• 1040 syf.
    ·15 günde·Beğendi·10/10
    Tarih kitaplarda anlatılanlar gibi midir yoksa bireylerin yaşadıkları gibi midir? Yazar bu soruya yanıt arıyor. Cevabı da okuyucuya bırakıyor. Yazar bir demecinde, “Sadece politik ve ekonomik tarih bizi doğru yoldan sapıtır, yazarı asıl ilgilendirmesi gereken insanoğlunun kaderi ve tecrübeleridir.” diyor. Bu bağlamda bu kitap çok farklı bir bakış açısıyla sunuluyor. Siyasi ve ekonomik tarihe odaklanmak yerine yazar insanlığın kaderine ve yaşadıklarına odaklanıyor; olaylarda sıradan insanları kullanarak, kırsalda yaşayan bir Çin ailesini neredeyse tüm 20. yüzyıl boyunca anlatarak Çin tarihini tekrar yazıyor.

    Bir Çin bedduası der ki: “Yanlış zamanda yaşayasın.” Kitabı okurken nedense aklıma sürekli bu söz geldi durdu, çünkü burada yanlış zamanda yaşayanların kadınlar olduğunu anladım. Yazar kitabını dünyadaki tüm annenlere ithaf ediyor. Tarih boyunca her kültürde en çok acı çeken kadınlar olmuştur. Pearl Buck’ın kitaplarına az çok aşina olanlar Çin’de kadın olmanın ne demek olduğunu iyi bilirler. Yazar son bölümde annenin genç kızlık dönemini anlatarak kadınların çektiği işkenceyi gözler önüne seriyor. Çin’de kadın olmak zordur. Tarih boyunca Çinli kadınlar ezilmiş, değersiz kılınmış ve sömürülmüştür. Onlar için evlenmemek diye bir seçenek hiç olmamıştır. Çocuk yapmamak diye bir şeyleri de yoktu. Kız doğurmak gurur duyulacak bir özellik değildi. Kadınların değil ikinci sınıf, insan yerine bile konmadığı bir toplumda 8 kız çocuğu dünyaya getiren bir annenin dramı anlatılmaya değer gerçekten. Kim ne derse desin bu kitap kadınlar hakkındadır. Gizli öznesi de, sözde öznesi de, gerçek öznesi de kadındır.

    Roman Japon İstilası sırasında Jintong’un doğumuyla başlıyor. Anne sekizinci doğumunu gerçekleştirdikten sonra hikâyenin anlatıcısı Jintong oluyor ve kitabın büyük bir kısmı Jintong ekseninde dönüyor. Shangguan Lu’nun tek oğlu bize annesinin, kız kardeşlerinin ve onların ailelerinin hikâyesini trajikomik bir dille hikâye ediyor ya da okura öyle geliyor. Mo Yan’ın tarzından mıdır nedir sadece bu kitabında değil, yazdığı tüm kitaplarda en trajik olayda bile bir güldürü unsuru bulmak mümkün. Gözler deşilirken, beyin bin bir parçaya bölünürken, oluk oluk kan akarken bile en azından ben bunları yeri geliyor kahkahalarla okuyorum. Çin’in yakın tarihine yapılan bu büyülü yolculukta Jintong ve ailesi Boxer İsyanı, Komünist Devrim, Japon İstilası, Kültür Devrimi, Mao’nun ölümü, Büyük Kıtlık, İç Savaş gibi Çin tarihine ışık tutmuş tüm olaylardan nasibini fazlasıyla alıyor. Evleri adeta yolgeçen hanı gibi oluyor. Her yeni bir olayda kartlar tekrar karılıyor ve bir önceki olayın kahramanı bir sonraki olayın haini olabiliyor.

    Kitapta olaylar oldukça derinlemesine irdelenmiş, zaten bu kitabın kalınlığından da belli oluyor, bazen ufacık bir olay 50 sayfa süren tasvirlerle anlatılıyor. Grafik roman tarzına da girebilecek bu kitapta beş duyu organına hitap eden çok fazla betimleme var, yazar olayları sadece dinlememizi değil, koklamamızı, tatmamızı da istiyor. Bunu da çok iyi başarıyor. Tüm kitap boyunca zaman düz bir çizgide ilerlese de son bölümde annenin çocukluğuna ve evliliğine dair özel bilgileri okuyoruz ve eşi kısır olduğu halde 9 çocuğu dünyaya nasıl getirdiğini öğreniyoruz. Olaylar birinci ve üçüncü tekil kişi tarafından anlatılıyor. Üçüncü tekil kişi ile başlayan anlatım Jintong’un doğumuyla birinci tekil kişiye dönüşüyor ve olayların büyük bir bölümü onun bakış açısıyla anlatılıyor. Kitabın kalınlığı okuyucuyu hiç korkutmasın çünkü olaylar hiçbir kafa karışıklığına mahal vermeden su gibi akıyor.

    Bitirmeden önce yazarın dilimize çevrilmiş beş kitabının da Çince aslından çevirmeni olan Erdem Kurtuldu burada ayrı bir teşekkürü ve övgüyü hak ediyor. Çevirmen 5 kitapta da yazarın üslubunu birebir yansıtmayı başarmış. Eğer bu incelemeyi okuyorsa kendisine şunu sormak istiyorum: “Erdem Bey, çevirinizin her kelimesini çok beğendim, özellikle küfürlerin çevirilerine bayıldım. Bu küfürler Çincede de bu kadar içten mi ediliyor?” Burada küfürler kısmına ayrı bir parantez açmış olayım. Mo Yan’ın ağzı biraz bozuk, bunu tüm kitaplarında görmek mümkün, ama bu küfürler o kadar içten, o kadar yerinde, karaktere o kadar yakışıyor ki hiçbiri sırf edilmiş olmak için edilmemiş! Keşke tüm küfürleri burada yazma imkânım olsaydı! Maalesef bu küfürlere gülebilmek ve espriyi anlayabilmek için okuyucunun karakterleri tanıması ve hikâyenin içinde olması şart diye düşünüyorum. Aksi takdirde bu cümleler ayıp sayılabilecek birkaç kelimeden fazlasını ifade etmeyecektir burada.

