıyor. Daha sonra köpek, balık, akbaba, karga, ayı, boğa, tavşan, kunduz gibi pek çok hayvan öldürüyor. Tüm bu cinayet sahneleri kitapta betimlemeler ile uzun uzadıya anlatılmış fakat hepsini alıntılamak zor olacağı için bir örnek yeterli olur diye düşünüyorum. Öykünün bitimine yakın bir yavru geyik ve ailesinin Julian tarafından vahşice katledilişi anlatılıyor. Erkek geyik ölmeden önce koşarak Julian’ın yanına geliyor ve kilise çanının uğultusu eşliğinde ona “Lanetlen! Lanetlen! Lanetlen! Günün birinde sen zalim yürek, annenle babanı da katledeceksin.” dedikten sonra ölüyor. Geyiğin bu lanetinden sonra Julian avlanmaktan vazgeçiyor, paralı askerlik yapmaya başlıyor ve çok başarılı oluyor. Hatta Oksitanya İmparatoru’nu Kordova halifesinin elinden kurtardığı için ödül olarak imparatorun kızıyla evleniyor. Bu şekilde kehanet gerçekleşmiş oluyor ve Julian imparator ailesine katılıyor. Evliliği dışardan kusursuz gibi gözükse de Julian her gece rüyasında avlandığını görüyor. Yaptıkları için pişmanlık duymak bir yana, o günlerin özlemini çekiyor. Tüm bu anlattıklarım okurun sarı kalemle çizdiği yerler bu arada. “Julian rüyasından gözü vahşice dönmüş olarak uyanırdı.” cümlesi de okur tarafından çizilmiş olan cümlelerden. Öykünün bitimine doğru bir akşam Julian eve dönüyor ve karısının annesi ile babasını yatıya çağırdığından haberi olmadığı için babasını karısının sevgilisi sanıp uykularında herkesi doğrayıp öldürüyor. Bu şekilde geyiğin laneti de gerçekleşmiş olur. Son olarak Julian bir cüzzamlıyı evine alır ve onu doyurur, yatağını verir. Bu kişi aslında Hz. İsa’dır. Bu şekilde Julian’ın affı gerçekleşir ve hayvan ölümlerinin tamamı havada kalır. Julian kurtarıcısıyla birlikte göğe yükseldiğinde arkasında kurumaya yüz tutmuş derelerce hayvan kanı bırakır. İşin şaşırtıcı yanı ise bu hikayede işaretlenen yerlerin yalnızca katledilen hayvan sahneleri olmasıdır. Konuksever Aziz Julian Söylencesi hakkında bunları söyleyebilirim. Fakat Henry için okurun gönderdikleri yalnızca bu öykü ile sınırlı kalmıyor. Zarfın içinden bir de tiyatro oyunu çıkıyor. Henry tüm bu gönderilenleri incelerken uygun bir mekan arayışı içinde oluyor. Hatta şu kısım çok hoşuma gitti: “Mekanın işte başarının anahtarı olduğuyla ilgili anlayış sanatta da geçerlidir, hatta hayatın kendisinde de. Çevremiz ne kadar besleyiciyse ona göre gelişir ya da sararıp solarız.” Tiyatro oyunu Beatrice ve Virgil’in bir armut hakkında konuşmalarıyla başlıyor. Beatrice bir eşek, Virgil ise maymun. Hayatında hiç armut görmemiş olan Beatrice’ye Virgil tarafından armut betimlemeleri yapılıyor. Sayfalarca konuşma yalnızca armut hakkında. Şu kısmı alıntılamak istedim:
    Beatrice: Peki ama tadı nasıldır? Daha fazla dayanamayacağım.
    Virgil: Olgun bir armudun içinden tatlı ve sulu lezzeti taşar.
    Beatrice: Kulağa harika geliyor.
    Virgil: Armudu dilimlediğin anda, içinin göz kamaştırıcı bir beyazlıkta olduğunu görürsün. İçinden gelen ışıkla parıldar. Yanlarında bir armut ile bir bıçak taşıyanlar asla karanlıktan korkmazlar.
    Henry, kendisinden yardım isteyen bu okuruna teşekkür ediyor ve aynı zamanda tiyatrosu için tebrik ediyor. Mektubu postaya verdikten sonra her şey normal seyrinde devam ediyor. Fakat Henry bu kişinin sıradan bir okur olmadığını düşünüyor ve onu bulmak için adresine gitmeye karar veriyor. Bu noktadan sonra artık kitabın ikinci kısmına geçiyoruz.
    Okapi Tahnitçilik
    Bu kısma olayların geçtiği asıl mekan olan dükkanın ismini vermek istedim. Mektup yazan okurun dükkanı burası. “Okapi Tahnitçilik.” Okapi, Kongo’nun bataklık ormanlarında yaşayan, bir metre yüksekliğinde, gövdesi kızıl kestane, bacakları zürafa gibi siyah beyaz çizgili olan memeli bir hayvan. Tahnitçi ise içi doldurulmuş süs hayvanı maketi yapan zanaatkar. Literatüre bu şekilde geçmiş olsa da kişisel görüşüm tahnit işinin bir ruh hastalığı olduğudur. İnsanların ilgi alanları beni zerre kadar ilgilendirmese de ölmüş bir hayvanın içinin doldurularak sergilenmesini hoş bir durum olarak karşılayamıyorum. Bu yüzden kitabın bu kısmından başlayarak tahnit ustasına hep bir önyargı ile yaklaştım. İlk bölümde Henry’nin bahsettiği Bavyeralı suaygırı dişçi durumuna en iyi örneklerden biri oldum sanırım :) Tahnit ustası kitabın bir bölümünde şöyle diyor: “Ben yazar Gustave Flaubert sayesinde tahnit ustası oldum. Bana esin kaynağı olan Konuksever Aziz Julian Söylencesi adlı kısa öyküsüydü. İlk hayvanlarım önce bir fare, ardından bir güvercindi, tıpkı Julian’ın ilk öldürdüğü hayvanlar gibi. Bir şeyin başına telafisi olanaksız bir olay geldikten sonra kurtarılıp kurtarılamayacağını görmek istiyordum. Bu nedenle tahnit ustası oldum: tanıklık etmek için.” Tüm bu söylemler bana yine ikna edici gelmedi tabi…
    Olaylara dönecek olursak Henry Okapi Tahnitçilik tabelasını gördüğünde içi doldurulmuş olan okapi gözüne çarpıyor ve Aziz Julian Söylencesi’nde neden hayvanların ölümleri ile ilgili kısımların işaretlendiği az çok kafasında canlanıyor. Kitabın bu bölümünde tahnit ustasının hiç de yardım istermiş bir havada olmadığı seziliyor. Henry dükkana ne zaman gitse her seferinde aynı kibir ve baştansavma tavırlarla onu karşılıyor. Tüm bunlara rağmen Henry kendisini yardımcı olmak zorunda hissediyor. Dükkanı incelerken daha önce adını bile duymadığı pek çok hayvanın doldurulmuş halleriyle karşılaşıyor. Burada atlanmaması gereken ayrıntı ise Henry’nin dükkana her zaman Erasmus ile birlikte gittiği. Erasmus sürekli huysuzlandığı için bir süre sonra Henry onu atölyeye almak yerine başka bir yere bağlamayı tercih ediyor. Tahnit ustası ile birlikte tiyatro oyununu incelemeye koyulduklarında Henry karakterlerin isimlerinin neden Beatrice ve Virgil olduğunu soruyor. O zaman kilit nokta da açığa çıkmış oluyor. “Beatrice bir eşek, Virgil ise maymun.” Bu hayvanlar değişik bir öykü ile dükkana gelmişler, birisi bilim enstitüsü tarafından birisi de kilise tarafından alınacakken karar değiştirilmiş ve her ikisi de bu tahnit dükkanına gönderilmişler. “Otuz senedir buradalar. Virgil ile Beatrice cehennem yolundaki rehberlerim.” Bu konuşmalardan sonra Henry sık sık dükkana gidip gelmeye devam ediyor, tiyatro oyununun bölümleri ve birlikte yazdıkları yerler de kitapta verilmiş. Neden bir eşek ve maymun seçildiği sorusunun cevabı ise “Çünkü maymunlar zeki ve çevik olarak bilinirler, eşeklerse inatçı ve çalışkan. Bunlar hayvanların hayatta kalmalarını sağlayan özelliklerdir.” cümlesinde ifade ediliyor. Oyunun devamında Beatrice ve Virgil armuttan, muzdan ve etraflarındaki gidişattan konuşuyorlar. Oyunda hoşuma giden ve altını çizdiğim bir diğer yer ise şu kısım:
    Virgil: Bana göre kader güneş gibidir. Güneşte durduğunda gölgenin oluşmasını engelleyebilir misin? Sana yapışmış, sürekli senin şekline bürünmüş,durmadan sana seni hatırlatan o karanlık bölgeyi üzerinden atabilir misin? Atamazsın. Bu gölge şüphedir. Güneşte kaldığın sürece seni adım adım takip eder. Kim güneşte kalmak istemez ki?
    Beatrice: Ama güneş gitti Virgil, gitti. (Gözyaşlarına boğulur ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlar.)
    Bu bölümde oyunla ilgili ilginç bir detay daha öğreniyoruz. Oyunun ismi “20. Yüzyıla Ait Bir Gömlek.” Oyun Gömlek adlı bir ülkede geçiyor ve komşu olan diğer ülkeler ise Eldiven, Şapka, Çorap, Palto, Çizme, Pantolon, Ceket. Hatta olay bir gömleğin sırt kısmında geçiyor, çizgili bir gömlek. Böyle tuhaf bir simgesellik tercih edilmesi bana pek mantıklı gelmemişti. Sonra devam ettikçe tahnit ustası ile Henry arasındaki şu konuşmayı okudum:
    -“Neden bir gömleği seçtiniz? Buradaki simge nedir?”
    -“Her ülkede gömlek vardır, her insanın üzerinde.”
    -“İçindeki evrensel tınısı yani?”
    -“Evet. Her gün gömlek giyeriz.”
    -“Yani hepimiz Gömlek’te yaşıyoruz. Demek istediğiniz bu mu?”
    -“Doğru. Ceket, Gömlek veya Pantolon’da; ama bu Almanya, Polonya, Macaristan da olabilirdi.”
    Bu konuşmadan sonra Henry ve tahnit ustası tekrar tiyatro metnine dönüyorlar. Beatrice ve Virgil haftanın günleri hakkında konuşuyorlardı:
    Virgil: Ama haftanın her günü kötülük vardır.
    Beatrice: Çünkü haftanın her günü ortalıktayız.
    Beatrice ve Virgil’in konuşmaları bana bir noktadan sonra anlamsız gelmeye başladı. Çünkü yaptıkları şey bir olay hakkında konuşmak değildi, sıkıcı bir durum hikayesi okuyor gibi hissetmeye başladım. Konuşmalarda altını çizebileceğim cümleler gitgide azalıyordu. Daha sonra yaptıkları şeyin “konuşmak üzerine konuşmak” olduğunu fark ettim. Akıllarına gelen ilk şey, etraflarında gördükleri ilk nesne onların konuşma konusu oluyordu. Tüm bu olaylar olurken Henry, tahnit ustasıyla ilgili zihninde oturmayan bazı taşlar olduğunu fark ediyordu.
    Kimdir Bu Taxidermist?
    Henry, oyundaki karakterler içinde yalnızca bir maymun ile bir eşeğin olmadığını görüyor. Bir erkek çocuğu ile iki arkadaşı da oyun içinde yer alıyordu. “Demek ki oyun sadece hayvanlar üzerine kurulu değil.” diye düşünürken Sarah ile konuşup tahnit ustası hakkındaki izlenimlerini de ona şöyle aktarıyor:
    -Adam tam bir cins. Bir porsuk kadar hırçın. O oyununa da bir türlü aklım ermiyor. Hayvanlar var, bir eşek ile bir maymun. Kocaman bir çizgili gömleğin üzerinde yaşıyorlar. Aslında her şey tamamen hayali, ama yine de içinde bana, nasıl desem, Holokost’u anımsatan öğeler var.”
    -Holokost’u mu? Sen de her şeyde Holokost’u görür oldun.
    -Bunu söyleyeceğini biliyordum. Ancak burada bazı göndermeler var, örneğin çizgili gömleklere.
    -Ne olmuş yani?
    -Şey, Holokost sırasında…
    -Evet, Holokost’tan ve çizgili gömleklerden haberim var. Ama örneğin New York Borsası’ndaki kapitalistler de çizgili gömlek giyerler, palyaçolar da . Herkesin gardırobunda bir çizgili gömleği vardır.
    Bu konuşmadan sonra Sarah da adamı merak ediyor ve birlikte tahnit dükkanına gidiyorlar. Eve döndüklerinde bağıra çağıra kavga ediyorlar çünkü Sarah adamdan hoşlanmamak bir yana korktuğunu dile getiriyor. Henry, Sarah’ın olayı fazla büyüttüğünü düşünerek umursamamayı tercih ediyor ve tahnit ustası ile ilişkileri devam ediyor. Fakat Henry oyunun sahnelenmesi konusunda hala ikilemde. Benim de rahatsız olduğum anlaşılmazlık ve durağan cümleler, Henry’nin oyunun başarısız olacağını düşünmesine neden oluyor. Yann Martel bu konuyla ilgili şu cümleleri kullanmış: “Becket ve Diderot’nun oyunları başarıya ulaşmıştı. Ancak ikisi de çok kurnaz yazarlardı ve görünüşteki eylemsizliği bir sürü olayla desteklemişlerdi aslında. Oysa “Bir 20. Yüzyıl Gömleği” oyununun yazarı eylemsizliği beceremiyordu.” Oyundaki tüm bu anlaşılmaz ifadelerin ve kopukluğun tüm özeti tahnit ustasının beceriksizliği aslında.
    Henry, tahnit ustası ile son bir kez buluşmaya karar verdiğinde köpeği Erasmus inanılmaz bir şekilde hırçınlaşmış ve kedileri Mendelssohn’a zarar vermiştir. Veteriner her ikisini de uyutmuş ve sonrasında öldüklerini Henry’ye haber vermiştir. İki dostuna birden veda etmesinin yanında Sarah’nın hamile olması ve bu üzüntüyü kaldıramaması da Henry’yi çok yıpratmıştır. Son kez tahnit dükkanına gider ve elindeki tüm kağıtları teslim ederek artık yardım etmek istemeyeceğini söyler. Tahnit ustası her zaman olduğu gibi yine sesini çıkarmaz, kibirli bakışlarıyla onu uğurlar. Henry bu işin bittiğini zanneder fakat bir gün devam ettiği tiyatro kursuna mektup gelir. Oyunun devamı yazılıdır. 68 Nowolipki Caddesi isimli bir caddeyi tahnitçinin gizli notları içinde gördüğünü anımsar ve gitmeden bir araştırma yapar. Tahnitçiye “Neden Nowolipki? Garip bir kelime?” diye sorduğunda “ Beatrice bir ara ağlayacak gibi oluyor ve şöyle düşünüyor: “Now, oh lip, keep from trembling.” (Şimdi dudaklarım, titrememeye çalışın.) Cadde ismi, bunun kısaltması.” yanıtını alır. Henry adamın ikiyüzlü davrandığını ve yalan söylediğini anlar. Çünkü Nowolipki Caddesi Varşova’da gerçek bir cadde adıdır ve 68 numarada İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra içleri arşiv niteliğindeki malzemelerle dolu olan on metal konteynır ve iki süt tenekesi vardır. Bundan sonra tüm olaylar açığa çıkmaya, tahnit ustasının kim olduğu ve Henry’den ne istediği anlaşılmaya başlar.
    Tahnit ustası, hayvan kıyımından söz etmek için Holokost’u kullanmıştır. Hayvanlar, soykırım kurbanlarının sesiyle konuşturulmuştur. Hatta bu sahneden Beatrice, başına gelenleri Virgil’e şu şekilde anlatmıştır:
    Beatrice: Dinlemek ister misin?
    Virgil: Sen dinlememi istersen eğer.
    Beatrice: En azından bir kişiye anlatmam gerek, bu şekilde yaşadıklarım sözcüklere dökülmeden önce kaybolup gitmemi olur. Sana anlatmayacaksam kime anlatabilirim? İçeri getirildiğim anda yüzüme patlayan ilk tokadı hatırlıyorum. O anda bile bir şeyler, temel özgüven duygusu sonsuza dek yok olmuştu. Eğer Meissen porseleninden nadide bir koleksiyon varsa ve adamın biri eline bir fincan alıp bile bile yere atıp parçalarsa diğer parçalara aynı şeyi yapmasını kim engelleyebilir? Adam porselene karşı umursamazlığını belli etmişken, bir fincan ya da bir çorba kasesi olmuş ne fark eder? Bu konuda konuşmak öyle zor ki. Canım acıdı, ıstırap doluydu… Tek bir kibritin alevi karşısında irkiliriz, oysa ben burada kor ateşin ortasındaydım.
    Beatrice bu şekilde kendisine yapılan işkenceleri , vücuduna yapılanları teker teker anlatıyor. Henry şaşkınlık içerisinde oyunda yer alan bir erkek çocuk ve iki arkadaşının nerede olduğunu öğrenmek istediğinde tahnit ustası şunları anlatıyor:
    “Bu erkek çocuğu ve iki arkadaşı Beatrice ve Virgil’e inanılmaz işkenceler edip gidiyorlar. Olaylar aslında bu şekilde başlıyor. Aynı erkek çocuğu başka olayların da azmettiricisi. Örneğin köydeki kadınları öldürmek istiyorlar ve kadınlar kundaktaki bebekleriyle birlikte göle girip boğuluyorlar. Beatrice ve Virgil de tüm bunlara şahit oluyor, daha sonra kaçıp bir yere giderek armut hakkındaki konuşmayı yapmaya başlıyorlar. Bu arada Gustav isimli bir karakter de var. Gustav Beatrice ile Virgil’in sohbet ettikleri ağacın altındaki bir ceset. Onlar da cesetten rahatsız olmuyorlar, hatta tüm bu sohbetleri o cesedin başında yapıp cesetle oyunlar oynuyorlar. Çocuk mu? Çocuğa hiçbir şey olmuyor.”
    Tahnit ustası tüm bunları anlattıktan sonra Henry adamın kendisine göndermiş olduğu öyküyü hatırlıyor: Konuksever Aziz Julian Söylencesi. Bu öyküye bu kadar ilgi duymasının sebebi ise Julian’ın binlerce masum hayvanı katledişi ama her şeye rağmen kurtuluşunun etkilenmemesi. Öykü vicdan azapsız bir af sunuyordu. Bu durum gizleyecek bir şeyleri olan bir adam için oldukça cazipti. “Sarah tek bakışta adamın ne mal olduğunu anlamıştı. Onun gerçekleri görmesi neden bu kadar uzun sürmüştü? Kendisini masumların yegâne savunucusu olarak tanıtan eski bir Nazi destekçisiyle omuz omuza çalışıyordu. Ölüyü eline alıp onu güzel gösteren biriyle. Öldürücü mantık dışılık nasıl daha iyi biçimde örtülüp gizlenebilirdi? Tahnit sayesinde tabii.” Henry tüm bunları düşünürken adama dönüp oyunu istemediğini ve bir daha onunla çalışmayacağını belirtti. Fakat adam oyunu Henry’nin ceplerine tıkıştırmaya kalktı, bu işin böylece bitmesini istemiyordu. Henry arkasını dönmüş giderken “Bekleyin bir dakika.” diye seslendi. Henry’nin adamla yüz yüze gelmesi ile karnında bir sıcaklık hissetmesi bir olmuştu. Kapıya doğru yönelirken son bir kez vitrinde duran Beatrice ve Virgil’e bakıyordu. Tahnit ustası da arkasından geliyordu. Henry sürüne sürüne dışarı çıktı ve bu kez koca bir karanlığa gömüldü. Duyduğu en son ses motor sesiydi. Ambulans geldiğinde araba sahibi de başında bekliyordu. Kafasını çevirdiğinde tekrar bayılmadan önce gördüğü son şey Okapi Tahnitçilik’i saran alevlerdi. Tahnit ustası da içinde iken…
    Henry hastanedeki tedavisi sırasında dükkanda cebine sıkıştırılan parçaları tekrar okudu. Daha sonra öyküyü kendince tamamlayarak ona Beatrice ve Virgil adını verdi. Beatrice ve Virgil bittikten sonra da başka bir metin daha yazarak ona “Gustav İçin Oyunlar” dedi. On üç kısa bölümden oluşan bu eserin ilk bölümü şu şekildeydi:
    “On yaşındaki oğlunuz sizinle konuşuyor. Size açlıktan ölmek üzere olan aileniz için patates bulmanın bir yolu olduğunu söylüyor. Yakalanırsa öldürülecek. Bunu yapmasına izin verir misiniz?”
    Kitap bu şekilde bitiyor… Üç bölümü de özetleyip kitabı en kısa haliyle değerlendirecek olursam şunları söyleyebilirim: Öncelikle kitabı Pi’nin Yaşamı kadar akıcı ve sürükleyici bulmadım. Sonu benim için sürpriz oldu, tahnit ustasının masum bir adam olmadığını az çok tahmin edebiliyordum ama soykırım olayı ile ilgili olabileceğini ve adamın Nazi destekçisi olabileceğini hiç düşünmemiştim. Konuksever Aziz Julian hikayesi ile kurulan bağ çok hoşuma gitti. İlk bölüm yalnızca Henry ile tahnit ustasının tanışması, oyunun içeriği hakkında bilgi verilmesinden ibaret. İkinci bölüm tahnit ustasının davranışlarının çözümlenmeye başlandığı ve hayvanların artık insanları simgelediğini anladığımız bir bölüm. Üçüncü bölümde ise tahnit ustasının kim olduğu, Henry ile olan hesabının yalnızca soykırım üzerine olan kitapla alakalı olduğu ve bu adamın hasta bir katil olduğu anlaşılıyor. Üç bölümü birden ele alıp kitabın tamamına baktığımızda tahnit ustasının eski bir Nazi, Henry’nin ise olup bitenden çok geç haberdar olan insanlık olduğunu görüyoruz. Kitap Hem Konuksever Aziz Julian Söylencesi’ni hem de İlahi Komedya’yı içermesi ile hafiften bir çerçeve hikaye tekniğine sahip bana kalırsa. Bunun dışında Samuel Backett’in Godot’yu Beklerken kitabını andırdığına dair söylemler de var. İki eserin tek ortak yönü ise olayların iç içe geçmesi ve son kısımda her şeyin açıklığa kavuşması.
    Tüm hikaye ve değerlendirme ortada olmasına rağmen kitabı okumadan karakterlerin ruhunun hissedilemeyeceğini düşünüyorum. Tahnit dükkanı ile ilgili betimlemeler öyle güzel yapılmış ki, okurken kendinizi Okapi Tahnitçilik’in içinde hissedebilirsiniz. Henry’nin bıçaklanma sahnesinin gözümün önünde canlanışı, taxidermistin (tahnit ustası) kendisi ile birlikte dükkanı yakışı… Kısacası kitabın yoruma açık ve tahminlerle yürüyen bir kitap olduğunu göz önünde bulundurduğumuzda okuyarak bir kez daha o heyecanı hissetmenizi öneriyorum. O halde Beatrice ve Virgil’e selam olsun…
  • 448 syf.
    ·9 günde·7/10
    Jordan Peterson ile tanışmam, bir ay kadar önce, milyonlarca kez izlenmiş youtube videolarına denk gelmem ile oldu. Kendisi Kanadalı bir klinik psikolog, onu ünlü yapan yönü ise, politik doğruculuk ve feminizm konularındaki “genel eğilime” ters görüşleri. Günümüz toplumunda erkeklerin kendi doğal hallerinden utanacakları şekilde yetiştirildiklerini söylüyor. Baskınlık mücadelesi, agresiflik gibi özelliklerin erkeğin yapısında olduğunu, yani yetiştirme ve kültür nedeniyle değil biyolojik nedenlerle böyle davrandığımızı düşünüyor. Ataerkillik karşıtı görüşlerin erkeklerin doğal özelliklerini de lanetlediğini bu nedenle de erkeklerin kendilerinden utanacakları şekilde hissetmelerine neden olunduğunu söylüyor. Cinsiyetler arası meslek ve gelir farklarının tek sebebinin ataerkillik olmadığını, bunun daha farklı birçok nedenden dolayı böyle olduğunu söylüyor.

    Bu kitaba gelecek olursak, burada kendi şahsi görüşlerine dayanarak 12 başlık altında tavsiyelerde bulunmuş.
    Örneğin birinci kuralda, insan da dâhil hiyerarşik düzene sahip birçok hayvan topluluğunda baskın hayvanların daha dik durduğunu, yenilenlerin ise daha kambur ve boynu bükük durduğunu söylüyor. Dik durmanın vücutta daha fazla serotonin salgılanmasına neden olacağını ve bizim hiyerarşi içindeki statümüze faydasının olacağını söylüyor. Veya dördüncü kuralda, kendimizi başkaları ile değil kendi geçmiş halimizle kıyaslamamızı tavsiye ediyor. Çünkü herkesin yaşantısı farklı, bu nedenle sağlıklı kıyaslama yapmak zor. İş yerinde sizden daha iyi olan birinin aile hayatı berbat olabilir, ve sizin mutlu bir evliliğiniz olabilir. Kim daha iyi durumda?

