• 3.15. TARIH BOYUNCA TÜRK ERMENi ILIŞKlLERl SEMPOZYUMU
    Şimdi, söz sırada, Araştırmacı Yazar Sayın Aytunç Altındal Beyefendide: Buyurun efendim.
    AYTUNÇ ALTINDAL: Teşekkür ederim Sayın Başkan. Sayın Başkan, değerli konuklar;
    Yüce Meclisin çatısı altında, ERMENi meselesini konuşmak için buradayız. Ne mutlu ki,
    Meclisimiz de, nihayet bu konuya el attılar. Parlamenterler Birliği sayesinde, bu olayı Meclise
    taşıdılar. Gönül isterdi ki, Türkiye Büyük Millet Meclisi, bir genel görüşme açsın ve bunu,
    bizzat parlamenterlerimiz kendi aralarında bir kere daha tartışsın isterdi; ama, biz bununla da
    kifafınefs edelim.
    Değerli konuklar, ben, ne oldu, neler oldu üzerinde değil, ne yapmalıyız üzerinde durmak
    istiyorum. Olaya, hangi bakış açısıyla baktığımı anlatmak istiyorum ve arşivleme ve
    belgeleme çalışmaları hakkında sizlere bazı lojistik bilgiler aktarmak istiyorum. Olaya bakış
    açısında, öncelikle, Türkiye'nin son elli yılda bir devlet politikası yoktur, olmamıştır ve de
    özellikle oluşturulmamıştır. Türkiye'nin Ermeni meselesine nasıl bakması gerektiği, maalesef,
    hiçbir zaman ele alınmamış ve devlet politikası olarak belirlenmemiştir. Bu, ilk saptamamız-
    dır.
    Bildiğimiz gibi, 1948'den bu yana, bize empoze edilmiş olan "bu olayı, siz tarihçilere bırakın"
    anlayışı egemen olmuştur; ama, günümüz-
    >196-
    de, başta Israil olmak üzere, hiç kimse, kendi millî meselesini, tarihçilere bırakıp, sırtüstü
    yatmamıştır, maalesef, bir tek Türkiye'deki iktidarlar, sırtüstü yatmışlardır. 1950'lerden
    itibaren gelinen bakış açısında, Türkiye'nin Ermeni meselesinde, hemen hemen hiç yol
    alamamış olduğu, bir gerçektir. Dolayısıyla, olayı tarihçilere bırakalım anlayışının, ben,
    karşısındayım. Bu olay siyası", diplomatik ve hukuki" bir olaydır. Bize, bunu çok acı bir
    şekilde, Washington'da kongreye gittiğimiz zaman, çeşitli faaliyetleri engellemek için
    gittiğimiz zaman, son beş yıl içinde, her seferinde "burası kongre binası, tarih kurumu değil"
    dediler bize, fakat biz bunu, maalesef, bir türlü Dışişleri Bakanlığımıza anlatamadık. Onlar,
    hâlâ "bu işi tarihçilere bırakalım" dediler.
    Ikinci husus, ortada bir Ermeni sorunu var mı? Türkiye'nin yurtiçinde ve dışındaki
    Ermenilerle, en ufak bir sorunu yoktur; fakat, Osmanlı döneminden, 1850'lerde başlayarak,
    bugünkü cumhuriyetimize kadar ve bugünlerimize kadar yönelmiş olan, bir Ermeni terörü sorunu vardır. Şunu hiç unutmayalım ki, Osmanlı dönemindeki olay, Ermeni terör olayıydı,
    burada bir manipülasyon yapılıyor, buna dikkat etmemiz gerekir. Çeşitli metinlerde, bugün
    karşımıza getirilen metinlerde "Efendim, siz, Osmanlı'nın devamı değilsiniz, doğru, siz
    cumhuriyetsiniz" diyorlar; fakat, af buyurun özür dilerim terimden, işin içinde bir üç
    kâğıtçılık var. Ne diyorlar: "Türk Ordusu yaptı bunu." Neyi Türk Ordusu yaptı; Osmanlı yaptı
    demiyor, Türk Ordusu öldürdü diyor. Dolayısıyladır ki, Türk Ordusu o günde var, bugün de
    var, demek ki bugünkü Türk Ordusu da suçludur diyor ve buradan yola çıkarak, Türk Silahlı
    Kuvvetlerine yönelik çok ağır ve de Türk Silahlı Kuvvetlerini kendi içinde bölmeye yönelik
    faaliyetler
    düzenliyorlar. Bunların hepsini, biz, birebir yaşıyoruz, içinde bulunuyoruz, Aramızda,
    bunlarla birebir yüzleşmemiş olanlar vardır; fakat, biz içinden geliyoruz ve biliyoruz bunları.
    Yurt-dışında görüyoruz bu olayları.
    Üçüncü husus, uluslararası mahkemeler bizi haklı görür. Bu da, çok tatlı bir Batıcılık hayali.
    Yani, uluslararası mahkemelerde, bizim haklı çıkabileceğimizi ümit etmek mümkün değil.
    Ben, biraz da sert bir ifadeyle, bazı konuşmalarımda şöyle bir şey söyledim. Hz. Isa'yı gittiği
    yerden geri getirip, bizim lehimize tanık olarak dinletsek, adamlar istemiyorlar. Kardeşim,
    kabul etmiyorum diyor, ben seni bir defa mahkûm ettim; mahkûm ettim ve seni tazminat ve
    toprak ödemeye mahkûm edeceğim diyor. Yani, biz, ne yaparsak yapalım, ister belge
    koyalım, ister arşivlerimizi açalım -ki hepsi açık- isterseniz hepimiz amuda kalkıp, biz böyle
    bir şey yapmadık diyelim, adamlar dinlemiyor, adamlar bitirmiş bu meseleyi. Bu, üçüncü
    husus.
    Şimdi, bu arşivleme ve belgeleme çalışmalarını yaparken, belirli bir strateji izlemek
    gerekiyor. Ben, böyle bir teklif getiriyorum, kabul edilir edilmez ayrı meseledir; ama, dilerim
    ki, bu işin bir metodolojisi olur, bir metotla bakmamız lazım. Ondan sonra da, Türkiye
    Cumhuriyet Devleti'nin bir stratejisini oluşturmak lazım.
    Birinci husus -burada altı tane husus var, çok kısa, bunları hemen geçeceğim- bu olayın
    psikolojik boyutu var. Yani, Ermenilere baktığımız zaman, kendilerinin Ermeni milliyetçiliği
    denilen olayın, temelde, bildiğimiz milliyetçilik kategorisiyle açıklanamadığıni; fakat, çok
    ilginç bir olay, kurban felsefesi dediğimiz, kurban olma psikolojisi dediğimiz, psikolojiyle
    açıklandığını görüyoruz. Ermeniler, kendilerinin victimails edildiğini, dolayısıyla da iki bin
    yıl içinde Hıristiyan aleminin tek kurban edilmiş milleti olduğunu, tıpkı isa gibi, onların da,
    Müslümanlar tarafından çarmıha gerilip öldürüldüklerini öne süren bir felsefeleri var. Yani,
    milliyetçilikleri, biz kurban edilmiş Hıristiyanlarız felsefesi üzerine oturuyor.
    Dolayısıyladır ki, geçenlerde bir toplantıda değerli kardeşimiz Mim Kemal Öke'de güzel bir
    şekilde değindi, biz, bu genosit olayını, soykırımı reddettikçe, adamların altındaki halıyı
    çekiyoruz; ama, bize düşen görev, bunun hastalıklı bir bünye olduğunu göstermektir
    psikolojik boyutunda. Yani, kendini durmadan kurban kabul ederek, efendim, ben
    Hıristiyanlığa işte, böyle katkıda bulundum demenin, hastalıklı bir ruh halinden başka bir
    anlam taşımadığını, bunun milliyetçilik de olmadığını anlatmak zorundayız. Bu, işin
    psikolojik tarafı.
    Ikinci husus, yine psikolojik bir olay, Hıristiyan aleminde, biliyorsunuz, kiliselerin, özellikle
    Vatikan'ın, bugün Vatikan dediğimiz Katolik kilisesinin büyük katliamları var; fakat, islam
    aleminde, dünya tarihine mal olmuş büyük katliam yok. Yani, islam dini, hoşgörü dini olarak
    gelirken, Hıristiyanlık, hoşgörüsüzlük dini olarak ortada. Dolayısıyladır ki, 2000 yılına
    gelindiğinde, adamlar dediler ki, artık Hıristiyanlığın üzerindeki bu suçlamayı istemiyoruz,
    işte Türkler Müslüman'dır. Onlar da Hıristiyanlar! kestiler, kıyım yaptılar, dolayısıyla bir
    milyarlık Müs-
    lüman alemi de hiç kuşkunuz olmasın ki, katliamcı bir dinin temsilcileridir. Bir boyutu da bu.
    Diğer bir husus, işin sosyolojik boyutu var. Sosyolojik boyuta bakarken, bir ayırım yapmamız
    gerekiyor. Önce, Diaspore Ermenilerini ayırmak, sonra Türkiye'de yaşayan Ermenileri
    ayırmak, sonra terörist Ermeniler, sonra Ermenistan Cumhuriyeti'nde yaşayan insanları ayrı
    ayrı kategorilerde ele almamız gerekiyor. Topluca, Ermeniler şöyledir, Ermeniler böyledir
    demekten ve suçlamaktan kaçınmalıyız.
    Şimdi, burada devreye, uzun zamandır sokulmuş olan Yahudilerin başına gelen, Ermeniler
    başına gelen karşılaştırması var; ama, dikkatten kaçan bir husus, Nürenberg yasaları.
    Nürenberg Mahkemeleri değil, Nürenberg Yasaları, yani, Hitler'in 1933'ten sonra iktidara tam
    olarak geldikten sonra sırayla çıkardığı 23 yasadan oluşan bölüm. Burada, dikkat edilirse, çok
    mühim bir olay var. Yahudilere ilk defa Avrupa'da vatandaş olma hakkı.... Burada bir
    parantez açıp bir noktayı vereyim, Avrupa'da Yahudilere vatandaş olma hakkı verilmeden
    önce, Yahudiler, toplumda af buyurun işte çiziyorlardı, prensler, papazlar, tüccarlar vesaire
    sokak kadınları, altına bir çizgi Yahudi diye yazıyorlardı. Yani, sıralamada, toplumsal
    hiyerarşideki yerleri buydu. Ilk defa 1850'lerde, 1800'lü yılların başlarında ama, 1820'lerden
    itibaren, vatandaş olma hakkı verildi; ama, aynı dönemde, dikkat ederseniz, Osmanlı
    devletinde, birçok Ermeni devleti yönetiyordu. Yani devletin içinde etkin görevdeydi, mal
    mülk
    sahibiydi, zengindi vesaireydi. Nürenberg Dönemine gelindiğinde ise, genoist kavramının ilk
    ayağını oluşturan husus gerçekleştirildi, neydi o, Nürenberg yasalarından Hitler dedi ki,
    Yahudiler, birinci sınıf vatandaş değildirler, insan olarak ikinci sınıf vatandaşlığa düşürmüş
    bunlar vatandaş değil, nasyoneldir dedir. Dolayısıyla ikinci sınıf vatandaşlığa düşürmüş
    olacaksınız. Türkiye'deki tehcir vesaire veya genosit gibi suçlamalarda, bir ikinci sınıf
    vatandaşlığa düşürme yaşandı mı, böyle bir tek kanun gösterebilir mi kimse; hiç kimse
    gösteremez. Dolayısıyla, bizim dikkat etmemiz gereken hususlardan bir de, Nürenberg
    Yasalarının topluca ele alınarak, hukukçularımız tarafından yeniden getirilmesidir.
    Kültürel boyutu var, burada, kiliseleri, özellikle de Vatikan'ı dikkate almamız gerekiyor.
    Ermeni kiliselerinin faaliyetleri ile Vatikan'ın ekümenizm faaliyeti bir ve aynı paralellik
    göstermektedir. Yönlendiren Vatikan'dır. Nitekim Papa II. Jean Paul, 20 Kasım 2000 tarihinde yaptığı tarihi açıklamada
    "Türkler 1915-1923 yılları arasında 8 milyon Hıristiyan'ı kurban etmişlerdir" dedi. Burada,
    demin Sayın Perinçek'te dikkati çekti, bizim Kurtuluş savaşımızı bir katliam olarak
    yorumladı. Kim yapıyor bu işi; Papa yapıyor, artık bunun üzerinde bir otoritesi yok Hıristiyan
    aleminin, Katolikler için. O zaman, dikkatimizi yöneltmemiz gereken unsurlardan bir de,
    kiliseler, kiliselerin faaliyetleri ve Vatikan.
    Burada, dördüncü boyut, tarih boyutu. Osmanlı'daki isyanlar ve tehcir diye baktığımız zaman,
    eğer tehcir olayı mutlaka genosit olarak suçlanacaksa, ilk tehciri yapanlar, biliyorsunuz,
    ingilizlerdir. Ingilizler, Avustralya ve Yeni Zelanda'ya tam 2 milyon insan atmışlardır ve
    inanır mısınız ki, bakın bunlar, maalesef Türkiye'de gündeme gelemiyor, anlatılamıyor.
    Televole kültürü -kültür demek bile ayıp da- yani televole anlayışı çerçevesinde, şu
    söylediklerimiz, buralarda kalıyor ve geçecek. O Ingiltere, demokrasinin beşiği olduğunu öne
    süren Ingiltere, 2 milyon insanı ki, bir örnek vereceğim hepimiz güleceğiz, 2 milyon insanı
    çeşitli gerekçelerle Avustralya ve Yeni Zelanda'ya göndermiş ve 1986 yılına kadar, 15 sene
    öncesine kadar Avustralya ve Yeni Zelanda'ya ingiltere'ye girmek isteyen dördüncü nesil
    insanların özel izin alması gerekmiştir. Izin, vize değil. Özel izinle girebilmişlerdir
    ingiltere'ye. Yani, 2 milyon insanı başından atmış ve o sırada, bu tehcir olayı sırasında
    28.000 kişi de yollarda ölmüştür. Dolayısıyladır ki, eğer, Osmanlı'daki tehcir, genosit kabul
    ediliyorsa, öncelikle Ingiltere'nin Avustralya ve Yeni Zelanda'ya yaptığı tehcir de genosit
    kavramı içine alınmalıdır diyoruz; çünkü, ölü sayısı, Ingiltere'nin verdiği rakamlarla 28.000,
    Yeni Zelanda ve Avustralya 60.000 veriyor. Buna göre, burada dikkat etmemiz gereken,
    demek ki, tehcir bizim keşfimiz değil, bizden önce Avrupalıların keşfi olduğu meselesidir.
    Tabii", bunların arasında, bildiğiniz gibi Rusya'dan Kafkaslardan Balkanlardan 1,5-2 milyona
    yakın Müslüman'da topraklarını reddettirilerek, maalesef, bizim topraklarımıza, Anadolu'ya
    gönderilmiştir. Bu tehcir değil midir? Bunu da kim yapmıştır; Fransız ve Ingilizler yapmıştır.
    Balkanlardan Müslümanları sürmüşler, yüzyıllardır yaşadıkları topraklardan kopartıp,
    Anadolu'nun bağrına itmişlerdir. Bu da tehcirdir.
    Beşinci boyut siyası" boyutu. Osmanlı Devleti ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti arasında
    kurduklarım meselede, bu olayın siyasi"
    '201'
    tarafını biz, hiçbir zaman göremedik. Yani, efendim, bunlar aslında bir Ermeni meselesi var
    ya, yok, işte biz bunu şöyle yapalım, üstünü örtelim, gözlerimizi kapayalım, şeklinde bakıldı.
    Bu olayın, özü itibariyle siyası" olduğunu unutmamız gerekiyor. Yani, biz de siyasi"
    mücadele yapmalıyız, bu siyası" mücadeleyi yaparken de, son nokta hukuki boyut. Sizim
    hukukçularımız, tabii" ki tarihçilerimiz, siyası" mücadeleyi yönlendirecek olan kişilere,
    yeterli malzemeyi sağlamalıdırlar. Burada da, tarihçi ve hukukçularımıza görev düşüyor.
    Uluslararası hukuku çok iyi bilen ve tarih konusunda da uzmanlaşmış olan çok değerli
    tarihçilerimiz var, onlarda buralarda, zaten ortaya koydular, vermek gerekiyor. Ben, size bir
    örnek olarak, kendim ortaya getirdiğim bir noktadan değinerek bitireceğim sözümü.
    Aynı dönemde, Türkiye toprakları üzerinde doktorluk yapmış olan yabancılar var. Bu adamlar
    isviçreli hatta Venezüellalı hatta Norveçli, ingiliz, Fransız insanlar var. Bunların hazırladıkları
    raporlar. Bunların bir kısmını gördük, baktık, inceledik, çok ilginç sonuçlar var. Örneğin,
    defin ruhsatlarına göre, silahlı darp yoluyla ölen Müslüman sayısı, 6r-meni'den fazla. Onların
    kendi yazdıkları 1915 ve daha sonrasıyla ilgili. Şimdi, bunu da aldık World Health
    Organizationa gittik, bunlar, acaba kabul edilebilir mi, siz bunları belge olarak kabul edebilir
    misiniz diye sordum, "Evet, bunlar doktor raporlarıdır, bu belgeleri kabul ediyoruz" dediler;
    fakat, ne yazıktır ki, Türkiye'den belge götürdüğünüz zaman "Türkiye'nin belgesini kabul
    etmiyorum" diyor. Niye kabul etmiyorsun diyorsun, "Sizin mahkemelerinizi kabul etmiyoruz
    ki, bunu, belgesini kabul edeyim" diyor.
    Neden bu böyle oluyor, inanın, Türkiye'nin kendi gücü, Türkiye çok güçlü bir devlet bu kesin;
    fakat, bu devletin gücünü kullanamayan siyasilerimiz ve de maalesef, burada serzenişte
    bulunmak zorundayım, bir Dışişleri Bakanlığımız var. Umarım, bir an önce Türkiye silkinir,
    bu konu, PKK konusu vesaire gibi değil, bu konu, bir başörtüsü sorunu da değil, açıkça
    söylemek lazım, bu konu Türkiye için inanılmayacak kadar önemli bir konu; fakat hâlâ bu
    konuda bir gayret göremiyorum ben.
    Dinlediğiniz için saygılar sunuyorum, Allah'a emanet olun. Sağ
    olun.
    15. 13-14 Nisan 2001-Tarih Boyunca Türk Ermeni ilişkileri Sempozyumu.
    TÜRK PARLAMENTLER BIRLIĞI/TBMM, III. Oturum. Vatikan ve Tapınak Şövalyeleri Aytunç Altındal
  • 632 syf.
    ·9 günde·Beğendi·10/10
    Sağlık uyarısı!! Uzun bir yazı, ben uyarımı yapayım da sonra “gözüm senin yüzünden bozuldu” deyip tedavi masraflarını ödetmeye kalkarsanız karışmam! Hiç okumamak seçeneğine de sahipsiniz, sağlık söz konusu, doktor tavsiyesi ile okumayacak olanlara hak veririm. Herkes kendince ölçsün: Kitabı yeniden yazmaya niyetlenip yarı yolda vazgeçmişim gibimsi bir uzunluğu var:)))