    Edebiyat mutluluksa, okumaktan zevk almaksa eğer bu kitap bunları fazlasıyla karşılıyor. Yazarın tarihi kitaplara göre değil, kendi kişisel deneyimlerine göre anlattığı bu kitabı 2018’de okuduğum en iyi kitap oldu, bunun yanında dilimize çevrilen tüm kitapları içinde en iyi kitabının bu olduğunu söylesem hiç abartmış sayılmam. Peki iri kalçalar ve iri memeler ne alaka? Bu sorunun cevabını da okuyucu versin. Keyifli okumalar.
  • 336 syf.
    ·2 günde·Beğendi·6/10
    Yazarın anlatım şekliyle başlamak çok mu adil olur bir kitaba? Misalen, ilk kitabı Sapiens’de insanın maymundan başlayarak nasıl dünyanın efendisi olduğunu anlatması, ikinci kitabı Homo Deus’ta insanların Tanrı gücüne ulaşması ile zeka ve bilincin doğası derken bu kitabında da günümüze yakın bir bakış açısı ve durumunu sorgulayıcı niteliğinden söz etmek haksızlık mı olur? Önce içerikle mi başlasaydık, bilemedim. Tabii o bir Yahudi. Yani biraz taraflı bir yorum olacak, ona göre sonradan fırça yemeyelim.
    Kitap aslında soru cevap gibi ilerliyor desek yeridir. Tabi sorular gözükmüyor. Önceden sorulmuş sorulara cevap niteliği taşıyor. Misalen şu soruların cevaplarını arayabiliriz. Günümüzde Dünyada Neler Oluyor ve Bu Olayların Altında Yatan Anlam Ne? Bu genel sorunun özele giden şeklini de soralım. Trump nasıl böyle yükseldi, Yalan haber salgınlarının nedeni, Liberalizm niye tehlike içinde, Tanrı, Dünyaya Hakim Medeniyet (Batı, İslam, Çin) ve Göçmenler (son dönemde takıldığım husus) ile Milliyetçilik. Bunları çoğaltabiliriz tabi okudukça.
    Kitabın iç kısımlarına odaklanalım. Yani içeriği neler, kaç bölüme ayrılmış bunu inceleyelim. Kitap 5 kısımdan oluşuyor. Teknolojik Zorluk, Siyasi Zorluk, Umut ve Umutsuzluk, Hakikat ve Direnç. Bunların içeriklerini de sırasıyla inceleyeceğiz.
    TEKNOLOJİK ZORLUK: İçerisinde Uyanış, İş, Özgürlük ve Eşitlik bölümlerini barındıran kısım. Abraham Lincoln örneğini görüyoruz burada. Tüm insanları bir süre kandırabilirsiniz, birtakım insanları sürekli kandırabilirsiniz, tüm insanları sürekli kandıramazsınız. Oldukça özgür bir Uyanış sözü kanımca. İnsanlara evrensel temel gelir (kapitalist cennet) sağlanması mı, evrensel temel hizmet (komünist cennet) sunulması mı daha iyidir? Oldukça kararsız bıraktıracak bir seçim aslında.
    1938 yılında Komünizm, Faşizm ve Liberalizm mizaçtadır. 2. Dünya Savaşı ile Faşizm çöker. SSCB sonrası Komünizm çöker. Sene 2016 olduğunda Liberalizm krize girer ve çöker. Tüm dünyada egemen olan bir güç vardır ama herkese değil sadece zenginlere paralarına para katsınlar diye bir seçenek olarak ortaya çıkmıştır. Bildiniz! Kapitalizm. Ancak bunun da büyük bir devrimi olduğu açıktır. Devrim, en büyük gücüne ulaşmıştır. Che, bile bu kadar güce ulaşmamıştır. Yapay Zeka ve İnternet Devrimi! Bilgiye en sadık Millet olarak tanımladığımız Japonlar bile artık Tokyo Metrosunda telefonlarından oyunlar oynamaktadır. İşte devrim budur.
    Hadi gelin bir de Özgürlük kuramından değerlendirelim bunu. Yapay Zeka, bir insanın ruhsal durumunu hiçbir koşulda taşımayacağından yapan mühendis de buna dikkat ederek yaparsa harika seçimler yaparak hayatımızı kolaylaştırır. Misalen bir kitap baktınız, aradığınız sitede fiyatı 35 TL olarak gözüktü. Google size bu konuda yardımcı olarak girdiğiniz sayfalara aynı kitabın reklamını farklı sitelerde 25-30 TL olarak gösterebilir. Bu size yapay zekanın bir faydasıdır. Hadi bir de olumsuzuna bakalım ama basitin de basiti bir örnekle değil. Yani işte 2 yapay zekaya sahip araba çarpışacaksa çarpışmalı ve sürücüler (yani içinde bulunan siz) mi ölecek yoksa karşıdan gelen yaya mı şeklinde bir yazı değil bu. Alt paragrafı ayıracağım buna.
    Yazarın Yahudi olmasına istinaden bunu örnek vereceğim. Mesela Filistinli bir işçi Facebook ya da Instagram sayfasında bir resim paylaşsın. Yanında da Dozer olsun. Sadece Günaydın yazsın. Yani ‘Ysabechhum’ ama Yapay Zeka bunu ‘Ydabachhum’ olarak algılasın ve bilinen anlamıyla ‘Saldır’ komutu olduğuna karar versin. Bir intihar saldırısı olacağını ön görüp her tarafı uyarıya geçirsin. Bunun sonunda ne olacak? İşte bu tehlikeli.
    Eşitlik kısmı da önemli. Taş Devri dönemine kadar uzanıyor bu. Kimi mezarlarda altınlar gümüşler inciler cirit atarken kimi mezarlar sadece boş çukur niteliğinde. Örneğe buradan başlayarak anlatınca durum değişiyor tabi. İnsan en başından beri hak veriyor. Yazarın en hoşuma giden cümlesi: Malvarlığı uzun süreli eşitsizliğin önkoşuludur, cümlesiydi.