    Bu 12 tavsiyeyi verirken bol bol İncil’deki hikâyelerden örnekler veriyor. Aynı zamanda ünlü roman ve çizgi filmlerden de örnekler veriyor. Tabi psikolog olarak yaşadığı tecrübeleri de paylaşıyor.

    Sonuç olarak kendi yaşam tecrübelerini bizimle paylaşmış. Ben şahsen her görüşüne katılmasam da kendisini samimi buluyorum. Kitapları ve fikirlerinin alıcısı büyük çoğunlukla hayatı anlayamamış genç erkekler. Bunu söylüyorum çünkü sadece bu kitaptan bir milyon dolardan fazla kazandığını kabaca hesaplarsak (basıldığı yılın en çok satan 20 kitabından biri olmuş) bu konuşmaları ve kitapları kendi çıkarı için mi yayınladığı şüphesi doğar. Bence bu adam samimi, evet bu ün ile büyük kazançlar elde etmiş olabilir ama ben fikirlerini sırf kazançlı olduğu için değil, gerçekten bunlara inandığı için anlattığını düşünüyorum. Kanada’da çıkan bir yasa sonrası ifade özgürlüğü ile alakalı aldığı tutum bunun bir örneği, kariyerini riske attığı söyleniyor fikirleri uğruna. Aslında, şu an yazarken aklıma geldi, kitabındaki 7.kural da bir bakıma bu konu ile ilgili.

    Genelde hem youtube konuşmalarında hem kitabında benzer cümleler var. Aynı şeyleri, aynı örnekleri vererek anlatıyor.

    Sonuç olarak, Herkesin kendi yaşına ve hayat tecrübesine göre, belki az belki çok alabileceği bir şeyler var bu kitaptan.
    ---- İnceleme Sonu-----


    ---- Kendime Notlar-----

    1- STAND UP STRAIGHT WITH YOUR SHOULDERS BACK

    Istakozlar üstünlük hiyerarşisine sahiptir. En güçlü erkekler en iyi yerleri kapar, en iyi ve en çok besine ulaşır, en çok dişiyi döller. İki erkek ıstakoz karşı karşıya geldiğinde birbirleriyle boy ölçüşürler. Çeşitli taktiklerle dövüşmeye gerek kalmadan birinin diğerinin üstünlüğünü kabul etmesine uğraşırlar. Mecbur kalırlarsa da dövüşürler. Üstün gelen ıstakoz daha çok serotonin salgılar, bu nedenle de daha dik durur ve kendine güveni yüksektir. Yenilen ıstakoz ise daha az serotonin salgılar, daha kambur ve boyun eğici durur. Bu durum hiyerarşiye sahip tüm hayvan topluluklarında benzerdir.
    Biz insanlar da hiyerarşik hayvanlarız. Bu nedenle bizim içinde benzer durumlar geçerlidir. Hiyerarşinin üst seviyesinde bir erkekseniz, en iyi yerlerde yaşar, en kaliteli yiyeceklerle beslenir ve sizinle cinsel ilişki için kadınlar sıraya girer. Hiyerarşinin üst seviyelerinde bir kadınsanız da en kaliteli erkekleri eş olarak seçebilirsiniz.
    Eğer düşük seviyeli biri iseniz, kötü yerlerde yaşar ve kötü beslenirsiniz. Hem fiziksel hem ruhsal durumunuz kötüdür. Cinsel açıdan arzulanır biri değilsinizdir. Daha çok hastalanır ve daha erken ölürsünüz.
    Beyninizde antik zamanlardan kalma bir sayaç vardır ve bu sayaç başkalarının size nasıl davrandığına bakarak sizin hiyerarşideki seviyenizi saptar. Eğer akranlarınız size değersizmişsiniz gibi davranıyorsa sayaç serotonin salgılanma seviyelerini düşürür. Bu da sizde duygu uyandıracak her türlü duruma karşı hassas olmanıza neden olur, özellikle de negatif duygularsa. Bu hassaslığa ihtiyacınız var. Çünkü hiyerarşinin aşağı seviyelerinde acil durumlar sık gerçekleşir ve hazır olmanız gerekir.
    Ancak bu sürekli tetikte olma haline stres diyoruz ve stres çok fazla enerji tüketir. Hiyerarşinin altlarındaysanız, beyninizdeki bu sayaç en küçük bir beklenmedik engeli, kontrol edilemez sorunlar zincirinin başlangıcı sayar. Böylece aslında gelecek için saklayabileceğiniz enerji ve kaynaklarınızı tetikte olmakla ve panik hareketler yapmakla heba edersiniz. Eğer ne yapılacağını bilmiyorsanız, her şeyi yapmaya hazır olursunuz. Bu da sizi oldukça dürtüsel ve dikkatsiz biri yapar. Sağlıklı kararlar veremez, muhtemel zevk ve fırsatlara balıklama atlayabilirsiniz. Bu acil durumlara hazır olma hali sizi her açıdan tüketir.
    Diğer taraftan eğer yüksek statülü iseniz sayacınız soğuktur. Sürüngen öncesi beyin parçanız yaşadığınız bölgeyi güvenli bir yer olarak kabul eder. Size zarar verebilecek bir şeyler olma olasılığını düşük görür. Genellikle fırsatlarla karşılaşırsınız, felaketlerle değil. Bolca serotonin salgılandığı için kendine güvenen, sakin biri olursunuz. Bölgeniz emniyette olduğu için uzun vadeli planlar yapabilirsiniz.
    Rutin gereklidir. Her gün yaptığımız işlemler otomatikleşmelidir. Böylece kararlı ve güvenilir alışkanlıklara dönüşürler.
    Anksiyete ve depresyon, eğer hastanın günlük rutinleri yoksa kolay tedavi edilemez. Her gün aynı saatte uyanmak bir gerekliliktir. Sabahları yağ ve protein ağırlıklı bir kahvaltı yapma alışkanlığı da faydalıdır.
    Eğer birisi bir travma sonucu incinmişse, üstünlük sayacı, sonradan olabilecek olaylarda incinmenin muhtemel olacağı şekilde dönüşüm geçirir. Bu özellikle çocukluğunda veya gençliğinde zorbalık görmüş kişilerde olur. Kolay hayal kırıklığına uğrayan ve endişeli bir hale gelirler. Savunmacı bir pozisyonda yaşar ve üstünlük rekabeti anlamına gelecek doğrudan göz temasından kaçınırlar.
    Bazen insanlar zorbalık görürler çünkü karşı koyamaz, direnemezler (can’t fight back). Örneğin altı yaşındaki bir çocuk ne kadar sıkı olursa olsun dokuz yaşındaki bir çocukla baş edemez ve büyükleri tarafından kendisine zorbalık yapılabilir. Ancak yetişkinlikle birlikte bu farklar kaybolur.
    Ancak aynı sıklıkta, insanlar zorbalık görürler çünkü direnmez, karşı koymaz, savaşmazlar (won’t fight back). Bu, sıklıkla sevecen ve fedakâr mizaçlı insanlara olur. Bu ayrıca her türlü saldırganlığı hatta öfkeyi yanlış bulan insanlara da olur. Bu insanlar sıklıkla babaları öfkeli ve kontrolcü tipler olurlar.
    Saldırganlık kapasitesi çok dar bir ahlak ile kısıtlanmış, merhametli ve fedakâr (ve saf ve sömürülebilir) bu kişiler kendilerini korumak için gerekli olan gerçekten haklı ve uygun kişisel koruyucu öfkeyi gösteremezler. Eğer ısırabiliyorsan genellikle ısırmak zorunda kalmazsın. Ustaca benimsendiğinde saldırganlık ve şiddetle karşılık verme yeteneği, gerekli olduğunda gerçekten saldırma ihtimalini düşürür. Size karşı yapılmaya başlanan saldırganlığın ilk aşamalarında, eğer hayır diyebiliyorsanız ve bunu kastederek söylerseniz (yani reddedişinizi kesin terimlerle ifade eder ve arkasında durursanız) baskıcı için baskı alanı sınırlı kalacaktır. Yetersizlik veya güç dengesizliği nedeniyle kendi haklarının arkasında durmayan insanlar kadar, bölgesini koruyucu tepkiler vermeyi reddeden insanlar da sömürüye açıktırlar.
    Saf, zararsız (naive, harmless) insanlar genellikle eylemlerini ve fikirlerini birkaç aksiyoma dayandırır: insanlar temelde iyidir, kimse kimseyi gerçekten incitmek istemez, güç kullanmak yanlıştır… Bu aksiyomlar kötü niyetli (malevolent) bireylerin varlığında çöker. Hatta çökmekten de kötüsü, bu düşünceler sömürüye davet anlamına gelir. Çünkü zarar verme niyetindeki insanlar tam da bu tür naif insanları av olarak görür. Dolayısıyla bu zararsızlık aksiyomları yeniden şekillendirilmelidir.
    Saf insanlar içlerindeki öfke kapasitesini keşfettiklerinde ciddi anlamda şaşırırlar. Bunun örneğini travma sonrası stres bozukluğu yaşayan yeni askerlerde görüyoruz. Nedeni de sıklıkla kendilerine yapılan değil kendi yaptıkları şeylerden dolayı oluyor. Çatışma yerlerinde yaptıkları canavarlıklardan dolayı. Belki o zamana kadar dünyada kötülük yapanların kendilerinden tamamen farklı türde insanlar olduklarını düşünüyorlardı. Belki kendilerindeki zulmetme kapasitesini görmemişlerdi.
    Uyanma gerçekleştiğinde – Naif insan kendindeki kötülük tohumlarını ve canavarlık potansiyelini gördüğünde ve kendini tehlikeli olarak gördüğünde korkuları azalır. Kendine saygısı artar. Sonra belki baskıya karşılık vermeye başlar.
    Güçlü bir karakter ile yıkım kapasitesi arasında çok az fark vardır. Bu hayatın en zor derslerinden biridir.
    Eğer etrafta yenilmiş ıstakozun durduğu gibi (boynu bükük, kambur, omuzlar önde ve düşük, göz temasından kaçınan) dolanırsanız insanlar sizi düşük statülü olarak görür ve kendi beyniniz de sizi düşük statülü olarak kabul eder. O zaman da fazla serotonin salgılanmaz: Bu sizi daha az mutlu, daha endişeli ve hakkınızı savunmanız gereken durumlarda boyun eğmeye daha yatkın yapar. Ayrıca daha iyi yerlerde yaşama, iyi beslenme ve iyi eşler bulma şansımızı da azaltır. Alkol uyuşturucu gibi keyif verici maddelere daha meyilli yapar. Kısacası yenilen ıstakozun durduğu gibi durmak kötü bir şeydir.
    Ancak durumlar değişir, öyleyse siz de değişebilirsiniz. Positive feedback loops sizi dibe çekebildiği gibi ileri de götürebilir. Beden dilindeki değişimler buna önemli bir örnek teşkil eder. Gülümserseniz daha mutlu hissedersiniz. Mutlu hissederseniz de gülümsersiniz.
    Eğer duruşunuz bozuksa, başkaları sizi zayıf biri olarak görür ve siz de kendinizi zayıf görürsünüz. İnsanlar da ıstakozlar gibi birbirlerini tartarlar. Eğer dik durursanız size ona göre davranırlar.
    Dik ve omuzlar geride durmak sadece fiziksel bir şey değildir. Ayrıca metafizikseldir. Dik durmak var olma yükünü/sorumluluğunu gönüllü olarak kabul etmek demektir. Hayatın gerçekleri ile gönüllü olarak yüzleşirseniz sinir sisteminiz de ona göre davranır. Bir felaket beklemek yerine bir meydan okumaya karşılık verirsiniz.
    Dik durarak hiyerarşideki yerinizi almak için adım atmış oluyorsunuz. Bölgenizi işgal etmiş ve onu savunma ve genişletme niyetinde olduğunuzu ilan etmiş oluyorsunuz.
    Dik ve omuzlar geride durmak hayatın korkunç sorumluluklarını kabul etmek demektir.
    Yani duruşunuza çok dikkat edin. Dik yürüyün ve ileri bakın. Tehlikeli olmaya cesaret edin. Serotoninin vücudunuzda bolca dolanmasını teşvik edin. Kendiniz de dâhil herkes sizin yetkin ve yeterli biri olduğunuzu varsaymaya başlayacak ( en azından daha ilk bakışta sizi zayıf göremeyecek). Aldığınız olumlu tepkilerin verdiği cesaretle de daha az endişeli biri olmaya başlayacaksınız.
    Böylece, güçlenmiş olarak, sevdiğiniz birinin ölümcül hastalığında veya anne babanızın ölümün halinde bile dik durabileceksiniz ve diğer insanların aksi halde umutsuzluğa boğulacakken, sizin yanınızda sizden güç bulmalarına izin verebileceksiniz.

    RULE 2 – TREAT YOURSELF LIKE SOMEONE YOU RESPONSIBLE FOR HELP

    İnsanlar evcil hayvanlarının ilaçlarına ve tedavilerine kendi ilaçlarını almaya dikkat ettiklerinden daha çok dikkat ederler.
    Deneyimlerimiz bilimsel açıklamalardan çok bir film sahnesi, bir roman gibidir. Babamızın ölümü hastane listesindeki bir kayıttan daha fazlasıdır.
    Maddenin bilimsel dünyası atom, molekül gibi temel elementlere ayrılabilir. Deneyim dünyasının da aynı şekilde temel elementleri vardır. Biri kaos ve diğeri de düzendir. Üçüncüsü ise ilk ikisinin arasında bir denge kurma süreci, modern insanın bilinç dediği şeydir.
    Kaos bilinmeyendir. Düzen ise aksine bilinen şeydir.
    Biz milyonlarca yılda yoğunlukla sosyal olarak evrildik. Yani bizim çevremiz sadece objelerden oluşmaz, aynı zamanda kişiliklerden de oluşur. Beyinlerimiz de bu sosyalliğe göre şekillenmiştir. Aklımız insanlıktan çok daha eskidir. Aklımızdaki kategoriler de kendi türümüzden çok daha eskidir. En temel kategorimiz: erkek ve dişi.
    Sadece düzenin alanında kalırsak yeni şeyler öğrenemeyiz. Sadece kaos içinde kalırsak da bilinmezlik içinde boğuluruz. Bir ayağımız düzende yere sağlam basarken diğer ayağımızla kaosu keşfedersen kendimizi kaybetmeden gelişebiliriz.
    Adem ve Havva hikayesinde yılanın cennette bulunuyor olmasının nedenini çok düşündüm. Belki de yılan kaosu ve cennet de düzeni temsil ediyor. Ayrıca şu şekilde de yorumlanabilir: Ne kadar korunaklı bir düzen kursanız da kaos bir yerlerden ortaya çıkabilir.
    Düzeni abartarak potansiyel tüm tehditleri ortadan kaldırdığınızda başka bir tehlike ortaya çıkar: Çocuksu bir insanlık ve mutlak bir boşunalık. Buradan da anne babalara şu soru sorulabilir: Çocuğunuzu emniyet içinde tutmak mı yoksa onun güçlü olmasını mı istiyorsunuz? Çünkü ikisi birbirine zıt şeyler.
    Yılan Havva’ya yasak meyveyi yerse ölmeyeceğini aksine iyi ile kötünün bilgisine sahip olacağını söyledi. Havva da meyveyi yedi ve uyandı/bilgilendi. Bilinçli bir kadının bilinçsiz bir adama hiçbir zaman katlanmayacağı üzere meyveyi Adem’le paylaştı. Böylece o da bilinçlendi/farkında oldu. Zamanın başlangıcından beri kadınlar erkekleri bilinçlendirmekte/olgunlaştırmaktadır. Bunu öncelikle onları reddederek yaparlar. Bazen de onları sorumlu davranmazlarsa utandırarak yaparlar. Kadınlar üreyip çoğalmanın yükünü taşımaktadır.
    Meyveyi yedikleri zaman Âdem ve Havva farkındalığa sahip olunca, kendilerinin çıplak olduklarını fark ettiler. Ve bundan utandılar. Tanrı geldiğinde Âdem’i göremeyince ona nerede olduğunu sordu. Âdem “Çıplaktım, o yüzden saklandım” dedi, çalıların arasından. Tanrı “Kim sana çıplak olduğunu söyledi? Yoksa cennette yememen gereken bir şeyi mi yedin” diye sordu. Âdem Havva’yı işaret ederek “Kadın bana onu verdi” dedi… Böylece ilk kadın ilk erkeği uyandırmış/bilinçlendirmiş oldu. İlk erkek önce kadına sonra, tanrıya lanet etti. Bu o zamandan beri tüm erkeklerin hissettiği şeydir.
    Önce sevdiği kadının potansiyeli karşısından kendini küçük hisseder. Ardından Tanrıya küfreder, kadınları böyle şirret, kendisini böyle işe yaramaz ve varlığı da derinden kusurlu yaptığı için. Ardından intikam almayı düşünür. Ne kadar aşağılıkça ve ne kadar da anlaşılır. En azından kadın yılana lanet etti. VE görüyoruz ki yılan şeytanın kendisi. Yani aldatıcıların en iyisi tarafından aldatıldı kadın. Ama Âdem? Onu kimse zorlamadı.
    Tanrı önce yılanı lanetledi ve onu bacaksız yaptı. Böylece daima kızgın insanlar tarafından ezilme tehlikesi ile yaşayacak. Sonra kadına üzüntülü çocuklar dünyaya getirme ve onları büyütmekte değersiz ve bazen de kızgın erkeklere dayanma zorunluluğu verdi..
    Erkeğe ise ileri görüşlülük verildi. Böylece gelecek için şu anı feda etmesi gerekecekti. Emniyet için zevki kenara bırakması gerekecekti. Kısacası çalışmak zorunda olacak ve bu zor bir çalışma olacaktı.
    Böylece bölümün başındaki soruya dönebiliriz, insan evcil hayvanına kendisine baktığından daha dikkatli bakıyor çünkü insan kendi kötülüğünü, kusurlarını biliyor ve hataları için kendini cezalandırabiliyor. Ancak köpek kendisi gibi uyanmış değil, o masum.
    Eğer bu ikna edici değilse diğer hikayeye geçebiliriz.
    Bizim aksimize köpekler veya kediler kendi zayıflıklarını bilmezler. Bizler kesinlikle nerede ve nasıl zarar görebileceğimizi biliriz. Bu bilinçliliğin (selfconsciousness) iyi bir tanımıdır. Bizler kendi savunmasızlığımızın, sınırlarımızın ve ölümlülüğümüzün farkındayız.
    Bizler bilinçli olduğumuz için diğer insanlara dehşet verebilir. Onlara işkence edip, aşağılayabiliriz. Bu köpeklerin avlanmasından çok başka bir şeydir. Bu iyi ve kötünün bilgisine sahip olmaktır.
    Eğer kendimize düzgün bir şekilde bakmak istiyorsak kendimize saygı duymalıyız – ama duymayız. Çünkü biz cennetten kovulmuş yaratıklarız.
    Eğer doğrulukla yaşar ve doğruyu konuşursak tekrar Tanrı ile birlikte yürümeye başlar kendimize ve dünyaya saygı duymaya başlayabiliriz. Böylece kendimize de baktığımız canlılara baktığımız gibi bakabiliriz.
    Carl Jung’dan iki önemli ders öğrendim. Birincisi “Başkalarına kendine davranılmasını istediğin gibi davran” ve “Komşunu kendini sevdiğin gibi sev” cümlelerinde hiçbir iyi ahlakın olmadığı gerçeğiydi. İkincisi ise ben birinin arkadaşı, sevdiği vs isem benim kendi adıma onun da kendi adına pazarlık yapması ahlaki zorunluluktur. Eğer böyle olmazsa durum birinin diğerinin kölesi olmasına gider. Bunda ne tür biri iyilik var? Tarafların ikisinin de güçlü olduğu bir ilişki daha iyidir.
    Kliniğimde danışanlarıma kendilerine başkalarına değer verdikleri gibi değer vermelerini söylüyorum.
    Kendinize bakmakla sorumlu olduğunuz birine baktığınız gibi bakın. Bu sizi ne mutlu ediyorsa onu yapın demek değil. Bir çocuğa tatlı bir şeyler verdiğinizde çocuk mutlu olur. Ancak bu çocuğu sürekli şekerle beslemelisiniz demek değildir. Mutlu ile iyi aynı şeyler değildir. Çocuğun dişlerini fırçalamasını da sağlamalısınız. Kışın dışarı çıkarken kalın giyinmesini de sağlamalısınız, kendisi itiraz etse bile. Bir çocuğun erdemli, sorumlu, farkındalık sahibi biri olmasına yardım etmelisiniz. Aynı bakış açısını kendinize neden uygulamayasınız?
    Geleceğinizi düşünün ve “kendime düzgün bakarsam hayatım nasıl olur” sorusunu sorun. Boş zamanım olursa kendimi, sağlığımı ve bilgimi nasıl geliştirebilirim diye sormalısınız kendinize.
    Rotanızı çizmek için şu an nerede olduğunuzu bilmeniz gerekir. Kim olduğunuzu bilmeli hem silahlarınızı hem de zayıflıklarınızı anlamalı ve kendi sınırlarınıza saygı duymalısınız.
    Nereye gideceğinize karar vermelisiniz. Böylece kendi çıkarınız adına pazarlık yapabilirsiniz. Kendi prensiplerinizi açıkça belirlemelisiniz böylece sizden faydalanmak isteyenlere karşı kendinizi savunabilirsiniz.
    Kendinizi dikkatli bir şekilde disipline etmelisiniz. Kendinize verdiğiniz sözleri tutmalı, tuttukça kendinizi ödüllendirmelisiniz. Böylece kendinize güvenir ve motive olursunuz. Friedrich Nietzche’nin dediği gibi “Kimin hayatında bir ‘neden’ vardır o kişi her türlü ‘nasıl’ ile başedebilir.”
    Dünyayı bir parça daha iyi bir yer yapmak herkes için iyidir. Cennete biraz daha yakın cehennemden biraz daha uzak bir yer yapmak. Kendi cehenneminizi de inceleyin. Böylece ondan uzaklaşmayı amaç edinebilirsiniz. Hatta hayatınızı buna adayabilirsiniz.
    Kendinize, bakmakla sorumlu olduğunuz birine baktığınız gibi bakın.

    RULE 3 – MAKE FRIENDS WITH PEOPLE WHO WANT THE BEST FOR YOU

    Yaşadığım kasabadan birkaç çocukluk arkadaşım vardı. Akıllı, meraklı, yetenekli çocuklardı. Gençlik yıllarında üniversite döneminde farklılaşmaya başladık. Onlar esrara takıldılar. O tip insanlarla arkadaş oldular. Ben kendi yolumda gittim. Sonraları onların çok kötü hayatları olduğunu, berbat işlerde çalışıp kötü yerlerde yaşadıklarını öğrendim. Neden insanlar kendileri için iyi olmayan kişileri arkadaş seçerler?
    Bazen, kendilerini değersiz gören insanlar, değişim için bir şey yapmazlar. Bazen de geçmişten ders almayanlar aynı hataları yapmaya devam ederler. Belki biraz kader; biraz yetersizlik, öğrenme isteksizliği..
    İnsanlar başka nedenlerle de kötü arkadaşlar edinirler. Bazen birisini kurtarmak istedikleri için onunla arkadaş kalırlar. Bunu genelde saf kişiler yapar. Yardım etmenin erdem olduğunu söylerler. Ancak yardıma edilenlerin ne hepsi kurbandır, ne de hepsi kurtulmak ister.
    Gerçekten yardıma ihtiyacı olup da yardım isteyen biri ile sizi kullanmak/sömürmek isteyen birini ayırt etmek zordur. Kurtarmak istediğiniz kişinin, hayatın gerçek sorumluluklarını yüklenmekten kaçtığı için, amaçsız ve sefil hayatına devam edip etmediğinden emin misiniz?
    Birine yardım etmeden önce onun neden o durumda olduğunu anlamanız gerekir. Hemen onun bahtsız bir kurban olduğunu düşünmemelisiniz.
    Dipte yaşamak, tembellik, yarını düşünmeden yaşamak kolaydır. Zor olan sorumluluk alıp dik durmaktır. Yardıma ihtiyacı olduğunu sandığınız kişinin kolaya kaçmadığından emin misiniz?
    Kız kardeşinizle, babanızla veya oğlunuzla arkadaş olmasını istemeyeceğiniz birinin sizinle de arkadaş olmasına izin vermeyin. Arkadaşlık karşılıklıdır. Dünyaya bir hayrı olmayan birine yardım etmek gibi bir ahlaki zorunluluğunuz yoktur.
    Eğer etrafınız sizin ileri gitmenizi destekleyecek insanlardan oluşursa, sizin dağıtıp dibe vurmanıza hoşgörü göstermezler. Kendiniz için iyi şeyler yaptığınızda sizi teşvik ederler, aksini yaptığınızda ise sizden uzaklaşarak sizi cezalandırırlar. Bu da sizi doğru yolda olmaya zorlar. Kaliteli bir hayat yaşamak istemeyen arkadaşlar ise tersini yapar. Sigarayı bırakırsanız, size sigara uzatırlar. Sizin de onlar gibi alt seviyelerde kalmanızı isterler.
    Sizin için en iyisini isteyen insanlarla arkadaş olun.