    İncelemenin içerisinde mini minnacık sinek ısırığı kadar hissedeceğiniz spoiler olabilir. Tamamen algıya bağlı.
    "spoiler bunun neresinde" diyenlere cevabım: adı üstünde sinek ısırığı;
    "çaktırmadan spoiler vermeye çalışmışsın ama kahretsin ki çok zekiyim benden kaçmaz diyenlere cevabım ise "çok duyarlı arı gibi çalışan reseptörleriniz var herhal" olacak.
    Zeytinyağı Mode: on

    Oblomov ile ilk karşılaşmam Tutunamayanlar’da gerçekleşmişti, okuması anca şimdi nasip oldu. Kitabı okumadan önce konusuna baktığımda çok beğeneceğimi ve karakterle özdeşleşeceğimi öngörmüştüm ki haklı çıktım. Tutunamayanlar’dan sonra ilk defa bilekağrıtangillerden bir kitabı yolda giderken okurum amacıyla yanımda taşıdım daha ne olsun! Tuğlalarda inecek vaar.. Haa Oblomov’u ‘tuğla’ kategorisine koymayıp burun kıvıranlar olabilir, onlara tavsiyem bir zahmet en civcivli saatlerde ayakta(!) sıkış tıkış metroda giderken okusunlar, ondan sonra gelip beni bulsunlar!!
    Siz sanırsınız ki Oblomov tembeldir, bir işe yaramaz. Yattığı yerden düşünmekten başka hiçbir şey yapmaz, boş boş oturur! Kesinlikle hayır! Hiç kılını kıpırdatmadan Zamanında pirimiz Oblomov’u savunmak uğruna Oblomovculuğa ters düşerek ne kazanlar kaynadı ve kaldırıldı burada, şu iletilerden bilen bilir:
    Ebru Ince ye selam #36376788
    Tuco Herrera ya selam #36517115
    Etiketlemenin Dayanılmaz Kolaylığı:)))
    Oblomov kafadan bir numaram, onun yeri ayrı… Ama o Zahar yok muuu oda müstesna bir kişilik olarak kalbimde yer etti. Tıpkı efendisi gibi tembel, iş yapmayı sevmez, eski çağda takılı kalmış, başkasının doğrularını kabul etmez, kendisinin yanlış yaptığını hele asla kabul etmez! İkilinin karşılıklı diyalogları tam komedi, mükemmel uyum diye ben buna derim!
    Oblomov Zahar ilişkisine dair şu alıntı ilişkilerinin özeti, net!:

    "Bu böyle iken görünüşte Oblomov’la Zahar’ın arası her zaman açıktı. Bir arada yaşadıkları için birbirlerinden bezmişlerdi. Her gün yan yana, baş başa oturmak kolay iş değildir. Birbirinin iyi yanlarından zevk alıp kötü yanlarına kızmamak için büyük bir yaşama deneyi, akıl olgunluğu insan sevgisi gereklidir." (sf86)

    Oblomov öyle büyük ehemmiyetli bir şahsiyettir ki Lenin bile diline dolamıştır kendisini.
    "Rusya üç devrim geçirdi, ama gene de Oblomov’la; kaldı; çünkü Oblomov’lar yalnız derebeyler, köylüler, aydınlar arasında değil, işçiler, komünistler arasında da vardır. Toplantılarda, komisyonlarda nasıl çalıştığımıza bakarsanız, eski Oblomov’un içimizde olduğunu görürsünüz. Onu adam etmek için daha çok zaman yıkamak, temizlemek, sarsmak, dövmek gerekecektir.”

    Ahahhhhahah. Şiddetle ne işiniz var sizin bay Lenin? Hiçbir devrim, Oblomovculuğa üstün gelemez. Yaşasın Oblomovculuk kahrolsun bütün izmler!!
    Oblomov un iş yapma konusundaki isteksizliği o kadar ruhuna işlemişki hayalinde bile karısıyla gezintiye çıktığında kayığa biniyorlar ve küreği karısı çekiyor. Akşamları ona kitap okuyor karısı, Oblomov dinliyor:))) Yani burada ben bile dedim ki ‘Allah bu Oblomov’un karısı olacak kişiye peygamber sabrı versin!”

    Bu kitaptan benim anladığım bir şey daha var ki; aile her şeydir. İnsanın kişiliğini oluşturmada kişi ne kadar bağımsız ruhlu olursa olsun farketmez, ailesinin yaşam biçimi ve çocuğu yetiştirme anlayışı en önemlisidir. Oblomov küçük bir İlyuşka iken Oblomovka da (şimdiki zamanda karşılığı SlowCity) ailesinin rahat, tembel, yavaş yaşantısı içindedir. ‘Aman hasta olmasın, kışın soğuk kapmasın, yazın başına güneş geçmesin’ diyerekten üzerine her daim titrenir, evde 65 büyüğü vardır kucaktan kucağa gezdirilerek şımartılır, her işinin yapılması için ayrı bir uşak vardır, acil olmayan her şey ertelenir.
    "Çocuğun düşüncesi garip hayaletlerle doluydu. Korku ve hüzün, ruhuna yıllarca, hatta belki de ömrü boyunca hâkim oldu. Çevresine hep küskün küskün bakar, hayattaki her şeyi sıkıntılı, eziyetli görürdü. Aklı fikri hep o Militrisa Kirbityevna’nın yaşadığı, bedava yiyip içmenin, giyinip kuşanmanın mümkün olduğu tehlikesiz, dertsiz, kaygısız masal ülkesindeydi.

    Oblomovka’da masallar yalnız çocuklar için değildi; büyükler de ömürleri boyunca onların etkisi altındaydılar." .(sf.142)
    Sonra Oblomov tembel, Oblomov şöyle, Oblomov böyle vit vit vit! Böyle bir ailenin içinde yaşayıp Oblomovculuğa yakalanmamak imkansız!
    Devamlı kısıtlandığı, işlerini başkalarının yapmasına alıştırıldığı bir ortamda büyür İlyuşacık.
    "Harcanmak isteyen güçleri harcanamayınca içinde kalıyor ve yavaş yavaş körleniyordu” (sf.166)
    En yakın arkadaşı Ştolts tam tersi kabına sığmaz, yaramaz Andreyuşka Alman baba ile Rus anneden doğmuştur. Alman disiplinini şiar edinmiş bir babası ve Rus asilzadelerinden çocuğunu asil ve yüce sayılan zevklerle, yaşantılarla büyütmeyi düşünen annesi arasında istediğini yapmış, kendisinden beklenen eğitimleri de aksatmadığı için ara sıra evden uzaklaşmasına göz yumulmuştur. Beklentileri karşılayarak kendisi olabilmiştir.
    Gonçarov un batının tarafı tuttuğu, batının tasvirini Ştolts da yaptığı söylense de ben öyle bir izlenim alamadım şahsen. Ştolts tamamen Avrupalı gelmedi bana. (Avrupalı değildir o, Avrupalı olsa sevmezdim, tıs tıs tıs) Anne ve babasının öğretmeye çalıştıkları birbirinin zıttıdır ama o her iki tarafın farklı yetiştirme tarzlarını başarıyla sentezlemiştir. Bu yünde Stolts a tamamen Avrupalı diyemeyiz, doğulu diyemeyeceğimiz gibi. Rusya’dan daha çok Rusya’dır aslında, Avrasyalıdır. Doğu geleneklerinden batı kültürüne bir uzantıdır Ştolts, ikisi arasında dengeyi korur. Ne bir doğu insanı gibi hayallerle gelenekler arasında sıkışmış olarak yaşar, ne de bir batılı gibi kendisine benzemeyenleri küçümser, onlara tepeden bakar.
    Ştolts karakterini en çok Oblomov’u gerçekten bir dost gibi yürekten sevmesi, onun iyiliğini düşünerek sürdürdüğü atıl hayattan kurtulması için çabalamasını takdir ettiğimden sevdim.
    "-Bir köşede! Düşüncelerin de o köşede kalmış. “Var gücümüzle çalışmalıyız, çünkü Rusya’nın bitmez tükenmez kaynaklarını işletmek için kollara ve kafalara ihtiyaç var; daha mutlu bir dinlenme için çalışmak; dinlenmek de bir çeşit yaşamak, daha sanatkârca, daha güzel yaşamak, şairlerin, sanatkârların hayatım yaşamak olmalı. ” Bunlar senin sözlerindi. Bütün bu fikirleri de Zahar mı köşeye attı? Hatırlıyor musun, kitapları okuduktan sonra kendi ülkeni daha iyi tanımak ve sevmek için yabancı ülkelere gitmek istiyordun. “Hayat, düşünmek ve çalışmaktır. ” diyordun. “Şöhret aramadan, durmadan çalışmak ve işini yaptığını görerek ölmek.” Hangi köşede unuttun bunları, söylesene?" (sf.223)