    SİYASİ ZORLUK: Bu kısım da kendi içerisinde Topluluk, Medeniyet, Milliyetçilik, Din ve Göç başlıklarından oluşuyor. Topluluk kısmında günümüzde internet kullanıcıların neredeyse tamamının gördüğü bir cümle oldukça dikkatimi çekti. “Dolayısıyla insanlar her zamankinden daha bağlantılı bir gezegende her zamankinden daha yalnız hayatlar yaşıyor.” Aslında bu tarz cümlelerden her kısımda incelerken birer tane bulmak çok iyi. Misalen Medeniyet bölümünde de bir örnek vereceğim. Ne kadar haklı bir isyan değil mi? “Avrupa Medeniyeti geçtiğimiz 2500 yıl boyunca demokrasi ve insan haklarının beşiği olduysa, Sparta ve Jül Sezar’ı, Haçlılar ile Konkistadorlar’ı, Engizisyon ile köle ticaretini, 14. Louis ile Napolyon’u ve son olarak Hitler ile Stalin’i nereye oturtacağız? Bunların hepsi yabancı medeniyetlerden gelen davetsiz misafirler mi?” diyordu yazar cümlesinde. Hak verdiğim bir cümle oldu bu da.
    Milliyetçilik ise çok farklı konuların birleşimini oluşturuyor. Ülkemizi ve geleceğimizi kurtarmak da milliyetçilik değil mi? Sadece üzerinde yaşadığı toprağa körü körüne bağlanmak mı Milliyetçilik yoksa Vatan, Bayrak, Devlet üçgeninin karşısına gelecek kuşakları kurtarmayı, günü değil geleceği kurtarmayı da eklemek Milliyetçilik sayılmaz mı? Bence güzel bir yaklaşımdı. Peki bu nasıl olabilir örneklendirelim. Bir fabrika var. Sürekli olarak havaya karbon salınımı yapıyor. Denize atık salarak canlıları katlediyor. Hava kirliliği bizim oksijenimizi azaltıp aynı anda suyun kirlenmesi de ağaçları yani oksijen kaynağımızı azaltırsa bu üzerinde yaşadığımız hem besin hem de yaşam kaynağı olarak kullandığımız kaynakları tüketmez mi? Bunları savunmak da büyük milliyetçilik ve milletçiliktir. Peki, ne yapabiliriz? Karbon salımına vergi getirebiliriz. O zaman görelim bakalım neler oluyor. Tamam ya çevreci falan deyip linç etmeyin.
    Din kısmına da ayrı bir paragraf açacağım. Yazar, dinlerde Ekonomiyle ilgili yerler olmadığını, günümüze dair ekonomik kısımları içermediğini anlatıyordu. Çok aklıma takıldı bu konu. Ekonomi deyince parasal dengeler geliyor benim aklıma. İşte Dolar ve TL karşılaştırması değil bu. Mesela şirketler, hatta esnaflar dahi devlete bir vergi veriyor değil mi? (Daha geçen ay 700 lira ödedim oradan biliyorum) Yani bir ülkede yaşıyorsan o ülkeye vergi vermen gerekiyor. İşte bir dine inanıyorsan onun da vergisi var. İslamiyet’te İslam’ın 5 şartından biri olan Zekat Vermek mesela. İşte bu kadar basit bir durum. Bir insanın karnı açsa onu doyurmak, hastaysa doktora götürmek de bir zekat. Kendi ekonominle onu desteklemek. Kaçınız komşusu rahatsızlandığında hastaneye götürebilecek kişiyken duymamazlığa verip yatabiliyor? Vicdan rahat bırakmaz. Buradan başlayan bu usul ticarete kadar gidiyor ve yaptığınız ticaretin bile dinde kuralları var. Ayetleri dahi var. Sadece İslam için değil. Misalen İncil’i (evet okudum) örnek verelim. Ne diyor Yaratılış 34’te: “Ticaret yapın, mülk edinin (10). Topraklarımız geniş, onlara da yeter bize de (21).”
    Göç kısmında da yazar çok detaya giriyor. Ancak Irkçılık bitse de bunun yerini alan başka bir kavram var. Kültürcülük. Doğudan Batıya gelen birisine herkes kötü gözle bakıyor. Yani illa bunun merkezine bizi koyalım biz ezilelim değil. Afrika Amerika göçü de değil. Örneğin bir Afgan gelip Almanya’ya gidiyor ve orada kültürsüzlükle, bağnazlıkla, kıyafetiyle sorgulanıyor. Aynı Afgan, Türkiye’ye gelip o sert ve kara bakışlı karakteristik özelliğini yansıttığında burada da Kültürsüzlükle karşılanıyor. Tabi bir de bunun illa da kötü niyetli olmadığını belirtmek gerek. Niye mi? Hayatı boyunca sertlikle ve açıkça kendini ifade etme kültürüyle yetiştirilmiş Alak ülkesiyle; kolu kopsa ‘Ayyy 1 tane daha var o bana yeterrr’ diyen Balak ülkesinin insanları birbirlerinin ülkelerine göç ettiklerinde Kültürel karmaşa içerisine giriyor. Tabi akıllara hemen hoşgörü gelebilir. Bunun da karmaşası mevcut. Hoşgörü dediğimizde 16. Yüzyıl Batı Avrupası mı yoksa Osmanlısı mı diye sorarlar adama ya da Çağdaş Danimarka ve Taliban yönetimindeki Afganistan mı kıyas alınacak. Bu tamamen beynin merkezinde yerleşmiş temel inanç akidelerine bağlı kanımca.