    RULE 4 – COMPARE YOURSELF TO WHO YOU WERE YESTERDAY, NOT TO WHO SOMEONE ELSE TODAY

    Eğer küçük bir kırsal yerleşim yerinde yaşıyorsanız, bir şeylerde iyi olma ihtimaliniz yüksektir. Köyün en hızlı koşan çocuğu siz olabilirsiniz veya en güzel kızı, eğer hepsi beş kız varsa köyde. En güzel sesi olanı, en iyi börek yapanı vs. olabilir ve serotonin ile dolmuş halde keyiflenebilirsiniz.
    Şimdilerde milyonda bir görülen bir yeteneğiniz bile olsa bu, sadece İstanbul’da sizin gibi 15 kişi daha var demektir. Ayrıca artık sanal dünya ile birbirimize bağlı olduğumuza göre bunu yedi milyar insanla hesaplayın.
    Bu da şu sonucu doğurur. Her hangi bir konuda ne kadar iyi olursanız olun, bir yerlerde sizden daha iyisinin olma ihtimali çok yüksek.
    Bu can sıkıcı gerçeklere karşı iyi hissetmemizi sağlayacak bir şeyler var mıdır? Bir nesil psikolog, kendinizi iyi hissettirecek olumlu hayallerin ruh sağlığı için güvenli bir yöntem olduğunu düşünmüşlerdir. Bu aslında çok karamsar bir felsefedir ve şu kapıya çıkar: Hayatın gerçekleri korkunçtur ve sadece hayaller bizim sağlıklı kalmamızı sağlayabilir.
    Kıyaslamalar aslında gereksiz değildir. Eğer şu an yaptığınız bir şeyin alternatif şeylere göre daha iyi olduğunu düşünmüyorsanız, o şeyi yapmamalısınız. Bir şey bir şekilde yapılabiliyorsa, o şey daha iyi veya daha kötü bir şekilde de yapılabilir. Eğer daha iyi veya kötü diye bir şey yoksa yapmaya değer bir şey de yoktur. O halde bir değer de yoktur ve bir anlamda. Eğer bir şeyi yaparak bir ilerleme elde etmeyeceksek o şeyi neden yapalım ki? Anlamın kendisi daha iyi ve kötü arasındaki farka gereksinim duyar. Peki, kıyaslamalar gerekli ise bu can sıkıcı düşüncelerden nasıl kurtulacağız?
    Öncelikle başarılı veya başarısız olunacak tek bir alanın olmadığını görmek gerekir. Birçok alan var ve bu alanlardan bazıları size uygun olabilir. Doktor olmak ayrı bir hayat yoludur; tesisatçı, fırıncı, bankacı, mühendis olmak da. Var olmanın bir çok yolu var. Ayrıca eğer birinde başarısız olursanız başka bir alanı deneyebilme ihtimaliniz var.
    İkincisi aynı anda sadece bir alanda mücadele etmiyorsunuz. Birçok alan var. Yaptığını iş bir alan, arkadaş çevreniz de öyle ve aileniz de. Birindi vasatken diğerinde iyi olabilirsiniz.
    Son olarak mücadele ettiğiniz alandaki kıstasların çok çok özel olduğunu ve bu nedenle kendinizi başkaları ile kıyaslamanız, kısaca uygunsuzdur. Hepimizin ailesi var ancak hepimizin ailesi birbirinden farklı. Eşlerimiz ve çocuklarımız birbirinden farklı. İş arkadaşınız sizden daha iyi olabilir ancak berbat bir ailesi var, buna karşılık sizin mutlu bir evlilik hayatınız var. Kim daha iyi? Hayran olduğunuz ünlü aynı zamanda alkolik ve yobaz. Onun hayatı daha mı tercih edilesi?
    Kendinizi tanıyın. Ne istediğinizi ve kim olduğunuzu kendinize sorun.
    İçerlendiğiniz, kızdığınız şeyleri inceleyin. İçerlenme aydınlatıcı bir duygudur. Çok zararlı olan kötü üçlünün bir üyesidir: kibir, hilekârlık ve içerlenme. Ancak içerlenme iki türlü olur. Birincisi olgunlaşmamış kişinin yaptığı çocukça içerlenmedir. Ki bu durumda mızmızlanmayı bırakıp susmanız gerekir. İkincisi ise gerçek bir zorbalığın/tiranlığın sonucudur ve bu durumda ses çıkarmak ahlaki bir zorunluluktur. Çünkü sessiz kalmanın sonuçları daha kötü olur. Konuşmanız gereken yerde susmak da bir yalandır. Ve zorbalık yalandan beslenir. Ne zaman tehlikesine rağmen baskıya karşı çıkmalısınız? İntikam hakkında hayaller kurmaya, hayatınız zehirlenmeye ve yakıp yok etme hayalleri ile zihniniz dolmaya başladığında.
    Başarısız olduğunu söyleyip durarak üzdüğünüz kendi benliğiniz ile barışın. Kendinize şu hedefi belirleyin: Günün sonunda hayatımın, küçücük bir parça olsa bile, sabahki halinden daha iyi olmasını istiyorum. Bu küçücük şey ne olabilir düşünün ve o şeyi yapın. Yaptığınızda da kendinizi ödüllendirin. İşte şimdi sıcak bir kahveyi hak ettiniz. Belki bunun saçma olduğunu düşünüyorsunuz. Yine de yapın. Ertesi gün de aynı soruyu sorun ve yine küçük bir ilerleme yaratın. Ve her geçen gün kendinizi eski halinizle kıyasladığınıza fark büyümüş olacak. Bunu üç yıl boyunca yaparsanız hayatınız tamamen değişmiş olacak.
    Görme eylemi vücut için çok karmaşık ve pahalı bir eylemdir. Bir şeyleri yüksek çözünürlükte görmek beyin için bir yüktür. Bu denenle etrafımızdaki şeyleri düşük bir çözünürlükte görürken sadece odaklandığımız şeyleri yüksek çözünürlükte görürüz. Bu nedenle neyi görmek, neye odaklanmak istediğimizi dikkatlice seçmeliyiz.
    Mutsuz biri olduğunuzu düşünün. İhtiyacınız olan şeyleri elde edemiyorsunuz. Bunun nedeni belki de istediğiniz şeylerin kendisidir. Arzularınız sizi kör etmiş olabilir. Belki de ihtiyacınız olan şey tam önünüzde duruyor ama siz başka bir şeye odaklandığınız için göremiyorsunuz. Odaklandığınız şeyler sizin hayata bakışınızı biçimlendirir. Ve kolay kolay değiştirmeleri zordur. Ancak zor da olsa bazen parçaları değiştirmek gerekir. Başka bir değişle belki de problem hayatta değil sizdedir. Hayatınız iyi gitmiyorsa belki bu sizin hayat hakkındaki yetersiz bilginizdendir, hayatın kendisinden değil. Hayatınızı daha iyi yapmak sorumluluk üstlenmek anlamına gelir ve bunu yapmak aptalca yaşayıp, kıskançlık ve kızgınlık hisleri ile dolmaktan daha çok emek ister.

    RULE 5 – DO NOT LET YOUR CHILDREN DO SOMETHING THAT YOU DISLIKE THEM
    RULE 6 – SET YOUR HOUSE IN PERFECT ORDER BEFORE YOU CRITIZE THE WORLD

    Hayatta trajik olaylar olur. Bazıları bu olayları yaşadıklarında hayatın adaletsizliğine, kötülüğüne kinlenir, kızgınlık ve mutsuzluk içinde yaşar. Bazıları ise bu olaylardan ders alır ve hem kendilerini hem de başkaları başka trajediler yaşamasın diye eyleme geçer. Birinci yol mutsuzluk ve acı getirirken, ikinci yol anlamlı şeyler yapmanıza vesile olur.
    Ancak burada dikkat edilmesi gereken bir soru var. Yaşadığınız trajedi kaçınılabilir miydi? Kaçınılabilir bir şeydi ve siz önlem almak yerine kaderi suçladıysanız bir kez daha düşünmelisiniz.
    Öce kendi durumunuzu düşünün. Kendi kariyeriniz için yeterince sıkı çalışıyor musunuz? Yoksa başkalarının başarılarına kin, kıskanma duygularıyla mı karşılık veriyorsunuz? Ailenizle ilişkilerinize dikkat ediyor musunuz? Sağlığınızı veya hayatınızı olumsuz etkileyen kötü alışkanlıklarınız var mı? Kısaca hayatınızı toparlayıp, düzene sokabildiniz mi? Eğer cevabınız hayır ise öncelikle yanlış olduğunu bildiğiniz şeyleri yapmayı durdurarak işe başlayabilirsiniz.
    Dünyaya, kapitalizme, devlete, adaletsizliklere lanet etmeyi bırakın. Kendi aile sorunlarınıza çözüm bulamazken, devletin sorunlarına çözüm bulduğunuzu nasıl düşünüyorsunuz? Hayatınızı gereksiz yere zorlaştırmayı bırakın. Önce kendi hayatınızı düzene sokarsanız, belki de var olmanın aslında iyi bir şey olduğunu görecek ve tüm savunmasızlığınıza rağmen bunun kutlanacak bir şey olduğuna karar vereceksiniz.
    Dünyayı eleştirmeden önce kendi hayatınızı düzene sokun.

    RULE 7 – PURSUE WHAT IS MEANINGFULL (NOT WHAT IS EXPEDIENT)

    Hayat acı verir. Bu doğrudur. Bunu Âdem ve Havva’nın cennetten kovuluş hikâyesinde ve yine Habil ve Kabil’in hikâyesinde görüyoruz. Âdem ve Havva neden cennetten kovuldu?
    Anlamlı olan yerine o an canlarının istediği şeyi yaptıkları için. Dürtülerine uydukları, sadece anı yaşamayı düşündükleri için.
    Descartes’ın her şeyden şüphe ettiği gibi ben de her şeyden şüphe ederek gerçeği bulmaya çalıştım. Şüphe edemeyeceğim ne vardı? Acının gerçekten var olduğu. Acı kesinlikle gerçektir ve acı çektirmek de kesinlikle kötüdür. Bu benim ahlak anlayışımın temel taşlarından biri oldu. Her insanın çok büyük bir kötülük kapasitesine sahip olduğunu gördüm. Temel ahlaki çıkarımlarımı da buna göre yaptım. Bir şeyleri hedefleyin. Düzeltebileceğiniz şeyleri düzeltin. Kendi yetersizliğinizin, korkaklığınızın, kötü niyetinizin ve içerlenmelerinizin farkında olun. Birilerini suçlamadan önce kendi caniliğinizi göz önüne alın.
    Gereksiz acıyı hafifleten her şeyi iyi olarak düşünün. Anlam düzen ve kaos arasındaki dengededir.
    Anlamlı şeyler yapın, çıkarınıza uygun şeyler değil.

    RULE 8 – TELL THE TRUTH – OR AT LEAST DON’T LIE

    Dünyayı manipüle etmek için kelimelerle oynayabilirsiniz. Buna politik konuşmak denir. Bu pazarlamacıların, satıcıların, reklamcıların ve psikopatların bir özelliğidir.
    Hayatı böyle yaşamak, bazı hastalıklı arzulara sahip olmak ve sonra bu arzuları gerçekleştirmek için uygun görünen bir şekilde konuşmak ve davranmak demektir. Tipik olarak da elde edilmesi beklenen şey şunlardır: “ideolojik inançlarımı dayatmak”, “haklı olduğumu göstermek”, “sorumluluktan kaçınmak”, “herkesin beni sevmesini sağlamak”, “naifliğimi sürdürmek”. Tüm bunlar, Alfred Adler’in “hayat yalanları” dediği şeylerdir.
    Başkalarını rahatsız edecek olsa de her zaman doğruyu söylemek önemlidir. Hayır demeniz gereken yerde diyemiyorsanız karakterinizi zayıflatıyorsunuz demektir.
    Güç düşkünü biri işyerinizde yeni bir kural koydu. Gereksiz bir kural; zarar veren, rahatsız edici bir şey. Ama siz kendinize “boş ver” dediniz. Söylenip durmayayım dediniz. Böylece aynı hatayı yapmış oldunuz. Olay anında tepki vermek yerine, böyle şeylerin olması için izin verdiniz. Artık daha az cesur birisiniz. O kişi ise, karşı çıkan olmadığı için daha güçlü.
    Eğer doğru bildiğiniz şeyleri çekinmeden söyleyerek yaparsanız var olmanın getirdiği sorunlarla yüzleşebilirsiniz. Bunu yaptıkça daha olgun ve daha sorumlu biri olursunuz.
    Hayatınız olması gerektiği gibi değilse, doğru bildiğinizi konuşmayı deneyin. Eğer zayıf, reddedilmiş, umutsuz, kafası karışmış hissediyorsanız, doğruyu konuşun. Cennette herkes doğruyu konuşur, orayı cennet yapan da budur.
    RULE 9 - ASSUME THAT THE PERSON YOU ARE LISTENİNG TO MIGHT KNOW SOMETHİNG YOU DON'T
    RULE 10 - BE PRECISE IN YOUR SPEECH

    RULE 11 – DO NOT BOTHER CHILDREN WHEN THEY ARE SKATEBOARDING
    Erkek çocukları kız çocuklarından farklıdır. Erkek çocukları tehlikeli oyunlar oynayarak kendi yeteneklerini, sınırlarını, başkalarının sınırlarını öğrenirler. Genç erkekler araçları ile yarış, patinaj, drift gibi şeyler yaparak kendi araçlarının limitlerini, kendi sürücülük yeteneklerini, kontrolü kaybettiklerinde neler yaşayacaklarını test ederler. Öğretmenlerine söylendiklerinde aslında otoritenin gerçekten var olup olmadığını test ederler.
    Eğer sağlıklılarsa, kadınlar çocuk gibi davranan erkek istemezler. Adam olmuş erkek isterler. Mücadele edebilecekleri birilerini isterler. Eğer kadın sağlam ise, daha sağlam birisini arar. Eğer kadın zeki ise, daha zeki bir erkek ister. Kendilerinin yapamadığı bir şeyleri yapabilecek bir erkek isterler. Dayanıklı, zeki ve çekici kadınlar bu nedenle kendilerine uygun erkek bulmakta zorlanırlar. Çünkü kadın ne kadar başarılı ise kendisinden başarılı erkek de o derece daha az sayıda olacaktır.
    Erkeksi özelliklerin kötü olarak gösterilmesi yanlıştır. Günümüz toplumunda erkekler kendi yapılarından utanmaları gerekiyormuş gibi yetiştiriliyor. Bu çok yanlış bir düşüncedir.
    RULE 12 – PET A CAT WHEN YOU ENCOUNTER ONE ON THE STREET
    Hayat acı vericidir. Hepimizin sorunları var. Bunlar da hayatın gerçekleri. Bütün bu mücadelenin içinde bazen kendimizi kaybedebiliyoruz. Nihayetinde kısa bir var olma döneminin ardından sonsuza kadar yok olacak mahlûklarız. İş ve aile hayatımızın koşuşturmacalarına boğulmuş haldeyken karşımıza çıkan bir kedi bize bu gerçeği hatırlatır. Var olmanın saçmalığını bize gösterir. Koşuşturmacaya devam etmeden önce o kediye bir bakın. Aynı şekilde, dikkatsizce yanından geçtiğiniz insanlara, binalara, küçük ayrıntılara. Eğer yeterince dikkat ederseniz, kötü bir gününüzde bile olsanız, böyle küçük fırsatları yakalayabilirsiniz. Belki küçük bir kızı sokakta dans ederken göreceksiniz. Belki vaktinizin on veya yirmi dakikasını kafanızı dağıtacak komik bir şeye vereceksiniz . Şahsen ben Simpsons bölümlerini 1.5 kat hızlı oynatarak izlemeyi seviyorum.
  • Kitapdan aldigim butun alintilari bir paylasimda yerlesdirdim:

    < 1-ci hisse >

    -[ ] Sekiz Adımda Hedefinize Ulaşın:
    1. Hedeflenenin sorununu/durumunu belirleyin
    2. Müşterinizin, bu sorunla yaşamaya devam ettiği sürece ödeyeceği bedelin, sıkıntı verici derecede yüksek olacağını anlamasını sağlayın.
    3. Müşterilerinizin/iş ortaklarınızın tercih edebilecekleri bir durum belirlemesi yapın.
    4. Müşterilerinizin bu yeni durumun sonuçlarını dile getirmesini sağlayın.
    5. Tercih ettikleri bu yeni durumun gerçekten istedikleri şey olduğundan emin olmalarını sağlayın.
    6. Bu yeni durumun müşteriniz/iş ortağınız açısından gerçekten iyi olacağına emin olmalısınız.
    7. Yargılamayın
    8. Hedeflediğiniz kişiye, asla hatalı olduğunu söylemeyin.

    - [ ] Başkalarını nasıl etkileyebileceğinizi anlayabilmek için, insanların nasıl karar verdiğini, geçmişi nasıl andıklarını, geleceği nasıl gördüklerini anlamanız gerekir.

    - [ ] Hepimiz, insanların yapacaklarını söylediği şeylerle, gerçek hayatta yaptıklarının birbirinden çok farklı olduğunu biliriz. Diğer araştırmalar da bu olguyu desteklemektedir. İnsanlar olası bir pişmanlıkla yüz yüze geldiğinde, kendilerini pişmanlıktan kurtaracak eylemler gerçekleştirme eğilimine girer. Bu, insanları etkilemeyi hedefleyen bizlerin, aklında tutması gereken önemli bir şeydir.

    - [ ] Birçok insan, karşılarındaki insanları ikna etmek amacıyla, benzer durumlarda kendilerinin neler yaşadığını anlatır. (“Denedim, gerçekten işe yarıyor!”) Bu stratejilerin hiçbir işe yaramadığı kanıtlanmıştır. İşe yarayan yöntem, müşterinizin, hedeflediğiniz davranışı gerçekleştirdiğini hayal etmesini sağlamaktır.

    - [ ] Müşterinin pişmanlığı, bu ürünü satın aldığı için tümden pişman olması anlamına gelir. Pişmanlık beklentisi ise müşterinin ileride pişman olacağı bir seçim yapmaktan kendini engellemeye çabalamasıdır.

    - [ ] Gerçekten ikna edici olma konusunda en büyük fırsatı, müşterinizin sattığınız şeyi deneme fırsatı bulmasıyla yakalarsınız. Bu tekniğe yavru köpek tuzağı adı da verilir. Bir yavru köpeği eve götürdükten sonra geri vermeniz mümkün müdür?

    - [ ] Buna benzer yüzlerce araştırmadan şu sonuçları çıkarabiliriz:
    1. İnsanların fikirleri, düşünceleri ve arzuları, kendilerine sorulan soru uyarınca şekillenir.
    2. İnsanlar, sorulduğu zaman, o anki fikirlerini, düşüncelerini ve arzularını anlatır. Bunların şu anki davranışlarıyla ya da gelecekteki inançlarıyla hiçbir ilgisi olmayabilir.
    3. Birçok insanın aslında var olmayan, hiçbir bilgileri bulunmayan konular hakkında, örneğin; meclisten hiç çıkmamış olan bir yasa hakkında da bir inancı vardır.

    < 2-ci hisse >

    Gizli 55 taktik:

    1. Hızlı Bir Şekilde Karşılıklı Uyum Sağlayın
    2. Karşılıklı Uyumu Geliştirmek İçin Konuşmanın İçeriğini Kullanın
    3. Karşılıklı Uyum Sağlamak Amacıyla Süreçleri Kullanın
    4. Hedefinizle Senkronize Olun
    5. Seslerin Senkronizasyonu
    6. Solunumun Senkronizasyonu
    7. Duruşunuzu ve Hareketlerinizi Senkronize Edin; Ancak, Çok Dikkatli Olun
    8. Senkronizasyon Testi
    9. Ses Tonunuzu, Sesinizin Yüksekliğini, Konuşma Hızınızı Değiştirin
    10. Ortaklık Kurun
    11. Kusurlarınızı İtiraf Edin
    12. Paylaşımcı Olun
    13. Ortak Düşmanlar Bulun
    14. Hedefinize Benzeyen İnsanlar Hakkındaki Anılarınızı Anlatın
    15. Saygı Gösterin
    16. Hedefinizi Şaşırtın
    17. Söz Verdiğinizden Fazlasını Sunun
    18. Alçakgönüllülüğün Gücünü Kullanın
    19. Hızlandırın, Kolaylaştırın, Güzelleştirin
    20. ....
    21. Can Kulağıyla Dinleyin
    22. Onay İsteyin
    23. Az Bulunurluk Hissi Yaratın
    24. Kapınız Dostlara Açık Olsun
    25. Bilinmeyenleri, Bilinenlerle Bağlantısını Göstererek Anlatın
    26. Grubun Parçası Olduklarını Hissettirin
    27. Zıtlıklar Yaratın
    28. Nedenini Sorma; Çünkü, Yanıt Anlamsız
    29. Hedefinizin Saatini Ayarlayın
    30. Sarsılmaz Bir Güven Yaratın
    31. Mekanı, Gizli Silahınız Olarak Kullanın
    32. Tutarlı Olun
    33. Gizli Hipnotik Dil Kalıplarını Kullanın
    34. Bedeniniz Sizinle Aynı Dili Konuşmalı
    35. Jedi Gibi Düşünün... SOD’u (Sonuç Odaklı Düşünce) Kullanın
    36. İnsanların Bilgileri -Kendilerine ve Size- Nasıl Aktardığını Belirleyin
    37. HHG Tekniği ( Hissettiğini, Hissetmişti, Gördüler )
    38. Silme, Çarpıtma, Genelleme
    39. Not Alma Taktiği
    40. Doğru Zamanda Sesinizi Kısın
    41. 80/20 Kuralı
    42. Gelecekteki Müşterinizi İkna Etmek ve Müşteri Pişmanlığını Azaltmak Amacıyla Aşılama
    43. Esneklik
    44. Gizli Empatik Zihin
    45. Muğlak Konuşma Sanatı
    46. Üçün Gücü
    47. Sözel Vurgu
    48. Deneyime Katılım
    49. Tavırlar Yoluyla İkna
    50. Müzik Yoluyla İkna
    51. Tutarsızlık
    52. Seçenekler Azaldıkça Talep Artar
    53. İnsanlar Sizin Sözlerinize Değil; Kendi Sözlerine İnanır
    54. Kendinizi Ortaya Koyarsanız, Daha Başarılı Olursunuz
    55. Karar Anındaki Dalgalanma

    - Katıldığım bir seminerde, Zig Ziglar, “İnsanlar, onlarla ne kadar ilgilendiğinizi anlamadığı sürece, ne kadar şey bildiğinize aldırmaz” demişti.
    - Uyum olmazsa güven de olmaz, inanç da olmaz, ikna da olmaz.Karşılıklı uyum (isim): Karşılıklı güvene, duygusal benzerliğe dayalı ilişki.
    - Öz itibariyle hepimiz bencilizdir. Bir an durup kendinizi düşünün. Size, içinde sizin de bulunduğunuz bir grubun fotoğrafı gösterildiğinde önce kime bakarsınız? Elbette ki öncelikle kendinize bakarsınız. Sizden söz etmişken; karşınızdaki insanlarla herhangi bir ortamda sohbet ederken, kendinizi en fazla, sevdiğiniz konularda konuşurken rahat hissedersiniz, öyle değil mi?
    - Senkronizasyon kavramı uyum ve benzerliği içerir. Basitçe ifade etmek gerekirse, müşteriniz gibi olmalısınız. Hepimiz, bize benzediğine inandığımız insanları daha çok severiz.
    - Bu noktada farkına varmanıza çalıştığım şey, fiziksel hareketlerinizin de düşüncelerinizi beklenmedik şekilde etkilediğidir. Dikkatli okuyun; böyle bir şey görmeyi ummuyordunuz.
    - Araştırmada, başınızı yukarı aşağı sallamakla kendinize, düşüncelerinize güvendiğiniz mesajını verdiğiniz belirlendi. Başınızı iki yana sallamak ise tam tersi anlama geliyordu: Kişi kendi düşüncelerine güvenemiyordu.
    - Birlikte çalıştığınız insanlara büyük beklentiler sunarsanız, bir süre sonra, daha fazlasını beklemeye başlayacaklardır. Bu yüzden hiçbir şeyi abartmayın.
    - Daha hızlı, kolay ve iyi sonuçlar konusunda söz vermeniz, hedefinizin sizinle işbirliği yapmasını sağlayacaktır. Neden mi? •Hızlı: Çünkü, insanlar her şeyi hemen istiyor! • Kolay: Çünkü, insanlar tembeldir! • İyi: Çünkü, insanlar her zaman daha iyisine layık olduklarına inanır!
    - “VERGİ İŞLERİNİZLE BİRİLERİNİN İLGİLENDİĞİNİ BİLMEK, sizi daha MUTLU hissettirmez mi?”
    - İş dünyasındaysanız, 80/20 kuralını duymuşsunuzdur. Basitçe ifade etmek gerekirse, ulaşılan sonuçların yüzde 80’i, harcanan çabaların yüzde 20’sinden gelir. Pareto ilkesi olarak da bilinen bu kuralı ortaya atan kişi, İtalyan ekonomist Vilfredo Pareto’dur. Pareto, yaşadığı dönemde, ülkedeki toprakların ve mal varlıklarının yüzde 80’ine, nüfusun yüzde 20’sinin sahip olduğunu belirlemişti.
    - Empati nedir? Olayları, karşı tarafın gözünden görebilme, karşı tarafın ayakkabılarıyla yürüyebilme becerisidir.
    - Muğlak konuşma sanatı, ustalıkla uygulanması durumunda, insanları olumlu yönde harekete geçirebilir. Üstelik bunu örtülü bir şekilde gerçekleştirir.
    - Kimi zaman, insanın en acımasız eleştirmeni kendisidir.
    - Katılımın; insanların, farkına bile varmadan, daha çabuk bir şekilde ikna olmalarını sağlayacağını unutmayın.
    - Siz de beyninizin çevresine benzer surları örün. Girmesine izin vereceğiniz şeyler konusunda çok seçici davranın. Düşüncelerinizi, başkalarının olumsuz ve kötü niyetli düşüncelerinden koruyabildiğinizde, insanların, yanlarında olmanızdan keyif aldığı birisi haline geleceksiniz.