    ****** Uuuu çok etkilendim/acayip gaza geldim/ben daha iyi incelerim diyenler, hemen bu kitabı alıp okumak isteyenler olur diye incelemeye BELEŞ reklam aldım.. Maksat Oblomovculuk yayılsın. Hiçbir çıkarım yok:)))

    #37812299
    #37812280
    #37812072

    Aile önemli dedik, peki Oblomov hep böyle Oblomov muydu? İlya İlyiç in amansız bir hastalık olan Oblomovculuğa yakalanmasında tek katkı ailesinin miydi? Çevresinde olan, yaşantısında karşılaştığı insanlar tamamen suçsuz mu? Tabii ki hayır. O da bir zamanlar çalışmayı, üretmeyi bu şekilde ülkesine hizmet etmeyi, gezmeyi istemiş, bir işte çalışmıştı. Peki sonra ne oldu? Hayallerini gerçeğe dönüştürmeye uğraşan ve idealist insanlar bir kere tökezlediler mi, önlerine konulan engelleri aşamayacakları duygusuna kapıldılar mı bir anda kendilerini bırakırlar. Neye bırakırlar? Kaderlerine, içine genetik olarak işlenmiş ‘büyüklerine boyun eğ, onlar gibi ol’ diyen sesi dinlerler.
    Aslında Oblomov’un eylemsizlik ilkesi bir nevi protestodur! "Suskunluğum asaletimdendir" demesidir Oblomov’un tembelliği; diğer insanlara, hayatın keşmekeşine, insanları birbirinin aynısı kuklalar haline getiren yaşantılara ve sisteme başkaldırıdır onun eylemsizliği! Tabii anlayana.. Anlamayan Oblomov tembeldir, işsizdir, düşünmekten konuşmaktan başka bir şey yapmaz, devamlı tasarılarla hayatını geçirir vs. der.
    Önsözden:
    "Oblomov, yıkılmakta olan bir toplum düzeninin, Rus derebeyi sınıfının çocuğudur. Çiftliği vardır, köleleri vardır; ama kendisi, bütün köklerinden kopmuş derebeyleri gibi, onları bir kâhyaya bırakıp büyük şehre, devlet kapısına sığınmıştır.
    Oblomovka, yaşayışı, gelenekleri, inanışları, aile kuruluşu, çalışma düzeniyle eski Rusya’dır. Oblomov’un rüyasında gördüğü bu çiftliği anlatırken, Gonçarov, eski Rusya’nın, yeni bir görüşle, destanını yazmıştır."

    Yukarıda da belirtildiği gibi Oblomovcuğum eski Rusya’nın özüdür. Ruhunda romantik esintilerle, ulvi duygularla yaşar. Kimse kimseye kötü davranmasın, herkes istediği ve mutlu olduğu gibi yaşasın ister. İlya İlyiç insanların kötülüğüne inanmak istemez, iyi yönlerini görmeye çalışır. Safoz mu ne? Tam olarak saf diyemeyiz kimin ne mal olduğunu bilse de o kişi ile başa çıkabilecek enerjisi olmadığından göz yumar bazı şeylere.

    Oblomov geçmişteki o saf, tertemiz, yine duygulu, içten insanlara ve yaşantıya özlem duyduğundan bir yanıyla romantik bir tiptir. İşte “çiçekler açsın, böcekler uçsun, kırlarda sevgililer el ele gezsin" gibi. Bu yanıyla bana Shakespeare’in tragedyalarındaki karakterleri anımsattı. Ve bu benzerliğin hakkını verir, kaderi de o karakterlerle çakışma gösterir.

    ***İ.N. Bu satırları yazan arkadaş hiç Shakespeare okumamış olup tamamen kulaktan dolma bilgilerle TurgutÖzbencilik yapmaktadır. Okumadığı kitaplar hakkında bile bilgi sahibi olduğunu iddia ediyor da diyebiliriz.

    Dedikodu, hasetlik, küçümseme, yüzüne gülüp arkadan kuyu kazma, gösterişçilik, sahtelik yoktur onun ruhunda. Ama çevresinde riyakâr insanlarla karşılaştığından hayal kırıklığına uğramış, güncel hayat içinde kendine yer bulamamış bu yüzden inzivaya çekilmiştir. Kendisi de buna benzer ifade eder halinin özetini:

    "Benim hayatım, sönmüş başladı. Tuhaf, fakat böyle. Kendimi bilir bilmez sönmeye başladığımı hissettim. Sönüşüm dairede, evrak başında oturduğum zaman başladı; sonra kitapları okuyup da onlarda hayatta kullanamayacağım gerçekler buldukça, dostlar arasında dedikodular, alaylar, soğuk, kötü, boş gevezelikler dinledikçe, gayesiz, sevgisiz toplantılara katıldıkça daha da kötü oldum." (sf.226)

    Önsözde eserin Fransızcaya çevrilirken, Oblomov u anlamayan Fransızların caağnım kitabı kuş kadar bıraktıklarının bahsi geçmiş. Tabii anlamazlar, çünkü Oblomovcuğum Fransız sosyetesinden etkilenen Rus soylularının düzenledikleri kabul günlerine, burjuva özentilerinin o salon senin bu salon benim her gün başka bir kapıda yağlama operasyonlarına olması gerektiği gibi insanların birbirine gösteriş yaptığı, yüzüne gülüp arkandan dedikodunu yaptığı “herkesin gittiği sıkıcı yerler” e gitmeyi istemez. Bu sebepten ne beğenirler ne anlarlar onu! Paris sosyetesinin her halini ansiklopedi gibi yazmış olan Proust’ u okumuş bir okur olarak Oblomov haklı diyorum!
    Oblomov tipik bir doğulu portresidir bunu bilmeyen yok. (O yüzden sevmez ya Fransızlar, sevmedikleri için de anlayamazlar!) Benim de dikkatimi çeken, ‘ay çok tanıdııık’ dediğim birkaç örnek var:

    "Oblomovlar sermayenin çabuk devir yapması, verimin artması ve ürünlerin mübadelesi gibi ekonomik olaylara tamamen kapalı idiler. Bu temiz yürekli insanlar sermaye kullanmakta tek bir yol biliyor ve uyguluyorlardı: Sermayeyi sandıkta saklamak." (sf. 151)
    bizdeki karşılığı=yastıkaltı kültürü

    "Eskiden bir çocuğa hayatın ne olduğu erkenden anlatılmaz, yaşamanın çileli, çetin bir iş olduğu düşüncesi verilmezdi; çocuğu kitaplarla yormazlardı. Çünkü kitaplar türlü sorunlar çıkarır, bunlar da insanın yüreğini, kafasını kemirir, hayatı kısaltırdı. Yaşama düzeni çoktan ve herkes için kurulmuş bitmişti; bu düzeni insana anası babası öğretirdi; onlar da bunu büyükbabalarından, büyükbabaları da büyükbabalarından hazır olarak almışlar, onu Vesta ateşi gibi hiç değiştirmeden, kutsallığına leke sürmeden korumaya ant içmişlerdi."(sf.145)
    İşte bu satırlar ki buram buram büyüklere saygı duyma, onların sözünü dinleme kokuyor, tamamen ‘doğulu’ dediğimiz bakış açısı.

    "Rus halkı bugün bile çevresindeki sert ve açık gerçeğe rağmen eski zamanların sihirli masallarına inanmayı sever.. Belki daha çok zaman bu inançtan kurtulamayacaktır." (sf.141)
    Sen gel bir de Türk halkını gör sevgili Gonçarov!
    Oblomov un iş yapma konusundaki isteksizliği o kadar ruhuna işlemişki hayalinde bile karısıyla gezintiye çıktığında kayığa biniyorlar ve küreği karısı çekiyor. Akşamları ona kitap okuyor karısı, Oblomov dinliyor.
    Buraya kadar okumayı başarana helal olsun diyorum. Yazının bundan sonrası tamamen kişisel anılarımdan oluşmakta, bana göre kitapla accık ilgisi var ama kimine göre olmayadabilir. Okumak istemeyen olursa diye ayrıca belirtmek istedim.

    Gamzemov’un Rüyası… (değil kabusu hiç değil gerçeği):
    -Gamze yine kitap almışsın.
    -Evet, bak
    -Ooo amma kalınmış. Sen nasıl okuyacan onu, ne anlatıyor?
    -İşte bir adam var, böyle tembel üşengeç falanmış (Affet Oblomov reyiz, o zamanlar yeterince iyi bilemiyorduk seni)
    -Ehehheheh.. Senin hayatını anlatmış işte.. boşuna okuma. Okumaya üşenirsin sen onu..
    -??!! niye yaa, okuyacam işte sonra bir ara..

    ****İ.N. Alındığı tarih 07.08.2018 okunduğu tarih ocak 2019.. sonuçta okudum yane, hıh!
    ####
    Sıradan bir hafta içi:
    Sabah alarm çalar… Ertele.
    5 dakika sonra…. Ertele.
    10 dakika sonra…. Ertele.
    30 dakika sonra… Ertele.
    1 saat sonra… Hüff geç kaldım yine yaa, neden erken uyanmak zorundayım? Ühühühühü…

    ####
    Sıradan bir hafta sonu:
    Cumartesi sabah haftanın yorgunluğunu atmaya çalışan Gamzemuşka maalesef düşüncelerin istilasından kurtulamaz.
    -Üff bu odayı temizlemem lazım artık, bu ne ya at kokuyor oda. At mı besliyorum ben burada acaba? Toz olmuş her yer, ağzıma burnuma kaçtı hepsi nefes alamıyorum… ( Mecnun Ç mode:on)
    Kahvaltıdan sonra yapayım şimdi aç karnına sabah sabah olmaz..

    -Yuhh! Öğlen olmuş, ne ara oldu yaa? Odamı temizlemeye başlayayım ben, ayy kitaplık da tozlandı, önce onu silmem lazım, kitapları da düzenleyeyim, dolabın içi de karman çorman. Off ne çok iş var!
    …..
    -Hiçbir iş yapamadan akşam oldu, günler çok hızlı geçiyor yav… neyse yarın var daha, yarın yaparım nasıl olsa.. bu saatten sonra süpürge açılmaz.
    Vee Pazar sabahı Özmeniçler kahavaltıya otururlar.
    -Ben odamı temizleyeceğim, bana bugün pek bulaşmayın.
    -Annesi: hah şimdi akşama kadar çıkmazsın oradan, oyalanma bari.
    ….
    ….
    -A: GAMZEEEE! Hala odanı temizlemedin mi sen? Ne kadar sürebilir ki küçük odanın temizliği? Al süpürgeyi kendi odanı, arayı, salonu, mutfağı da süpür! HADİ!
    -Taam yaa, ben başlayacaktım zaten. Önce toz alayım dolabı süpüreyim didim:(((

    ####

    -Annesi: Gamzeeeee.. Git ekmek al marketten evde hiç kalmamış.
    -Şimdi mi acil mi?
    -A: Yemek yiyeceğiz, akşama ekmek yok.
    -Ohoooo yemek olana kadar.. daha çok zaman var.
    -A: ekmek bitiyor sonra, bu saatte geliyor taze taze herkes hemen alıveriyor. Git al işte! ( cinnet is coming ses tonu)
    -Tamam alırım bir ara..
    -A:SEN NASIL YAŞIYOSUN BU TEMBELLİKLE BEN HİÇ BİLMİYORUM! GİT VE EKMEK AL!


    "Şimdi, çevresinde basit, iyi yürekli, sevimli insanlar vardı. Hepsi hayatlarını ona bağışlamış, onun zahmetsizce yaşamasına, hiçbir şey duymamasına çalışıyordu." (sf. 594)

    Gönül ister ki ben de yorulmadan yaşayayım ama Oblomov reisin de dediği gibi hayat yakamı bırakmıyor, hem de hiç!
    Oblomovkadan Sevgilerle…
  • Kendimi kaldırım taşlarının üstünde ayaklarımı peşi sıra atarak yürürken buldum. Bir çocuk gibi. Üstüne bir de bir ıslık tutturdum. Melodisiz, rastgele.