    UMUT ve UMUTSUZLUK: Bu kısım da Terörizm, Savaş, Alçakgönüllülük, Tanrı ve Laiklik olarak 5 bölümde inceleniyor. Terörizm’in bir zihin kontrolü aracı olduğunu ve farklı bir bakışla dünyada Trafik Kazaları ve Salgınlarda ölenlerinin her yıl Terörizm’den ölenlerden kat be kat fazla olduğuna dair kanıtlanmış belgeli yazılar görüyoruz. Şöyle diyelim. Son 15 yılda 25 bin kişi terör yüzünden hayatını (buna ülkelerin savaşlarda karşılıklı olarak kaybettikleri söz konusu değil) kaybederken her yıl Trafik kazasında 1.25 Milyon, Diyabet ve Şekerden 3.5 Milyon ve Hava Kirliliğinden ölen 7 Milyon insan var. Evet, hava kirliliğinden. Asıl terör soluduğumuz havaya yapılıyor ama kimseye kabul ettiremiyoruz. Bazılarına bunu kavrattırabilmek için -çok acı ama- ailesinden veya yakınlarından birini aynı sebeple yitirmesi gerekiyor.
    Savaşlar çok farklı bir durum. Kimileri, bizzat yazarın ülkesi çeşitli bahanelerle bu savaşı sürdürürken kimileri zorunlu bir durumdan hatta kimileri -Okyanus Ülkeleri- de sırf can sıkıntısından bu savaşın hazırlıklarını yapıyor. Ancak orada yazarın bir sözü vardı. Erdoğan gibi Milliyetçi kişiler her ne kadar dünyaya karşı sert dursalar da bir savaşın getirisini ve zorluğunu biliyorlar cinsinden. Haklı bir söz. Bende savaş olmasın, kardeşim huzur içinde evinde otursun, yanımda olsun istiyorum ama Şırnak’ta işte. İnsan hüzünleniyor ama işte…
    Alçakgönüllülük kısmını çabuk geçeceğim. Sorsanız herkes böyle ama kendi çıkarlarımız söz konusu olduğunda ne hallere giriyoruz hepimiz biliyoruz. Son olarak Tanrı ve Laiklik bölümleri kalıyor bizlere. Tanrı’nın adını ananların başka Tanrı veya Tanrılara inanları gördüğünde aldığı tutumdan yakınıyor aslında yazar. Açıkçası yazarın bu bölümde anlattığı Tanrı ve Laiklik kısımlarına bakışlarını yazarın eşcinselliği ile bağdaştırıyorum. Bu konuya benim de sıcak bakmadığımı belirtmek istiyorum. Sonuçta insanlar bir şeye inandıklarını veya sevdiklerini özgürce belirtebiliyorsa bende hiçbir şiddet ve aşağılayıcı unsuru içermeden İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin 19. Maddesine dayanarak “Her ferdin fikir ve fikirlerini açıklamak hürriyetine hakkı vardır” görüşüne dayanıyorum.

    HAKİKAT: Cehalet, Adalet, Hakikat Sonrası ve oldukça merak uyandıran başlığıyla Bilimkurgu içeriğini barındıran kısım. Hepsini tek bir cümlede özetleyebilir miyiz peki? Özetleriz. “Benliğin sınırlı tanıtımından kaçmak, 21. yüzyılda hayatta kalmak için zaruri bir yetenek haline gelebilir.”

    Direnç: Bu son kısımda Eğitim, Anlam ve Meditasyon üzerine durularak kitap sona eriyor. Bir soruyla başlıyoruz. Eski anlatıların çöküp, yerine yenilerinin gelmediği bir şaşkınlık çağında nasıl yaşanır? Eğitimin önemini evden dışarı çıkıp bir yere çay içmeye gittiğinizde hatta bir sahilde oturup çekirdek çöplerinizi poşete atarken diğer insanları gördüğünüzde bile net bir şekilde anlayabilirsiniz. Anlama gelince, Ben Kimim, sorusuyla başlayan ve verilecek her cevapta aslında bu sorunun cevabına nokta koydurmayan bir sorunla karşılaşıyoruz. Her seferinde farklı cevaplar verebileceğimiz bir soru bu. Haliyle cevaplar da birbirinden farklı ve 7 milyar insanın kaç tane cevabı olacağını hayal edin.
    Anlam konusu oldukça uzun ve detaylı ama güzel bir hikayeyle ben bu konuyu halledeceğim. Yaşlı bir bilgeye hayatın anlamı hakkında ne öğrendiği sorulmuş. “Valla,” demiş adam, “bu dünyaya başka insanlara yardım etmek için geldiğimi öğrendim. Henüz çözemediğim şey diğer insanların neden burada olduğu.”
    Kitabın anlatısı fena değildi. Bana hitap eden de etmeyen bölümler de mevcuttu. Fena olmayan bir tartışma kitabı. İyi okumalar diliyorum. Akşam 2 temsilcimizin de maçları var. 2 takıma da başarılar diliyorum..
  • 296 syf.
    ·6 günde·Beğendi
    "Eyyüp Akyüz'ün gençlik çağına ilişkin sorusu, geride kalanı hatırlamaya çağırırken şimdiki zamanı layıkıyla yaşamanın haklı sebebleri üzerinde düşündürüyor." diyor Cihan Aktaş, kitabın arka kapağında yer alan yazısında.
    310 kişiye ki bunlardan çoğu yazar ve şairlerden oluşuyor, "Şu an 18 yaşında olsaydınız neler yapardınız?" diye sormuş yazar.
    Sorunun içindeki tefekkürü idrak edip, gayet hikmetli cevaplar verip ve okuyana bir şeyler söyleyen kıymetli yazar ve şairler olduğu gibi, soruyu sadece zahiriyle algılayanlar da olmuş elbette.
    Sorunun her kesimden insana yönetilmesi iyi mi olmuş bilemiyorum bu yüzden.
    İsmini aradığım çok kişi oldu, eminim onlar daha nasihatkar ve tefekkür edilecek cevaplar verirlerdi ve kitabın hazırlanmasında ki niyet, ortaya çıkan haline daha çok yansırdı.
    Yine de büyük bir emek var bu ziyadesiyle aşikâr.
    Mavi Marmara şehidi Furkan Doğan'ın okuduğu son kitabın bu kitap olduğunu öğrenince de daha bir farklı baktım kitaba, tuhaf bir hüzün çöktü içime.
    Ona sorulsaydı bu soru cevabı ne olurdu acaba... Rahmet olsun.
    Bu kitabı 18 yaşımda okumuş olmayı çok isterdim bir de.
    Kitap bittiğinde bu soruyu kendime sordum.
    O yaşlarda bir rahlenin başında ilme, Allah'ın rızasına, aşk ehlinin eşiğine talib olma gayretindeydim, yazıyordum, okuyordum.
    Yine 18 yaşında olsam yine rahlemin başında olmayı, yine kendi dünyamın içinde, kitaplarla, yine rahlenin üstünde, acziyetinin farkında bir mürekkeb izi olmayı isterdim...
    Vesselâm.
  • Niçin sen? Niçin senden başkası değil!
  • Ah diye bağırdı beş on metre önümde yürüyen sarı saçlı kız. Ah dedi bir daha, yere oturdu ayağını tutuyordu. Yaklaştım yanına iyi misin dedim. Kafasını kaldırdı ayağım dedi, ayağım çok acıyor, kanadı galiba. Ayağında ayakkabı yoktu. Uzun bir süredir önümde yürüyordu ama ayağında ayakkabı olmadığını fark etmemiştim. İnsan kendi derdine düşünce başkalarınınkini görmüyor sanırım. Ya da dert sandığı şeyleri başka birinin hayatını görünce hiç de dert olmadığını görüyor. Ben hiç ayağımda ayakkabının olmadığı bir durumu yaşamadım. Ya da hiç kuru ekmek yemedim bir yemekte, zeytini üç ısırıkta yemedim mesele kahvaltıda. Ya da kardeşim aç kalmasın diye kendimi aç bırakmışlığım da hiç olmadı.
    Gözünden ufak ufak yaşlar dökülmeye başlamıştı. Ayağına baktım, cam kesmişti ayağını. Neden ayakkabı giymedin ki diye hiç sorulmaması gereken bir soruyu sormuş bulundum bir kere. Aceleyle evden çıktım ağabey o yüzden giyemedim dedi. Ayakkabım yok ondan giyemedim demedi, diyemedi.
    “Adın ne senin?”
    “Elif, adım elif”
    – ben de Murat, memnun oldum küçük hanım.