    < 3-cu hisse >

    1. İnsanların yaşamlarındaki deneyimlerini anlatmak amacıyla kullanmayı seçtiği sözcükleri dikkatle dinlerim. Bunu yaparken, insanların kullandığı sözcüklerin, o sıradaki duygularını da etkilediğini fark ettim. Bir başka ifadeyle, “Mahvoldum” dediğinizde, “Olayların nasıl bu hale geldiğini anlayamadım?” dediğiniz andakinden farklı şeyler hissedersiniz.
    2. Olmak, sahip olmak, yapmak istediğiniz her şey zihinde başlar. Başarının başlangıç noktası, kendi zihninizdir. İster bir insan olsun, ister bir yer, isterse bir obje, arzuladığınız şeyi önce zihninizde canlandırın.
    3. Her yeni gün yeni bir başlangıç; doğru ve iyi şeyler yapma, amacınıza bir (ya da iki, üç) adım daha yaklaşma fırsatıdır.
    4. Başarı, sadece istediğiniz şeye odaklanmanız sonucunda ortaya çıkar. Bu çabayı sürdürmek için gereken enerjiyi, sadece ve sadece kendinizde bulabilirsiniz. Kimse bunu sizin yerinize yapacak değildir.
    5. Acil ve Önemli Matrisi, Sonuç Odaklı Düşünce ile gizli ikna becerisinin gücünü birleştiren bir zaman yönetimi aracıdır.
    6. Başarının yolu, olumlu yönde değişimin kaynağının kendi beyniniz olduğunu, kitapların size sadece bu değişimi gerçekleştirmenize yardımcı olabilecek hammaddeleri (bilgiler, teknikler, ipuçları) sağlayabileceğini bilmekten geçer. Fark, odaklanmadadır. Kurbanlar dışarıya odaklanmıştır. Başarılı insanlar ise içlerine.
    7. İyi bir hikâye:• Bir amaç, karşınızdaki kişiye aktarmak istediğiniz bir mesaj taşımalıdır. •Bilinçli olmalıdır. Neyi, niye anlattığınızı net bir şekilde bilmeniz gerekir.
    8. İnsanlar, bir şeyin doğruluğuna dair kanıtlar görmek ister. İsimler, tarihler ve yerler aslında bir şey kanıtlamasa bile, en azından dinleyicinin zihninde hikâyenin gerçek olduğu yanılsamasını yaratacaktır.
    9. Gülmek önemlidir. Sağlık verir. Gülmemek ise bağışıklık sistemine zarar vererek ömrünüzü kısaltır. Dolayısıyla, biraz “gevşeyin” ve “gülün.”
    10. Peki, insanlar neden okumuyor? Çünkü, merak etmek yerine haklı olmayı tercih ederler de ondan. Siz meraklı olun.
    11. Gizli İkna Taktikleri’nin temel amacı, hedeflediğiniz kişiyi bulunduğu yerden sizin olmasını istediğiniz yere taşıyabilmektir. Buna, “Karar Yönlendirmesi” adını veriyoruz
    12. Kararsızlık, strese yol açan, değerli enerjinizi tüketen bir kısır döngü yaratır. Strese, sıkıntıya ve korkuya neden olur. Kısa süre içerisinde zihninizdeki tablo giderek olumsuz bir hal alır. Bu sayede daha da kaçarsınız.
  • MUSTAFA YAZGAN
    TÜRKİYE 26 DÜŞMANLA MÜCADELE EDİYOR
    RÖPORTAJ
    Yayınlanma tarihi 26 Ekim 2017Yorum Yapon Türkiye 26 düşmanla mücadele ediyor
    Gazeteci-yazar Mustafa Yazgan ile mülâkat (3)

    Siyasetteki arkadaşlar, “Birileri bizim projelerimizi engelliyor” diyor. “Birileri arkamızdan paralel bir yapı kuruyor” diyor. Kim bunlar? Rockefeller Vakfı, ihtilalci Soros. Bunlar birileri dedikçe vatandaş tam kavrayamadı. Ben bunları tek tek konferanslarımda anlatıyorum. 26 düşmanla boğuşuyoruz şu anda.



    Türkiye yeni bir seçimden çıktı. Aslında çok yeni değil, ama henüz hükümet bile kurulamadı. Seçim sonrası ortaya çıkan tabloyu ve bunların sebeplerini değerlendirebilir misiniz?
    Seçim sonuçları ile ilgili görüş, tespit ve kanaatlerimi yazmaya devam ediyorum hala. Çok yönlü bir şekilde bakıyorum olaylara. Bütün Türkiye, meydanlardaki düşmanların projelerini az çok öğrendi. Lakin siyasetteki arkadaşlar hala “birileri” diye konuşuyor. “Birileri arkamızdan paralel bir yapı kuruyor” diyor. Kim o birileri? Ben açık açık yazdım. Gülen ve adamları. “Birileri bizim projelerimizi engelliyor” diyor. Kim bunlar? Rockefeller Vakfı, ihtilalci Soros. Bunlar birileri dedikçe vatandaş tam kavrayamadı. Ben bunları tek tek konferanslarımda anlatıyorum. 26 düşmanla boğuşuyoruz şu anda:
    Dünya mason locaları (Yark ve Skock)
    Türkiye’de, dünya localarının uzantıları “Mason Biraderler” Türk Yükseltme Cemiyeti, Büyük Türkiye Locası
    ABD, İngiltere, Fransa, Alman, Suriye (Esat) istihbaratçıları
    Avrupa Birliği içinde Türkiye’ye düşman fert ve kuruluşlar (Hristiyan Kulübü)
    İsrail’in yayılmacı hedefleri (Arz-ı Mevüd ve MOSSAD)
    Osmanlı’nın (Mezopotamya) coğrafyasında cirit atan CIA
    Dünya Siyonist lobisi
    PKK, KCK, HDP, IŞİD (‘Irak Şam İfsat Dayanışması’ diyorum ben)
    DHKP-C, Türkiye Komünist Partisi, DEAŞ
    Türkiye’deki misyonsuz “Politik Muhalefet”
    Ulusalcılar ve medya organları
    Sabataycılar
    Faiz lobisi
    Varlıkları dış ekonomik güçlere bağlı iş adamları (TÜSİAD)
    Sokak anarşistleri (paralarla beslenen militanlar)
    Hainlere alet olan içerideki medya patronları
    Ergenekon yılanı (Nuseyri, darbe işbirlikçileri)
    Suriye’de Beşar Esad belası ve katliamları
    El-Kaide lobisi
    Ermeni lobisi
    Dünya Kiliseler Birliği
    Vatikan, misyonerler
    Devlet içinde gizli devlet yapılanması (PDY)
    Pensilvanya’dan Gülen çılgınlığı
    Batinilik (Hasan Sabbah’ın haşhaşilik terörü)
    Bizansı ihya (diriltme) “Megalo idea”sı
    İşte biz şimdi Türkiye’de bunlarla boğuşuyoruz. Vatandaşlar bunları tam olarak idrak edemedikleri için, nasıl olsa AK Parti birinci parti diyerek başka partilere kaydılar. Açıkça seçimlerde Doğu Anadolu’da silah zoruyla rey kullandırıldığı için, büyük çapta bir hile de söz konusu oldu. Kesinlikle ben inanıyorum ki, o meydan mitinglerinin sonucunda, AK Parti yüzde 55’i rahatlıkla yakalayabilirdi. Ama bu dediğim sebeplerden, laçka, davasız ve AK Partili geçinenler, nasılsa abilerimiz kelleyi koltuğa almış, bu işi götürür, biz de meyvesini yeriz diye düşünenler, maalesef bu sonuçlara sebep oldular.



    Başkanlık Sistemi ile ilgili de konferanslarınız oldu. Neler anlatıyorsunuz Başkanlık Sistemi ile ilgili? Türkiye’nin Başkanlık Sistemi’ne neden ihtiyacı var?
    Başkanlık Sistemi, devlet sistemleri içinde bir sistemdir. Lakin dikkat ederseniz, bütün başarılı devletler ve dünyanın gelişmiş devletleri Başkanlık Sistemi ile idare ediliyor. Çünkü Başkanlık Sistemi, istikrarlı idare sistemidir. Parlamenter Sistem ise, birbirine düşen partilerin, kendi aralarındaki kavgadan dolayı, o memlekete hiçbir faydanın olmadığı bir sistemdir. Ki, yaşıyoruz şu anda. Taa yirminci asır boyunca, 60-70-80-90’lı yıllarda biz bu sistemin belasını çektik. Dış kuvvetler bizi tek parti idaresinden koalisyona düşürdü, işte görüyorsunuz, koalisyon da kurulamıyor.

    Erken seçim mi olur diyorsunuz…
    Olabilir. Öyle tahmin ediyorum ben. Çünkü bütün partiler “Ben” diyor. Vatan demiyor, millet demiyor, istikbal, istiklal demiyor. Erken seçim için şimdiden çok ciddi çalışmalar yapmamız lazım. Seçime kadar olan dönem, Türkiye’nin ölüm ve kalım mücadelesidir. Aynen İstiklal Savaşı’ndaki 26 Ağustos Başkomutanlık Meydan Muharebesi gibi.

    Zannedersem 60’ların sonlarında Diyanet İşleri Başkanlığı’nda özel kalem müdürlüğü yaptınız. Hep size kıyaslama soruları soruyorum, fakat bunu da çok merak ediyorum. O zamanın Diyanet İşleri ile şimdinin Diyanet İşleri’ni de kıyaslayabilir misiniz?
    Ne demek Sevda Hanım, kıyaslamalarla öğreneceğiz gerçekleri. 65-66 dönemlerinde merhum İbrahim Elmalı’nın zamanında Özel Kalem Müdürlüğü yaptım. Şu anda Mehmet Görmez Bey medarı iftiharımızdır. Kendisini takdir, tebrik ve sevgiyle anıyorum. Tamamen bizim gönüldaşımız, kardeşimizdir. Bugünkü Diyanet İşleri artık kabuğunu yırtmış ve Devlet Bakanlığı emrinde “tapu kadastro” memurluğu seviyesinde bir makam olmaktan çıkmıştır. Bunun bir hikâyesi var, biliyorsunuz. İbrahim Elmalı’nın Tunus ziyareti sırasında, masonlar Demirel’e baskı yaptılar ve seyahati yarıda kestirdiler. Refet Sezgin de Devlet Bakanı o zamanlar “benim nazarımda tapu kadastro memuru neyse, Diyanet İşleri Başkanı da odur” diyor. Bundan yeni neslin haberi yok. Tapu kadastro memurluğu seviyesine düşürülmüş bir Diyanet, şu anda kabuklarını yırtmıştır. Çok ciddi kültürel, dini, ahlaki yayılmalar yapıyor. Ha, İslam geleneğinde böyle bir başkanlık var mıdır, yok mudur o tamamen teorik planda tartışılacak bir konudur.

    Zamanında Türkiye ve Ortadoğu Enstitüsü’nde asistanlık yapmıştınız. Bölgeyi ve sorunları bilen birisi olarak Türkiye’nin Ortadoğu ilişkilerini nasıl buluyorsunuz?
    Efendim biliyorsunuz, biraz önce saydığım 26 düşmanın en az 10 tanesinin el birliği ile Ortadoğu’daki Osmanlı coğrafyası paramparça edildi. Ve bu düşmanlar, ekonomik anlamda enerji ihtiyacını karşılamak için, Ortadoğu’nun petrollerinin olduğu coğrafyaya, her türlü zulmün tatbik edilmesi karşılığında o halkları perişan ettiler. Dolayısı ile bugün, 1948’de kendilerince İsrail’in bir devlet olarak (bir terörist devlettir İsrail, ciddi bir devlet değildir. Çünkü devletler hukukuna da uymaz) kuruluşundan sonra, Ortadoğu hepten karıştı. Yahudi, vaad edilmiş toprakları kendine bir ideoloji edindi. Birinci Cihan Savaşı’nın çıkış sebebi bu, İkinci Cihan Savaşı’nın çıkış sebebi bu, şu anda Ortadoğu’daki çıbanbaşı İsrail, ne Filistin’e ne Gazze’ye ne Mısır’a ne bir başka yere huzur vermiyor. Irak, Amerika’nın işgali altına girdi. Suriye, şimdi paramparça. Müslüman bir başkanları yok. Ortadoğu bir petrol savaşının alanıdır.

    Bu tablonun hiç mi olumlu bir yanı yok peki?
    Ama bu savaş devam ederken, bütün dünyada uyanan İslami hareket var. AK Parti’nin de açılan açısıyla birlikte, geniş açılı bir dünya coğrafyasına bakış ve Tayyip Beylerin genç yaşından beri aldıkları dünya stratejilerinin uygulama alanları, bugün Tayyip Bey’i, dünya çapında bir lider konumuna getirmiştir. Bundan memnun olmayan deminden beri saydığım o düşmanlar, yüzsüzlüğü şımarıklığı ahlaksızlığı saldırganlığı ve vahşeti gündeme getirerek, bugün bizi tehdit eder duruma geldiler. Kim ne yaparsa yapsın, ok yaydan çıkmıştır artık. Ortadoğu’da bir zelzele başlamıştır. Bu zelzeleden korktular, Mısır’a hemen Sisi gibi şerefsiz bir darbeciyi gönderdiler. Mısır halkı orada esaret altına alındı. Bütün bunlar gelip geçicidir. Çünkü artık Ortadoğu zelzelesinde Osmanlı, yeniden diriliş noktasına gelmiştir. “Diriliş Postası”nın da tam bu noktada büyük mesuliyetleri vardır. Bu konuda elden gelen her türlü yardım bu gazeteye yapılmalıdır.

    Diriliş Postası

    NECMİ, SEN BİR PARTİ KUR DA HEPİMİZ REYLERİ SANA VERELİM
    RÖPORTAJ
    Yayınlanma tarihi 26 Ekim 2017Yorum Yapon Necmi, sen bir parti kur da hepimiz reyleri sana verelim
    Rahmetli Mehmet Zahit Kotku Efendi, ‘Arkadaşlar, bakın bizim cemaat bayağı güzel ve kalabalık, niye biz hep gidip Adalet Partisi’ne rey veriyoruz? Necmi, sen bir parti kur da, hepimiz reyleri sana verelim’ dedi. Milli Nizam Partisi işte böyle bir düşünceyle kuruldu.”

    Mustafa Yazganla mülakat 2



    Gelelim sizin eserlerinize. 1972’de yazdığınız Sessiz Çığlık, İslami kesimde -her ne kadar ideolojik içeriği olsa da- ilk aşk romanı diyebileceğimiz bir roman. O zamanın şartlarında nasıl tepkiler aldınız?
    Çok muazzam tepkiler aldım. Hüseyin Çelik Bey başbakan yardımcısıyken, Nevzat Yalçıntaş’la beraberdik üçümüz, “Hayatta okuduğum ilk roman Yazgan abinin Sessiz Çığlık’ıdır ve çok etkilendim” demişti. Orada aşk ile beraber, ideolojik savaşın şehit olmuş bir kahramanı var. Bazıları “Ertuğrul’u niye öldürdünüz?” demiştir bana. Ölmesi gerekiyor dedim. O ölünce, dava orada patlama yapıyor çünkü.

    Sessiz Çığlık’ın baskısının olmaması kendi tercihiniz mi?
    Hayır, 20 kere basılmış, haberim yok. İlk baskısını ben kendi imkânlarımla yapmıştım. Daha sonra bir-iki baskı Nur kitabevinde basıldı. Sonradan yirmi korsan baskı olmuş. Niye sesimi çıkarmıyorum biliyor musun, hiç olmazsa benim adıma basıp dağıtıyorlar, satıyorlar, o da onların ücreti olsun diyorum. Sessiz Çığlık bir tebliğdi. Hâlâ konuşuluyor. Bir özel önsözle Sessiz Çığlık’ı yeniden basmak isterim.

    Günümüz edebiyat dünyasını takip ediyor musunuz?
    Bir dergi geldiği zaman baştan sona okuyacak vaktim olmuyor, inanın. Ama çok dikkatimi çeken makaleler, cazip başlıklar, vurucu paragraflar gördüm mü, yazıların tamamını okuyorum. Bazı edebiyat mecmuaları geliyor bana. Şairler imzalı kitaplarını gönderiyor, onları okumaya çalışıyorum.

    Geçmişin edebiyatıyla şimdinin edebiyatını kıyaslayacak olsanız, neler söylemek istersiniz?
    Biz, öyle bir edebiyat ortamında yetiştik ki; maddi, manevi, ahlaki, tasavvufi, her türlü mükemmeliyet içerisinde hocalarımız bizi yetiştirdi. Dolayısıyla, o dönemin edebiyat seviyesi ve kesafeti maalesef şimdilerde pek yok. Şimdikileri hor görmek için söylemiyorum bunu. Çünkü o zaman onu gerektiriyordu, bu zaman da bunları gerektiriyor. Çağa göre bir edebiyat gelişmesi olur. Bu gayet doğaldır. Umumiyetle yazarlar, bu ortamın edebiyatını yapıyorlar. Zorlananlar var tabii, tasavvufi yönde, derinlik yönünde, biraz da serbest şiire yöneldiler. Ama bunun yanında Anadolu’nun güzelliğini yaşayan, şair dediğimiz güzel insanlar da var. Ve çok da başarılılar. Onları da takdir ve tebrikle karşılıyorum.

    Siz devam ediyor musunuz yazmaya?

    Altı seneden beri Altın Çocuk Dergisi’nde her ay bir sohbet yazıyorum. Bu aralarda da bir internet sitesinde yazmaya başladım. En son 7 Haziran 2015 seçimini, Yaşarken isimli bir dosya gönderdim oraya. Tefrika halinde yayınlayacaklar. 17-25 Aralık olayını bir masalla anlatıyorum. Tüm sırları orada döküyoruz. Önümüzdeki günlerde de Pensilvanya kepazeliğini anlatacağım.

    Uzun yıllar konferanslar verdiniz. İlerleyen yaşınıza rağmen konferanslara devam ediyorsunuz. Sizin yaşınızdakiler çoktan emekliye ayrıldı. Derdiniz ne ki bu kadar koşturuyorsunuz?
    Bizde emeklilik yok, ölünceye kadar koşturmak var. Ama inanır mısınız, 75 yaşa geldiğimin farkında değilim. Çünkü öyle bir davaya sevdalanmışız ki, bunu samimiyetle kendine dava edinen kişi yaşlanmaz. Tıp deyin, psikoterapi deyin, ne derseniz deyin, yaşlanmaz. Denenmiş, karşınızda işte. Hele şimdi, önümüzdeki dönemde yeni bir seçim noktasına giriyorsak, iki misli koşturmam gerek.

    Neler anlatıyorsunuz konferanslarınızda?
    Şu gördüğünüz dosyada her birinin konuları var. Yeni nesle Mehmet Akif Ersoy’u anlatıyorum. Yaşadığı dönemdeki zulümleri ve Türkiye’nin geçirdiği istihaleleri. Necip Fazılı anlatıyorum, Üstadın yaşadığı dönemi, o İnönü devrinin mücadelelerini. Yükselen Türkiye çizgisinde, ideal gençliği anlatıyorum. Siyonizmi, masonizmi, komünizmi anlatıyorum. Komünizm artık bittiği için fazla üzerinde durmuyorum. Siyonizm güncel olduğu için, üzerinde duruyorum. İstanbul, fetih ve Fatih, Ayasofya hitabesini anlatıyorum. Son dönemlerde de AK Parti’nin mutlak bir zaferle yüzde ellinin üstüne çıkması ümit ve heyecanıyla, “siyaset mi politika mı” diye bir konferansım var.

    Siyaset mi politika mı peki?
    Siyaset bizim mesleğimiz. Politika Kılıçdaroğlu’nun mesleğidir.

    Aradaki fark ne?
    Kılıçdaroğlu ile Tayyip Bey’in arasında ne kadar fark varsa o kadar fark var. Siyasete giren insan, ateşten gömlek giymiştir. Beyaz bir gömlek giymişsem gösteriyorum oradaki insanlara, “Bakın bu siyasettir. Bunun üstüne bir sinek pislese her yerden gözükür. Ama simsiyah bir gömlek üzerine 400 tane karasinek pislese, hiçbirisi görülmez. Politika işte böylesine karanlık bir harekettir” diyorum. Avrupalı ikiyüzlülük olarak tarif ediyor politikayı. Po-li-ti-ka, çok yüzlülük. Biz buna İslam terminolojisinde “münafıklık” diyoruz. Siyasetse, Peygamberlerin mesleğidir. Bütün Peygamberler siyaset yapmışlardır. Ama günümüzün siyaseti gibi partilerle filan değil. “Medine Sözleşmesi” bir anayasaydı. Peygamberimizin (s.a.v) hayatı başlı başına bir demokratik hayattır. Cumhuri bir hayattır. Dikkat edin, “Benden sonra Ebubekir (r.a.) seçin” demedi. Bu, İslam’ın cumhura verdiği, icma-i ümmete verdiği değerin ifadesidir.

    Siyasetle politika kavramları birbirine çok karışıyor. Bazı insanlar da “aman siyasete bulaşmayın, kirlenirsiniz” diyorlar. Siyasete bulaşmayı kirlilik sayanlara mesaj vermek ister misiniz?
    Ben öyle söyleyenlere diyorum ki; biz siyasetin içinde olacağız, ama Peygamber ahlakıyla olacağız. Fakat kesinlikle politikaya girmeyiz. Politika ahlaksızlıktır. Yalan, iftira, insanları dinleme, şantaj, faili meçhuller, hepsi politikanın eseridir. Politikaya sakın bulaşmayın diyorum üniversiteli gençlere. Ama hepiniz kuvvetli ve manevi değerlere sahip birer siyasetçi olacaksınız.

    Siyasete uzak değilsiniz. Bilfiil siyasete girdiniz mi hiç?
    Girdim. Milli Nizam Partisi’ni kuran sekiz kişiden biri bendim. Necmettin Erbakan hocayla 90’lı yıllara kadar beraberdik. Üstad Necip Fazıl’ın konferans macerasında Necmettin Bey hep bizim yanımızda olmuştur. Rahmetli Mehmet Zahit Kotku Efendi, “Arkadaşlar, bakın bizim cemaat bayağı güzel ve kalabalık, niye biz hep gidip Adalet Partisi’ne rey veriyoruz? Necmi, sen bir parti kur da, hepimiz reyleri sana verelim” dedi. Milli Nizam Partisi işte böyle bir düşünceyle kuruldu. Son yıllarda çok menfaatperestler girdi bu partinin içine, bazı yanlışlıklar ciddi boyutlarda yapıldı. Ama şimdi onları gündeme getirmenin hiçbir gereği yok.

    Şimdilerde birçok bakan ve milletvekili olan insanlar, sizlerin fikirleriyle beslendi. Öncülerin önderi olmak nasıl bir duygu?
    Estağfurullah, biz yaş bakımından belki önder görünümündeyiz, ama onların idraki kapasitesi bizim söylediklerimizi havada kapacak kadar yüksek seviyede olduğu için, asıl başarı yine o sevgili gençlerdedir. Mesela Tayyip Bey kardeşimle benim, kırk yıldan fazla dostluğumuz var. Kol kola İstanbul sokaklarında dolaştık. Hacda beraberdik o dönemde. Belediye başkanlığı dönemi, tutukluluk vs. derken, AK parti döneminde daha da sıklaştı. Ben şu anda fazla rahatsız etmiyorum. Etmediğim gibi inanın 2002’den 2015’e kadar geçen bu iktidar döneminde bu arkadaşlardan tek bir talebim olmamıştır.

    Onlar size teklif etmez miydi?
    Ettiler tabii. Mesela bir Kurban Bayramı’nda Tayyip Bey beni aradı. Tanıyamadım sesini. Çünkü böyle bir şey beklemiyordum. Biraz sohbet ettik. “Benden istediğiniz bir şey var mı” dedi. “Estağfurullah” dedim, “Sizden istediğim hiçbir şey yok, yalnız iki şey rica edeceğim sizden. Birincisi sağlığınıza çok dikkat edin, ikincisi korumalarınıza çok dikkat edin” dedim.
    Geçmiş zamanın siyasetiyle şimdinin siyasetini kıyaslarsınız; zorlukları, kolaylıkları, zaafları, çıkmazları vs. üzerine neler söylemek isterdiniz?
    Efendim, geçmiş zamandan şimdiye siyasette mükemmele doğru bir açılma var. 1940-50’li dönemlerde siyasette Demokrat Parti ve Halk Partisi vardı. 1950’den sonraki dönemler, ekonomide kalkınan Türkiye’nin ilk emekleme dönemleri oldu. Buna göre siyasette şekillenme oluştu. 27 Mayıs darbesi bu açılımı şuurlanma bakımından biraz tetikledi. Hele hele Menderes ve iki arkadaşının idam edilmesi, hepimizin ciğerini yaralamıştır. O Menderes ki, İstiklal Savaş’ında, Aydın cephesinde çetelerle birlikte Yunan’a karşı silah kullanmış bir kahramandır. İstiklal madalyası vardı. Vatanseverdi.