    Gönül Hanım ne zaman gelir? Bu arada Gönül Hanım doktor. Aile Sağlık Hekimi. Danışmadaki çarpık bacaklı kız acılı bir kibarlıkla gelir birazdan dedi. Birazdan? Hemşire Hanım var mı peki? O da gelmedi. Gelir birazdan.

    Sağlık Ocakları'nda ne muazzam hikayeler vardır. Mümbit birer edebiyat mekanlarıdırlar. Saat 1'i biraz geçiyor. Kapıdaki açılış/ kapanış çizelgesine göre Sağlık Ocağı açıldı demektir. İçeride bir iki insan. Bir de Danışmadaki çarpık bacaklı kız. Ama oraya ''danış'' yazmışlar. Herhalde ''danışma'' yazınca insanlar olumsuzluk eki sanıyorlar onu. Bir sürü salak ne berbat espriler yapar şu mastar eklerinden. Aman bozmayalım keyfimizi.

    Birbirine yapışık sandalyeler genelde hastanelerde olur. Bir de bu Sağlık Ocağı'nda var işte. Oturdum onlardan birine. Duvarlarda bir pembelik. Üst tarafları beyaz. Her 6 saniyede 1 kişi şeker hastalığından ölüyormuş. 6 tane ay çiçeği var resimde. Biri solmuş. Renksiz. Karşıdaki saatin altındaki afişte. Hemen yanımda Atatürk köşesi var. Gençliğe Hitabe, İstiklal Marşı. Sağ tarafta bir küçük pano. Birkaç şiir koymuşlar. Can sıkıntısından okudum. İnsan beklerken en lüzumsuz yazıları bile okur. Hatta az ilerideki hasta hakları, hastanın sorumlulukları köşesine bile göz atar. Sanki onları böyle zamanlar için koymuşlardır. Bir de şu dünyanın en büyük safsatalarından biri ''vizyonumuz/ misyonumuz'' yazıları yok mudur? Bir sürü tek düze samimiyetsiz kelimeler.

    Siz de kaldırım taşlarının üstünde peşi sıra adımlar mısınız bazen? İlla oradan yürüyeceğim diye direten çocuklar vardır. Sonunda anneleri kızar. Melodisiz, rastgele.

    Doktorun odasına açılan küçük bekleme salonuna geçtim. Biraz da orada bekleyeyim. Biraz oturdum. Biraz kalktım. İşlemeli perdeyle süslenmiş pencereden dışarıya baktım. Hayata. Danışmadaki kız daha gelmedi dedi. Ya bu sırada gelmiş de ben boşuna bekliyorsam. Kalkıp kapıyı çaldım. Kapı kolunu aşağıya indirdim. Kilitli.

    Ara sıra danışmadaki kız yerinden kalkıp yürüyor. İşte o çarpık bacaklar. Siyah keten pantolonun içinde.

    Arkamdaki yazıya baktım: Sık sık tuvalete gidiyor, aniden sıkışıyor, idrarınızı tutamıyorsanız doktorunuza başvurun.

    Bir kadın ''Bakar mısınız'' diye bağırdı. Heyecanlı, bağırarak. Baktım. Danışmaya seslenmiş. Yolda gördüm bu teyzeyi de, kendimi iyi hissetmiyorum dedi. Tamam oraya oturtun. Oturttu. Tekrar geri geldi. Yüzünde tanımadığı birine iyilik yapmanın şımarıklığı, sesinde bunun rahatlığı vardı. Eğildi. Sessizce kadını işaret ederek biraz onu çekiştirdi. Pasaklı bir gülüşü vardı. Bir yakınını getirmiş olsa böyle rahat mı davranırdı? İnsan psikolojisi işte.

    Beklediğim yere arka arkaya iki adam girdi. İlki yüksek sesle selam verdi. Yüksek sesle aleykümselam dedim. İkincisi kısık sesle aynı selamı tekrarladı. Kısık sesle aleykümselam dedim. Ayrı ayrı yerlere oturdular. Bir süre sessizlik. Neden sonra ilki içeride hasta var mı, dedi. Doktor da yok hemşire de. İnanmadı kalktı ayağa. Kapıyı tıklattı ve kapının kolunu aşağıya indirdi. Kilitliydi. Biz de boşuna bekliyoruz ha, dedi. Hemen danışmaya koştu. Kız aynı acılı kibarlıkla birazdan gelirler dedi. İkinci adam gözden kayboldu. İlki tekrar yanıma geldi. Bu memleketin işleri hep böyle hemşerim dedi. Kim bilir nerdeler? Bir haftadır devlet hastanesinden heyet raporu almaya çalışıyorum daha bitmedi. Şimdi de bir ilaç yazdıracağım, iki dakikalık işimiz var. Yüzüne baktım. Bıyıkları üstten tıraşlanmış. Sakalları kirlenmiş. Saçları sivri sivri kesilmiş. Zayıfça bir adam. Düz beyaz çizgili siyah bir kumaş pantolon giymiş. Ayağında ucuz, boyasız bir iskarpin var. Yok kardeşim dedi. Bu ülkenin işleri hep böyle.

    Hayırdır işe mi giriyorsunuz, nedir heyet raporu? Yok dedi. Ben kaza geçirdim onun için. 7 ay önce. Ocak'ta çalıyordum. Mermer Ocağı. Bir kaza geçirdik orada. Kafamdan ameliyat oldum. 3 ay önce de beni işten çıkardılar. Şimdi bir heyet raporu alıp çalışma gücü kaybını ortaya çıkarmak istiyorum. Kaç senedir ekmek yediğimiz yer. İlk başta şikayetçi olmadım. Şimdi Nisan'da işe alırız dediler. Bekliyorum. Amma benim maaşımdan az verirlerse olmaz ki. Biz kendi işimizde mi kaza geçirdik kardeşim? Hem benim kusurum yok ki. O zaman şikayetçi olmadık. Bilemedim, keşke olaydım.

    Sessizlik.. Tanımadığımız adamlarla konuşurken ara ara çok keskin sessizlikler olur. Ne sorsak, ne söylesek, ne konuşsak diye düşünürüz.

    Çoluk çocuk. Emeklilik yaşı. Dönüp dolaşıp kazayı anlatmalar. Mermer Ocağı. Yıllarca sigortasız çalıştırmalar. Ama bacak bacak üstüne atmak bir adama ancak bu kadar yakışmaz birader. Bir ara cebinden ezilmiş ilaç kutuları çıkardı. Yazdıracağı ilaçlar olmalı. Sonra kalktı dolaşmaya gitti.

    İkinci adam geldi bu kez. Tonları birbirinden farklı kahverengi gömlek, süveter, ceket. Gri bir kasket. Bağcıkları açık siyah botlar. Yer yer kırlaşmış sarı bıyıklar. Kıpkırmızı bir yüz. Şişkin karnını yaslayıp bakındı bir süre. Kendinden emin bir hal var. Gelmediler mi daha, dedi. Gelmezler dedim. Doktor gelmez de hemşire gelse bari. Güldü.

    Saate baktım. 2'yi geçmiş. Danışmanın önü kalabalıklaşmaya başladı. Hamile bir genç kadınla göz göze geldik bir ara. Bir çocuk arabasında çocuğun biri elindeki portakalın yeşil sapından tutmuş oynuyor. Bir kadın, peşinden iki çocuk sürükleniyor. Fistanlı yaşlı kadınlar. Sesler çoğalıyor. Gözlerim de kararmaya başladı. Ağrılar .. Bacaklarım.. Hemşire Hanım.. Yaşlılık.. Ne Zaman gelir? Senin kız mı bu da? Çocuğun boğazı..

    Hamile bir genç kadınla göz göze geldik bir ara. Bunu atlamayalım. Acaba gebelik testi yaptırmaya kaç kadın geldi bugün? Akşam kocalarına haber..

    Bazı yaşlı teyzeler çok ağır ve gururlu oluyor. Ama bazıları yaşlılığın verdiği sevimlilikle her türlü münasebetsiz hareketi güldürerek yapıyor. İkinci adam elindeki tahlil sonuçlarına sayısal loto oynar gibi uzun uzadıya müthiş bir ciddiyet ve bilmişlikle bakarken işte böyle bir teyze girdi içeriye. Dişsiz ağzından hızlı hızlı dökülen anlaşılması zor kelimelerle sevimli mi sevimli. Doktor nerde diye danışmaya hesap sorduktan sonra tam karşıma oturdu. Zenginin gönlü oluncaya kadar fukaranın canı çıkar. Atasözü. Yaz bunu bir kenara dedi. Şimdi çay mı içiyorlardır, yemek mi yiyorlardır. Ne zaman gelmeye gönülleri olursa artık. Biz de bekleme babam bekle. Ay oğlum benim de 3 oğlan 5 kızım vardı... diye bir başladı ki ne zaman başımı başka bir tarafa çevirsem, dinliyor musun sen beni diye çıkıştı. Kızlarının 2'si boşanmış, oğlanın biri ölmüş. Antalya, Söke, Konya bilmem nerelerde çalışmışlar yahut yaşıyorlarmış. Birinci adam da gelip yerine oturdu. İkinci adam teyzeye merak sardı. Demek 8 çocuk ha dedi. Birinci adama dönüp, var ya kadınlar ne kadar çocuk doğurursa vücut o kadar dinç oluyor, dedi. Neden biliyor musun? Her doğumda hücreler kendini yeniliyor. Eskiler bundan dinç. Fırsat bu fırsat teyze dedim senin yaş kaç? Birinci adam tezini doğrulamak için atıldı. Gene vardır dedi bir 80. Teyze güldü. Yok ya dedi. 68-69 filan. Adam yenilmeyi kabul edecek tipten değildi, ee gene var, dedi. Doğrusu teyze gerçekten de 80 gösteriyordu. Çok yıpranmıştı. Ama gene de, benim dedi dinç olmamın sebebi büyüklerin duasını almak. Beni herkes severdi. Birinci adam nasıl dua teyze dedi. İkincisi nasıl dua olacak hayır dua işte diye cevap verdi.

    Bıyıkları kesilmiş, sakalları uzatılmış, tipsiz ve bir o kadar çirkin bir adam girdi içeriye. Selamünaleyküm dedi. Herkeste derin bir sessizlik. Selamı ben aldım. Kimseyle konuşmadı adam. Kapıyı tıklatıp kilitli olduğunu anladı. Sonra çıktı.

    Teyze arada atasözleri söylemeye devam etti. Hepsini tutamadım aklımda. Okuyor musun dedi. Elinin ekmek tutması için dua et dedi. Ananın babanın duasını al dedi. İkinci adam tasdikliyordu. Sonra telefonu çıkardı. Gönül Hanım dedi, ne zaman geliyorsunuz? İyi cakasını satmıştı gene. Birinci adam, ne zaman geliyormuş dedi. Birazdan geliyormuş.

    Teyze susmak bilmedi. Falanca yerin kızları çok ''pişmiş'' olurmuş. Birinci adam kızlar nasıl pişer teyze dedi. İkinci adam nasıl pişecek işte diye cevapladı. İşin olmazsa hangi kız sana varacak dedi. Yeter teyze anladık. Birinci adam teyze çok çekmiş ama bak yıkılmamış dedi. İkincisi göbeği önde kasılıyordu. Teyze sevimli sevimli gülüyordu.

    Birden içeriye hemşire geldi koştura koştura. İkinci adam -ben bunları tanıyorum havasında hala-, geç kalırsan böyle koşturursun işte diye güya sohbet açacak. Hemşire acele acele kapı kilidini açtı. Girdi içeriye. Küçücük çirkin bir kadın. Ardından gayet şık bir kıyafetle doktor geldi. Gönül Hanım buymuş meğer. Kestane rengi saçlarının perçemleri alnında olgunca bir kadın. Merhaba merhaba, diye girdi içeri. Sempatik. Gülüyor. Kibar. Enerji dolu. Ama niye geç geliyor birader?

    Hemen içeriye doluşan doluşana. İlk koşan bizim teyze tabii. İkinci adam, bana döndü sen dedi ne okudun? Hukuk dedim. Birden yüzündeki kırmızılık arttı. Öne doğru eğildi. Elindeki tahlil rakamları yere döküldü. Ben de katiplik yaptım. Adliyeden emekliyim. Gün oldu Allah'ım benim buradaki nimetimi kes, bana başka bir ekmek kapısı aç diye dua ettim. Ama buradan emekli olmak nasipmiş, dedi. Zordur dedi. Hakimler şöyledir, savcılar böyledir..

    İçeri girdim. Vay be doktora bak, hemşiresine çay getiriyor. Aferin Gönül Hanım. Saçlarının perçemleri alnında. Çok münasip duruyor. Ayakta karşılaştık. Ses tonu sevimli. Evet dedi. Buyurun. Şey dedim. Ben hikaye yazmaya gelmiştim buraya. Şimdi de gidiyorum.

    Çıktım dışarıya.

    Bir ıslık tutturdum melodisiz, rastgele. Kaldırım taşlarının üstünde ayaklarımı peşi sıra atarak yürüdüm. Hiç düşmeden.