    Biraz gülümsedi, mercan mavisi gözlerinin içi parladı biraz. İnci gibi dizilmiş dişleri göründü gülümserken. Derdi çok olanın gülümsemesi daha naif olur derler ya, işte o sözü Elif’in gülmesini görüp söylemiş olabilirler.

    – Nereye gidiyorsun böyle, aynı tarafa gidiyorsan beraber yürüyelim mi biraz.
    – Olur dedi, yürüyelim.

    Ayağını cebinden çıkardığı ufak bir bezle sardıktan sonra sanki hiçbir şey olmamış gibi hadi gidelim dedi. Yürümeye başladık. Çok uzun zaman olmuştu biriyle yürümeyeli. O an fark ettim ki iş güç derken hayatı yaşamayı ıskalamışız. Birkaç adım attıktan sonra elif koşarak geri döndü, düştüğü yerde kalan poşetini alıp geldi.

    – ekmek almıştım da fırından, kardeşlerim bekliyor. Ayağımın ağrısından neredeyse unutuyordum.
    – kaç kardeşin var Elif?

    İki ağabey, biri yedi biri dört yaşında. Beni de soracaksın kesin. Ben de 12 yaşındayım.

    – okula gidiyor musun peki, derslerin nasıl?

    Sustu, bir süre konuşmadı. Biraz daldı uzaklara, bir şeyler diyecek ama dili varmıyor sanki. Ya da susarak anlatmıştı meramını.

    – Gidiyordum ama bıraktım.
    – Neden bıraktın, baban mı bırakmadı okumanı, bak öyle bir şey varsa gidelim polise anlatalım seni tekrar okula gönderebiliriz.
    – Babam öldü benim, hem benim babam dünyanın en iyi babasıydı. Okula kayıt parası vermediğimiz için beni okula almak istemeyen okul müdürüyle kavga etmişti. Sonra polisler geldi yaka paça dışarı attılar babamı. Gözümün önünde babamı dövdüler. Ben babamı hiçbir zaman o kadar çaresiz görmedim ağabey. Kayıt parası veremedi diye dövdüler babamı. Hem de okula kayıt yaptırmak için getirdiği kızının gözleri önünde. Gazetede okumuştum bir keresinde, devlet okulları parasızdır diye. Madem parasız benim babamı neden dövdüler peki. Babam uzun bir süre yüzüme bakamadı utancından. Sonra mahalledeki Hayriye abla araya girmişti de beni okula almıştı. Ama hiç sevmedi beni müdür.

    Sustu, bu kadar uzun konuşabileceğini hiç düşünmemiştin. Daha doğrusu bu kadar anlatacağını düşünmemiştim. Gözleri dolmuştu yine, bu seferki acı ruhunun acısıydı. Ok iki yaşında bir çocuk yaşamanın yahut yaşayamamanın yükünü omuzlarına almış, ağırlığı altında gözyaşları döküyordu. Başka başka çocuklar da karne hediyesi olarak ailesi tarafından Avrupa seyahatleri ile veya çok daha büyük şeylerle ödüllendiriliyorlardı. Hayat terazisinin bir tarafı arşa dayanırken diğer tarafı henüz yerden bir gram dahi kalkmamıştı henüz.

    – Müdür neden sevmedi seni, çok mu yaramazdın?
    – Yok ağabey ondan değil, fakiriz diye sevmezdi bizi. Sadece beni değil Zehra’yı da, Ali’yi de sevmezdi. Bizim babalarımız işçiydi çünkü. Ama sınıfta okumayı ilk biz sökmüştük. Yine de sevmezdi bizi.
    İkimiz de aynı anda sustuk. Sanki uzun yıllar boyunca birbirini hiç görmemiş hiç olmadık bir zamanda karşılaşmış da konuşacak bir şey bulamayan iki insan gibiydik. Yürüdük, yürüdük. Sonra bir anda koşarak uzaklaştı benden. Hiçbir şey demeden, bir Allah’a ısmarladık demeden gözden kayboldu gitti.