    Şimdiki döneme gelirsek…
    Şimdiye gelince, açılım AK Parti ile çok daha mükemmel hale geldi. Amma velakin her gün bir dolandırıcılık haberini televizyondan izleyen bu ülke, maalesef siyaseti politikaya çevirmek isteyen, politika dolandırıcıları tarafından da lekelenmek isteniyor. Yani menfaat grupları, maalesef bu ak pak hareketin içine sızarak nemalanmak ve dünya hayatını yaşamak isterler. Ama bunun dışında fevkalade vatansever, başta Tayyip Bey olmak üzere, kefenini giyip yola çıkanların haddi hesabı yok. Biz kefenini giyip yola çıkmış insanlarız. Onun için ölüm bize ne yapsın? “Ölümsüzlüğü tattık, bize ne yapsın ölüm” diyor Erdem Beyazıt. O bakımdan, siyasette inşallah büyük zafer kazanılacağına inanıyorum ben. Çok ümitvarım.

    Yarın (nasipse): Türkiye 26 düşmanla boğuşuyor şu anda

    Diriliş Postası

    ÜSTATLA DAVA UĞRUNA 3 SEFER ANADOLU’YU GEZDİK
    RÖPORTAJ
    Yayınlanma tarihi 26 Ekim 2017Yorum Yapon Üstatla dava uğruna 3 sefer Anadolu’yu gezdik
    TAKDİM – Bugünkü konuğumu takdim ederken heyecan duymamı mazur görün lütfen. Değerli büyüğümüz, fikir ve sanat adamı, araştırmacı, gazeteci, yazar Mustafa Yazgan beyefendiyle, edebiyat dünyası, fikir, düşünce ve siyaset üzerine hoş bir sohbet gerçekleştirdik. 1940, Gaziantep doğumlu olan Yazgan, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni 5. olarak kazanıp, oradan mezun oldu. Türkiye ve Ortadoğu Kamu Yönetimi Enstitüsü’nde asistan olarak görev yaptı. 1965’ten sonra Anadolu sathında konferanslara başladı. Aynı tarihlerde çeşitli yayın organlarında ilmi, fikri, aktüel yazılar yazdı. Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in Büyük Doğu mecmuası kadrosundandır. 18 yıl üstad ile beraber çalıştı. Mustafa Yazgan, özellikle ülkemizde Ahlaki Çocuk Yayınlarını başlatan ilklerden. Bugüne kadar 34 kitap ve 1000’i aşkın makale yazdı. Halen konferanslar, yazılar ve sohbetleriyle yurt içi ve yurt dışındaki kültür ve tebliğ hizmetlerine devam eden Yazgan, yazarlığının 60. yılında.

    Gazeteci-yazar Mustafa Yazgan ile mülâkat (1)

    ——————————————————————————————————————————



    Hocam, edebiyat dünyasına adım atmanız nasıl oldu? İlk makaleniz, ilk heyecanınız ve size rehberlik eden insanlardan söz edebilir misiniz?

    Edebiyat dünyasına ortaokul sıralarında başladım. Yani 15 yaşında. Okulumuzda sürekli Mehmet Akif Ersoy-Tevfik Fikret kavgası yapılıyordu. Bazı hocalar Akif’i hor görüyorlardı. Ben o zamanlar Gaziantep’teydim. Mehmet Akif Ersoy’la ilgili bir konferans hazırladım. 15 yaşımda ilk konferansımı verdim. Aynı zamanda Gaziantep’te Kültür Dergisi diye bir dergi çıkıyordu, o dergide ilk yazılarım ve şiirlerim çıkmaya başladı. İlk adım böyle atıldı ama bilhassa lise sıralarında, benim çok sevgili hocam, İrfan Zülfekar Bey, bize dolu dolu bir edebiyat sundu. Bu vesileyle edebiyatı çok severek, adeta âşık olarak adımlarımı atmaya devam ettim. Hocamdan çok büyük teşvikler gördüm. Lise yıllarında yazdığım kompozisyon benim hâlâ arşivimdedir. (Arşivinden çıkardığı ilk kompozisyonlarını ve arkasına hocasının düştüğü notları büyük bir heyecanla gösterdi.)

    Üniversite yıllarına gelince fikir ve edebiyat dünyanız gelişerek nasıl devam etti?

    Siyasal Bilgiler’e girdiğim zaman, büyük atılımlarım oldu. Liseyi bitirip üniversiteye geldiğim zamanlar 27 Mayıs ihtilal dönemiydi. O ihtilali acı acı yaşadık. O sıralarda İstanbul’da da rahmetli Ali Fuat Başgil hocamın Düşünen Adam Dergisi çıkıyordu. Benim de bir Siyasallı öğrenci olarak orada yazılarım çıkmaya başladı. Bu yazılar, solcuların dikkatini çekmiş, benim yazımı kesmişler, okulun salonundaki bir panoya “işte içimizdeki bir gericinin yazısı” diye asmışlardı.
    Kaymakam veya vali olmak niyetiyle Siyasal’a girmiştim. Fakat Kemal Fikret hocam, asistanı olmamı isteyince, Türkiye ve Ortadoğu Kamu Yönetimi Enstitüsü’nde asistan oldum. İki buçuk sene orada kaldım. Bütün bu süre boyunca edebiyatla ilişkim hiç kesilmedi.



    Edebiyat dünyasında kimlerle birlikte yürüdünüz? İsimlerini yâd edebilir miyiz?
    Hatırlayabildiğim kadarıyla yâd edelim tabii. Üniversiteye geldiğimde Ankara’da ilk ziyaret ettiğim kişi merhum Osman Yüksel Serdengeçti abimdi. Salih Özcan Bey vardı, Hilal Mecmuası’nın sahibi. (Mustafa Bey’le görüştükten 1 gün sonra Salih Özcan Bey vefat etti. Allah rahmet etsin.) Sonra Sezai Karakoç vardı. Siyasallı bizden önce mezun olmuş abilerimiz vardı, şu anda isimlerini hatırlayamadığım. Ali Nar vardı, benim en yakın dostum.

    Duymuşsunuzdur, geçenlerde vefat etti. Allah rahmet etsin…
    Aaa vefat mı etti, duymadım hiç, sizden duyuyorum. İnna lillahi ve inna ileyhi raciun.

    Bu haberi vermiş olduğum için çok üzüldüm. Güncel haberleri televizyondan veya internetten takip ediyormusunuz hocam?
    Haber takip etmeye hiç boş vaktim yok. Devamlı çalışıyorum. Boş vakit oldu mu kitap okuyorum, yazıyorum. Ama günlük ve dostlarımızla ilgili haberleri maalesef takip edemedim. Allah makamını cennet etsin. Çok hukukumuz vardır. Onunla çok beraber olduk. İslami Edebiyat diye bir gazete çıkartıyordu. Allah hayırlara vesile kılsın, makamı cennet olsun.
    Edebiyat dünyası şeklindeki çalışmalar, dediğim gibi Gökhan Evliyaoğlu, Ali Fuat Başgil, Sezai Bey ve 63’te de rahmetli Necip Fazıl üstadla tanıştım.

    Nerede yollarınız kesişti üstadla? Tanışmanızı anlatabilir misiniz?
    1963’te asistanlık yaparken, Gaziantep Ticaret ve Sanayi odaları beni bir konferansa çağırdı. Konferansı verdikten sonra tanımadığım bir arkadaş geldi yanıma. Meğerse üstadın en yakın dostlarındanmış, Halit Ziya bey. “Mustafa Bey, yarın buradaysanız, Necip Fazıl üstad geliyor, tanışmak ister misiniz?” diye sordu. “Gayet güzel olur” dedim. Benim kafamda iki Necip Fazıl vardı o sıralarda Sevda kızım. Birisi, ilkokulda beynimize, beyin yıkama babında çakılan, mürteci, vatan haini, Atatürk düşmanı, Cumhuriyet düşmanı gerici bir adam. Şair mair de demezlerdi. Çocukluk yaşlarında beynimize bunlar çakılıyordu. Rahmetli babacığım başöğretmendi, bütün mukaddesatçı dergileri alırdı. Büyük Doğu’lar da onun arşivindeydi. O ara ben Büyük Doğu’ları okuyorum, Çöle İnen Nur tefrika ediliyor. Allah Allah, bu gerici adam, nasıl böyle bir eser yazıyor diye düşünüyorum. O sırada üstad hapiste olduğu için, hanımının adına tefrikayı yazıyordu. Neslihan Kısakürek. Böylece hayranlıkla, beyni yıkanmış bir çocuk olarak büyüdük. Halit Ziya bey de “tanışmak istemez misiniz” deyince, hemen kabul ettim.

    İlk karşılaşmanızda hemen dostluk kuruldu mu aranızda?
    Üstad, konferansı vereceği sinemanın makine dairesinde oturuyordu. Halit Ziya bey “Üstadım, Mustafa Yazgan bey Ankara’dan sizin konferansınızı dinlemek için geldi” dedi. Dün konferansa geldi demiyor. Üstad böyle şeylere derin bir hasret duyardı. Çünkü beraber koşacak kimse yoktu. Yalnızdı. Orada tanıştık. On dakika olmuş daha. Ne ben onu tam manasıyla tanıdım, ne de o beni. Fakat o kadar tatlı bir bakışla baktı ki, o bakışta adeta sonuna kadar başlayan abi, kardeş, öğretmen, manevi evlat gibi bir irtibat kuruldu. Bir anda ruhumuz kucaklaştı. O sırada Halit Ziya geldi, “Üstadım vakit tamam, konferansa gidiyoruz” dedi. Ben de arkasından çıkıyordum. Üstad geri döndü, “Mustafa bey, beni siz takdim edeceksiniz” dedi. Emri vaki, aman Allah’ım. Başımdan aşağı soğuk sular döküldü. Nasıl bir takdim yapmalıyım diye düşünerek sahneye çıktım. Üstad, perdenin arkasında beni dinliyordu. Meğerse üstad, takdimci 5 dakika gecikirse, sahneye girer, mikrofonu elinden alır, “teşekkür ederim” der, konuşmaya başlarmış. Mustafa Yazgan 5 dakika, 10 dakika, 15 dakika konuşuyor. Bilmiyorum böyle bir huyu olduğunu.

    Ne konuşuyorsunuz o kadar çok? Nasıl bir takdimdi o?
    Takdim ediyorum işte onu, “Gazi şehrin evlatları, bugün şehrimiz büyük bir konferansa sahne olmaktadır. Gazi şehir, dün Fransızlara karşı savaş verirken” falan, vatan millet Sakarya konuşması. Çünkü ben üstadın daha talebesi bile olamamışım o anda. Arada bir de dönüp bakıyorum üstada, elini şöyle bağlamış, başını da bükmüş, tatlı tatlı bakıyor bana. Sonra birden içime bir ruhaniyet geldi, “Mustafa Yazgan, bu millet seni dinlemeye gelmedi, takdimini yap” diye geçirdim aklımdan. “Türkiye’mizin şairi, edibi, gazetecimiz, üstadımız Necip Fazıl Kısakürek’i takdim etmekle müftehirim” dedim. Üstad, gıcır gıcır elbisesiyle çıktı geldi. “Teşekkür ederim” dedi. O sırada çekilmiş fotoğrafımız bile var.
    Belki mübalağa yapıyor diyebilirsiniz, ama Allah Şahidim olsun tam dört buçuk saat konuştu. Bunu bir hayal edin efendim. Şimdi ben üniversitelilere, liselilere konferansa gidiyorum. Kırk beş dakika geçiyor, kıpırdanmalar başlıyor. “Biz üstadı dört buçuk saat dinlerdik” diyorum. “O dört buçuk saatten Türkiye bu noktaya geldi. Şimdi sizin bu kırk beş dakikaya tahammül edemeyen nesil, gelecekte nasıl bir Türkiye meydana getirecek, düşünün” diyorum.

    Sonra ne oldu?
    Ondan sonra otele geldik. Orada da bir saat görüştük. “Mustafa Bey, Ankara’ya dönüyor musunuz?” diye sordu. “Emredin efendim” dedim. “Yarın gitmeyin de Kilis, Nizip, Bilecik, beraber dolaşalım, beni siz takdim edin” dedi. Konferanslar yapıldı, takdimler yapıldı. Ayrılırken, “Mustafa Bey, İstanbul’a gelince beni mutlaka göreceksin, seninle kol kola, davamız uğruna koşturacağız” dedi. “Emredersiniz efendim” dedim. O gün bugün, vefatına kadar, kol kola dolaştık. 3 sefer Anadolu’yu birlikte gezdik.

    Ne derdi vardı üstadın, adım adım ülkeyi dolaşıp ne anlatırdı?
    Derdi şuydu; o sıralar, 1950’lerden 60’a kadar gelen Demokrat Parti hürriyetinin arkasından gelen 27 Mayıs zulmü ve diktatöryası karşısında Türkiye alabora olmuştu. 28 Şubatlardan çok daha korkunçtu. O gün Demokrat Partili kişilere “kuyruk” ve “düşük” deniyordu. Dolayısıyla böyle bir ortamda üstad, Anadolu’yu yeniden ayağa kaldırmak için koşturdu. Konferans konuları; vatan, İslam, kurtuluş, ebediyet, Avrupa’daki durum, iman ve aksiyon, sahte kahramanlar, yolumuz, halimiz, çaremiz, Ayasofya, bunlar hatırlayabildiğim konu başlıklarıdır.

    Ayasofya ile ilgili neler anlatırdı?
    Ankara’da verdiği Ayasofya konferansında “Ey Ayasofya, sen açılacaksın, açılacaksın amma, evvela kalpler ve gönüller samimi bir şekilde İslam’a açılacak, ondan sonra sen açılacaksın. Kalpler kapalı kaldığı müddetçe Ayasofya da kapalı kalacaktır” demişti.

    Necip Fazıl’a atılan iftiraların aslı astarı var mıydı? Çöle inen Nur’u yazan bir insanın, içki içip bohem bir hayat sürmesi düşünülebilir mi? Nereden çıktı bu söylentiler?
    İlkokulda beynimize işlenen Necip Fazıl portresinin neticesidir bu iftiralar. Hâlbuki bizzat kulaklarımla duydum, “Evet Paris’e gittiğim zaman, tam bir entelektüel kriz içine girdim ve o bunaltı içinde kumara verdim kendimi. Ancak kumarla teselli oluyordum” demişti. Fakat o dönem, “Kaldırımlar” şiirinin yazıldığı dönemdir. Muhteşem bir şiir. Çile çekmeyen şair, mümkün değil şiir yazamaz. Şiir, şairin gönlündeki çekilen çilelerin bir meyvesidir. Neticede dönüp geldikten sonra, rahmetli Mehmet Akif İnan bey, Erdem Beyazıt, Rasim Özdenören, Alaattin Özdenören, Beşir Atalay, Bülent Arınç, İstanbul’da da Tayyip bey, Abdullah Gül bey gibi, birçok zevat, üstadın rahle-i tedrisinden geçmiş ve onun şiirleriyle heyecanlanmış bir gençliktir. “Evet, Paris’te kumar oynadım, bunu itiraf ediyorum, ama şu boğazımdan aşağı, bir yudum alkol geçmedi. Bünyem alkolü kabul etmedi” diyor. O bir iftiradan ibarettir. Ben de şahidim. Sigarası vardı, başka da bir alışkanlığı yoktu. Bir de derdi vardı.

    Yarın (nasipse): “Necmi, sen bir parti kur da, hepimiz reyleri sana verelim”

    Diriliş Postası
  • 350 syf.
    Efsanevi durum komedisi dizisi Seinfeld’in ilk bölümlerinde Jerry bir stand-up gösterisinde kadınların ve erkeklerin ne istediklerini ele alıyordu. Kadınlar ince ince hesaplar, aşikar değillerdir, ne istediklerini anlamak zordur… Ama erkekler gayet düzdür. Erkekler ne ister? Kadın. Çok net. Ama buna nasıl ulaşacağımız konusunda zerre kadar fikrimiz yoktur. Yolda arabadan korna çalıp el sallamak, laf atmak gibi abuk sabuk eylemlerimiz de kadınlara nasıl ulaşabileceğimiz hakkında hiçbir fikrimiz olmadığını gösterir. https://www.youtube.com/watch?v=bts28rz0lJ0 Videoda altyazı yok maalesef.

    Bu kitabı zihin sağlığı alanından bir akademisyen arkadaşım önermişti. Hem arkadaşımın tavsiyesi hem de İletişim’den yayınlanmış olması ilgimi çekti, okumaya sevk etti. Hem psikoloji zaten sevdiğim, ilgilendiğim bir alan hem de bu alanın en zevkli en temel konularından birisi romantik aşk. Hal böyle olunca daldım kitaba. Hızla bitirdim. Buradan gerçek hayat pratiklerine dair bir sürü çıkarım yapılabileceğini de görmek coşkulandırdı beni. Sonra arkadaşlarıma tavsiye etmeye başladım tek tek. Ama bir türlü istediğim coşkulu tepkileri alamıyordum. Kitabı alıp okumaya yeltenen yoktu. Kimisi ağzının kenarında ‘Ben bu işleri zaten biliyorum, bana her gün kaç kişi yürüyor biliyor musun şekerim?’ der gibi bir gülümsemeyle bakıyor başını sallıyordu, kimisi Türk kadınıyla aşktan tamamen umudunu kesmiş, gözü Avrupa topraklarındaydı, kimisi de evlenmiş, ununu eleyip eleğini asmış havalarındaydı. Madem ki kimse kitabı okumuyor, bari bunun bir özetini çıkarıp koyayım diye düşündüm. Ne zamandır aklımdaydı kitabı yeniden okuyup bu gevşek özeti yazmak.

    Kitabı ikinci kere okumaya başlamadan önce üç beş kırmızı hap okuması ve bir iki video izledim. İlişki dinamikleri üzerine kadın ve erkeklerin başka beklentiler içinde olduklarını ve karşı tarafa farklı şeyler sunma vaadinde olduklarını fark ettim. Dolayısıyla romantik aşk üzerine unisex bir metin aslında biraz zor bir iş. O nedenle bu yazıyı erkek tarafından bakarak yazmak istedim. Bu, aşık olmak ve aşık olunmak isteyen erkeklerin kullanabileceği bir bilgiler listesi olacak. Pick up artist kafasındaki hırboların veya “On iki adımda on iki adım” başlıklı oksimoron kişisel gelişim serilerinin yaklaşımlarından farkı, hayatta en hakiki mürşit ilimdir sözünü dinlercesine, sosyal psikoloji deneyleriyle ortaya konmuş, arkasında bilimsel destek olan bilgileri ele alıyor olması. Kitabın ikinci yarısında ise psikanaliz terapi seansları içinden örneklerle verilen bilgiler de yer alıyor. O kısımdaki bilgiler, Popper’cı bir bakış açısıyla ele alındığında sosyal psikolojinin sağladığı yanlışlanabilirlik standardını taşımıyor olsa da yol gösterici olabilirler.

    Ben sadece temel bulguları sıralayacağım. Beklentiyi bunlara göre şekillendirmek veya hamle yaparken bu bilgileri kullanmak düşünülebilir. Bulguların nasıl, hangi türden bir çalışmayla elde edildiği ise bu yazının konusu değil, bu sorgulama için kitaba ve orjinal çalışmaların metinlerine gitmeniz lazım. Kitabın yazarı bir akademisyen olduğu için referanslar yerli yerinde ve istediğiniz kontrolü yapmaya imkan tanıyor.

    Abi ilk görüşte aşk denk gelmesi olasılığı çok düşük bir nane. O işe umut bağlama. Aşinalık, coğrafi olarak yakınlık, birbirine sık sık denk gelme, görme aşk yaşama olasılığını artırıyor. Yaşanan ilişkilerin hatırı sayılır bir çoğunluğu birbirini bir süredir tanıyan insanlar arasında başlıyor. Dolayısıyla uzaklardan çıkıp gelen bir yabancı ile herhangi bir plan yapma, hayal kurma. O iş çok nadir. Yakına bakın.

    Genel heyecan, uyarılmışlık durumu, sebep olan olaylar olumlu da olumsuz da olsa aşka düşme olasılığını artırıyor. Aşk yaşamayı umduğun kadını heyecanlı bir filme götürmek, eğlenceli bir konsere davet etmek fena fikir olmayabilir. Başından on dakika önce trafik kazası geçmiş boyunluk takılıp hastaneye kaldırılmakta olan kadının peşinden ambulans takip edebilirsiniz mesela. Zor zamanlarda kadının yanında yanında olmanın etkisi de yazarın görüşmelerinde kendini gösteriyor.

    Aşk, dışsal engeller karşısında güçleniyor. Çocuğunuz çombalağınız istemediğiniz birine meyil mi verdi? Sakın ha engellemeye kalkmayın, iyice yapışır. Olaylar ve kişiler sizin aşkınıza engel olmaya mı kalktılar, hiç sıkıntı etmeyin talih sizden yana… Yalnız bak, dışsal diyorum. Yani aşkınıza engel olmaya çalışan kişi, etkilemeye çalıştığınız kadının kendisiyse mevzu aleyhinizde işliyor olabilir, dikkat.

    Fiziksel çekicilik önemli. Değil diyenlere inanma. Bir çalışmada, yalan makinesine bağlı olduğunu düşünen kadın katılımcılar fiziksel çekimin önemini kabul ediyor, yalan makinesi lafı ortada olmayınca bu konuyu geçiştiriyorlar. Beslenme, uyku, spor. Bedeni formunda tut. Sandığından önemli. Sinemada, televizyonda, ailede, okulda öğretilenden mühim.

    Fiziksel olarak çekici, güzel olmak mühim dedik. Erkekler için şöyle sıralanmış: Kas yapısı, dar kalça, küçük popo, geniş omuzlar. Varsa fazla kilolardan kurtulup atletik bir yapıya sahip olmak akıllıca olur. Boy önemli. Bunda değiştirebileceğiniz bir şey yok ama kadınların % 95’inin kendilerinden uzun erkekleri tercih ettiğini bilirseniz kendinizden uzun kadın fantazisine kendinizi çok kaptırmazsınız. Vücut ve yüz simetrisi de mühim. Artık burun ameliyatı mı olursunuz, çene kemiğinizi mi törpületirsiniz bilemem. Veriler bu şekilde. Güzellik görecelidir, şudur budur biraz yalan. Bambaşka bir coğrafyada veya bambaşka bir tarihsel dilimde başka sonuçlar çıkar gibi ama uluslararası çalışmalar aşağı yukarı estetik algıların benzeştiğine işaret ediyor. Diyetini yap, spora yazıl hacı emmi. Bunlar önemsiz diyene aldanma, seni bu şekil çekici bulacak kadınlar da var yalanına da inanma. Şimdi elinden o pizzayı yavaşça bırak, biranın da yenisini açma artık.

    Kadınların çekiciliğinde en önemli gösterge bel-kalça oranı. Buradaki sihirli sayı: 0.70. Narin hatlar, büyük gözler, küçük burun, küçük çene, dolgun dudaklar. Göğüs ölçüsü de parametreler içinde önde geliyor. O makyajlar, estetik operasyonlar, özenle seçilmiş, neyi saklayıp neyi örtmeyeceği ayarlanmış kıyafetler boşuna değil, işe yarıyor.

    Kişilik özellikleri arasında sıcaklık, düşünceli olmak, anlayışlılık, duyarlılık, cana yakınlık ve zeka ile onun doğrudan getirisi olan hazırcevaplık ve mizah anlayışı öne çıkmış. Meriçliğin de işe yaradığı gösteren bir çalışma mevcutmuş. Şimdi bu konuda kırmızı hap kafasındakilerin söyleyecek çok şeyi vardır da oraları karıştırmayayım.

    Benzerlerimiz bize daha çekici gelir. Fiziksel çekicilik bakımından kendimize yakın düzeyde çekicilikleri olan kimselere daha fazla meylederiz, onlarla yaşadığımız ilişkiler daha doyurucu olur. Fiziksel çekimin benzerliğinden sonra, özellikle yaş, öğrenim düzeyi, ırk, din, etnik köken ilk aşamada önemli benzerlik alanları. Ardından tutumlar, görüşler, zihinsel beceriler, toplumsal ve ekonomik statü, kişilik, kardeş durumları gibi değişkenler bakımından benzerlikler geliyor. Dolayısıyla, insanlar tanıştıkça, aralarında ortak yanlar bulmak onları birbirine yakınlaştırır.

    Hem kadın hem de erkek için cinsellikten alınan doyumu belirleyen en önemli gösterge kadının cinselliğe yaklaşımı. Cinselliği hakkında konuşmaktan bile bu konuda önemli bir veri. Bu konuyu konuşmaktan sıkılan, çekinen bir kadınla o departmanda işlerin pek yolunda gitmeyeceğini bilin.