    Seni düşündüm. Ve yağmur yağdı ıslandım.

    f.m. dördüncü
  • Sıradan bir geceydi benim için... Günüm oldukça yoğun geçmişti. Bedenim kadar zihnim de yorgundu. Boş gözlerle televizyondaki filmi seyrediyordum. Aslında sadece ekrana bakıyordum desem daha doğru olacak. Çünkü kendimi filme veremiyordum. Zaten elimde kumanda sürekli televizyon kanalları arasında dolaşıyordum. Sonrasında da sıkılıp bu filme bakmaya başladım.
    Terk etmekle alakalı bir filmdi. Erkek kadını terk ediyordu. Evlilikten sıkılmış, heyecanı tükenmişti. Daha heyecanlı bir hayat düşünüyordu. Sonrasında güzel bir kadınla karşılaşıyor o düşlediği hayatı yaşamaya başlıyordu. Ama çocukları vardı. Onlardan uzak duramıyordu. Sonra da onların hatırına o heyecanlı hayatı bırakıp yeniden eski hayatına dönüyordu. Yönetmen buradaki erkeği fedakar bir baba gibi göstermeye çalışıyordu ama bana göre hiç de öyle değildi. İnsanın sadece bir hayatı vardı ve onu istediği gibi yaşamalıydı. Çocuklar buna engel olmamalıydı.
    Çeyrek asrı çoktan devirdiğimiz bir evliliğimiz var. Karımı hala seviyorum. Dünyalar güzeli kızımızı evlendirdikten sonra yeniden başbaşa kalmıştık. Birbirimize sığınmıştık. Hele de karım… Kızım evden ayrıldıktan sonra daha bir duygusal oldu. Dünyası o kadar boşaldı ki… Kendisini kitaplara vermeye başladı. Sürekli okuyordu. Psikolojik, duygusal… Hatta bebek bakımı ile ilgili kitap bile vardı kitaplığında… Bu kitabı neden okuduğunu sorduğumda, ileride torunu olduğunda ona daha bilinçli davranmak için olduğunu söylemişti. Oysa zaten kendisi de zamanında iyi bir anneydi. Böyle düşünmesi garibime gitmişti.
    Emekli olduktan sonra da büyük bir boşlukta kalmıştı. Yıllarca süren memuriyet hayatından sonra sabah kalkıp işe gidememek öylesine garip gelmişti ki ona… Ne yapacağını bilemeden evin içinde sürekli dolaşıyordu. Bol bol da ev işi yapıyordu. Hiçbir şey bulamasa eşyaların yerini değiştiriyordu.
    Canım karım benim…
    O günlerde öylesine bunalıyordu ki… Günde birkaç kez beni arıyordu. Ne yapıyorsun, ne zaman geleceksin, sana ne yemek yapayım. Sürekli soruyordu. Hatta kızım da ben de onun emekli olmasından dolayı mutluyduk. Çünkü evde artık her şey yoluna girmişti.
    Öyle çoğu kadın gibi günlere katılmazdı. Ya da tek başına dolaşmayı sevmezdi. Beni beklerdi. Hele de haftasonlarını iple çekerdi. Beni çok seviyordu. Benim limanımda huzur bulduğunu söylüyordu. İyi ki karşılaştım seninle, iyi ki seni sevdim. Bu sözleri o kadar çok söylüyordu ki… Üstelik de söylerken içtendi, gülümsüyordu.
    Acaba…
    Acaba terk edip gitsem ne yapardı ki…?
    Ne yapacak ki… Eminim, bensiz sudan çıkmış balığa dönerdi. Nefes alamazdı. Boğulurdu. Yaşayamazdı.
    Ben kanepede uzanmış filme bakarken yan gözle de karımı izliyordum. Koltukta ayaklarını altına almış bir vaziyette oturarak kitabını okuyordu. Televizyonun sesini bile duymuyordu. Kitap sayfalarına o kadar gömülmüştü ki kendisini izlediğimin farkında bile değildi. Tabi, güvendeydi. Benim yanımda huzuru da mutluluğu da doyasıya yaşıyordu. Ancak kendisini güvende hisseden insanlar bu denli rahat yaşardı her şeyi…
    Şuna bak… Hala çok güzel… Nasıl başarıyor bu kadar güzel olmayı acaba… Yaşıtlarından bile çok genç duruyor. Yıllara nasıl da meydan okuyor.
    Neredeyse otuz yıla yaklaşacak birlikteliğimiz… Her zaman yanımdaydı. Her zaman bana destek oldu. En çaresiz anlarımda bana güç verdi, kol kanat gerdi üzerime… İyi bir eşti. Bana her zaman iyi eşlik etti. Ama ben de her zaman iyi bir kocaydım. Benim gibi birini bulduğu için şanslıydı.
    Ama yine de gidersem, terk edersem onu… Yaşayamaz. Kolu kanadı kırılır. Uçamaz.
    Yüzümde huzur dolu bir gülümsemeyle onu izlerken aniden bir şey hissetmiş gibi başını kaldırıp bana baktı. Gülümsedi.
    --Hayrola, sen beni mi seyrediyorsun?
    Güldüm.
    --Ne yapayım. Öylesine dalmışsın ki kitabına, dünyayı unutmuşsun. Seni izlemek filmden daha keyifli…
    --Yıllardan beri izliyorsun, hala bıkmadın mı benden…? Bıkmadın mı beni izlemekten…?
    Dudağında muzır bir gülümseme oluştu. Övgü bekliyordu. Birkaç güzel söz… Düşüncesi buydu. Ama ben o an kendi düşüncemle hareket etmek istedim.
    --Aynur… Sana bir şey sorabilir miyim?
    --Elbette, Murat’cım…
    Bir süre bekledim. Gözlerine baktım. Aslında bu soruyu sormak konusunda ne kadar istekliydim, bilmiyorum. Yine de kendiliğinden döküldü o sözler…
    --Mesela… Diyelim ki gitsem ben… Yani seni terk etsem… Ne yapardın?
    Bir süre yüzüme baktı. Biliyorum, beklediği türden bir soru değildi bu… Yüzündeki gülümseme silinmemişti. Ve benim gözlerimde sorduğum sorunun cevabını arıyor gibiydi. Sonra başını önüne eğdi. Ne tür bir cevap vereceğini biliyordum aslında ama yine de onun bu şekilde zor duruma düşmesini istememiştim.
    Gözlüğünü çıkardı. Elindeki kitabı kapatıp bir kenara koydu. Yüzündeki o gülümseme değişmemişti. Sonra da tane tane konuşmaya başladı.
    --Sen gitsen… Yani beni terk etsen… Ne yaparım. Sanırım nefes alamam. Yaşayamam.
    Tam da düşündüğüm gibi… Bunca zamanlık karım… Elbette ki neler düşündüğünü bileceğim. Bensiz yaşayamaz zaten… Ben olmasam bu hayatta rahatlıkla savrulabilir. Tutunacak dal bulamaz. Yok olur.
    Aynur bu sözleri söylerken ben dudağımda kendiliğinden oluşan gurur dolu gülümsemeye engel olamıyordum. Ne de olsa haklı olmak çok güzel bir duyguydu. Bu duyguyu içimde doyasıya yaşıyordum.
    --Evet, sen gitsen sanırım bocalardım. Ne yapacağımı bilemezdim. Çok kötü hissederdim kendimi…
    Sonra yeniden sustu. İçinde bir muhakeme vardı şu an, bunu hissediyordum. Bensiz bir Aynur’un ne kadar çaresiz kalacağını düşünüyor olmalıydı. Üstelik de ne düşünüyorsa saklamaz, söylerdi. Öyle politik bir yapısı yoktu. Her zaman objektifti. Onun bu huyunu her zaman takdir etmişimdir zaten… Şimdi de ne düşünüyorsa bana aktaracaktı.
    --Sen gittiğinde… Tanrım… Ne kadar da soğuk iki kelime… “Sen gittiğinde…”
    Bir süre anlamsızca başını salladı. Garip bir şekilde güldü. Sonra sesine belli bir ayar verip konuşmaya başladı.
    --Yine de söylemeliyim ki sen gittiğinde zaman duracak benim için… Her şey duracak. Dünya dönmeyecek bir daha… Ay dünyanın etrafında dönmeyecek. Sen gittiğinde bileceğim ki, bir daha sen dönmeyeceksin bana… Bu devran dönmeyecek. Sabahları günaydınlar olmayacak. Çünkü benim için bir daha gün aydın olmayacak, herşeyden önce… İyi akşamlar olmayacak. Dünyam kararacak. Geceler her zamankinden uzun olacak.
    Sözleri o kadar hoşuma gitti ki… Bir şey söylemek istedim ama izin vermedi.
    --Lütfen, Murat… Henüz sözlerim bitmedi.
    Yüzünde hüzün dolu bir gülümseme vardı. Sanki o an söylediklerini yaşıyor gibiydi.
    --Sen gittiğinde yüreğim ateş gibi yanacak. Canım acıyacak. Duygularım kanayacak. İçimde sadece seninle dolu olan dünyamda bir anda kocaman, ıssız bir boşluk oluşacak. Sonra o boşluk sensizliğinle dolacak. Sessiz çığlığımla haykıracağım. Ama benden başka kimse sesimi duymayacak.
    Bir anda sesi titremeye başlamıştı ama kendisini çabucak toparladı. Yine de yüzündeki hüzün dolu gülümseme silinmemişti. Soruma cevap vermiyor, sanki içinde yaşadıklarını bana anlatıyordu. Sorduğuma pişman olmuştum.
    --Bence bu kadar yeter, Aynur… Cevabımı aldım ben…
    --Hayır, yetmez Murat… Henüz sözlerimi tamamlamadım. Hem haklısın. İnsan ne kadar da sevse, ne kadar da kendisini güvende hissetse, yarının neler getireceği hiç belli olmaz. Kimbilir, belki de gerçekten gidersin bir gün… Gerçekten de beni terk edersin. Aslında böylesi bir durumla alakalı hiçbir şey düşünmemiştim şimdiye kadar… Hep denir ya, benim başıma gelmez diye… Gelebilir. Hem neden gelmesin ki…
    --Aynur’cum… Lütfen konuyu kapatabilir miyiz artık…
    --Hayır, Murat… Dediğim gibi, henüz söyleyeceklerim bitmedi. Üstelik de sensizliğin benim için ne kadar zor olacağını söylüyorum sana… Nefes alamam, diyorum. Bu sözler sanırım senin erkeklik gururunu okşuyor olmalı…
    Bu son sözlerinde bir ironi seziyordum. Yine de nasıl bir ironi olduğunun tam olarak farkında değildim. Karımı tanıyordum. Sakindi. Hem de hiç olmadığı kadar sakin… Böylesi durumlarda onun ne kadar tehlikeli olduğunu biliyordum. İnsanı sakinliğiyle ezerdi. Oysa ben öyle değildim. Çabuk parlayan, çabuk sönen bir kişiliğim vardı. En son söylenmesi gerekenleri en önce söyler, çoğu kez de haksız duruma düşerdim. Oysa Aynur sakin dururdu karşımda… Hiç sinirlenmeden, laflarını tartarak konuşurdu. Sanki avını yavaş yavaş ele geçirmeye çalışan bir yırtıcı gibi davranırdı. Çoğu zaman da beni alt ederdi. Oysa onun hırçın olmasını isterdim. Hırçın olup kendisini kaybetmesini… Hatta zaman zaman bilinçli olarak onun sinirlendirmeye çalışırdım ama o her seferinde kendine hakim olurdu. Şimdi de olanca sakinliğiyle hem de gözümün içine baka baka sözleriyle beni göklere çıkarıyordu. Gururumu okşuyordu. Henüz nereden geleceğini bilmediğim bir tehlikenin varlığını hissediyordum. Konunun uzaması beni iyice rahatsız etmeye başlamıştı. Biliyordum, Aynur tüm söyleyeceklerini bitirmeden susmayacaktı.
    --Sen gidersen eğer… Beni terk edersen, en çok da yüreğimi sızlatırsın. Orada sana ait öylesine büyük bir sevda var ki… Çünkü seni seviyorum. Yalan yok, sen bu hayatın bana vermiş olduğu en büyük ödülsün. Yüreğimde senin sevdanı taşımak benim için öylesine büyük bir ayrıcalık ki… Sen gidersen bu sevdaya zarar gelir diye korkarım en çok da… Yani onu eskisi gibi koruyamamaktan… Yani kendimden daha fazla içimdeki bu sevdayı yıpratırım korkusunu yaşarım. Hem en kötüsünü daha söylemedim.
    Bir süre yüzüme baktı. Benden bir cevap bekledi ama ben suskunluğumu devam ettiriyordum.
    --Sen gidince sadece kendin gideceksin. Ama pek çok eşyan burada kalacak. Mesela evin her yerinde senden izler olacak. Ne de olsa çok uzun zamandan beri burada birlikteyiz. Elindeki kumandadan tut da her eşyada sen varsın. Hatta kokun bile evin her tarafında… Sen gidersen geride bıraktıkların beni daha da yıpratacak. Evimi her zaman sevmişimdir. Burada çok güzel mutluluklar yaşadım seninle… Ama sen gidince burası benim tabutum olacak. Ya da hapishanem… Hele de yaşadığımız onca anı benden hesap soracak.
    Daha fazla dayanamadım. Karımın daha fazla üzülmesini istemiyordum. Cevabımı almıştım.
    --Aynurcum. Birtanem… Bence yeter artık… Böyle bir şey düşünmüyorum zaten… Merak etme… Seni terk etmeyeceğim.
    Güldü. Ama alaycı bir gülüştü bu… Karımı tanıyordum. Henüz bu kadar kolay pes etmezdi.
    --Teşekkür ederim. Bak, buna çok sevindim işte… Yine de o konuya dönelim. Yani senin beni terk edip gittiğine…
    Boşuna dememişler, insan ne çekerse kendi dilinden çekiyor, diye… Bir boşboğazlık etmiştim. Şimdi de neyle karşılaşacağımı bilmediğim bir uçuruma doğru sürükleniyordum.
    --Ama ne kadar kendimi kötü hissetsem, tüm düzenim alt üst olsa, içimde ve bu evdeki sensizlik beni deliye çevirse de ben yine yaşarım. Uykusuz gecelere rağmen, günün kasvetine rağmen, sessiz çığlıklarıma rağmen yaşarım. Yine her zaman ki saatte kalkarım yatağımdan… Yine her zaman ki saatte yaparım kahvaltımı… Hatta bir tabak da senin için koyarım masaya… Her zaman ki gibi… Sen sanki karşımdaymışsın gibi yaparım kahvaltımı… Sen yine yanımdaymışsın gibi yaşarım seni… Yeri gelince saklamam gözyaşlarımı… Üzüntümü, özlemimi saklamadan yaşarım. Sensizliği de yaşarım.
    Bir süre yüzüme baktı.
    --Diyelim ki sen beni terk edip gittin. Nereye gideceksin, peki..? Diyelim ki bir ev tuttun. Bence en mantıklı ihtimal bu… Çalışıyorsun. Para da kazanıyorsun. Maddi sıkıntı çekmeyeceğim malum… Yine de sen…? Sen bensiz yaşayabilir misin peki…?
    Bozulmuştum.
    --Elbette yaşarım. Madem ki sen yaşayabiliyorsun, ben de yaşarım.
    --Elbette yaşarsın. Ama şunu söylemeliyim ki; sen mükemmel değilsin.
    --Ben sana mükemmel olduğumu söylemedim. Ama ideal bir koca olmadığımı da söyleyemezsin.
    Yüzündeki sinir bozan gülümsemesi hala devam ediyordu.
    --Sen ideal bir koca değilsin, inan bana… Mesela mutfağın yerini bile bilmiyorsun.
    Konuşmaları canımı sıkmaya başlamıştı.
    --Yok daha neler…
    --Yani demek istiyorum ki; daha yağda yumurta pişirmesini bile bilmiyorsun.
    Bunu bilmediğim için mi ideal koca olamıyorum.
    --Hayır, canımın içi… Bak sana bir şey izah edeyim. Sen bir giydiğin gömleği ertesi günü giymiyorsun. Neden?
    Cevabımı beklemeden kendisi cevapladı.
    --Çünkü ben istemiyorum. Her gün temiz ve ütülü gömlek giymeni istiyorum. Her gün değişik şeyler giymeni seviyorum. O yüzden de hepsini hazır ediyorum. Hatta iç çamaşırlarını, çorabını… Çoğu zaman sen farkında bile olmuyorsun bu değişikliğin… Nasılsa bunu düşünen biri var. Mutfakta bir gün olsun bana yardım etmedin. Mesela bir salata… Bunu bile yapmaktan kaçındın. Her şeyi ayağına gelmesini seviyorsun. Ve sen beni terk etmekten bahsediyorsun. Söyler misin, Sevgilim… Gittiğin yerde nasıl yaşayacaksın? Sürekli lokantadan yemeyeceğine göre zaman zaman mutfağa girmek zorunda kalacaksın. Çamaşırı makine yıkıyor. Ama sen nasıl yıkayacağını biliyor musun? Hayatında hiç çamaşır astın mı? Ya da ütü yaptın mı?
    Yüzümdeki ifadeyi görmek onu daha da mutlu etmişti ki bol bol sırıtıyordu. Kedinin fareyle oynadığı gibi oynuyordu benimle…
    --Canım Sevgilim… Aklıma geldi de… Seninle bunca senedir evliyiz. Bir kez olsun bu evi süpürdün mü? Ya da temizlik yaptın mı? Temizlik derken, tüm evin temizliğinden bahsetmiyorum. Mesela bir kez olsun masayı sildin mi, ya da camları…? Genelde bu kanepenin üzerinde uzanmayı seviyorsun. Peki, sonrasında kanepenin örtüsünü düzelttiğin oldu mu hiç…? Tüm bunları geçtim Canım Kocacığım, bir kez olsun yemek yediğin tabağı mutfağa götürdüğün oldu mu?
    Bu kadarı da fazlaydı artık… Haddini aşmıştı.
    --Ne yani… Benim beceriksiz biri olduğumu mu söylüyorsun?
    --Elbette ki hayır… Senin öyle özelliklerin var ki, tüm bunlar fark edilmiyor bile… Bütün bunları zevkle yapıyorum ben, inan… Hiç de rahatsız olmuyorum. Ama beni terk edip de yalnız yaşamaya başladığında sadece bunları da değil, daha göze gözükmeyen pek çok şeyi de yapmak zorunda kalacaksın. Buna hazır mısın?
    Cevap vermedim. Aslında veremedim. Denize düşen yılana sarılır hesabı o an bir şeyler söyledim ama ağzımdan çıkanların ne anlama geldiğini düşünmedim bile…
    --Belki de yalnız kalmayacağım. Belki biri olur o evde…
    Canını yakmak istemiştim ama o tınmadı bile… Kahkaha atmaya başladı. Deli gibi gülüyordu.
    --Aynur, yeter…!
    Beni duymuyordu. Gülmeye devam ediyordu. Gözlerinden yaş gelmeye başlamıştı artık. Kendisini kaybetmişti.
    --Aynur…!
    Biraz olsun kahkahasını kontrol altına alıp konuştu.
    --Özür dilerim, Sevgilim… Bir an için boş bulundum.
    Yine de gülmesi kesik kesik de olsa devam ediyordu. Sonra derin derin nefes alarak içindeki kahkaha fırtınasını biraz olsun dindirmeye çalıştı. Sonra da olabildiğince ciddi bir tavır takınıp sözlerini sürdürdü.
    --Murat… Bu yaştan sonra ne herhangi bir kadın sana karılık yapar ne de bir erkek bana kocalık… Bu zamandan sonra sana en iyi eş olacak kişi sadece benim… Anlıyor musun, ben… Senin bana ihtiyacın var. Sen bensiz asla yaşayamazsın. Nefes bile alamazsın. İki yakanı bir araya bile getiremezsin. Bütün bunları laf olsun diye de söylemiyorum. Senin kahrını şikayet etmeden ve büyük bir zevkle ben çekiyorum. Üstelik de bundan mutluluk duyuyorum. Çünkü ben seni çok seviyorum. O yüzden de otur oturduğun yerde ve filmini seyret… Gece vakti canımı sıkma benim…
    Sonra yeniden gözlüğünü gözüne takıp kitabını eline aldı ve hiçbir şey olmamış gibi okumaya başladı.
    Bir süre Aynur’u izledim. Bir şeyler söylemeli miydim acaba… Belki konunun daha fazla uzamaması ikimiz için de iyi olurdu.
    Tekrar filmi setretmeye başladım. Ya da televizyon ekranına bakmaya… Ama koca ekranı görmüyordum bile... Yan gözle karımı izliyordum. Söyledikleri beni oldukça yaralamıştı. Moralim sıfıra düşmüştü. Altında kalamazdım. Karım da olsa haddini bildirmek istiyordum. Beni bu kadar aşağılamaya hakkı yoktu.
    --Aynur, sana bir şey söylemek istiyorum.
    Sesimde biraz kırgınlıkla karışık bir sertlik vardı. Yüzüme baktı. Tam da gözlerime… Nedense bakışlarından çekinmiştim.
    --Seni dinliyorum, Murat…?
    --Şey... Çay içer misin, diyecektim. Yani çay yapsam birlikte içer miyiz?
    Gülümsedi. Gülümserken öyle güzeldi ki…
    --Elbette içerim, Sevgilim… Hem de büyük bir zevkle…