    Küçük bir kız, ayağına cam batmış ve sadece ufak bir bezle ayağı sarılı bir şekilde gözlerimin önünde koşarak uzaklaşmış ve ben hiçbir şey yapamamıştım. Bir an yapayalnız kaldım, ruhum sıkıldı, nefes almam zorlaştı, ayaklarımın bağı çözüldü. Yürüyecek dermanım kalmamıştı. Başımın döndüğünü hissettim. Oturacak bir bank buldum ve düşmeden oturabildim. Kravatımı çıkardım, nefes almaya çalıştım. Ama nafile, boşaydı çabalarım. Biraz önce küçük bir kız, babası ölmüş bir kız., hayatta belki de babası onun hiçbir dileğini yerine getirmediği halde benim babam dünyanın en iyi babası diyen bir kız. Ve ben; yıllarca çalışıp çabalayan, bana koca şirketi bırakan babamla tam iki senedir konuşmuyorum. Her şeyimi borçlu olduğum babam, ömrü boyunca benden bir tek şey istemiş, ben yapmamış ve bu konuda ısrar edince istediğini yapmayacağım deyip konuşmayı kesmiş ve bir daha da hiç konuşmamıştım. Bayramda seyranda bile bir telefon açmayı çok görmüştüm.
    Babam şirketi bana devrettikten sonra yoksullar için her gün bir tas sıcak çorba dağıtmamı istemiş ve ben o kadar çalışıp didiniyorum boşa harcayacak param yok demiştim.

    Utandım, sıkıldım, yer yarılsa o an tereddüt etmeden yerin dibine girmek isterdim doğrusu. Elif’in fakir olduğumuz için müdür sevmezdi bizi cümlesi kafamın derinliklerinde dolaşıyor, bu zamana kadar bende olduğundan bile şüphe ettiğim vicdanımı sızlatıyordu. Öyle ki Elif’in de o çorbadan içme ihtimalini düşündükçe aldığım her nefesin ziyan odluğunu düşündüm.
    Uzun bir süre bankta oturmuş, hiçbir şey yapmadan öylece kalmıştım. Çok sonra havanın karardığını fark ettim ve yakın bir camiden gelen ezan sesiyle kendime gelebildim. Telefonum, telefonum nerede? Babamı aramalıydım, hemen vakit kaybetmeden babamın yanına gidip, ayaklarına kapanıp ondan af dilemeliydim.

    Çantamı kurcalayıp telefonumu buldum. Babamı aradım, telefon çaldı, çaldı, çaldı. Cevap vermedi. Belki de haklıydı babam. İki senedir kendisiyle tek kelime etmeyen, bayramda bile arama gereği duymayan bir evladın telefonunu neden açsın ki. Tam umudu kesmişken telefonum çaldı. Arayan babamdı. Telefon ekranında babamı görünce içimde çok büyük bir mutluluk, bunun yanında bir korku, bir heyecan da oluştu. Telefonu açtım. Oğlum dedi babam.
    – Beni mi aradın oğlum. Kusura bakma yetişemedim telefonuna, açamadım.
    – yok baba ne ne kusuru, evde misin hemen yanına gelmek istiyorum.
    – evdeyim oğlum gel.

    Konuşurken babamın sesinin titrediğini, ağlamaklı olduğunu hissetmiştim. Telefonu kapattığımda benim de gözlerim dolmuştu. Hemen bir taksi çevirdim ve babama gittim. Yol kısaydı belki ama ömrümün en uzun yoluydu benim için.
    Eve geldim, kapıyı çaldım, kısa bir süre sonra kapıyı babam açtı. Öylece durduk ikimiz de. Hiçbir şey konuşmadık. Kapı eşiğinde iki aşık gibi, iki suçlu gibi kalakaldık öylece. Oğlum diyerek sarıldı babam. Bir baba evladına bu denli içten sarılabilir ve bu, dünyadaki her şeyden daha değerli olabilirdi. Sahi bir baba evladı için ne yapardı ki? Bu sorunun cevabı çok basittir esasında.. Bir baba evladı için her şeyi yapabilir. Ama evlat babası için her şeyi yapabilir mi? Yapan vardır belki, belki çok daha fazlasını yapan da vardır. Ben yapmamıştım. Hem de hiçbir şey yapmamıştım. Bir evlat olarak, bir insan olarak ne babam için ne ne bir başkası için bir şey yapmıştım.

    Oturduk, konuştuk. İki yılın küskünlüğü bir anda bitmiş, babam beni sandığımdan çok daha kolay bir şekilde affetmişti.

    – şu yoksul insanlar için çorbacı diyordun ya baba
    – evet. Açtın mı yoksa
    Yok baba açmadım. Onu diyecektim hemen açalım. Belki Elif ve kardeşleri de gelir.
    Elif kim evladım
    -Elif? Hiç baba, hiç kimse…
  • 333 syf.
    ·13 günde·10/10
    Eleştiriye (hem halkın eleştirisi hem de edebi eleştiri) göre mi yazı şekillenir, yoksa yazıya göre mi eleştiri? Belki de hepimiz, yazıya (esere) göre eleştiri şekillenir demek isteriz. Çünkü doğru görünen budur. Fakat, eleştiri korkusuyla yazısını (eserini) şekillendirenler de az değildir. Eleştiri korkusu acaba bir önsezi midir? Örneğin, ben içinde yaşadığım toplumu çok iyi tanıyorum ve neye nasıl tepki vereceklerini de çok iyi biliyorum. Bu sebepten "topluma ayarlı" yazıyorum. Çünkü toplum için yazıyorum diyebiliriz. Pekâlâ, bu noktada biz de o toplum denen "şeyi" alıp "içine" bakıyoruz ve görüyoruz ki, içinde eseri (yazıyı) artıları ve eksileriyle eleştirisini yapmaya ehil kişiler de var, 2×2'nin ne olduğunu bilmeyen veya bilmekte zorlanan kişiler de var (Bunu sadece şimdi açısından değil, daha çok, roman'ın doğuşu olan 17.yüzyıl açısından da düşünmek lazım, ki o zamanlarda okuma yazma oranı çok düşüktü). Konuyu böyle ilerlettiğimizde 'sanat, sanat içindir' ile 'sanat, toplum içindir' polemiği hatırlanacaktır. Hayır! Biz bu polemikten uzak duracağız. İlk önce bulup ortaya çıkaracağız, tespit edeceğiz, göstereceğiz, farkettireceğiz (edebiyat'ın sanatsal tarafı), sonrada çözüm yolunu arayacağız ve önereceğiz (edebiyat'ın edebi tarafı). Ya da her ikisini aynı zamanda yapacağız. Buna ise benim literatürümde 'yazmanın keyfini çıkar' diyorlar. Sen yaz, noktayı koy çekiliver bir kenara; eserinin okuru ve eleştirmeni olarak. Aksi takdirde sanat/edebiyat gelişemez. Gelişmekte ne, var olamaz! Gerçek anlamda sanat/edebiyatın olmadığı yerde onların adına, onlar gibi gözüken "başka şeyler" var olur. Bu "başka şeyler"in eleştiri korkusu olur, spoiler denen kalkanı olur, pazar endişesi olur, reklamı olur...