    Benzerlikler çekimi artırır. Bu etki gayet güçlü. Ama bizden farklı yönleriyle bizi uyumlu bir biçimde tamamlayan eşlerle daha tatminkar bir ilişki yaşarız. Yani kendinin kopyasını aramaya ya da karşıdakinin kopyası olmaya gerek yok.

    İlgi görmek istediğiniz kişiye sahici bir ilgi gösterin. Kitapta dendiği gibi: “Kadınların pek çoğu için dikkatten, dinlenilmekten ve destekten çekici bir şey yok ve aşık olmalarını bu sağlıyor.” Hoş davranın, gülümseyin. İltifat edip, takdir gösterin. Kendini önemli ve özel hissettirin. Bu hareketleri “mış gibi” yapmak genelde zor olur, sakil durur. “Aşkı elde edebilmek uğruna hile yapmanın, baştan çıkarmanın, talep veya tehdit etmenin de işe yaramayacağı kesindir.” İşe yaramaz diyor yani. “Aşk dolu bir hayat sürmek istiyorsak, aşka açık olmamız ve bizi sevmeye açık romantik eşler seçmemiz gerekir.” Bu nedenle gerçekten ilgi duyduğunuz insanlara saklayın enerjinizi. Uçan kuşa kurşun sıkıp mal durumuna düşmenin, bir toplulukta önüne gelene asılan dallama olmanın anlamı yok. Birine saplanıp kalmaya da gerek yok, seçici olmaktan uzak olmaya da.

    Erkekler kadında güzelliği ön planda tutar, ardından yukarıda bahsi geçen kişilik özelliklerine bakarlar. Kadınlar ise fiziksel çekiciliğe de sonuçta bakıyor olsalar da esas odak olarak kendilerinden üstte gördükleri kişilere meyil verirler. Sosyal statüsü yüksek ve çok para sahibi erkeklere çekim duyarlar. Evrimsel kodları o çocukların bakımının hesabını genetiklerine işlemiş durumdadır. Onları yüzeysellikle suçlamaya kalkmadan önce kıytırık bir bir restoranda bile yemeğin kaç lira olduğunu, dar zamanda oradan oraya arabasız gitmenin ne kadar zor olduğunu, çocuk çombalağın okulunun, ulaşımının, hastanesinin, falanının fişmanının ne kadar para gerektirdiğini bir hesap edin, ondan sonra kadınları varlıklı adamları seçiyorlar diye yargılayın. Bu arada bu incelediğimiz kitap dışında bir yerde geçiyordu “Kadınlar zengin erkeklerle evlenmeden önce onlara aşık olacak kadar zekidir.” Yani rol falan yapmıyorlar, gerçekten de statü ve para sahibi adamları çekici buluyorlar. hayatında çekici kadınlar olsun isteyen bir erkek ise bunları elde etmekle mükellef. Mış gibi yapması sadece kısa süre ve yüzeysel olarak mümkün bir başka konu da bu statü ve para meselesi. Hocam en temizi erken yaşta bu hayatın acı gerçeklerini fark edip sosyal olarak saygı gösterilen, bol para sağlayan mesleklere yönelmek ve bu mesleklerde başarılı olmak lazım. Yukarıda geçtiği gibi bir de diyetti spordu bedeni de formda tutarsanız sizden kralı olmaz. Bu metni okuduğunuzda artık bu işler için geç diyorsanız yapacak bir şey yok, genç erkekler kardeşlerinize anlatırsınız hikayenin özünü. Kadınlara ne kadar paranızın olduğunu banka hesap cüzdanıyla göstermeye çalışmanıza veya lafın arasında ikide bir “Ayda şu kadar bin lira kazanıyorum” diye mal mal konuşmanıza gerek yok, onlar zaten bakar bakmaz anlarlar. Ayakkabı, kol saati, cep telefonu, kıyafet zaten bu işlere ne kadar para harcayabileceğinizi gösterir. Sizde ne kadar para olup olmadığını siz daha merhaba diyemeden çözmüş olurlar. Kadın, zenginliğin kokusunu bile alır: Parfümünüz pahalı olsun. Eşya ile ilişkinizin ihtiyaç karşılamak olmaması gerekir. Kıyafeti örtünmek, saati saati öğrenmek, cep telefonunu iletişim kurmak için değil ne kadar paranızın olduğunu sinayallemek için seçerseniz, bu işlerde yolunuz açık olur. Acı, ama böyleyken böyle. Dış güzelliğin (her iki cinsiyet için de) önemsiz olduğuna, para ve statünün değil sadece insanın iç güzelliğinin, zihninin önemli olduğuna dair anlatılagelen masallara prim vermeyin.

    Kısa vadeli çiftleşme ile uzun vadeli ve muhtemelen çocukların da yapılacağı bir birliktelik için farklı stratejiler kullanılıyor. hangi ilişki içinde olduğunuzu iyi ayırt etmeniz lazım.

    Bağlanma Kuramı’na göre üç çeşit bağlanma stili var: Güvenli, kaygılı-kararsız ve kaçınan. Bunlardan hangisinin sizde ve partnerinizde baskın olduğunu fark edin. Sayfa 214’te bu konu güzel özetlenmiş, ben aynı kısalıkta yazamayacağım.

    Buraya kadar ele alınanlar aslında yüzeysel kalıyor şimdiki madde ile kıyaslanınca. Başkasını doğru dürüst sevebilmek onunla sağlıklı bir bağ kurabilmek, ona “güvenli bağlanabilmek” için kişinin önce kendini sevebilmesi gerekli. Bunun için kişinin kendinde rahatsız olduğu özellikleri keşfetmesi, muhtemelen çocuklukta yatan sebepleri bulması lazım. Sonra bu sevmediği özelliklerden değiştirebileceklerini değiştirip, törpüleyebileceklerini törpüleyip kendinin “daha iyi” bir versiyonu olma yönünde yol alması lazım. Kişinin bu süreçlerin sonunda geri kalan, değiştirilmesi mümkün olmayan olumsuz özellikleriyle sulh olup kendini affetmesi gerekli. Yani başkasıyla yakınlaşmadan önce kişinin kendine yakın olması, kendini keşfetmesi, kendini iyileştirmesi ve kendiyle barışması, kendini sevmesi lazım ki tatminkar bir sevgili, eş olabilsin. Kişinin kendine dair defolarıyla yüzleşmesi meselesi için Hayatı Yeniden Keşfedin gayet iyi bir yol çizebilir. Hatta onu da incelemiştim (bkz: #62070900).

    Kitabın ikinci bölümü ise psikanaliz bakış açısı ile aşık olma süreçlerimizin doğasını açıklıyor. Eş seçimlerimizi yönlendiren temel çocukluk yaşantılarından girip Ödipal komplekslerden, fallik dönemlerden çıkmış. Çocukluğumuzdaki aile travmalarını nasıl eşlerimizle yeniden yarattığımızı, buna meyilli eşler seçtiğimizi irdelemişler. Kitabın ikinci kısmından edindiklerimi bu yazıya eklemeyi düşünmüyorum. Dolayısıyla, bu inceleme buraya kadar olsun.

    Kendimizi daha yakından tanımanın önemli bir parçasının aşık olma süreçlerimizi anlamak olduğunu düşünüyorum. Zaten edebiyatın da pikolojinin de temel amacının bu olduğuna inanıyorum: İnsanı tanımak, kendini tanımak. Bu kitap insanı tanımak konusunda en gizemli, en zevkli, en coşkulu yaşantı birimini romantik aşkı ele alırken gayet başarılı bir literatür taraması sunuyor. Bu konulara meraklı insanlara (olmayan var mıdır emin değilim) tavsiye ederim.
  • 192 syf.
    ·7/10
    “”Alelacele üzerime geçirdiğim elegant stilde uzun eteğim ve retro topuklusu gri beyaz ayakkabım kendime yönelik tek atımlık bir kahkahaya neden olacaktı ki ‘Bugatti Type 46’  model arabanın güçlü sesi, Russel’ın “nerede kaldın’ı” sabırsız beden diliyle yansıtan parmak ucu seslerini  bastırdı da sekteye uğradı neyseki. Russell, Tiffani’de kahvaltı filmindeki en meşhur mücevherat dükkanının kafeye evrilmiş mekanında “mutlu olma sanatı” konulu düşüncelerini aktarmak için sabırsızlanırken, onu çocukluğumun Müfettiş Gadget’i gibi dönemine uygun trençkot ve fötr şapkalı giydirmem muziplik içeren bir tebessümle özürler dilememe neden oldu. Karşısına oturur oturmaz üç beş fasıl tanışma seramonisi ardından sohbete başladık. Salaş mekanın duvarında pudra pembe boyasıyla çikolataya batırılmış çilek tasarımlı tabloyu beğenmediğimi itiraf ettim. Nedenini sorduğunda kişisel gelişimcilere kendisini fazlasıyla yaklaştıran bu tabloyu kitap tasarımında kullanmanın içerikle çok ta bağdaşmadığını, muhtemeldir ki tasarımı yapan kişinin yalnızca kitabın adından ya da sayfa 171 deki 'Mutluluk, olgun bir meyve gibi kucağa düşmez,çabayla erişilebilir.' seçkisinden yola çıkarak bunu yaptığını, pembenin sırtına yüklenen “mutluluk,naiflik” çağrışımlı saçmalığın(!) böyle derin analizlerin paylaşıldığı bir kitaba indirgemesini fazla zorlama bulduğumu itiraf ettim. Ardından teneffüs sindirmeleriyle geçen derin bir sohbette o mutluluğun, ben ise acının cazibesini savunan taraflar olduk. Ortak yerde buluşup ayrı düştüğümüz temaslar ayaküzeri sohbet havasındaymış gibi geçse de, garsonun gelip sipariş istemesi (menüde Russell’ın mutsuzluk temalı başlıkları vardı), arada lavaboya gitme teşebbüsleriyle uzun soluklu delilikler içeren bu dünya, her türlü sahteliği eriten incelikli detaylarıyla dikkate değerdi... Sebebine yıldızlı bölümde değineceğimden Russel’dan bir mola  isteyip girişi neden böyle yaptığıma bir atıf yapmam lazım. 

    Unutkanlık tutulmasına yakalandığımdan beridir kitaplar; hafıza sarayımda yer etmiş beğendiğim filmden sahnelerle bütünleştirme ve bu yolla uzun belleğimden çağırma gereksinimine sarılır kıldı beni. Loci yöntemi deniyor buna. Hatırlanmak istenen bilgiler mekanla ilişkilendiriliyor. Bu yöntemi daha önce, önerildiği üzere kendi evimle bağdaştırmayı denedim ; sanırım çocukluğumdan beridir “aitlik” hissettiğim somut bir mekan olmadığının farkına vardığımdan tutmadı.  Bunun da garantisi olmamakla birlikte daha güçlü duracağını tahmin ediyor, dahası diliyorum. Bu yönteme göre hayal edilen mekandaki detaylar ne kadar canlı olursa bilgi de o denli kalıcı oluyor. Görsel uzamsal zekanızın diğer zeka türlerine göre nispeten daha iyi durumda olduğunu düşünüyorsanız bu yöntemi kullanarak hafızanızda kalmasını istediğiniz bilgileri canlı kılabilirsiniz.Çünkü unutulmaması gereken filmler, kitaplar, anılar, kişiler ya da başka şeyler, dikkate değer ayrıcalıktalar ve bu dünyada  ‘unutkanlık trajedisi’ni hak etmiyorlar. Belleğimize kazınan an’ları unutmak istemediğimiz bilgilerle kombine edebileceğimizi göstermek adına hayalimde kurduğum iletişim dünyamı bu girişle paylaşmak ve canlandırmak istedim. Belki bu yöntemi benim gibi unutkanlık istilasına tutulmuş olanlara tavsiye edebilirim. Russell’ın trençkotuna, şapkasına, garsonun pembe baskılı menü kartına işlediğim bilgiler ve sembollerden oluşan sanal mekanım arada bir uğrak yerlerimden biri olacak; onu belleğimde bütünlediğim film Tiffaniy’de Kahvaltı çünkü. Çok severim bu filmi. Audrey Hepburn’a olan hayranlığım filmi hafızama istemsiz kazıma nedenlerinden biri olsa gerek. Bu filmde Audrey’in  canlandırdığı Holly karakterinin en büyük tutkusu sıkıldığında, karamsarlaştığında, soluklanmak istediğinde New York ta bulunan mücevherat mağazasının önünde dikilerek kahvesini içip çöreğini yemesi ve takıları izleyerek rahatlığın doyumuna ulaşması. Eserde adını buradan alıyor zaten, Holly nin mutluluk ritüeline bir gönderme var burada. Truman Capotte'un bu en ünlü eseri sinemaya uyarlanmış hali ile kitabından öne çıkarak ulusal film arşivi listesine girmiş ve döneminde epey ses getirmiştir. Filmde karakter oldukça çelişkili bir seyir sunuyor bize. Dışarıda havai, enerji dolu, sofistike bir imaj çizerken mutlu görünen Holly, yalnız kaldığında bir kabuk altında saklıyor özündeki mutsuzluklarını. Diğer karakter Varjak’ta tıpkı Holly gibi hayata tutunamayan bir mutsuzun Holly’nin gizemli davranışlarına ilgisini yönelttiği bir kaybeden adam. Kitapla nasıl bağdaştırdığıma gelirsek Russell’ın mutluluk eksenli algısını incelediğimizde anlaşılacak. Holly'nin ve Varjak'ın ilgiler edinen insanlar olduklarını unutmayıp bu kısma tekrar dönmeniz gerektiğini not düşmüş olayım. 

    ***Filmin konusu 1940 larda geçsede hafıza sarayımda bu kitapla ilgili çağrışımlar 1930’ları hüküm sürdürüyor. Mutlu olma sanatının yazıldığı tarihi yani. Dönemin modasına uygun giyinmem ve Bugatti Type 46 model arabanın geçmesi gibi. Bunun için hafıza sarayımın gücünü canlı tutmak adına dönemi de araştırma deliliğinden geri kalmadım. Çünkü gerçekten unutkanlık sorunu, zamanla yarışanlar ve hayatın kısa olduğunu bilenler için korkunç. Svetlana Aleksiyeviç okumakta olduğum son kitabında(Kadın yok savaşın yüzünde) - Hafıza köpek misali zamanın zincirine bağlı irade dışı ve kaprisli-diyordu. Gerçekten öyle. Hatırlamak onun da dediği gibi her şeyden önce yaratıcılık istiyor. Umarım yarattığım dünyamda yaratıcılığım diri kalır. Bu umuda tutunup Russell’a geçiyorum.

    (Spolier içerir.)

    NEDİR BU KİTAP?

    20.yy’ın önemli  filozoflarından Russell. Matematikçi olmasından mütevellit  mantık düzlemine oturttuğu kitabıyla mutsuzluğun ve mutluluğun nedenleri üzerine düşünceleri ve deneyimlerini  iki bölümde derlemiş bu kitapta. Çok iyi analizler var. Toplumsal ve bireysel psikolojik tahlillere de yer verdiği kimi kısımlar var ki size–alçakgönüllük erdemi ne menem bir şeymiş – dedirtebilir. Birden fazla altı çizilecek cümle yığınları olsa da, üzerimize mantıklıca savurduğu ruh doktorluğuna soyunsa da, bizlere modern insanın mutsuzluklarını sohbet havasında sıraladığı bu kitabında ressam edebiyatçı ve bilim adamları kıyaslamasındaki kimi düşüncelerine çok ta katılmadığımı söylemem gerek. (Kareli bölümde açıklayacağım)Russell’ın mutluluk- mutsuzluk tipolojisi mutlaka görülmeli. Beyninde fikirlerin buluşma-teğet geçme-çatışma üçgenini görmek adına bu 184 sayfalık kitap sıcak kahve eşliğinde  gereklilikle okunmalı. -Kişiye göre değişmekle birlikte -kişisel gelişim kitabı diye sarılacak türden, hayatınızın en kötü rotasından sizi çıkaracak, kötü yaşantılarınız üzerine ‘umutla barış’ bayrağını sallayan bir kitap olmadığı konusunda da fikrimi şuraya not düşeyim o halde.. 

    RUSSELL NE DİYOR?

    Diyor ki Russell:”İnsanların çoğu, bir zindanda mutlu olmayacak yaratılıştadır; bizi içimize gömen duygularsa zindanların en kötüsünü oluşturur”.Bunu açalım; çocukluğumuzda edinilerek yetişkinliğe dek uzanan hatalı ahlak kuralları, hatalı dünya görüşleri ve yanlış yaşama alışkanlıkları bizlerin mutlu olmak için gereksinimlerini ortadan kaldırıyor. Hevesimizi kaçırıyor.  Böyle süre giden bir yaşamda hayalimizdeki kendimizle kendimiz hakkındaki var olan gerçeğimiz çatışma içerisine giriyor ve mutsuzlaşıyoruz. Çoğumuzun hayalindeki biz’i’ ile var olan biz’i paralel ilerlemiyor.Çok sıradan bir örnek vereyim; büyüklere saygıyla yetişen bir toplumun fertleriyiz. Şehir içi otobüste 17,18’lerinde bir gencin yaşlı bir adama yer vermemesi dışarıdan nasıl algılanırdı tahmin etmek zor değil. Peki bu çocuğun kendini yargılama biçimi nasıldır? Çocukluğundaki büyüklere saygı imajını her ne kadar ergenlikle unuttuğunu söylese, dahası kendisini ve çevresini buna inandırsa da aslında bilinçaltında hala duran o kurallar hiyerarşisi hayalindeki kendisiyle, yaşlıya  yer vermediği anda ki gerçeği arasında çatışmanın küçük bir yapboz parçasını oluşturuyor. Yada daha masum düşünelim. Varsayalım ki bu genç o gün ameliyat dikişlerinin acısından yaşlı adama yer vermeme hakkını kendinde gördü. Böyle bir savunmanın vicdan yükünü hafiflettiğini düşünsek te çocukluğundan itibaren yetiştirilme tarzı ve toplumun kültürel etkenleri onun bu girişimini kendine dönük’ kimi zaman kendinin de farkında olmadığı’ bir bilinçaltı eziyetiyle hayalindeki gençle o anki davranan genç arasında yol ayrımına neden oluyor. Bu çatışma biçimi zamanla farklı farklı durumlarda ve olaylarda çeşitlenerek mütemadiyen tekrar ediyor ve büyük yapboz parçasının ortaya çıkardığı sonuç 'Mutsuzluk' oluyor. Russel mutsuzluk ve mutluluk terminolojisinin deneyimlediği her parçasını ince analizlerle o an beyninizin kıyısından geçen sorulara da teker teker cevap veren bir akıllılıkla açıklıyor. (Bu çatışmalarla nasıl baş ettiğine de değinmiş kitabında) Kısacası yetiştirilme tarzımızla birlikte, beynimize kaydolmuş her türlü hatalı obsesyonlar bizim mutsuzluk sebeplerimiz. Ancak çeşitli olumsuzlukların tekrarlamasından ziyade, kendimizi dinlememizi problem olarak görüyor Russell. Çünkü biliyoruz ki kimse mükemmel yetişmiyor. Hepimizin hatalı kayıtları, dünya görüşleri, yanlış kodlamaları var. Ama kendimize dönmenin bizi zehirleyen bir doğası var. Çünkü yaratılışımız dışarıya dönük, ne kadar çok ilgi bulunursa o kadar mutlu olunacağını da söylüyor Russell. Ergenlik döneminde yaşamaktan nefret edip kendisini sürekli intiharın eşinde bulmasını biraz daha matematik öğrenmek istemesine borçlu olduğunu savunuyor. İçimizde süren savaşı dinlememek adına mutlaka yönümüzü dışarıya çevirmeliyiz. Dış dünyaya yönelmemiz mutlu olmak için en temel mekanizmayı harekete geçiriyor;  ilgi gereksinimini… “Kırda bir yürüyüş sırasında rastladığınız dikkatinizi çekebilecek değişik şeyleri bir düşünün. Kimi kuşlara ilgi duyar, kimi bitkilere, kimi yeryüzüne, kimi ekinlere... Bunlardan herhangi birisi ilginizi çekiyorsa, o şey ilgiye değerdir ve bunlardan birine karşı ilgi duyan kimse, duymayana göre dünyaya daha iyi uyum göstermiş demektir.s:122” diyor mesela. Geçenlerde bir arkadaş pencere dışında gördüğü bir kuşu birkaç gündür incelediği hakkında yorum yapınca aklıma direk bu bölüm gelmişti. Çevrenizde bu tür insanlar varsa onlar dışa dönük yaratılışlarına daha uyumlu davranış sergileyen bireyler Russell'a göre. Bunun haricinde “Mutluluk isteyen, hayattaki temel ilgilerine ek olarak birçok yedek ilgilere de sahip olmalıdır.”s:169 diyor. Zihnini başka şeylere yöneltmeyenin ve endişelerinin kendisini kıskıvrak sarmasına engel olmayanın davranışı doğru değildir, çünkü harekete geçme saati çaldığı zaman güçlüklerin üstesinden gelebilecek biçimde hazırlanmamaktadır.”S:168)

    Mutluluk algısı kısaca böyle.  Gelelim katılmadığım noktalara.

    ###Russell yükseköğrenim bireyleri arasında en mutlu olanın bilim adamları olduğunu savunuyor. Ressamlar ve edebiyatçıların içe döndükleri için mutsuz olmayı zorunlu bulduklarına değinmiş. Bilim insanları halk tarafından önemli işler yaptıkları için bir sanatçıdan daha şanslılar. Ressamlar veya edebiyatçılar eserleri halk tarafından anlaşılmadığı zaman o eserin kötü olduğuyla değerlendirildiklerinden bilim insanlarına göre daha mutsuzlar. O nedenle bir Einstein saygı görüyor bazı ressamlarsa tavan arasında soğuktan titreyip yalnızlıkta ölümle yarışan hayatlara sahip olarak popülarite ediniyor. Ben buna çok ta katılmıyorum. Sanatçılarda pekala mutlu olabilir. Neye göre sanat eseri ürettiğine bağlı bu. Bir sanatçının üretmeden önce depolamak zorunda olduğu acılar olduğu doğru, bunun için hem içe hem dışa dönme gerekliliği var. Ama daha çok içe dönüyor Russell'ın düşündüğü gibi. Bunu ticari kaygıyla yapıyorsa Russell’a hemfikir olabilirim. Ticari kaygı acıyla beslenen sanatçının doğasına ters bir ikilem yaratıyor. Şimdi her sanatçı toplum beğensin diye eser ürettiğini düşünenler çıkabilir. Birileri görmeyecekse neden üretsin ki klişesini yapıştıranlar çılabiliyor. Ancak kendi dünyasında acıdan beslenip bunu o küçük dünyasına döken ve çekirdeğinde mutlu sanatçılarda vardır pekala. Sanatçı eseri beğenilmese bile ticari kaygıdan uzaksa, yalnızca kendisi için, varoluşuna uyumlu acı birikintilerini harmanlanmış fikirleriyle bir araya getiriyorsa, estetik coşkuyla sahalarına taşıdığı bu üretimi görmek, kimse anlamasa bile kendisinin anladığı bir şeyin varlığını bilmek herkesten daha mutlu yapmaz mı onu? Ona özel ona ait. Sanatçı yalnızca toplum için üretir tartışmaları geride kaldı artık. Mutsuzluktan kıvanç duyan bir mutluluk var burada evet, Byron mutsuzluğu olarak tanımlıyor bunu Russell. Ancak bu bir süreç işi.’Acı çekmeyen ruh sanat eseri üretemez ki?'  Sanatçının sancılı süreç sonunda çıkardığı eser sıkıntılarını alıp götüren bir deniz olabilir yalnızca. Bu denizde olmak için yüzlerce yağmur damlasının beynini ve yüreğini istila etmesine kapı aralamak mutsuzluk değil ancak mutluluğun hakikatı ve cesareti olur bence. Çünkü bazen mutlu olmak için mutsuzluğun besin kaynağı olması gerekir diye düşünüyorum. Şimdi girişin başına dönersek Russell bana savlarını anlattığında ona bu açıklamamı yaptım. Bundan sonrası keyif veren diyalektiklerle geçti. Sıkmadan ikisine yer verip geri çekileyim o halde. Gerisi kitabı okumak isteyenlerce sürdürülsün. 

    -Russell: Adına Byron mutsuzluğu denilen (bilgili olmak mutsuzluk,cahillik mutluluk)herkes adına sancı çektiğini söyleyen birinin mutsuzluğu onlara göre saygıyı hak ediyor ancak mutlu değiller sanatçılarda değil. Sanatçı da acısından kıvanç duyuyor tıpkı onun gibi. Onlarda Byron mutsuzu. Ne demiştim sana “İnsanların çoğu, bir zindanda mutlu olmayacak yaratılıştadır; bizi içimize gömen duygularsa zindanların en kötüsünü oluşturur”. Sanatçı içine döndüğü için hep zindanda kalmaya mahkum olacak. 