    Özcan KIYICI
  • 200 syf.
    http://elestirihaber.com/...lu-ictenlikle-yazdi/


    Bir insanda varlık bilinci ne kadar güçlüyse, varlığın hikâyesini anlatma kabiliyetinin de o kadar güçlü ve derinlikli olduğunu görüyorsunuz, İbrahim Tenekeci’nin Geldik Sayılır adlı kitabını okurken. “İnsanın aslı olan tabiat”tan uzak bir yaşam standardıyla muallel olan ve bunun neticesinde kiraz ağacı ile vişne ağacını dahi birbirinden ayırt edemeyecek kadar tabiata yabancılaşan modern şairlerin varlığının günümüz şiirinde inandırıcılık sorununu da beraberinde getirdiğini düşünen yazar, hepimizi “Allah’ın tabiatının” bir parçası olarak görüyor ve parçası olduğumuz şeyden habersiz yaşamamızın en azından edebiyatçılara yakışacak bir davranış biçimi olamayacağını ısrarla vurguluyor.

    Yazar iki bölümden oluşan kitabının birinci bölümünde yaptığı yolculuklardan ama çoklukla dağlara olanlarından bahsediyor. Bu yolculukların hiç birine kendi başına çıkmıyor yazar, hep, aynı dili konuşan ve birbirini sadece konuşurken değil susarken de dinleyip anlayabilen bir ekip ile hareket ediyor. İlgili satırları okurken farkında olmadan siz de kendinizi o ekibin içinde buluyorsunuz. Kararlaştırılan yere vasıl olabilmek için daha gün doğmadan onlarla beraber yola düşüyor, onlarla beraber günün ilk ışıklarında mütevazı bir mekânda çoğunlukla çorbadan oluşan bir menüyle kahvaltı yapıyor, dumanı üstünde mis gibi çayı yudumluyor, onlarla beraber tabana kuvvet dağa tırmanıyor, rakım yükseldikçe ve yoruldukça nefes nefese kalıyor, vücudunuza işleyen karın ve rüzgârın etkisiyle iliklerinize kadar donuyor, onlarla beraber çalı çırpı toplayıp ateş yakıyor, o ateşin bir kenarında siz de ısınıyor ve közde pişen çay eşliğinde saatlerce süren ve tadına doyum olmayan emsalsiz muhabbetlere dahil oluyorsunuz.

    En büyük handikaplarımızdan biri olsa gerek eşyanın hakikatini sadece zahirde görünende aramak… Hâlbuki hakikat ancak maddi/fiziksel nitelikler aşıldığı zaman kendini izhar ediyor. Elbette varlıkların hakikati sabittir ve müstakil bir anlama sahiptir. Âlem, bir hayal yahut yanılsama değildir. Fakat akıl sahibi varlıklar olarak aramamız gereken hakikat görünen suretlerin ötesindedir. İşte bir eşyanın, bir varlığın zahirde göründüğünden daha fazlasının nasıl olabildiğini, daha fazlasıyla nasıl okunabildiğini müşahede ediyorsunuz, gözleriniz Geldik Sayılır’ın satırları üzerinde gezerken.


    Foto: Selma Kavurmacıoğlu
    Mesela dağ deyip geçmemek gerektiğini fark ediyorsunuz. “İnsan çeşit çeşit, yer damar damar” denmiş. Dağların da öyle olduğunu görüyorsunuz; kuru bir yükseltiden ibaret olmadığını, her şeyden önce bir kültür, Hüsrev Hatemi’den mülhem duygusal bir canlı olduğunu idrak ediyorsunuz. Yine kimi dağların eli sıkı, kimilerinin ketum, kimilerinin ise geçimsiz olduğunu öğreniyor, silahın bile şakası söz konusu olabilecekken dağların şakasının asla söz konusu olmayacağı gerçeğiyle irkiliyorsunuz. Dağ ile baba imgesinin birbirini tamamladığını, çünkü her ikisinin de güven ve korku verdiğini kendi deneyim ve tecrübelerinizi de işin içine dâhil ederek onaylıyor, dağların da bir siyasi kimliğinin olduğunu, mesela Erciyes ve Ilgaz dağlarının sağ görüşlü, ama ülkemizdeki dağlarının çoğunluğunu sol görüşlü olanlarının oluşturduğunu okurken şaşa kalıyorsunuz.

    Dağlardan bahsedip de dağların en zarif ve kendisine en çok yakışan elbiselerinden olan kardan bahsetmemek olmazdı herhâlde. Yazar da böyle bir hataya düşmüyor ve temizlikle özdeşleştirdiği kardan da tıpkı dağda olduğu gibi büyük bir hassasiyetle ve canlı bir varlıktan bahseder gibi bahsediyor. Mesela “kar kalınlığı” demekten teeddüp ediyor yazar, bu kadar ince ve zarif olan bir şey nasıl “kalın” olabilir diyerek kibarca bir ikazda bulunuyor okurlarına, “karın yerden yüksekliği” diyerek ifade ediyor meramını. Milli davalarda bile hemfikir olamayanların kar söz konusu olduğunda hemencecik ittifak kurmalarını esefle eleştiriyor, belediyelerce hazır tutulan ve fazla mesaiye bırakıldıkları için homurdanan karla mücadele ekiplerine, tuzla dolu yüzlerce kamyona, greyderlere rağmen karın yağmaktan vazgeçmemesini ise muhtemelen onun felaket değil bereket oluşuna bağlıyor. Tenekeci, aslında karın herkesi çocukluğuna götürmesi gerektiğini düşünüyor. “Bundan daha kıymetli ne olabilir, çocukluğuna gitmeyi kim istemez?” diye de soruyor. Kar ve çocukluk üzerine okuduklarınız Necdet Subaşı’nın yakın bir tarihte kar üzerine yazdıklarını da anımsatıyor hâliyle. Yazıyı kaleme aldığım an itibariyle yaşadığım il dahil ülkemin birçok şehri bembeyaz kar ile örtülmüş olmasaydı, kim bilir yüreğimi nasıl bir hasret ateşi kaplardı! Daha dün, yani yaşadığım şehirde henüz karın esamisinin okunmadığı bir vakitte ziyaret ettiğim bir arkadaşımın evinde açık olan TV’deki çocuk kanalında yayınlanan çizgi filmde kar yağışı sahnesi gözüme çarpmış ve “Galiba karın yağışını artık sadece TV ekranlarından seyredebileceğiz!” diyerek hayıflanmıştım. Hamdolsun, onun gelişini bize layık görene.