    Roman'ın İngiltere'de ilk kez doğuşu da böyle bir " sancılı" süreç geçirmiş. Roman karşısında, halkın alışık olduğu bilinen "eğlencelik" romans var. Bu sıkıntıdan kaynaklı olsa ki, roman yazarları ilk başlarda 'bizi yanlış anlamayın' ölçüsünde, eserlerinin girişinde beyanname yazarmışlar. Böyle bir süreci atlatamayan -edebiyattan "edep" bekleyen- toplumlarda bu hakikat, yazarlar adına esas sorun olarak kalmaktadır. Sorunun temelinde yeniye olan tepki de yatmaktadır. Zaten -kitaptan öğrendiğimize göre- novel (roman) aslında 'yeni' demekmiş. 'Yeni'ye tepki... Peki, ne yazdılar ki, halkın gözünde yeniydi ve tepki doğurdu? Bu sorunun cevabına giden yol, ne yazdıklarında değil, nasıl yazdıklarındadır. Yine burada da (kitaptan esinlenerek) örneğin diyerek: önceleri hikaye (romans) ederdiler "...işte falanca bir yerde falanca ile filanca fesmekan...". Ancak fakat lakin ziraa...bu hikaye edilişin yerini gerçekçi (?) anlatım almaya başladı. Artık kurmaca olsa bile mekan tanıdık, karakterler hayattan, zamansa içinde yaşadığımız... Dilimizin seslendirdiği, kulağımızın işittiği hikaye (romans) idi.. " Hikaye işte canım, adam diyor ya falanca yerde falanca ile filanca fesmekan, bize bundan ne..." Ama şimdi roman var, öyle diyemiyoruz. Halkı en çok "inciten", ona en çok dokunan da bu oldu işte; falanca filanca yerinde kendilerini, kendilerine ait olanı ve kendilerinin ait olduğunu görmeleri. Yeni (novel, roman) doğdu, geri dönüş yok. İlk başta 'yeni' (novel, roman) ile halk arasına yine yazarın kendisi girdi, daha sonra eleştirmenler müdahil olacak.

    Eleştirmenler romanın kökenlerini araştırmaya başlayınca fikir ayrılıkları ortaya çıktı. Hatta onun tanımı ve özellikleri konusunda da çok farklı görüşler vardır. Kitapta örnekleriyle incelenmiştir. Tabii ki, birkaç örnek aktarmak isterdim ama hangi birini yazacağıma karar veremiyorum. İlgilenenler için kitabı okumak çok faydalı olacaktır ve asla da pişman olmazsınız. Roman kökenleriyle ilgili yaklaşımları kitaptan alıntı ile özetleyelim: " Daha kısa ve öz deyişle, roman tarihlendirmeniz roman tanımınıza, tanımınız da tarihlendirmenize bağlıdır." (s.46) Mesela, "Don Kişot"u roman olarak kabul edip etmemek onu kritik edene bağlıdır. Kitabın muhtevası dışına çıkmadan, benim savunduğum ise "Watt ve onu takip eden birçok eleştirmen"in savunduğu: "Britanya'nın kapitalizme ilk geçen ülkelerden biri olması romanı mümkün kıldığı..." görüşüdür. (s.47) Bunu detaylandırmak ücretlidir; ya kitabı satın alın okuyacaksınız ya da bana para vereceksiniz :)) Türk edebiyatına baktımızda ilk romanın çıkışı 19.yüzyılın ikinci yarısına tesadüf eder. Tesadüf eder yerine tekabül eder diyebiliyorsak konuyu kapatabiliriz.

    Roman edebi bir tür olarak, en geniş, en kapsamlı, en derin, en verimli, (en az şiir kadar) estetik/bedii yaratıcılığa en müsait ve bir o kadar da zor bir türdür. Romanla kalem sahibi estetik/bedii yaratıcılığın keyfini çıkarabilir. Bu da bedelsiz olmaz! Edebiyat fedai ister. Çok iyi roman yazarları vardır. Çok iyi yazmak estetik/yaratıcı yazarlık için yeterli değildir. Kelimelerle kağıt üzerinde "yaratılan" bir dünya vardır. Biz okurken hissedemeyiz, bitirdikten sonra esere bir bütün olarak baktığımızda ancak görebiliyoruz. #39972791 Ve hiçbir şeyin tesadüf olmadığı izlenimine kapılıyorsak bu estetik yaratıcılığın gözetildiği bir eserdir ve bu romanın yazarı yaratıcı yazar kategorisine alınabilir. Çok iyi estetik/bedii yaratıcılık anlayışına sahip olduğu halde Çehov roman yazmamıştır. Halbuki roman bu açıdan en elverişli türdür. Aklımıza bir soru takılabilir, yaratıcı kalemden çıkmış roman bir anlamda gerçek hayatımızın simülasyonu mudur veya kitaptaki ifadesiyle edebiyatın mimetik (gerçeği taklit eden) niteliği midir? Belki biraz öyledir, belki biraz Yaratıcı'ya empatidir, ama en çokta gerçeğin sanatsal ve edebi değer taşıyan kurmacasıdır. Amaç kenardan izle, bak gör, farket, hisset, sorgula, düşün...'dür. #39918500 (bu alıntı kitabın da, roman'ın da, edebiyatın sanatsal yönünün de canıdır).