    -Ben: Sanatçı ve Byron mutsuzlarını ayıran fark sanatçılardaki mutsuzluk malzemelerinin mutluluk yolunda döşenmiş sıradan taşlar olması. Bazılarının korkuyla yüzleştiği acılar sanatçılar için sıradan olduğu kadar ilk günkü kadar taze aslında. Ama sonunda üreten birey mutluluğun en doyumlu haline bürünmüyor mu? Sen içe dönme zehirlenirsin diyorsun ama içe dönmenin cazibesinin aynı zamanda dışa dönenlerin malzemesi olduğunu unutmuyor musun Russell? Bu senin önerdiğin kendinize ek ilgiler bulan hayatını bunlarla çeşitlendiren insandan çok daha haz verici bir mutluluk değil mi?Bir de işin şu boyutu var ki ressamlar ve edebiyatçılar iyi ki mutsuz olmuş dedirtiyor insana, yoksa bu kadar güzel eserler hayatımızdaki ilgileri artırmanın bir seçeneği olamayacaktı. Bak senin mutlu olma sanatını bile Tiffany de Kahvaltı filmiyle özdeşleştirme nedenim bu eserin güzelliği :) İçe dönmeyen adam böyle eser bırakabilir mi? 
  • Dün görüşemedik. İki yüzyıl görüşememişiz gibi geldi ve üç yüzyıllık göresim geldi seni... -


    Cemal Süreya
  • 400 syf.
    ·11 günde·9/10
    Bernhard bu eserinde yine ciddi konulara değinmiş. Aslında onda ben şahsen sürekli bir eleştiri havası seziyorum. Daha doğrusu sorgulayıcı bir eleştiri. Bir şeyi yapıyorsak bunu neden yapıyoruz ve neden yapalım ki? Yüzlerce yıldır doğru kabul edilip süregelmiş şeylere bile Bernhard okuduktan sonra en büyük kuşku ile bakar hale geliyorsunuz. Ama aslında onun değindiği konular, salt doğru olarak kabul edilen tabuları yıkan konuların yanında modernleşmenin (ya da yanlış modernleşmenin?) getirmiş olduğu yanılgıların korkusuzca imhasıdır ve yok edilmesidir. Belki de bu yanılgılar bu kadar sert bir dili hak ediyorlar diye düşündüm kitap boyunca. Çünkü bazı yerlerde gerçekten çok sert eleştiriler vardı, ama bir yandan da dedim ki kendi kendime, modern yanılgılar bu sertliği hak ediyor, sonuna kadar.

    Eser genel olarak ailesinin ölüm haberini alan bir öğretmenin bu süreçte yaşadığı zihinsel değişimleri anlatıyor. Bir düşünsel süreç hayatı kaplar. Bu açıdan nadir yazarlar bu temada başarıya ulaşabilir. Demek istediğim Bernhard gibi yazarların bu türden bir eseri aynı türün klişeleşmiş eserleri gibi yazmamaları. Bir adamın düşünsel yolculuğuna konuk olmak, kendisini bir sonuca ulaştıramamasına şahit olmak, bunalımlarını görmek, işte bunlar gerçek hayatta bir düşün insanının zihinsel sürecini bizlere aralayan şeylerdir. Ve bu zihinsel süreç de asla tamamlanmaz, eserin sonuna gelinir ama düşünsel süreç hala devam ediyordur. Tabiri caizse yazar içinize fikir tohumları salmıştır ve dünyaya karşı bakış açınızı değiştirmiştir. Böylelikle bazı eserler insanın ömrü boyunca devam eder. Çünkü insan o bazı eserlerden almış olduğu düşünceleri ve düşünce filtrelerini yaşamı boyunca taşır. Bu da eserin, kitabın dışına, gerçek yaşama taşmasına neden olur. İşte bunu başaran nadir yazarlardan biridir bana göre Bernhard.

    Öncelikle şundan bahsetmeliyim ki eserde bireysel olarak bir toplumsal baş kaldırmadan yola çıkarak karakterimizin zihinsel değişimlerine şahit oluyoruz. Bir insanın zihinsel gelişimine ve değişimine şahit olmak bizleri bu eserde bazı yerlerde hem şaşırtıyor hem de gerçekleri bu kadar yalın halde görmek tüylerimizi de diken diken ediyor. Karakterimiz gerçek hayatın mantıksızlıklarını gayet açıkça görebilen biri. Bu açıklık bizi şaşırtıyor kimi zaman kitabı okurken. Bazı gerçekleri elbette ki birden fazla insan da fark edebilir. Fark edebilme yeteneği de elbette ki önemlidir ama açıkça dile getirme yetisi olmadan farkında olabilmek bir işe yarar mı? Ya da farkında olmak da sadece bir oyunculuktur belki de? Farkındaymış gibi yapma oyunculuğu.

    İnsanların sergilediği hayatsal manada olan oyunculuk sanatından bahsediyor kahramanımız. Tiyatral bir oyunculuk değil bu. İnsanların kendilerini tamamen verdikleri, belki de farkında olmadan oynadıkları bir oyun. Bu oyunculuk sanatını üstün bir şekilde sergileyen insanlara olan iğrenmesini dile getiriyor. Mesela müzik dinleyip müzikten anlıyormuş gibi davrananlar, hayatı boyunca kütüphaneye gitmeyip kitap okuyormuş gibi yapanlar ve en beteri, saygın ve entelektüel görünmek amacıyla bilgili taklidi yapanlar. Aslında bu oyunculuklara da ihtiyacı oluyor bir süre sonra bu oyuncu insanların. Çünkü rezilliklerini gizleyebilecekleri tek yöntem bu oyunculuk oluyor. Üst düzey hayatsal manada bir oyunculuk! Bu oyunculuğu farkında olmadan sergileyenler bu durumun dramatik oyuncuları, ki bunlar aslında oyuncu bile değil dublörlerdir yapılması gerekenleri yaparlar, bir de her şeyin farkında olan asıl oyuncular vardır onlar da en tehlikeli olanlardır, çünkü bu tür insanlarda da diğerlerini bir küçük görme ihtiyacı vardır. İnsan küçük göremediği insandan nefret eder. Bu yüzden bunların karşısında duran doğru sözlülere en büyük nefret söylemlerinde bulunurlar, tabii haliyle dublörler de bunun aynını taklit eder.

    Hayatımıza ne yazık ki bazı basamaklar konulmuş. 'Önceden belirlenmiş' basamaklar. Bu basamakları çıkmadan yukarıya tırmanan insanları, toplum her zaman dışlamıştır. Çünkü topluma göre bu 'hazır' basamakları (tıpkı hazır su, hazır çorba gibi) kullanmayanlar ahmaklardır. İşte Bernhard olabildiğince bu basamakların, eserde görünmüş olanlarının hepsine saldırıyor. Onları 'yok ediyor'. Benim en sevdiğim kısım diploma kavramı ile ilgili olan kısımdı. Gerçekten olağanüstü bir tespit ve muhteşem bir dile getiriş. Biz insanlar modern dünyada diploma ve diploma benzeri onlarca değersiz belge içinde sıkışıp kalmış durumdayız. Diploma aslında sadece bir formalite olarak kalmalıydı. Ama biz insanlar, eserde de bahsedildiği üzere artık diplomalar için yaşar hale geldik. Diploma uğrunda öğrenilen bilgilerin kendi başına hiçbir önemi yok artık, hele eğer ucunda 'yüksek notlar' alıp diplomayı sağ salim kazanabilmek varsa. Diploma kavramı modern çağda bilgiyi değersizleştirmiştir. İnsanlar bir diploma alıncaya kadar çalışıyorlar, bilgi ediniyorlar, ki bu bilgileri de diplomayı alırlarsa eğer unutuyorlar, sonra da kendilerini tamamen bırakıyorlar. Yani insanlar kendilerini ancak diploma alacak kadar bilgisel olarak ileri götürüyorlar, daha da ilerisine gitmeyi mantıksız buluyorlar. Bu diploma kavramını öyle benimsemişiz ki hayatta, onu artık bir doruk noktası olarak görüyoruz. Hayatsal manada bilgi edinmenin hiç kimseye faydası yok artık, eğer işin ucunda diploma yoksa. Sosyolojiyi ya da jeolojiyi çok seven ama diploma kazandıran bir yöntem dışında bunu seven bilgi birikimi sağlayan insan topluma göre en büyük ahmakdır, çünkü bunu bir diploma uğruna yapmıyordur.

    İşte günümüzdeki insanın içini karartan bu türden bir bilgi kısıtlamasının eleştirisini bolca yapmış Bernhard. Bu bağlamda, insanın bilgili taklidi yapanının gerçekten de en tehlikeli oyuncu tipi olduğunu anlatmakla kalmıyor bilgi gibi evrensel olan, son derece kısıtlanamaz bir kavramı diploma gibi komik kağıt parçalarına sığdırmaya çalışan zihniyeti de yerden yere vuruyor. İşin sarsıcı gerçeği, aslında bu gibi dehşet vermesi gereken bazı modern zaman manzaraları karşısında insanların her zaman her şey doğalmış gibi davranmaları olduğunu belirtiyor. Onca dehşet verici şey varken insanların gerçekten de her şeyi doğal görmeleri bile bir dehşet veriyor. Zaten asıl dehşet de bu değil midir, dehşet duyulması gereken bir şeyde birinin dehşet duymadığını görmek. İnsanlara bu aslında dehşet verici olan düzenbazlıklar öylesine benimsetilmiş ki dehşeti doğal olarak görmeye başlamışlar.

    Eserden şu örneği vermek daha doğru olacaktır zannımca. Eğer tanıdığımız bir kişi ölmüşse onun arkasından kötü konuşmamak gerektiğini düşünüyoruz, neden? Bir kişinin ölmesi hayatın somutluğu kadar somut bir durumsa, neden ölen bir kişinin ardından olduğundan daha iyi biriymiş gibi konuşmaya çalışıyoruz? 19.-20. yüzyılda öldükten sonra bir düşünce insanı olarak en iyi şekilde anılmak isteseydiniz yapmanız gereken tek şey bir soylu olmanız olurdu. Çünkü karakterimizin ölen ailesinin de bir soylu aile olması, aslında köylü diyerek dışladıkları insanlardan daha beter bir durumda olmalarını kapatan bir durum. İşte bu adeta 'şık bir perde' görevi gören soyluluk kavramı da çokca irdelenmiş durumda eserde. Bir insanın ölümü, o insanı iyileştiremez, kötüleştiremeyeceği gibi. O yüzden ölen bir insanı olduğundan daha iyiymiş gibi göstermeye çalışmak da bir sahtekarlıktır. Bunun bize yakın olan bir insanı kaybettiğimizde onun anılarına zarar vermeme çabası olarak anlatıyor Bernhard. Ama bu zarar vermeme esasında ona asıl zarar verme olacaktır. Çünkü bir kişiyi olduğundan daha değişik bir şekilde göstermek en büyük düzenbazlıktır. Ayrıca insan suçsuz bir varlık da değildir, her insan iğrenç hatalar yapar ve bu gizlenmemelidir. Sonuçta ölen varlık bir insandır, daha üst düzey bir varlık değildir.

    Toplumsal eleştiriden ayrı olarak bazı felsefi konulara da değinilmiş. Mesela bir bölümde kahramanımız bir filozofu ne kadar çok anlamaya çabalarsa o kadar çok o filozoftan ve onun düşüncelerinden uzaklaştığını hissettiğini belirtiyor. Bu açıdan bana göre felsefenin ne kadar geniş bir kavram olduğuna dikkat çekilmiş. İçinde kolayca kaybolunulabilecek sınırsız bir kavram. Siz bir filozofun derinine inmeye çalıştıkça, her şeyi temelde göremezsiniz. Çünkü temele inme kavramı bana göre felsefede imkansızdır. Çünkü her zaman başka bir kapıya varırsınız. Bir filozofun yalnızca bir düşüncesinin bile temeline inmeye çalıştığınızda karşınıza bambaşka bir kavram çıkar, uzun çabalar sonrasında söz konusu filozofun o düşüncesinin aslında o bambaşka olan kavramın ufacık bir yerinden çıkmış olduğunu görürsünüz. Bu ufacık bir yer de sizi başka kavram ve düşünce akımlarına sürükler. Ki bu sürüklenme sırasında en az alakalı olan akımlara fikirlere bile uğramış olursunuz, çünkü bazı filozofların düşünceleri gerçekten de bu en az alakalı fikir ve akımlardan ortaya çıkmıştır. Bu şekilde sonu gelmeyen bir kapı içinde kapılardır, bir filozofun derinine inmek. İşin zorlayıcı kısmı üstte de tıpkı bahsettiğimiz gibi, bir kapıdan sonra sadece tek bir kapının da gelmemesi durumudur. Bir kapıyı geçersiniz karşınıza bir anda yüzlerce kapı çıkar. Ve bu kapılardan geçtikçe asıl bulmak istediğiniz şeyden ne kadar uzaklaşmış olduğunuzu fark edersiniz. Önemli olan o ilk bulunmak istenilen şey ile kendinizi neredeyse kaybedecek olduğunuz yerdeki bağı koruyabilmektir. Tıpkı geçmiş zamanlarda piramitleri keşfetmeye çalışan gezginlerin kullandığı bir teknik gibi; kendilerine çok uzunca bir ipin ucunu bağlayıp o şekilde piramitin içine girmeleri gibi. Bu ip sayesinde o kaybolmamış olma düşüncesi de zaten zihninizde durağan bir halde olacaktır, ki önemli olan şey de budur aslında.

    Ayrıca bir filozofu anlamanın etkili bir yöntemi de ona karşı gelmektir diyor kahramanımız. Dürüstçe bir tartışma sayesinde bazı anlaşılmayan şeyler anlaşılabilir. Anlaşılmak istenen filozofa yaklaşırken yapılan en büyük hata da bu belki de, filozofa karşıt olmaktan korkmak. Mesela koskoca bilmem hangi filozof, ben ona nasıl karşı geleceğim ki diye düşünen biri filozofları gerçek anlamda anlayamaz. Bize çelişki olarak gelen en ufak şeyde bile filozofa karşı gelmeliyiz ki, ona farklı açılardan da bakabilelim. Bu yüzden tarafsız olmak da yeterli değildir aslında. Değişken olarak hem taraflı hem de tarafsız olabilmektir mühim olan. Zaten Bernhard'ın dile getirdiği şey de bu eserde. Herkesin iyi gördüğü bir şeyi biz kötü olarak görüyor isek bunu kötü olarak gördüğümüzü saklamamalıyız mesela. Örneğin büyük bir filozofa yanlış diyebilmeliyiz ki o büyük filozofu anlayabilelim.

    Bernhard bu eserinde bazı yerlerde temsili öğeler de kullanmış. Ailelerindeki bahçıvan ve avcılarla. Karakterimiz küçüklüğünden bu yana avcıları hiç sevmemiş olan bu yüzden hep bahçıvanlarla büyümüş birisi. Sorun şu ki ailesinde avcılık çok büyük bir şey olarak görülüyor. Zaten ailesine birçok konuda karşı gelmiş olan karakterimiz avcıları sevme konusunda da onlara karşı geliyor. Avcıları diktatörlere benzetiyor. Diktatörlerin de av hırsları yüzünden kendi halklarını bile avlayabileceğinin altını çiziyor. Diktatörleri de diktatör yapan şey doymak bilmeyen av hırslarını tatmin edememeleridir bir nevi. Tıpkı avcılığın da bazı normal insanlarda bağımlılık halini alması gibi. Şu da var ki, Nazi egemenliği altındaki köy ve taşralarda da hep avcıların sözü geçiyordu. Bu da bir gerçek. Bu gerçek göz önüne alınarak kullanılmış temsili öğeler hikayenin gidişatına gerçekten çok güzel bir şekilde uymuş.

    Fotoğraf kavramının da insan hayatına yapmış olduğu büyük değişikliği dile getirmeden edemiyor. Bazı insanların bazı fotoğraflara sıkışıp kalmış olduklarından bahsediyor mesela. Sadece fotoğraflarından tanımış olduğumuz tarihi bir şahsiyeti, fotoğrafları ilk gördüğümüz andan itibaren, fotoğraftaki hallerinden farklı olarak hayal edebilmek ve düşünebilmek aşırı derecede zorlaşır. Mesela çok güzel bir örnek veriyor kahramanımız. Kendisinin Einstein'ı dilini çıkarmış olmadan hayal edemediğini söylüyor. Bu çok yerinde bir insan zihnine işlenmesi örneğidir. Ünlü fotoğrafları olan insanlar aslında bir nevi görüntüsel ve biçimsel olarak bizler için o fotoğrafın içine sıkışmışlardır. Onları başka türlü düşünebilmek için ya onların olduğu bir görüntüyü izlememiz gerekir ya da onları gerçek yaşamda görmemiz gerekir. Çok eski tarihi şahsiyetlerin hepsi de fotoğraflarda biçimsel olarak sıkışıp kaldılar. En azından düşünsel olarak zihnimizde yaşatabiliyoruz onları. Elbette ki biçimsellik yeri geldiğinde hiçbir şeydir. Ama en azından Descartes'ın nasıl yazı yazdığını ya da Kopernik'in nasıl düşündüğünü biçimsel olarak görmek isterdim.

    Karakterimiz düşünüş biçimiyle kendi varoluşunu kendi ülkesinin insanı olan Avusturya insanına özgü düşünme biçiminden bir kaçış olarak görür. Bu da bir yok oluştur ona göre. Yok oluş temelden değişmedir, mesela bir insanı Avusturya vatandaşı yapan her şeyden kendini yok etmesidir. Kendini bir dünya vatandaşı ilan edebilmesidir. Tüm düşünce dünyasını yok edebilmelidir. Çünkü asıl tarafsız düşünce böyle olmalıdır. Mesela gençliğinde çokca Marx okuyan biri eğer şimdi komünist ise, tarafsız düşünebilmek için zihninden bunları bile yok etmelidir. İnsanın kendini düşünsel olarak baştan yaratabilmesi için ilk başta gerekli olan tek şey kitaba da ismini vermiş olan bu 'yok etme'dir. Bir parçalanmadır. Ama kendisi de belirttiği üzere en büyük çelişkiye de burada düşüyor. Bu, insanlarla işim olmaz demek onları yok etmek anlamına gelmemeli diyor. Ama yine kendisinin dediğine göre uzun zamandır böyle davranmıştır kendisi. Doğru olan insan zihnini yeniden şekillendirmeye çalışırken zihnindeki saçma düşüncelerin kaynağı olan insanları aşağılamadan direkt olarak yok etmektir buna göre, aşağılama denilen şey istenmeyen bir insanla halen daha gereksizce uğraşmadır. Bu, onu yok etme (zihinsel olarak) sürecini geciktirmekten başka bir işe yaramaz. İşte bu gecikme hatasının içine ne kadar çok düşmüş olduğunu eserin sonlarına doğru anlıyor kahramanımız. Biz de onunla birlikte çelişkiye düşüyor onunla birlikte ikilemde kalıyoruz. Kendi yok oluşumuzu başkalarına suçlamalar atarak, onları aşağılayarak mı gizlemeye çalışırız peki? Başka bir deyişle kendi yok oluşumuz için onların da mı yok edilmesi gerek? İşte bu zihinsel yok oluş gerçekleşiyor mu, eğer öyleyse bu nasıl oluyor orası da biz okurlara kalıyor. Bir fikir salıyor Bernhard beynimize, düşünmeye başlıyoruz gerçek yok etme nedir, gerçekten mümkün olabilir mi bu, kitaptaki karakter bunu başardı mı, ama başarmış olsaydı bunu şunu demezdi gibi düşünce akışlarıyla beynimiz sürekli çalışmaya başlıyor bir anda. Sanırım şu anda içinde bulunduğum durum bu.

    Son olarak kahramanımız kendini bir abartma sanatçısı olarak görüyor. Her şeyi abartabilme yeteneği hayatı bir karşılama yöntemi olarak görülebilir. Tıpkı diğer hayatı karşılama, yaşanabilir kılma metodları gibi. Buna göre abartmak varoluşun bir tür atlatılışının sanatıdır. Başka bir deyişle varoluşa dayanabilme yöntemidir bu. Çünkü biz insanlarda olağanüstü bir abartabilme yeteneği vardır. Fantastik edebiyat da böylelikle ortaya çıkmamış mıdır? Realitenin abartılması ile. Bir şeyi abarttığımızda çoğu kez abartılan asıl şeye dikkat etmeyi bırakıp, abartılarak oluşmuş olan yeni şeye dikkat kesiliriz. Ve asıl şeyin dehşetini tam olarak yaşamış olmayız böylece. Tam da bu noktadan sonra Bernhard biz okurları neye uğradığına şaşırtıyor. Çünkü bu abartma üzerine olan düşünceler kahramanımızın zihninde kitabın sonlarına doğru ortaya belirmeye başlıyor. Ve kitapta o zamana dek anlatılmış olan şeylerin gerçek mi yoksa abartı mı olduğunu sorgulamaya başlıyoruz. Düşünün, sizi sorgulamaya iten metnin kendisi bile gerçeklik algısını kaybeder hale geliyor. İşte Bernhard farkı bu; insanı sarsıyor. Ayrıca abartma sanatının her şeyi abartmamaktan da çıktığı görülmüştür sıkça. Bundan da bahsediliyor. Hiçbir şeyi abartmamanın kendisi de abartı olmaz mı? Ama bu, kişinin gerçeği abartı olarak kabul ettiği değişken sınıra göre farklılık gösterebilir. Bu açıdan eserde anlatılan şeylerin gerçek mi abartı mı olduğunun bilinememesi bile zihnimizi meşgul edecek onlarca şeyden bir tanesi.

    Kim bilir, belki de kahramanımızın kendini bir abartı sanatçısı olarak görmesi de bir abartıdır, hatta her şeyi abarttığını düşünmesi de? Eseri gerçek ya da abartı olarak göremememizi sağlayan ikilemin kendisinin bile abartı olup olmadığını okurlar olarak bilmiyoruz. Ama şahsen şunun abartı olmadığına eminim ki, Bernhard gerçekten çok büyük bir yazar. Abarttım mı?
  • Yazar: https://1000kitap.com/lwoH
    Hikaye Adı : Kaybedilmiş Savaş
    Link: #30249707

    Yalnızlığın eli kapı kolunu tutar olsaydı ona kapıyı kendi elleriyle açar mıydı? Hayır, yalnızlık tüm işlerini başkalarına yaptırmayı beceren, karşı koymayı her an istediğiniz ama buna asla cesaret edemediğiniz, doğuştan dominant ve alçak kimseler gibi kapıyı ona açtırmıştı. Yalnızlığın en büyük dostu da sessizlik. Yine de ondan kurtulması bir nebze daha kolay. Yani en azından şu büyük ve ince ekranlı televizyonlarınız veya hoparlörü olan herhangi bir aletiniz varsa elektriğiniz olduğu sürece sessizliği kafanıza takmanıza gerek yok. İnsanlar yalnızlıklarının yerine de böyle cansız çözümler üretiyor ama bu çözümler içinde bir yerlerin daha karanlık ve daha yalnız hissetmesine sebep oluyor. Siyah bir boyanın içine hangi renkleri karıştırırsanız karıştırın sonunda kararacaklardır. Siyahtan kurtulmanın tek yolu onu ortadan kaldırmak. Ama fizik size der ki var olan bir şeyi yok edemezsin. Asla kazanamayacağınız bir düşmana karşı savaşırken, bana da söyler misiniz yüreğinizi alevlendiren bu umudu hala neden taşıyorsunuz göğüslerinizde?

    Koridorun havasına kazınmış bu düşünceler burada içine çektiği her nefeste beynine bunları düşünmek üzere emir veren bir nefes-hafıza tekniğiyle iletilenmişti. Evine her girişinde bunlara tekrar ve tekrar maruz kalan Enola, ormanından zor kullanılarak Kroy Wen’e getirilmiş bir gorilin medeniyetten haberdar olduğu kadar başına gelenlerden haberdardı. Bu kadar sefil durumda olan bir tek o sanıyorsanız veya sandıysanız aynı sefil durumda olduğunuzu söylemem belki sizler ile Enola arasında bir duygudaşlık kurmanıza sebep olur. Enola, bir yetim olmasına rağmen kendine ait bir özel adı vardı. Bu ismi o seçmemiş ve ne anlama geldiği hakkında hiçbir fikri yoktu. Ve bazı şeylerin anlam kazanması için durup baktığınız yeri değiştirmek gerektiğini bilmediği için adının ne anlama geldiğini öğrenmesi epey bir zaman alacaktı. Yine de özel bir ismi olması Enola’yı özel kılmıyordu. Otuz üç katlı beton blokların kırk iki metrekarelik kapsüllerinde Dünya Hükumetinin belirlediği on iki farklı alternatif temadan biriyle döşeli evinde kendini özel hissetmiyordu. Her sabah işe giderken ve akşamları eve gelirken bu gri binalardan dışarı attığı ilk adımında üzerine çıktığı yürüyen bant ona kendini birazdan seri numarası vurulacak bir ambalajlı yer fıstığı gibi hissettiriyordu. Ve hemen ardından hareketsiz bir şekilde onu takip eden diğer yürüyen cenazelerle arasındaki tek fark belki onların ekstra tuzlu fıstıklar olmasıydı. Dünya Hükumeti vatandaşlarını kendi belirlediği kişilerle evlendiriyor, çocukları dünyanın ihtiyacı olan belirli iş alanları için eğitiyor, çocuklar belirlenen iş alanlarında çalışacak kadar büyüdüklerinde ailelerinden en az on beş eyalet öteye Enola’nın şu an salonunda oturduğu evlere yerleştiriliyorlardı. Senede sadece yedi gün izin yapabilen vatandaşlar var olan en hızlı ulaşım aracı enordlarla bile yedi günde on dört eyalet yolu gidip gelebilirler. Bu nedenle hiçbir vatandaş kariyerine başladıktan sonra ailesini iletişim araçları dışında görüp konuşamıyordu. Enola’nın en azından böyle bir derdi yoktu çünkü daha önce söylediğim gibi kendisi bir yetimdi.
    Annesi veya babası kariyeri değil hayatı başladığı gün onu yalnız bırakmıştılar. Aslında böyle bir olayın olma olasılığının imkânsıza yakınlığını bilse Enola’nın küçük dili içeri kaçardı. Ama Dünya Hükumeti vatandaşlarını sistemin işleyişine kafa yormayacak şekilde zihinsel ve fiziksel her açıdan manipüle ediyordu. Ve Enola bu küçük cahilliğiyle salonunda oturmuş insanların birbirlerini roastladığı yani onları var eden her türlü özelliklerini edepsizliğin uç noktasında birbirine sataşarak dillendirdikleri akşam kuşağı programlarını izliyordu.