    Dağdan bahsedilince kardan da bahsedilir elbette; ama dağın çağrışımları içinde sadece kar yok tabi, ağaçlar da var, çiçekler de, kuşlar da… Her biriyle ilgili bugüne kadar hiç duymadığımız detaylarla, hiç bilmediğimiz türlerle karşılaşma fırsatı veriyor Geldik Sayılır. Saka kuşunun bir diğer adının Yeniçeri kuşu olduğunu öğrenmek belki heyecan oluşturuyor okurda, Mustafa Kutlu’yla aralarındaki ünsiyetten haberdar olmak “acaba ben de mi bir saka kuşu beslesem!” hevesini körüklüyor; ama “Bizde, ağaçlar yapraklarından değil, gövdelerinden tanınır. Çünkü mevsimler, sadece bahar ve yazdan ibaret değildir.” “Parkın girişindeki dut ağacını hemen tanıdım. Yanına gittim ve selam verdim. Selamımı almıştır diye düşündüm. Bu beni sevindirdi.” gibi cümleler ister istemez bizi düşünmeye ve bir birey olarak kendimizin eşya ile ilişkisinin mahiyetini sorgulamaya sevk ediyor. Bizde, ağaçlar yapraklarından değil, gövdelerinden tanınır, diyen yazar, bundaki hikmetin şu olabileceğini düşünüyor. “İyi günde seni herkes tanır, sever, yanında olur. Meyvelerin varken, yapraklı dallarınla gölge verirken. Bakalım zor gününde, hiçbir nimetin yokken, şartlar ağırken, seni kim tanıyacak? Yanında hangileri olacak?” Bir insanın yaşam kalitesini artıran şeyin aklın ve duygunun rafine hâline gelmesi idraki imrendiriyor. Yazarın ağaçlarla insanlar arasında kurduğu hoş bağlantılar da okurdaki hayranlık hislerini devam ettiriyor. Mesela kurak yerlerde büyüyen ağaçların köylülere, sulak yerlerde büyüyen ağaçların şehirlilere, meyvesiz ağaçların ise çocuksuz evlere benzetilmesi… Yeni nesil ağaçların şımarık olması ve sürekli ilgi istemesi, havadan nem kapmanın onlara mahsus olması, ilaçlanma, gübrelenme, düzenli budanma ve toprağının çapalanma ihtiyacının daim olması… İlgili bölümlerde yazar, âdeta yeni nesli de tarif eder gibi.

    Fikir ve ruh coğrafyasında fakir ve nakıs olan bir tasavvurun, sosyal ve maddi hayatta kemal üretmesinin mümkün olmadığının işaretlerini verir yazar, İstanbul’dakiler başta olmak üzere Türkiye’deki belli başlı anıt ağaçlardan bahsederken. Çok sayıda anıt ağacın plansız şehirleşme, alt-yapı kazıları ve defineciler gibi farklı etkenler yüzenden yok olduğunu, dolayısıyla telafisi imkânsız bir tabiat felaketinin yaşandığını üzülerek anlatırken, ağaç aşkının sadece tabiat sevgisiyle açıklanamayacağını, bu ağaçların her birinin bize bırakılmış bir eser, emanet ve aziz birer hatıra olduğunu ifade eder. Belli ki yürürlükte olan varlık tasavvurunu ve tabiat felsefesini gözden geçirmeden, kendini varlığın merkezinde gören modern insanın psikolojik repertuvarına birtakım ahlaki ve duygusal vasıflar eklemek sorunu çözmeyecek, tersine benmerkezci tutumları daha da güçlendirecek.

    Yolculukları esnasında karşılaştıkları ve muhatap oldukları Anadolu insanının zorlu ve dokunaklı hayatlarına, yoksulluklarına, kanaatkârlıklarına, fedakârlıklarına, vefalarına, tek sermayelerinin helal lokma oluşuna da değinen yazar, İbn Haldun’un bedevilerin iyilik ve hayırda hadarilerden önde olduğu, doğal ve basit yaşam tarzı içinde fıtri özelliklerini muhafaza eden bedevilerin hadarileştikçe asli ve temiz fıtratlarından uzaklaşmaya başladıkları ile ilgili düşüncelerinde ona katıldığını gösterircesine ilginç bir anekdot da aktarır. “Dönüş yolunda birkaç evden oluşan bir yayla köyüne denk geliyoruz. Köpekler bize doğru koşuyor. Evin önünde arabayı durdurup iniyoruz. Köpeklere ekmek veriyoruz. Hemen susuyorlar. Sonra hane sahibi görünüyor. Elli beş yaşına değmiş, değmemiş. Köpeklere ekmek verdiğimizi görünce “size borçlandık” diyor. “Yakında yağımız, peynirimiz çıkar, bekleriz.” İşte bu inceliğin peşindeyiz. Kaybettiğimiz budur. Şehir hayatında, dünyayı bağışladığınız bir insan bile kendini ‘borçlu’ hissetmeyebiliyor. Hâlâ alacaklı. Minnet duymuyor, vefa göstermiyor. Burada ise köpeklerine iki dilim ekmek verdiğimiz adam bu sözleri ediyor ve samimi.”

    Kitabın ikinci bölümünde İstanbul, çocukluk, kaderin büyüsü, kara tren, tespih, dolma kalem, pullar, kelimeler gibi konular ele alınıyor. Baktığınızda cansız birer varlık/eşya gibi duran nesnelerin her biri İbrahim Tenekeci’de yine hayat buluyor tıpkı dağlarda ve ağaçlarda olduğu gibi ve canlı muamelesine tabi tutuluyor. İnsan kelimesinin etimolojisini irdeleyen Ragıb el-İsfehani e-n-s kökünün ünsiyet ve yakınlık kurma ile ilgili olduğuna dikkat çekip “insan ancak başkalarıyla yakınlık kurduğu zaman var olabilen bir varlıktır; ünsiyet ve yakınlık ise sadece diğer insanlarla değil aynı zamanda diğer varlıklarla ve bunların da üstünde Yaratıcı ile kurulan bir yakınlıktır derken galiba ona en çok kulak verenlerden biri de Tenekeci oluyor.

    Mesela tespihten vefalı bir arkadaş diye bahsediyor yazar, zor zamanlarımızda yoldaşlık ettiğinden, üstelik hiç konuşmadan ve hiçbir talepte bulunmadan… Bazı tespihlerle çabucak kaynaştığımızdan, bazılarını ise ne kadar kıymetli olursa olsun sevemediğimizden… Gecenin bir vakti onlarla dertleştiğini bile söylüyor yazar, tek tek her birinin hâl ve hatırını sormayı ihmal etmeden. Kaleme sadece bir ‘yazma aracı’ olarak bakmadığını özellikle beyan ediyor. Aldığı ikinci el dolma kalemin yazı yazarken rahatsız edici bir ses çıkarmasının sebebini soran bir arkadaşına ustanın verdiği cevabı aynen aktarıyor, insanlar hakkımda ne der, derdine düşmeden. “Kalem eski sahibini özlemiş.” Bir kez daha eşyanın bize görünenden ibaret olmadığını hatırlatıyor, bu hatırlatmayla beraber aklıma daha önce okuduğum başka bir kitaptaki benzer bir örnek geliyor. Cenneti Arayan Adam’ın yazarı Ziyaüddin Serdar, bir zamanlar Hindistan’da bir toprak ağası iken sömürgecilerin Hindistan’ı ikiye bölmesi sonucu Pakistan’a göç etmek ve ekonomik sıkıntılar sebebiyle Dubai’de iş aramak zorunda kalan Ahmet Sahip ile aralarında geçen konuşmadan şöyle bir anekdot aktarıyor kitabında. “… ‘Söyle bana, ne görüyorsun?’ dedi. ‘Şey’ dedim, ‘seni görüyorum Ahmet Sahip.’ ‘Peki, ben ne giyiniyorum?’ ‘Peştamal ve yelek.’ ‘Ho! Ho! Ho!’ dedi, öne eğilerek omuzuma bir şaplak vurdu. ‘Bizi görmeyi bile beceremezken, yoksullar hakkında nasıl kitap yazacaksın? Sana bir peştamal ve yelek olarak görünen, benim için bundan fazlasıdır. Şu gördüğün geceleri benim yorganımdır. Eskidiğinde iki parçaya ayırır, bir parçasını havlu olarak kullanır; diğer parçasını terimi silmek için omuzumda taşırım. Havlu olarak kullanılamayacak kadar eskidiğinde ise küçük şeritler hâlinde keser, yağa batırır, gaz lambasında fitil olarak kullanırım. Sonunda geldiği yere yani toprak anaya geri döner.”

    Kitabında baştan sona okurlarının akl-ı selimine, kalb-i selimine ve zevk-i selimine hitap eden yazar, samimi üslubu ve akıcı diliyle okunmayı kesinlikle hak ediyor.
  • Bağırarak uyandı. Yatağın içinde oturdu. Her tarafını ateş basmıştı. Kışın soğuk havasında buram buram terliyordu. Onunla birlikte eşi de uyanmıştı. Bir büyük suç işlemiş gibi başını öne eğmiş, derin bir pişmanlık içinde sürekli iç geçiriyordu. Kafasını hafifçe kaldırdı birden yanında bir kadın gördü. Hemen geriye doğru sıçradı, yataktan çıktı, ayağa kalktı. Yalvarır gibi bir sesle karısıyla konuşmaya başladı.


    -Beni şikayet etmezsin demi? Polise ihbar etmezsin? Yalvarırım! Ben bir şey yapmadım. 

    Kadın da şaşkındı. Ne diyeceğini bilmez bir haldeydi. Uykudan büyük bir gürültüyle uyanmış, henüz şoku atamamıştı üzerinden.

    -Hayatım sen iyi misin? Ne ihbarı, ne şikâyeti? Ben senin karınım. Neden seni şikâyet edecekmişim? Şöyle otur, anlat Allah’ın aşkına! Ne oldu, kâbus mu gördün?

    Adam hala titriyordu. Ezik bir bakışla kadına bakıyordu. Kafasını ellerinin içine aldı, yavaşça döndü, dikkatli bir şekilde yürüyerek yatak odasından çıktı. Karısı da peşinden ayaklarının ucuna basarak çıktı. Salonda koltuğun üstüne oturmuş vaziyette buldu onu. Kafası ellerinin içinde dizlerine kadar eğilmiş vaziyette. Kadın iyice korkmaya başlamıştı. Ambulans mı çağırsam, bir komşuya haber mi versem diye düşünüyordu. Bütün hamleleri boşa çıkmıştı. Sanki uzaktaki birine konuşuyor gibiydi. 

    Kafasını hafifçe kaldırdı. Aha karşısında gene bir kadın. Hızla ayağa kalktı. 

    -Beni şikayet etmezsin değil mi? Vallahi bir şey yapmadım. Ben… ben… sadece oradan geçiyordum. Hiçbir temasım olmadı. 

    Kadın dizinin dibine oturdu, ellerine sarıldı. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.

    -Ne olursun kendine gel! Korkuyorum dedi. Ben senin otuz yıllık karınım. 

    -Sahi öyle mi? Doğru ya, sen benim karımsım, ben kendi evimdeyim… 

    Biraz rahatlamıştı. Kadın bir bardak su getirdi. Yudumlayarak içti. Artık iyice kendine gelmişti. Yavaşça geriye doğru çekildi, tam koltuğa yaslanacaktı ki, birden irkildi. Hızla ayağa kalktı. 

    -Ama o kadınlar beni şikâyet edebilirler dedi. Halbuki ben hiçbir şey yapmadım. Kameraya bakabilirler. Gördüm orada mobese kamerası var. Her şey ortaya çıkar. Gerçek olmadığı, benimle ilgisi bulunmadığı ortaya çıkar. 

    Gene rahatlamıştı. Oturdu koltuğa, geriye doğru yaslandı. Artık iyice sakinleşmişti. Karısı da şöyle derin bir nefes aldı. Otuz yıllık kocasını tanırdı, bir yanlışlık yapmayacağını bilirdi. 

    -Sen git yat. Ben burada biraz oturacağım dedi. 

    Sabaha kadar evde keşif yaptı. Köşe bucak her tarafa baktı, iyice bir kontrol etti. Kamera fikri aklına yatmıştı. Her yere taktıracaktı. Böylece kimse kendisini suçlayamazdı. Suçlasalar da kolayca görüntülü olarak ispat edebilirdi. Yalnız kameranın görmediği en küçük alan kalmamalıydı. Sonra aklına birden yatak odası geldi. Oraya nasıl olacaktı. Ama oraya da olmalı dedi. Ya karım beni şikayet ederse. Ya da başka bir kadın yatak odasına gizlice girerse. Taciz etti diye gidip beni şikayet ederse. Olayın olduğunu iddia ettiği saatte yatak odasında olmadığımı ispatlamam lazım. Evet evet oraya da koymalıyım. Biraz pahalıya patlayacak… Olsun! Başka türlü bu kadınların şikâyetinden emin olamam…

    Kadın kalktı, kahvaltıyı hazırlamaya yöneldi. Kocası Çarşamba günleri geç giderdi. Birden gözü soluna ilişti. Adamı düşünceli bir şekilde oturur vaziyette buldu. Yaklaşacak oldu, adam geri çekildi. 