    Buraya kadar yazdıklarım ve yine de sözü uzatarak yazacaklarım 'roman tam olarak nedir?' sorusuna cevap olamıyacak. İsterseniz üç yüz sayfalık bu kitabı okuyun, bitirdiğinizde yine aynı durum söz konusu olacak. Halbuki roman'ı detayları, örnekleri ve İngiliz (kısmen fransız) romanlarının elştirisiyle birlikte çok güzel işlemiştir. Roman nedir sorusunun cevabı, onun hakkında bunun gibi bir nazari/teorik kitap ve hatta birkaç tane de (edebi) eleştiriye "pasient" olabilecek roman okumaktır. Bir alıntı yazayım belki tatmin edici olabilir: "Roman, her bireysel öğenin tabii olduğu yekpare bir plan ve genel olaya istinaden, farklı gruplara yerleştirilmiş ve çeşitli tavırlarda sergilenen yaşamdan karakterleri kapsayan, geniş, dağınık bir tablodur." (s.128/Tobias Smollet)

    Boğaziçi Üniversitesi yayınlarından aldığım kitaplar beni her defasında fazlasıyla memnun etmiştir. Bu defa sadece çevirmen yüzünden az da olsa şikayetçiyim. Kitabın dili zor ve bu durumun, yazarından değil çevirmeninden kaynaklı olduğu aşikardır. Çevirmeni de kınamak doğru sayılmaz aslında. Türkçe'mizin traj[ed]ik durumu herkese belli bir ölçüde sirayet ediyordur. Sağ Türkçe, Sol Türkçe, Yapay Türkçe, Öztürkçe, sabit imlasız Türkçe...
  • 167 syf.
    ·3 günde·9/10
    İncelemede biraz spoiler var!
    Artık eminim hayatın bir zamanlaması var.Nerede bir soru sorulsa cevabı belirir yerlerde.İnsan ise sadece araçtır
    bu düzende.Kimi zaman dili kimi zaman eli kullanılarak soruların ve cevapların kavuşmasını sağlar.İşte bu kitapta da
    aynısı oluyor.Bir yerlerde birisi meraktan değil o sorunun sorulma zamanı geldiğinden soruyu sordu,cevabını buldu.
    Hayat sorular ve cevaplar arasında geçen bir kovalamacadan ibaret değil mi zaten ?
    Her neyse geçelim kitaba.
    Kitap Tolstoy'un örnek verdiği iki hikaye biçiminden biri gibi başlıyor.Bir yere bir yabancı geliyor.Hikayenin zaten
    özgün olma derdi yok çünkü kitap da iyi biliyor aslında söylenegelen tüm hikayelerin birbirinin aynı olduğunu.Yabancı sahiden
    yabancı, onun hakkında bilgimiz çok sınırlı.Geçmişine dair bir kaç bilgi biliyoruz o kadar fakat adını bile bilmiyoruz.Zaten ne önemi var ki insan sadece bir araçtır.Geldiği yer ise küçük,tembel,yaşlılardan oluşan ve belki de çoktan ölmüş bir köy.Bir gün bu
    köye her zamanki turistlerden biri gibi gelen yabancı,köyün tek genç kadını olan öksüz garson Chantal'a bir öneri sunar ve bu teklif
    onu köşeye sıkıştıracaktır.Ondan köyde 7 gün içinde biri öldürülse 10 külçe altının köyün olacağını ve köyün böylece
    tekrar eski görkemli günlerine kavuşabileceği önerisini onun adına sunmasını istiyor.İlk başta anlamsız ve sadistçe görülen
    bu teklif aslında yabancının geçmişinde yaşadığı bir trajedinin sebebini araştırmak için kendine yıllardır sorduğu bir soru.
    Ve aslında bir kişinin sorduğu bu soru evrensel boyutlarda hepimizinin yaşamına konu olan bir savaşın sorusu.

    Her zaman zıtlıklar üzerine savaşın olduğu bu yaşam her insanın ruhunun en büyük iki zıtlık olan ve insanın her şeyden çok nasıl
    biri olduğunu etkileyen iki kavramın iyi ve kötünün savaşına meydan olmasına cevap arıyor.Ölümden de ötesini etkileyen Tanrı'
    nın varlığı nasıldır ? gibi en ulu soruyu bize sorduruyor.Tüm tek tanrılı dinlerde kötünün temsilcisi olan şeytanın ve iyinin
    temsilcisi denilen meleğin ruhlarımız için savaşı tüm o antik hikayelerle benzer.Fakat bir farklılık bu hikayede savaşı ne şeytan
    ne de melek kazanıyor.Ne olursa olsun savaşı insan kazanıyor.Çünkü insandır tüm iyilik ve kötülüğün sebebi , insandır koşullar ne olursa
    olsun tercihlerini iyiden veya kötüden yana kulllanan.Bu hikayenin diğer antik hikayelerden farkı antik hikayeler çevresinde yüzyılların savaşına meydan olan insan ruhunu güçlü ve koşullar ne olursa olsun iradeli olan bir varlık olarak göstermesidir.Bu da olsa olsa
    21.yüzyılın güçlü, varoluşunun sebebi kendi olan insana yakışırdı.Aslında Paulo Coelho'nun yapmak istediği böyle homo economicus olan
    akıllı,iradeli kapitalist bir insan modeli oluşturmak değil sakın yanlış anlamayın.Benim zihnim böyle abartmalar yapıyor ve bunu varoluşçuluğa bağlıyor. Paulo Coelho sadece yıllar önce okuduğum İnsanın Anlam Arayışı adlı kitapta söylenenin aynısını söylüyor.İyilik ve kötülük her zaman birbiriyle savaşır.Ve bu savaşın sonucunu koşullar değil insanların tercihi belirler der.Bu kitabın da dediği de tam olarak bu.Ben ise bundan kaderine hükmeden,kendi içinde hem meleği hem şeytanı barındıran güçlü bir insan buluyorum.

    Fakat yazının başında bunun tam aksini söylemiştim.İnsanın bir araç olduğunu insanın değil önemli olanın sorular ve cevaplar olduğunu.Aslında insanının önemi de gücü de buradan kaynaklanıyor.İnsan bu ulu sorulara meydan olduğu için zaten önemlidir.İnsan kader denilen şeyi işte bu noktada kontrol etmeye başlar.Kendisine sorulan soruların ve bulduğu cevapların sonucundan bağımsız olarak yaptığı eylemlerin ne yönde
    olduğuna karar verdiğinde...