    İnsanlık bundan dört yüzyıl önce 1851 yılında Jean Bernard Léon Foucault’un deneyi ile ilk defa somut olarak Dünya’nın döndüğünü gözlemlemişti. Ufak bir hava dalgası bile Foucault Sarkacının hareketini ve bırakacağı izi değiştirebilir ama bu dünyanın hala döndüğü gerçeğini değiştirmez. Enola’nın varlığı tüm kapıları açık bırakmış, rüzgarı olduğu gibi içeri almıştı ve sarkaç hiç hesaplanmadığı izler bırakmak üzereydi. Evet, dünya hala dönüyordu ama hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. En azından Enola İçin.

    Dünya Hükümeti kurulduğu ilk zamanlarda evlerin kapılarına ziller yapmıştı ama daha sonra yapılan binalarda buna gerek duymamıştı. Çünkü yürüttükleri ekonomik, kapital ve kariyer odaklı sistemler ve evlere yerleştirdikleri kendi manipülatör ileti vericileri insanları birbirlerinden koparmış bunun yerine yapay, cansız ilişkiler ve yalnızlıklara bağlamıştı. Bunun sebebi de var olan düzeni korumaktı elbette. İnsanlar güdülmesi gereken koyunlar haline getirilmeliydi. Kendi başına sınırları aşan biri tehlikeli gerçekleri öğrenebilir ve Dünya hükümetinin kusursuz işleyen çarkına çomak sokmak isteyebilirdi. Ama insanlar kendi kapsüllerine hapsedilir, ruhlarına melankoli işlenir, kronik hal alan depresyonlara sokulur ve yüreklerinden umutları sökülüp alınırsa başkaldırmaları imkânsız bir hale geliyordu. Dünya Hükümetinin ilk psikoloji bakanı olan S’dlanodCm ruhlarını ateşleyen her şey insanlardan sökülüp alındığında toplu intihar eylemlerinin önüne geçmek ve insanları umutsuz bir şekilde de olsa canlı tutmak için bir serum geliştirmişti. Serum kusursuz çalışıyor ve vatandaşların devlet tarafından desteklenen yiyeceklerine karıştırılıyordu. Zaten başka bir şekilde yemek yemeniz mümkün değildi. Her şeyiniz Dünya Hükümetince karşılanıyordu. Serumun tek kusuru aşırı tüketimde obeziteye sebep olmasıydı. Ama Dünya Hükümeti ilk yüzyılını devirdiğinde teknoloji o kadar gelişmişti ki bir insanın ölmek için Dünya Hükümetinden izin alması gerekirdi. Zaten Dünya Hükümetinin amacı da buydu insanları yaşatmak. Eski Dünyanın klasik eser yazarlarından biri bugün hayatta olsa yaşamakla özgür olmanın aynı şey olmadığını yazardı. Ama hiçbiri yaşamıyordu ve ruhlarını yaşatabilecek hiçbir vücudun da o ufka sahip olunmasına izin verilmiyordu. Dünya hükümeti vatandaşları yaşatıyordu çünkü yapılması gereken işler vardı. Daha doğrusu on iki bakan ve bir yöneticiden oluşan on üç kişilik Dünya Hükümeti heyetine ve kutsal ırk olan, Dünya hükümetinin kurulmasını sağlayan, insanlara bu şartları dünyanın birkaç milyonluk tarihinde yavaş yavaş kabul ettiren İben halkına hizmet ve enerji gerekliydi. İben halkı milyonlarca yıllık bu süreçte insanların yaşam enerjilerini zorla elde etmeye çalışmış ama bu şekilde elde ettikleri enerjinin hiçbir işlerine yaramadığını çünkü verimsiz olduğunu fark etmiş ve vatandaşları bugün içinde oldukları koşullara kendi gönül rızalarıyla kabul ettirmeyi başarmışlardı. Daha sonra avuçları içine aldıkları tüm dünya halkını bir afyon bulutuna hapsedip tüm yaşam enerjilerini sömürmeye ve artık kendi kutsal topraklarında milyonlarca yıllık emeklerinin meyvelerini yemeye koyulmuşlardı.

    Bu Dünya’nın kısa tarihini okumanız ne kadar zamanınızı aldı bilmiyorum ama bu dünyada sadece birkaç saniye geçti. Ve Enola hala zili olan bu eski binalarda yaşıyor olmasının doğumundan önce hazırlanmış bir planın gizli bir parçası olduğunu bilmeden çalan zilin sesiyle bir anda irkildi. Yirmi iki yıllık ömründe ilk defa böyle bir ses duyuyordu. Sadece o değil, dünya hükümetinde de yüz elli küsur yıldan beridir bu sesi duyan olmamıştı. Öyle ki Enola sesin geldiği yeri takip edip kapıya vardığında kapıyı açması gerektiğini değil, kapının neden böyle bir ses çıkardığını düşünüyordu. Zil bir kez daha çaldı. Ve Enola ne yapması gerektiğini bilmeden ve hayatı boyunca hiçbir tehditle yüz yüze kalmamış bir sapiens olarak korunma içgüdüsünü tamamen kaybetmiş bir şekilde kapıyı açtı.

    Enola kapıyı açınca iki saniyeliğine bir siluet ile karşılaştı. Sonrasını ise hatırlaması biraz güç. Çünkü kapısına dayanan babası tarafından bayıltılıp Dünya Hükümetinin hava sirkülâsyonlarında hareket eden atomları bile izleyebildiği güvenlik sistemine yakalanmadan kaçırılacaktı. Enola hafif hafif kendine gelip ayılmaya başladığında burnuna deniz kokusu geliyordu ama Enola denizi hiç görmediği için beyni kayıtlı kokulardan bu kokuyu çıkarıp tanıyamadı. Kendine gelmeye başladıkça ayaklanmaya çalışan Enola kendini bir kafesin içinde buldu. Geminin üzerinde öylece kafeste duran Enola’nın kendine geldiğini fark eden babası yavaş ama canlı adımlarla ona yöneldi. Ona babası olduğunu, annesi ona hamileyken bir isyanın öncüsü olduğunu ama başarısız olduğunu, o doğduğu gün annesinin öldüğünü, çocuğunu da Dünya Hükümetinin Yöneticisine kaptırdığını, aslında babası olarak kendisinin de bir Dünya Hükümeti bakanı olduğunu söylemek istedi ama bunca yıl süregelmiş sessizliği bozmak için en uygun kelimeyi bir türlü seçemiyordu. Bu yeni dünyanın insanları olmasalar zaten asla uygun bir kelime olmadığını bilirlerdi. Akıl duygusallık içinde boğuşurken ağız dile gelen her kelime ile çırpınırdı. Ama isyan lideri babası sustu. Öylece çocuğuna bakmakla yetindi. Enola bir şeyler sormak istiyordu ama ilk defa günlük rutininin çok dışında aklının henüz kavrayamadığı bir gerçekliğin içindeydi. Gözlerine far tutulmuş tavşan gibi öylece dona kalmıştı. images.jpgOnlar baba ve çocuk yakınken uzak bir şekilde böyle özlem giderirken gemi Atlantis okyanusu açıklarında yol alıyordu. Gökyüzü ise birazdan olacakların habercisiymiş gibi boğucu ve iç sıkıcı bir hal alıyordu. Doğanın bu önsezili halleri tesadüfün de bu kadarı dedirtebilir ama bu bir tesadüf değildi zaten. Dünya Hükümetinin Yöneticisi bizzat kendi buraya doğru geliyordu ve bu doğa olayı tamamen onun kontrolünde gelişiyordu. Enola’nın babası bakanlık yaptığı yöneticiyi yakından tanıyor olabilirdi ama yapabileceklerinin sınırından asla haberdar değildi.

    Pro me the us!
    Ağzından çıkan her hece ile geminin güvertesine ağır bir aura çöktüren Yönetici sanki hiçlikten bir anda var olmuştu. En yakın kara enordlarla bile günlerce uzaktaydı ama Yönetici işte orada duruyordu. Evet, Hükümetin vatandaşlarla paylaşmadığı kendine has teknolojisi vardı elbet. Ama Enola’nın babası Prometheus eski bir bakandı ve bu teknolojiden haberdardı. Çünkü bizzat kendisi Teknoloji Bakanıydı. Onun yokluğunda Hükümet ne kadar ileri gitmiş olabilirdi ki? Gökten ağırlığı yokmuş gibi süzülerek güverteye doğru inen Yönetici görünürde hiçbir alete de bağlı gözükmüyordu. Sanki bizzat kendisi kontrolü zihninde olan bir helyum balonu gibiydi. Güverteye adımını attığı an gemi sanki denizin dibini boylamak istiyor gibi ağırlaşmıştı. Ve Prometheus onun burada olmaması gerektiğini kendine anlamsızca tekrarlayıp duruyor, soğukkanlı olan son kısımlarıysa şoku atlatmaya çalışıyordu.
    Ooo sevgili Prometheus onca yıllık birlikteliğimize rağmen beni bu kadar küçümsemiş olman gerçekten bende büyük hayal kırıklığı yarattı. Şimdi de o küçük aklında burada olmamam gerektiği en az birkaç günümü daha seni aramakla heba etmem gerektiği geçiyor demek. Bu birkaç gün içinde de sen, kendini ve çocuğunu bana yem yapmışken yıllardır gizlendiğiniz fare deliklerinden çıkan isyancı grupları da hükümeti devirecek ve katledecekti.

    İki parmağını avuç içlerinde şaklatarak alkış tutan yönetici çıplak ayaklarıyla Prometheus’a doğru yürüyor ve konuşmasına devam ediyordu. Baba ve çocuk lafına odaklanamayacak kadar neyin içinde olduğunu kestiremeyen Enola ise öylece durmuş ve kafesinin içinde bu iki yabancıyı seyrediyordu.

    Siyah taşın üstündeki siyah karıncanın hareketini bile izlememize olanak sağlayan bu güvenlik sisteminde herhangi bir vatandaşımızı kaçırmayı başarabilecek tek kişi kim olabilir dersin sence Prometheus? Tabii ki de onu geliştiren senden başka kim olabilir. Gerçekten bizden saklanabildiğini mi sandın bu arada? Bu ufak yolcu gemisini sistemden izole etmek için kaç yılını harcadın? Ama seni yine de buldum hem de elimle koymuş gibi. Neden biliyor musun Prometheus? Şu an burada neler döndüğünü anlayamayacak kadar salaklaştırılmış çocuğun sayesinde. Böyle bir şeyi kurtarmaya değer miydi? Bu maymunlar için kalkıştığın onca şey gerçekten mide bulandırıcı Prometheus. Ve onları asıl layık oldukları gibi kafese tıkmış olmanı da kutluyorum. Çok anlamlı bir tablo oluşturmuşsun.

    Yönetici yüzünde eski dünyanın yedi milyar insanını aynı anda tiksindirecek sırıtmasıyla sözlerine aralıksız devam ederken Prometheus’un neden onun sözlerine karşı çıkmadığını bağırıp çağırmadığını merak edebilirsiniz. Yönetici, sözlerinin kesilmesinden hoşlanmadığı için beş yıl önce bir empat silahı geliştirmiş ve iradesini hâkim kılacağı kendi ve İben ırkı dışındaki tüm insanlığın zihinlerine onun zihniyle uyumlu manyetik alıcılar yerleştirmişti. Yönetici ile yirmi üç metrekarelik bir alan içinde kalan herkes onun istediği gibi davranmaktan asla kaçınamazdı.Bu mutlak gücün karşısında Prometheus gerçekten isyan etmeyi amaçlamış, başkaldırmış ve Yöneticinin tek parça elbisesine bulaşmış kan lekelerinden anlaşılacağı üzere başarısız olmuş bir devrim mi tertiplemişti. Bunu hangi insani yönle yapmıştı? Gerçekten kazanabileceğini umut etmiş miydi? Bariz şekilde öngörülebilen bir sonuca rağmen insanı hayatının son anına kadar çabalamaya iten şey umut muydu? Olası sonucu görmezden gelmeyi sağlayacak insani kör edecek, işkenceyi, acıyı uzatacak şey umut muydu? Prometheus tüm ömrünü bugünkü devrime adamış ama çizmenin altında kalmış bir karınca gibi çiğnenmişti. Yönetici Prometheus’un dibine kadar gelmiş ve sözlerine devam ediyordu, o insanı çıldırtacak kadar sakin ve ruhsuz sesiyle.

    Onu kurtarmaya geleceğini biliyordum. Hadi ama o eski binalardaki zillerin durmasına göz göre göre izin verdiğimizi sanmıyorsun değil mi? Zihinleri yıkamak için büyük bir çaba sarf ederken onları berraklaştıran melodileri düzenden silmemiz gerektiğini öğrendiğimiz halde zilleri öylece orada bırakacak kadar alık olduğumuzu düşünmemişsindir değil mi Prometheus? Melodiler, mırıldanmalar, ritim hiçbirine bu yeni dünyada yer yok. Müzik, gerçekten bilimin ötesinde bir yerde ve insanları olmalarını istediğimiz bulanıklıktan kurtarıyor. O zile bastığın anda ufacık bir an için evlerine döşediğimiz nefes-hafıza ileticilerinin kontrolünden çıktı ve onu kaçırabildin. Ama bunların hepsi zaten sana izin verdiğimiz bir hareket alanıydı. Hem ona baksana ne kadar aptal. Babası olduğunu bile bilmiyor. Onu o kadar salaklaştırdığımız için gerçekleri ona itiraf etsen bile sana inanmayıp denize atlayacağını düşündüğün için onu kafese tıktın değil mi? Sonra da onu şu fare deliğiniz olan kayıp kıta Atlantis’in derinliklerindeki yere götürecektin. O yerin ismi neydi? Zeyan, zian, zeon? Her neyse orada onu şu zihni temizleyen aletlerinle eski saf insan benliğine kavuşturup babası olduğunu açıklayacaktın değil mi? Yirmi iki yıl sonra gelen bu gerçeklik sence de biraz sanal değil mi Prometheus? O senin çocuğun değil. Kimsenin çocuğu değil. İçime çektiğim şu havadan bir farkı yok. Beni ve İben halkını yaşatmak için var olan nesnelerden sadece biri o. Neyse Prometheus yıllardır bu kadar konuşmamıştım. Bu dili de pek sevmediğimi biliyorsun. İlkel insanların yaratısı bir leş yığını. Anlamları kelimeleştirip kalıplara sokarak boyutlarını barbarca küçültüyorlar. Oysa sessizliğin lisanını kullanmayı akıl edebilseydiler belki de asla bu hale düşmezlerdi. Bu arada çapulcu arkadaşlarına gelince hepsini katlettim. Sonuçta ya onlar beni ya ben onları katledecektim değil mi Prometheus? Kişisel bir problem olarak algılamanı istemem. Hiçbirini öldürmekten zevk almadım. Dünya Hükümetinin sloganını bilirsin. ‘’İnsanlık yaşamalı!’’ Nasıl ve niçin olduğunun bir önemi yok. Ve seni buraya kadar izlerken kaybettiğim zamana değdi sanırım. Şu iğrenç fare yuvanızın tam üstünde duruyoruz değil mi? Varlıklarını hissedebiliyorum. Hepsiyle ilgileneceğiz eski dostum. Acısız ve hızlı olacağına söz veririm. Henüz gazabım merhametimin önüne geçmedi.

    Yönetici sözlerini Promethus’un etrafında ufak adımlarla dönerek söylerken bir elini de işaret parmağı ona temas edecek şekilde tutuyordu. Son sözlerini söylediğinde Prometheus’un tüm yaşam enerjisi vücudundan Yöneticinin vücuduna geçmişti. İşaret parmağındaki kılcal damarlar enerji yüzünden başta kararmış sonra eski halini almıştı. Tüm enerji akışı tamamlandığında Prometheus’un olduğu yerde sadece birkaç eski giysi kalmış onlar da rüzgârla etrafa savrulmaya başlamıştı. On iki bakan içinden ilk defa birisi yok olmuştu. Artık Prometheus diye biri yoktu.

    Prometheus ile işi biten yönetici bu sefer yüzünü kafeste duran Enola’ya çevirdi. Ona ne olduğunu merak ediyorsun değil mi? Büyü gibi duruyor olmalı ama sadece ileri teknoloji. Bu arada ismini hiç merak ettin mi vatandaşım? Biliyorsun ki senin dışında hiçbir vatandaş harflerden oluşan bir isme sahip değil? Aa bilmiyor musun? Doğru ya sadece bilmeni istediğimiz şeyleri bilebilirsin. Çünkü zihnin duvarları ellerimizde. Aşamayacağın duvarların içine hapsedip seni sonrada böyle hakir görmek hiç ahlaka sığan bir şey değil haklısın. Ama ben de ahlaklı biri değilim zaten. Sana bu ismi ben koydum. Eski dünya kendini yok etmenin eşiğine geldiğinde nükleer silahlarla tüm dünyayı yok etmeye çalışan o eski maymun atalarını zapt edip onlarla bir anlaşmaya vardığımızdan beri bu dünyada her şeyin ismini ben koyuyorum zaten. Mesela eskiden bu okyanusun adı Atlastı. Senle neden bunları konuşuyorum ki nasıl olsa hiçbir şeyi anlamıyorsun. Dur da anlamanı sağlayalım.

    Yönetici elini kafesin içine uzatıp Enola’nın kafasından tutup öylece bir iki dakika durdu. Prometheus’un eğer yapabilseydi onu zihin açıcıya sokup aklının kontrolünü tekrar kazanmasını sağlayacağı şeyleri yönetici sadece sağ eliyle Enola’nın kafasını tutarak yapıyordu. Enola yöneticiden aktarılan tüm bilgileri delirmeden zihnine alabiliyorsa bu Dünya Hükümetinin akıllara sığmaz teknolojisi sayesindeydi. Yönetici Enola’nın kafasından elini çektiğinde Elona başını havaya kaldırdı ve gözleri artık boş boş bakmak yerine her şeyin bilgisine vakıf olmuş biri gibi bakıyordu. Babasını, isyanın neden, nasıl başladığını, yöneticinin eline nasıl düştüğünü, dünyanın neden bu hale geldiğini, insanların İbenlerle o anlaşmayı neden ve nasıl kabul ettiğini kısacası her şeyi biliyordu.

    Şimdi daha iyi anlaşabiliriz sanırım Enolacım yoksa Alone mu demeliydim. Ooo benim yalnız çocuğum. İsmini koyarken fazla yaratıcı olmadığım için özür dilerim. Seni sadece bir proje ve yem olarak gördüğüm için üstünde pek durmamış olabilirim. Eski tanrıların bile birçok kusurlu yaratıları var sonuçta. Bir gün babanın senin için geleceğini ve beni bu yanlış programlanmış nesnelere götüreceğini biliyordum. Hatta baban tüm bu isyanı kendi iradesiyle düzenledi sanıyor olsa da az önce zihnine aktardığım gibi annenle tanışmasını, bu sayede senin doğmanı, babanın senin böyle bir dünyada yaşayamacağını düşünmesine sebep olacak kitaplar okumasını, bu kitaplarla özgür bir dünya yaratma aşkını aklına koyan bendim. Çünkü Dünya hükümeti ne kadar güçlü ne kadar büyük olursa olsun hala öğrenen ve az da olsa hata yapan bir topluluk. Yıllar önce bir hata sonucu bazı insanlar eski yazarların ruhlarını bedenlerinde tekrar uyandırdılar ve başkaldırıya kalktılar. Elbette onları bastırdık ama yok etmeyi başaramadan elimizden kaçtılar. Asla kazanmayacakları bir savaşın içinde böyle biçare savaşmalarına anlam veremedim. Bunu hangi insani yönle yaptıklarını anlamak için eski yazarların tüm kitaplarını okumam gerekti. Buna umut diyorlar. Umut, tüm ömrünü alacakaranlığın ortasında geçirsen bile yarın güneşi göreceğine inanmak. Atalarının o anlaşmayı imzalayıp boyun eğdikleri güne tanık olsaydılar böyle şeyler hissetmekten uta…

    Az önce hiç kimsenin beklemediği bir şey oldu ve Yöneticinin sözü öylece havada asılı kaldı. Çünkü zihni Yönetici sayesinde berraklaşan Enola Yöneticinin empat silahına karşı koymayı başarıp bu sıkıcı monolağa biraz renk katmak istemiş olacak ki Yöneticinin sözlerini haykırarak kesti.

    İnsanları atalarının günahlarıyla, boyun eğmeleriyle yargılayamazsın. Hata yapan sadece siz Dünya hükümeti değilsiniz. Her gelecek nesil kendi kaderinin iplerini ellerinde tutma ve hata yapma hakkına sahiptir. Geçmişte yapılmış hiçbir seçim onların adına işleyemezken siz kendi kurduğunuz düzende insanları mahkûm ediyor ve gelişimlerini engelleyip kendi rahatınız için sömürüyorsunuz. Karanlığınız ne kadar büyük olsa da umut hayallerden ışıyan ışıkla bile zihinlerimizde filizlenecek. Ve sonunda kaybedecek olsak bile kazanmaya olan inancımızla öl m ü ş ola ca ğız.

    Enola’nın söyleyeceklerini daha fazla duymak istemeyen Yönetici sağ elini onun göğüs kafesinden içeri daldırarak kalbini yerinden söküp alarak sırtından çıkmasına neden oldu. Tüm hayatını aptal bir robot gibi geçiren Enola asla hayal edemeyeceği bir asil ölümle bu yeni dünyaya veda etmişti.

    Aptal çocuk. Oysa seni öldürmek istemiyordum. Hatta seni Proje Alone’a götürürken sana okumak için yanımda bir kitap bile getirmiştim. Sen İşleyen düzenin son kusurunu kapatacak olan projemdin. Nesnelerin ebeveynleri olmadan yaşayabileceklerini kanıtlarsan artık aile tipi üretimden birey tipi yalnız üretime geçilecek ve fabrikadaki yumurtalıklarda her özelliği önceden belirlenmiş nesneler halinde üretilecekti. Gerçi ölmüş olsan da proje başarılı olmuş sayılır. Ben zihnini açmadan önce kafesin içinde bir maymundan farksızdın tıpkı eski ataların gibi. Ellerimle sana bahşettiğim irfanla seni babanın eski koltuğuna bile oturtabilirdim. Ama sen bana boyun eğmek, şükretmek yerine babanın izinden gitmeyi seçtin. Biliyor musun her şeye rağmen yine de sana bir şiir okuyacağım. Eski dünyanın yazarlarından senin adına yaraşır bir şiir. Edgar Allan Poe adında biri. Gözlerindeki iblis olarak cesedine armağan ediyorum bu şiiri.

    YALNIZ

    Olmadım çocukluğumdan beri
    Başkalarının olduğu gibi
    Görmedim dünyayı, nesneleri
    Başkalarının gördüğü gibi
    Kandırmadı hüznümü, tutkuları
    Aynı ortak pınarların suları
    Aynı zevki duymadı yüreğim
    Aynı şevkle uyanmadı yüreğim
    Sevdiğim her şeyi yalnız sevdim
    Çocukluğumda, çocukluk çağında
    Fırtınalı bir ömrün derinliğinden
    Çıktı hâlâ tutsağı olduğum gizem
    Çıktı sellerden ya da pınarlardan
    Dağlardaki kızıl kayalıklardan
    Gölgesi dolanan güz güneşinden
    Onun sonsuzdaki altın renginden
    Çıktı gökyüzünün yıldırımlarından
    Yanımdan uçarak geçtiği zaman.
    Ve kasırgadan, gök gürültüsünden
    Ve buluttan ve bulutun sisinden
    (Havanın kalanı mavileştiği an)
    Gözlerimde iblis şeklini alan.

    Umutmuş! Zamanı geçmiş bir devrim asla amacına ulaşamaz. İnsanlar o anlaşmayı kabul edip özgürlüklerini basit nesneler için pazarladıkları günden beri bir nesne olmaktan daha fazlası değiller. Ve bu halinizi size bir başkası dayatmış gibi hala ağlak bir edebiyat peşinde olmanız ne büyük acizlik. Hükümet Cellatları size koordinatları gönderiyorum. Geride bir şey bırakmayın. O karanlık fare deliklerinde güneşli günlerin özlemini çeken herkese bu savaşı çoktan kaybettiklerini tekrar hatırlatın.