    -Kahvaltıyı hazırlayım mı hayatım? Ne istersin? dedi nazikçe ve biraz da sesine sevecen eda katarak. 

    -Olur, dedi, ürkek ve kuşkulu bir ses tonuyla.

    Masanın en uç noktasına oturdu. Halbuki eskiden karısına en yakın yere oturmaya çalışırdı. Kadının da dikkatinden kaçmamıştı bu. İçini çekti, gözleri yaşardı ama belli etmemeye çalıştı. Geçer inşallah dedi içinden. Kahvaltı bitti, uzaktan okula yolcu etti.

    Arabasına bindi okulun yolunu tuttu. Eyvah! Önündeki arabayı bir kadın kullanıyor. Firene bastı. Arkasındaki bütün arabalar aniden firen yaptı. Yavaş yavaş gitmeye başladı. Arkasından korna çalanlar, selektör yapanlar… ama onun umurunda değildi. O kadın şoförden uzak olmalıydı. Bir de gözü sağına gitti. Eyvah orada da bir kadın. Gaza bastı, var gücüyle hızlandı. Okula varmıştı ama kan ter içinde kalmıştı. Öğrenciler çıkmadan odama geçmeliyim diye düşündü. Asansöre yöneldi. Sonra birden durdu. Olmaz dedi içinden. Ya bir kız öğrenci binerse, orada kamera bile yok dedi. Hızlı adımlarla merdivenlere yöneldi. Merdivenden bir kız öğrenci iniyordu. Uzaktan bekledi onun inmesini. Ardından hızla yürüdü. Tam odasının kapısını açarken bir kız öğrenci bir şey sormak için yaklaştı.

    -Dur! Sakın yaklaşma!

    Kız şaşırmıştı. Ne diyeceğini bilemedi. Soracağı şeyi de unutmuştu. Bu hocaya bir şeyler olmuş dedi içinden. Daha dün konuştuk, gayet normaldi. 

     -Dur! Uzaktan söyle ne söyleyeceksen. 

    Kız birden irkildi, kendisinden şüphelendi. Üstüne başına baktı, yüzünü yokladı. Anormal bir şey yoktu. Şaşkın ve biraz da kızgın bir sesle: 

    -Hocam, ne oluyoruz? Bende bir şey mi var? Neden uzaktan konuşacakmışım?

    -Bir şey yok, bir şey yok… Uzaktan söyle ne söyleyeceksen ve hemen git!

    Bir şey soramadı, çünkü soracağını unutmuştu. Hızla uzaklaştı ve hemen lavaboya koştu.

    Kızın uzaklaşması onu rahatlatmıştı. Hızla anahtarı çevirdi ve odaya kendini dar attı. Tam oturacağı sırada aklına geldi. Ya şimdi bir kız öğrenci veya bayan hoca odaya girerse düşüncesi beynini zonklattı. Hızla kalktı, kapıyı arkadan kilitledi. Ama böyle olmaz, sürekli kilitli yaşayamazdı. Buna bir çözüm bulmalıydı. Kamera! dedi birden. Eve olduğu gibi buraya da kameralar koymalıydı. Her tarafı görecek şekilde en az dört kamera. Bir de kapı girişinde bulunmalıydı. 

    Birden aklına geldi. Nasıl da dikkatinden kaçmıştı. O kız hızla gitmişti. Acaba kendisini şikâyet mi edecekti? Halbuki kamera olsaydı her şeyi çekmiş olurdu. Ama bir şey yapmamıştı ki, yanına bile yaklaştırmamıştı. Fakat kim inanırdı buna. Derse ki beni zorla odaya çekmek istedi, ısrar etti, ben de kaçtım. 

    Bu kamera işini acilen halletmeliydi. İnternetten hızla araştırdı. Kesesine uygun, özellikleri iyi ve hızlı kurulum yapılacak bir markayı tespit etti ve hemen arada. Üçüne beşine bakacak durumda değildi. Verdikleri ilk fiyatı kabul etti ve adamların derhal gelmesini söyledi. Geldiler, okuldaki hocaların ve öğrencilerin şaşkın bakışları arasında odanın her yerine ve kapı girişine beş tane kamera yerleştirdiler. Akşam da eve geleceklerdi. 

    Olay dekanlığa intikal etti. Dekan nazikçe hocayı makamına davet etti. Hoca gitti, fakat bayan dekan sekreterinin uzağından geçerek içeri girdi. 

    -Hocam hayırdır? Bu kamera işi nereden çıktı? Bir yanlışımız mı oldu? Biri bir yanlışlık mı yaptı? 

    -Dekan bey, sizin de bir kamera taktırmanız lazım. Buraya bayan sekreteriniz, bayan hocalar, bayan öğrenciler girip çıkıyor. Biri sizi şikâyet edebilir. Benden söylemesi. 

    -Hocam siz iyi misiniz? Neden şikâyet etsinler bizi?

    -Tacizden efendim.

    -Hocam biz medeni insanlarız. Böyle bir şey olmaz ki, şikâyet olsun. 

    -Ben söylemiş olayım dekan bey. Yarın olursa, demedi deme!

    Dekanın kafası da karışmıştı. Taciz haberleri aklına geldi. Sonra karısının uyarıları. “Aman ha kapın kapalı iken kız öğrencilerle sakın görüşme. Hele tek olarak hiç görüşme. Bir şikâyet olursa, ben bile şüphelenirim!..”

    -Ya hocam! Allah için… bu kadarı da fazla. Paranoyak olacağız toplumca.

    -Alakası yok efendim. Önlemi baştan almak gerek. Bak duymuyor musunuz, haberlerde olan biteni. 

    -Bizim hanım gibi konuşmaya başladın hocam. Bari burada bir rahat edeyim.

    -Hanımefendi doğru söylemiş. Bizim hanım hiç böyle şeyler söylemiyor. Ben ondan da şüpheleniyorum. 

    Çıktı dekanın odasından, yine bayan sekreterin uzağından geçerek. Sekreter kendisinden şüphelendi, hemen çantasından aynasını çıkardı yüzüne, gözüne bir iyice baktı. Allah Allah!.. dedi içinden. Bu adam niye böyle davrandı? Bende bir şey varmış gibi uzaktan geçti gitti. Hiç böyle yapmazdı. Eskiden halimi, hatırımı sorardı, hatta oturur çayımı içerdi. Çok nazik bir adamdı. Bir cüzzamlı gibi muamele etti bana…

    Eve erken gitti. Kameracılar gelecekti. Karısı şaşkın bir şekilde karşıladı. Hiç böyle erken geldiği görülmemişti. 

    -Hayrola hayatım, neden erken geldin? 

    -Kameracılar gelecek. Her yere kamera taktıracağım… 

    Taktırdı da. Karısının bütün itirazlarına ve yalvarmalarına rağmen yatak odasına bile taktırdı. 

    Bir tek apartmanın önüne bakan çatının ucu kalmıştı. Ama kameracılar itiraz etti. Biz oraya takamayız dediler. Hakikaten çok kötü bir yerdi. Düşme tehlikesi çok yüksekti. 

    -Ben takarım dedi. Siz bir kamera bırakın.

    Bıraktılar. İşlerini bitirdiler, paralarını aldılar ve ayrıldılar. Vakit akşamdı ama iş bitmemişti. Karısının bütün ısrarlarına rağmen yemeği dahi yememişti. İş bittikten sonra yerim deyip geçiştirmişti. 

    Canı iyice sıkılmıştı kadının. Kafasını dağıtmak için yandaki komşuya geçmeye karar vermişti. Kocası evde değildi. Bir iki kelam eder sakinleşirim diye düşündü.

    Daha henüz bir bardak çay içmemişlerdi ki, büyük bir gürültü duydular. Kadının içinden bir şey koptu, göğsü daraldı, ayaklarının bağı çözüldü. Olduğu yere yığılıp kaldı. 

    -Ne oldu abla dedi komşu kadın…                                                     

    -İnşallah aklıma gelen olmamıştır dedi kısık bir sesle…

    Kendisini zor toparladı. Birlikte dışarı çıktılar… Ortada koca bir insan karaltısı yatıyordu. Bütün insanlar başına toplanmıştı. Herkes bir yatana bir de yukarıya bakıyordu. Çatının ucunda bir kamera sallanıyordu…
  • 336 syf.
    ·7 günde·Beğendi·9/10
    "Aslında körlük, umudun tükendiği bir dünyada yaşamaktır."(213)

    DİL ve ÜSLUP
    Normal bir kitaba nazaran daha uzun sayfalarda yazılması gerekirken sanki kağıt yokluğunu bahane etmişçesine sıkışık bir biçimde yazılmış. Böyle olması, yazarın nokta ve virgülden başka hiçbir noktalama işaretini kullanmamasından kaynaklanıyor. Nitekim başta afallasa da okur, daha sonra yazarın bu ritmine ayak uydurabiliyor.

    Alımlamacı kuramcılarda sıkça görülen kasti boşluklar mevcut. Nitekim yazar, hikayenin akışında olaylara müdahale ederek kendini hatırlatmaktan geri kalmıyor. Boşlukları bilinçli bir şekilde bıraktığını ısrarla söyleyip okurun geniş hayal dünyasına güvendiğini gösteriyor. Aslında bu, başarısız bir yazarın değil, tam aksine, başarılı bir alımlamacı kuramcının hareketi oluyor.

    YORUM

    "Zaman, yok; mekân, yok; isimler, yok... Bir masal kadar yok fakat bir gerçeklik kadar var olan bir hikâye..."

    Yazarın anlatıda belirtmek istedikleri o kadar açıktır ki bazen bu açıklık okuru rahatsız edebiliyor.Adına medeniyet dediğimiz düzenin ne kadar da kırılgan bir yapıda olduğunu açıkça ve şiddetle bize gösteriyor. Bu gösteride de o kadar soğukkanlı kalmayı nasıl başarıyor, anlamıyorum. "Kör oldum." O kadar basit ve o kadar sade bir şekilde tarif ediliyor ki insanın bunları okurken rahatsız olmaması içten bile değil. Zaten kitabın içinde de her şeyin kelimelerle süslenmesinin gerekmediğine vurgu yapan yazar kısmıyla karşılaşınca yazarı daha iyi anlıyoruz.
    Hepimiz, medeni giysilerimizin altında fokurdayan birçok vahşi ve ilkel güdünün esiriyizdir hâlâ. ‘Medeniyet’ adı altında bu dürtüleri bastırmayı başardığımızda ise sistemlerin güdümüne girmiş ‘yurttaş’lara dönüşürüz.

    Herkes ama herkes kör olmuştur. Bir tek kişi hariç. Neden, diye soruyor insan. Neden doktorun karısı kör olmadı? Acaba kocası için karşılıksız bir yardıma katlandığı için mi? Diğer herkesin medeniyet maskesini çıkarınca onun hâlâ insanî olarak hissedebilmesi mi? Çıkarları yerine gerçekten evrensel ahlak yasalarını içinde taşıyabildiği için mi? Ya da kadın olduğu için mi? Nasıl ve neden sorularından çok, doktorun karısı sayesinde o 'beyaz felaketi' görebilmenin imkânını yaşıyoruz.

    Beyaz körlük... Körlük, ışığın yetersizliği yani karanlığın varlığı değil midir? Burada anlatılan aslında fazla ışığın getirdiği körlük müdür? Ya da bir uyanışın yarattığı mahmur körlük mü? Karanlıktan aydınlığa çıkarken yaşanan geçici körlük mü?

    Kişiler, sıfatlarıyla anılır. Aslında isimlerin manasızlığı da vurgulanmış olabilir. Artık ilk kör adam vardır. Karısı, gözlüklü kadın, doktor, doktorun karısı, tek gözü kör olan siyah bantlı adam ve diğerleri... İnsan problemi...

    Kilisedeki resimlerin gözleri de beyaz bantlarla körleştirilmiş. İnsanların görmediği resimler, insanları görmemeli. Ya da yazarın da kaçınarak ifade ettiği gibi 'Tanrı da kör olmuş olmalı.' Çünkü böyle bir felaketin varlığı ancak her şeyin körlüğüyle mevcut.

    Son olarak hükumet... Yani otorite... Halkın güvenliği için, ödev saydığı için diye tekrar eden bir bant... Güvenlik için insanları acımadan öldüren bencil güvenlik sağlayıcı askerler -ki onlar da kaçınılmaz sona doğru yürüdüklerinin farkında. Ve imkân varken aç bırakılan tecrit edilmiş insanlar... Tek çözüm ölüm diyen ve ardından kör olup intihar eden general... Buradaki mana nedir? Buradaki mana hükumetin vatandaşlara karşı körlükten önce gerçek körlüğü müdür?


    Son Söz

    Gerçekten içine girip de bir daha çıkamacağınızı sandığınız bir kurgu çıkıyor karşınıza. Yer yer yazarın tekniğini sorgulasanız da aslında kasten böyle bir tekniğe başvurduğunu daha sonraları anlıyorsunuz.

    Kimsenin onu görmeyeceğini bilse, insan nasıl davranır?